Thursday, February 21, 2013

'Dikkat Polis Geliyor!' kampanyası destek bekliyor



'Dikkat Polis Geliyor!' kampanyası için destek ziyaretleri

İZMİR 20.02.2013
MAZLUMDER ve Baran Tursun Vakfı, yetkisini Polis Vazife ve Selehiyat Kanunu'ndan (PVSK) alan polis şiddetinin vahim sonuçlarının önüne geçmek için başlattığı “Dikkat Polis Geliyor' adı altındaki kampanyaya destek istemek amacıyla İzmir'deki siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarını ziyaret etti.

Kampanya kapsamında 24-25 Ocak 2013 tarihinde Ankara’da, başta TBMM’de grubu bulunan siyasal partiler olmak özere bazı sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapılmıştı.

MAZLUMDER ve Baran Tursun Vakfı bu kez de, PVSK kaynaklı polis şiddetine karşı projeler üretmek, yol gösterici olmak ve PVSK’nin değiştirilmesi yönünde kamuoyunda duyarlılık yaratmak amacıyla İzmir’de görüşmeler yaptı.

İzmir’de ki görüşmeler; İzmir İl İnsan Hakları Kurul Başkanı ve Vali Yardımcısı Şükrü Kara, İzmir Barosu Başkanı Sema Pektaş, AKP İzmir İl Başkanı Ömer Cahit Akay, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İzmir İl Eşbaşkanı Fuat Mikailoğlu, EMEP İzmir İl Başkanı Cabbar Demirci. TİHV İzmir Temsilciliğinden Coşkun Üsterci ve İHD İzmir Şube Başkanı Av. Adnan Kaya ile yapıldı.

Bu görüşmelere MAZLUMDER GİK üyesi Av. Mehmet Arif Koçer, Baran Tursun Vakfı Başkanı Mehmet Tursun ve diğer mağdur ailelerden; öldürülen polis memuru Sinan Özkılınç’ın babası Emekli Polis Süleyman Özkılınç, İzmir Limontepe’de öldürülen Emrah Barlak’ın babası Nusrettin Barlak, amcası Mehmet Barlak, İzmir Karşıyaka’da vurularak ömür boyu sakat bırakılan Selami Atalay katıldı.

Ziyaret edilen kurumlarda, MAZLUMDER ve Baran Tursun Vakfı'nın ortaklaşa düzenlediği ’Dikkat polis geliyor!’ kampanyasının amacı ve süreci hakkında bilgiler verildi. Yapılan görüşmelerde kampanyanın esası olan PVSK 16. Maddesinde değişiklik yapılmasına dair hazırlanan yasa önerisine destek verilmesi talep edildi.

Görüşme gerçekleştirilen kurumlar kampanyayı destekleyeceklerine dair beyanda bulundu.


radikal.com

Cem'i vuran kurşuna 'kanuni kılıf'

21/02/2013
'Dur' ihtarına uymayan genci vuran polislerden birine takipsizlik verildi, diğerine 'yasal yetkisini yerine getirme' gerekçesiyle 2-2.5 yıl ceza istendi.

Haber: MESUT HASAN BENLİ
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , Cem Aygün’ü öldürmekle suçlanan polisler hakkında sürdürdüğü soruşturmayı tamamladı. Savcılık şüpheli polislerden Olcay H. hakkında takipsizlik kararı verirken diğer şüpheli polis Fatih Yılmaz hakkında ‘ödül’ gibi bir ceza istedi. İddianamede Cem Aygün’ün, polisin dengesini yitirip düşerken ateşlenen silahından çıkan kurşunla hayatını kaybettiği ileri sürüldü. Kanuni görevini yerine getirdiği belirtilen polise 2-2.5 yıl ceza istendi.
Cem Aygün, Ankara’nın Keçiören ilçesinde 30 Ağustos günü polisin “dur” uyarısına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu hayatını kaybetmişti. Ölüm olayıyla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, şüpheli polisler Olcay H. ve Fatih Yılmaz hakkında soruşturma başlatmıştı. Savcılık sürdürdüğü soruşturmayı tamamladı.
Hazırlanan iddianamede, şüpheli polis memuru Olcay H. hakkında takipsizlik kararı verilirken, diğer şüpheli polis Fatih Yılmaz hakkında ‘Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerle sınırın kast olmaksızın aşılması suretiyle adam öldürme’ suçlamasıyla dava açıldı.
İddianamede şüpheli polis memurlarının, olay sabah saatlerinde olmasına rağmen, öğleden sonra saat 15.00’te gözaltına alındığı ve ertesi gün serbest bırakıldığı belirtildi. Soruşturmada şüpheli olan Olcay H. de tanık sıfatıyla iddianamede yer aldı. Polisin şüpheli iken verdiği ifade tanık ifadesi gibi iddianameye girdi.

Önce öldürücü olmayan bir yaralama
İddianamede polis memurlarının, yağma ve yaralama ihbarı üzerine Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gittikleri belirtildi. Hastane önünde yapılan GBT kontrolü sırasında Cem Aygün’ün arandığı belirlenince gencin kaçmaya çalıştığı anlatıldı. Polislerin önce “dur” ihtarı yaptığı, ardından havaya uyarı ateşi açtıkları belirtilerek “Şüpheli, Cem Aygün’ün 5 numaralı binadan 7 numaralı binanın bahçesine 5 metrelik yükseklikten atlayarak kaçmaya devam etmesi üzerine, yakalamaya yönelik olarak, ölenin öldürücü olmayan bölgesini hedef almak suretiyle bir kez ateş ederek yaralamıştır” denildi.

Dengesini yitirdi
Cem Aygün’ün yaralanmasına rağmen kaçmaya devam ettiği belirtilen iddianamede “Şüphelinin mescidin bulunduğu 7 numaralı binaya ulaşmak için kaldırımı kullanarak, bina bahçesine inen dik, üzeri örtülü, dar koridor şeklindeki merdivenlerden elinde ateşlemeye hazır, namlusunda mermi sürülü olduğu silahı olduğu halde koştuğu sırada
merdivenin son üç basamağında dengesini kaybederek sırtüstü düştüğü anda silahın bir kez daha ateşlenerek, çıkan merminin aynı bahçe içerisinde bulunan Cem Aygün’e isabet edip ikinci kez yaraladığı, gelişen iç kanama sonucu hayatını kaybettiği anlaşılmıştır” denildi.
İddianamede, şüpheli polisin, Cem Aygün’ü etkin direnmesine karşı yakalamak için Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu uyarınca sahip olduğu zor kullanma ve silah kullanma yetkisini, ihtar, ikaz atışı yaparak kademeli olarak kullandığı belirtilerek şöyle devam edildi:

İkinci ateş öldürücü

“Cem Aygün’ün birinci atış sonrası oluşan yaralamasıyla yavaşlamasına rağmen kaçmaya devam etmesi üzerine, devam eden takibinde, şüphelinin, kapalı tünel şeklinde dar, dik inişli merdivenlerden koşarak inişi sırasında elinde ateşlemeye hazır halde bulunan tabancayı taşıması hususunda yeterli dikkat ve tedbiri göstermemesi nedeniyle dengesini kaybederek düştüğü sırada elinde bulunan tabancanın ikinci kez ateş alarak Cem Aygün’ün ikinci kez yaralanması ve sonucunda hayatını kaybetmesine sebebiyet vermiştir.”
İddianamede, polisin yasal yetkisini kullandığı da vurgulanarak, şu görüşlere yer verildi: “Şüphelinin, TCK’nın 24/1. maddesinde düzenlenen ‘kanun hükmünü yerine getirme’ye ilişkin hukuka uygunluk nedeni sınırlarını taksirle aşmak suretiyle, ‘ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerle sınırın kast olmaksızın aşılması suretiyle adam öldürme’ suçu işlendiği anlaşılmıştır.”
Savcılığın talep ettiği maddelere göre şüpheli polise 2 ile 2.5 yıla kadar hapis cezası istendi. Savcılık ayrıca olaydan sonra el konulan şüpheli polisin silahının da iade edilmesini talep etti.

Fiziken mümkünmüş
Hazırlanan bilirkişi raporunda, polisin takip sırasında düştüğü yerde ateşlenen silahının Cem Aygün’ü vurmasının ‘isabeten ve fiziken mümkün olduğu’ da belirtildi.

Monday, February 18, 2013

Redd: Sanat ya uyutmak ya da uyandırmak için yapılır



gülenay börekçi

“Sanat dediğiniz şey ne toplum ne de başka bir şey için yapılır. Aslında sanat ya uyutmak yahut uyandırmak için yapılır” diyen Redd’in internette bir blogu var. Orada 2011′i şöyle anlatmışlar: “Van depremi. Fikir özgürlüğünün devlet baskısıyla yok edilmeye çalışılması. İktidarı beslerken muhalifleri sindirmeyi hedefleyen dezenformasyon mekanizmalarının çoğalması. Açılım vaadini takiben Kürtlere uygulanan baskıların artması. Alevilerin ve Ermenilerin ötekileştirilmesi. Kadına şiddet. Eşcinsellerin aşağılanması. Öğrencilerin cezalandırılması. Umutlarımızın erozyona uğratılması.” Adını “kırmızı”dan ve “itiraz”dan alan Redd’in üyeleri, bütün bunların, biz farkında olsak da olmasak da hayatımızın içine bir biçimde sızdığını biliyor. O yüzden hepimizde bir bıkkınlık, umutsuzluk, karamsarlık hali var, hepimizin uykusu bir şekilde kaçmış durumda…
Yeni çıkan “Hayat Kaçık Bir Uykudur” tam olarak bu hissiyatla yaratılmış, politik itirazlar barındıran sert şarkılar içeren bir albüm. Redd üyeleri Doğan Duru, Berke Hatipoğlu, Güneş Duru, İlke Hatipoğlu ve Berke ‘Syantek’ Özgümüş’le albümün bu tavrını konuştuk…
“Redd’in Seyir Defteri” adlı blogunuzda, dinleyicilerinizle “içeriden” bilgileri paylaşıyorsunuz. Yeni albümün müjdesini verirken “Haydi gelin heyecanlanalım” demişsiniz…
Çünkü biz çok heyecanlıyız. Yeni albümde daha önce yapmadığımız şeyler denedik. Mesela şarkıları işlerken bilgisayar başında da vakit geçirip şarkıların neye ihtiyacı olduğunu görmeye çalıştık. Bize büyük bir özgürlük tanıdı bu, farklı bir perspektif kazandırdı. Sahnede ve canlı performanslarda sıkıntısı olan bir grup değiliz, seyirciyle etkileşim halinde olmayı seviyoruz. Fakat kayıt sürecinde seyirci filan yoktur. Stüdyoya girer duvarlara baka baka çalarsın. Beş kişiyiz ama çalarken herkes kendi enstrümanına odaklandığı için kimsenin yapılan işe bir bütün olarak bakamıyor. Bu yüzden onları yaratan, sözleri yazan, enstrümanları çalan biz değilmişiz gibi dinledik bu defa şarkılarımızı. Yani yaptığımız işe biraz dışarıdan, uzaktan baktık ve albümü böyle şekillendirdik.
“Hayat Kaçık Bir Uykudur”, güzel bir isim. Kaçık birçok anlama geliyor ama ben dinlerken, sizin bu albümü uykusuzlara yaptığınızı düşündüm ve uykunuzu kaçıran şeyleri merak ettim…
Hem müziyen olarak yaşadıklarımızdan, hem de bu ülkenin bireyleri olarak tanık olduklarımızdan bahsedebiliriz. Uykumuzu kaçıran şeylerden biri, ana akım rock müziğin arabeske çok yakın durmaya başlamasıydı. Rock müziği oluşturan temel unsurlar var ama bunların gitgide azaldığını, arabeskin bilinçli bir şekilde ve hızla rock müziğe entegre edildiğini görüyoruz. Prodüktörler ticari bakarak bir piyasa yaratmayı hedefliyor. Rock bizde hiçbir zaman çok korunaklı bir yerde durmuyordu zaten. Ama şimdi tanımı da değişiyor. Halbuki arabesk, 1970′lerde bir isyan müziği olarak ortaya çıktığında önemliydi. Çünkü sadece bir müzikal tercih değil, Anadolu ve Kürt coğrafyasında yaşayanların isyanlarını dile getirmesinin bir yoluydu. Ama şimdi yeniden popülerleştirilmesi başka bir şey. Orhan Gencebay ya da Müslüm Gürses gibi gerçek arabeskçiler bile başka türlere kayarken, rock müzik yapan beyaz Türklerin daha çok albüm satmak, daha çok konser vermek adına bunu sahiplenmesi çok acayip. Bir samimiyetsizliğe işaret ediyor.
Politik tavrınız net. Hrant Dink cinayeti sonrasında tanık olduklarımız karşısında susmadınız. Tutuklanan gazetecileri desteklemek için eylemler düzenlediniz. “Vicdani red”den bahseden şarkı yaptınız. Tehlikeli bir şey değil mi bu?
Kendimizi toplum için sanat yapan bir grup olarak konumlamayız ama Türkiye’nin demokrasiyle, insan haklarıyla ilgili siyasi meseleleri bizi ilgilendiriyor. Bunların tamamen dışındaymışız gibi davranamayız. Öte yanrdan tiyatroculara uygulanan baskılar müzisyenleri de ilgilendirir, gazetecilerin hapse atılması sinemacıların da meselesidir, çünkü hepimiz aynı topraklarda yaşıyor, üretiyoruz. Zaman zaman tepki aldığımız doğru ama umursamıyoruz. Tehlike nedir derseniz; bizde tepkiler kaçak yöntemlerle gösterilir. Mesela müzik sektörü bir gün emrederse, sponsorlar, promoterlar sizden ellerini çekebilir. Sonuçta üniversite festivalleri bile sponsorların belirlediği isimlerle yapılır, onlar da politik olarak aktif sanatçılara yakın durmaktan pek hoşlanmaz.
Albümün son şarkısı bomba sesleriyle başlayıp “telveD litaK”, yani “Katil Devlet” sloganıyla son buluyor… Doğru bildiğimiz her şeyi tersten okuyan bir devleti, alışık olmadığımız bir cüretkârlıkla tanımlıyorsunuz. Kendinizi nasıl koruyorsunuz?
Devrini çoktan tamamlamış bir tartışma bugün yeniden dirildi ve sanatçılar, Başbakan’ın “Siz sanat için sanat yapıyorsunuz” suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bizse şunu savunuyoruz: Sanat uyutmak yahut uyandırmak için yapılır. dolayısıyla yaptığımız müzik, karakterlerimizden, fikirlerimizden bağımsız olamaz. Bu ülkenin bireyleri olarak itiraz ettiğimiz, karşı çıktığımız şeyler müziğimize de yansıyacaktır. Kendimizi korumak için yaptığımız tek şey, inandıklarımızı savunmaya devam etmek…

Sunday, February 17, 2013

Christian Petzold Röportajı


Christian Petzold’un son filmi Barbara, göç etmek için bir form doldurması sonucunda bir taşra hastanesine sürgün edilen Doğu Almanyalı bir kadın doktoru konu ediyor. Barbara iki arzusu arasında kalmıştır: Doğu Bloku’ndan bir daha dönmemek üzere kaçma isteği ile çocuk cerrahı Andre’ye duyduğu sevgi. Doktor olarak görev yaptığı Doğu Berlin’den uzaklaştırılarak her şeyden uzaktaki kırsal bir bölgede yer alan küçük bir hastaneye sürülmüştür, fakat hâlâ ülkeden kaçmayı planlamaktadır. Tam da bu sıralarda Andre, mesleki becerilerine duyduğu itimat, ilgili tavırları ve gülümseyişiyle kadının kafasını karıştırır. Barbara hem kendisi, hem gelecekle ilgili planları, hem de sevgisi üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başlar...
Gespenster, Yella ve Jerichow gibi filmleriyle tanınan modern Alman sinemasının en etkili yönetmenlerinden Christian Petzold’la girişte kısaca konusunu özetlediğimiz son filmi Barbara üzerine yapılmış söyleşiyi sunuyoruz. Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklılığı ve bu farklılığın filmde Barbara karakteri üzerinden nasıl betimlendiğini Petzold’tan dinleyelim.
Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklılıklara yönelik kalıplaşmış yargılar ne kadar gerçek?
Petzold: Elbette Doğu Almanya’nın herhangi bir şekilde Kuzey Kore ile karşılaştırılması doğru değil ancak orası yaşanılası bir cennet de değildi. Özellikle son on yılında ülkenin ve sistemin çökeceğinin farkına varılması insanların berbat hissetmelerine neden olmuş olmalı. Aynen Yunanistan’ın şu andaki durumu gibi. Mücadele etmeye gücü kalmamış bir ülkede yaşayan insanlar ne yaparlar? Elbette hükümet, polis, halkın yönetimi gibi devam eden bazı şeyler ve yiyecek var. Ancak bir kişi artık ütopya gibi bir şey olmadığında ne yapar? Ütopya fikri kalmadığında sevgililer ne yaparlar?
Çöküşün sezilmesi derin bir ikililik hissini tetiklemiş olabilir. Bunu Nina Hoss’un yüzünde açıkça görmek mümkün. Tatlı ve şefkatli Barbara bir anda soğuk ve düşmanca bir hâle geliyor. Bu ikililik filminizin tamamında onun yüzünde somutlaşıyor.
Nina Hoss’la olan ilişkim uzun süreli, sağlam ve mutlu oldu çünkü asla kafamdakileri yerine getirmesi için onu zorlamadım. Bunun yerine karakter hakkında konuşmayı tercih ettik. Örneğin, Barbara’nın bir şekilde üzerine zırh geçirmiş gibi davranarak çizgiyi çekmesi ve olayları kendisinden dışında tutması gerekiyordu. Aynı zamanda onun yalnız olduğunu ve kendisini birilerine açma fırsatının özlemini çektiğini hissediyorsunuz. Aslında bunu tamamen Nina’ya bıraktım. Onun sahip olduğu bir çeşit durumsal zeka, içinde bulunduğu durumu fiziksel ve duygusal olarak kavramasını sağlıyor. Böylece bu tarz şeyleri ifade ederken sadece oynamıyor, içinde bir yerlerde yaşıyor. Bu yaptıklarımız, reklamlarda uygulanan şeylerin tam tersi. Reklamlarda insanlar her şeyi ifade ediyor ve bunu uç noktalara taşıyorlar. Nina’yla ise bunu başka biçimlerde yapıyoruz.


Önceki filminiz Yella’da kapitalizmi eleştiriyordunuz. Barbara’da ise karşıt politik sistem üzerinde durmuşsunuz.
Batı Almanya tarzı kapitalizm ile Doğu Almanya tarzı komünizmin son derece sert ama birbirleriyle müşfik bir ilişki içinde olduğuna inanıyorum. Bir şekilde Batı Almanya tarzı kapitalizm ile Doğu Almanya tarzı komünizm birbirinin kimliğini tanımlıyordu. Doğu Almanya’nın çöküşüyle birlikte kısa süren bir zafer duygusunun ardından hayal kırıklığı hüküm sürmeye başladı. Günümüzde ise Batı tarzı kapitalizmin işi zor çünkü baktığında rahatsız olacağı bir aynaya sahip değil.
Filmleriniz geçmişle ilgili. Ortalama bir Alman filmlerinize ne kadar ilgi gösteriyor?
Berlin’de yaşıyoruz ve burası son derece kendine özgü bir yer. Doğu ile batının buluştuğu inanılmaz bir karışım. Almanya’nın çok çeşitli yerlerinden insanlar buraya kendileriyle birlikte hikâyelerini de getiriyorlar. Burada şimdi ve daha önce yaşananlar hakkında devam eden bir tartışma var. Berlin belki en güzel olmayabilir ama yaşamak için kesinlikle en ilginç yer. Örneğin, endüstri çöktüğü için Doğu Almanya’da iş bulunamıyordu. Eski Doğu Almanya hikâyelerinde, filmlerinde ve kitaplarında üretimin yapılmakta olduğu iş yerleri insanların birbirlerine âşık olduğu yerlerdi. Batı Almanya’da ise çalışılan anlarda değil de, tatilde veya Club Mediterranee’de geçirilen zamanlarda üretim değil ama çoğalma gerçekleşiyor. Kesinlikle bir boşluk hissi var ve insanların bununla nasıl başa çıktıklarını ve yönelimlerinin ne olduğunu bilmek istiyorum. Örneğin bir partide birisiyle tanışırken karşıdaki kişiye yönelttiğimiz ilk soru: “Ne iş yapıyorsun oluyor ve böylece kişiler kendilerini tanımlıyorlar. Soru, insanların bu anlamda kendilerini tanımlamadıklarında, ne yaptıkları ve bunun anlatımı nasıl değiştirdiği.
Goodbye Lenin (Elveda Lenin) veya The Lives of Others (Başkalarının Hayatı) gibi yapımlara neden olan, nostalji olarak da adlandırılan, geçmişe ait hislerden ilham alan yapımların çekiciliğinin nereden geldiğini düşünüyorsunuz?
Bu iki film aynı zamanda uluslararası anlamda da finansal olarak karlı ve başarılı olabilmiş filmler. Ayrı bir tür olarak değerlendirilebilecek kadar çok değil bu tarz filmler. Uzun bir süre boyunca geçmiş Doğu Almanya deneyimleriyle başa çıkabilecek tanımlanmış yöntemler yoktu. Bir komedi ve deyim yerindeyse romana benzer bir film vardı. Örneğin, Thomas Heise’ninki gibi iyi belgeseller yapılmıştı ancak gerçek öyküsel filmler yoktu. Reich ve Nazilerin kaybetmesinin ardından gelen durumla ilgili bazı filmler vardı ancak bu iki filmin yapabileceği veya onlarla kıyaslanabilecek filmler olmadığını kastediyorum. Ancak, daha sonra Wolfgang Staudte ve Helmut Keutner… Almanya’daki insanların öykü yaratma olasılıklarının olmadığı izlenimine kapıldım. Eski Doğu Almanya edebiyatını, özellikle de pek çok kısa hikâyeyi okumaya başladım. Böylece, konuya uygun bir şekilde yaklaşabileceğime inandım.
 Geçmişi romantikleştirmek yanlış mı?
Daima yanlış. Bunun kırklı yaşlarına gelmiş bir adamın on altı yaşındayken okulda âşık olduğu kızı hatırlamasıyla aynı duygusallığı tetiklediğini düşünüyorum. İnternette onu aramaya başlıyor ve olabilecek en kötü şey gerçek hayatta onunla buluşmaya ve yeniden birleşmeye yönelik bir yolculuğa çıkması. Bu adamlar aslında son ânı hatırlamaya çalışmaya ve düşündüklerinde hislerinin sahibi olduklarına, her şeyi kontrol altında tuttuklarına inanıyorlar. Bu asla gerçekleşmemeli; kimse geçmişi romantik hâle getirmemeli çünkü bu aynı zamanda onu basitleştirmek oluyor. Gerçekten anmak ise tüm bu karışıkları ve ayrıntıları ait oldukları yerde bırakmak anlamına geliyor. Rüyalarımız, onları gördüğümüz sırada bize uyandığımız zamanlardakinden çok daha ilginç geliyor. Eski Doğu Almanya’da o sırada gerçekleştirilebileceğine inanılan daha iyi bir toplum hayali vardı. Her ne kadar uzun süre önce yıkılmış olsa da bazı kalıntılar varlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Filmler de bu hayal kalıntıları hakkında yapılıyor.
Barbara’nın son derece açık bir evrenselliği var. Herhangi bir kişi en azından birkaç farklı yerde olayların gerçekleşebileceği hissine kapılabilir.
Söylediğinizin doğru olduğuna inanıyorum. Ben şimdiye kadar hiç Kamboçya’ya gitmemiş olsam bile izlediğim bir filmin Kamboçya veya Polonya’da yapıldığını anlayabiliyorum. Benim sevmediğim, Kamboçya’da yapılmış bir filmin ABD’de yapılmış gibi gösterilmeye çalışılması. Filmler bana yabancı olan farklı ülkelerden gelebilir ancak yine de evrensel olabilirler. Arka planlar ve kültürler gibi konularda, tüm olası koşullara uyum sağlamak için fazlasıyla zorlamaya çalışılmamalı. Aksi halde sinematik McDonalds gibi olup gittiğiniz her yerde aynı tadı almaya benziyor. Örneğin, Rosselini’nin Stromboli’si. Kendisi mimar ve âşık olduğu adam balıkçı olduğu için evlenemeyen bir kadın. Bu hikâye her yerde, örneğin Hawaii’de de geçiyor olabilirdi.
Barbara orijinal bir senaryo. Filmdeki ana karakter sizin alter egonuz, kendinizin sinematik ifadesi olarak yorumlanabilir mi?
David Lynch veya Lars von Trier’i izlediğimde ben de aynı şekilde hissediyorum. Mullholland Drive’ı eşimle birlikte izlemiştik ve film bittikten sonra bana filmin bir kadın tarafından mı yapıldığını sormuştu. Öyle olmadığını söylediğimde gerçekten şaşırmıştı. Aynı şey von Trier filmleri için de geçerli. Nina Hoss’tan ben olmasını talep etmedim. Ona bir tasarımım olmadı, ayrı bir varlık olmaya devam etti. Sadece ona materyalde yardımcı oldum ve o ‘elveda’ dedi ve geri çekildi. Kendisini bir kadın bakış açısıyla değerlendirdi ve bunu oyununa kattı. Bunu beğendim ve buna saygı duydum. Önceki filmlerde ölmesine izin vererek onu kontrol altında tutmaya çalışıyordum ancak bu defa serbest bıraktım.
Çeviri: Erdem Korkmaz

Friday, February 15, 2013

Eduardo Galeano Türkiye'ye nasıl bakıyor?


Cumhuriyet gazetesinde üç gündür bir söyleşi devam ediyor. New York’ta yaşayan gazeteci ve gezgin Buket Şahin, Uruguay’a gidip, her yazdığı her söylediği merakla takip edilen Eduardo Galeano ile söyleşmiş. Bu kapsamlı röportaj “dünya halleri”ne dair Galeano’nun farklı görüşlerini ortaya koyarken, Şahin sözü ara ara Türkiye’ye de getirmeyi denemiş. Ortaya, Latin Amerika ağırlıklı, Türkiye uzanımlı yeni “aynalar” çıkmış. İlgili yansımalara biz de kısaca bakalım dedik:
                          

(...)
Eduardo Galeano: Birkaç yıl önce eşim Helena’yla birlikte ülkenizi ziyaret ettik. Kendi olanaklarımızla, rehbersiz turistler gibi gezdik, dolaştık. Truva’da Penelope’un kahramanını beklediği yerleri görmek istedim. Kıyı şeridi boyunca gezdik. Şansımıza, kötü bir zamandı, fırtına çıktı ve bindiğimiz feribotun ne zaman kalkacağı belirsizdi. Fakat herkes çok yardımseverdi ve yardımcı olmaya çalıştı. Küçük kasabalarda dil bilmemek her şeyi zorlaştırıyor, ama hiç kaybolmadık ve ellerin, hareketlerin ortak gizli diliyle anlaştık halkınızla.

Buket Şahin: Bir gezgin olarak ben de aynı dili kullanmaya çalışırım. Gittiğim kırk beşe yakın ülkede ora insanları gibi duyumsamaya, karşılaştırma yapmamaya çalışırım.

Eduardo Galeano: Haklısın. Gittiği yere ait olmaya çalışmalı insan. Yediğiniz içtiğiniz şeyler için de geçerli değil midir bu? Her ülkenin özgün tatlarını, geleneksel içkilerini içerim. Bir Türk çayı tutkunu olsam da Bolivya’da koka çayı, Arjantin ve Uruguay’da mate çayı, Kolombiya’da kahve içerim.

Buket Şahin: Son kitabınız ‘Aynalar’da dünya uygarlık tarihini kısa ve sorgulayıcı bir dille anlatıyorsunuz. (...) Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı yapıtınız yayımlandığından bu yana 40 yıl geçti. Latin Amerika’daki son seçim sonuçları Amerikan emperyalizmine karşı bir direnişi gösteriyor. Bu damarların nihayet birbirine ulandığını söyleyebilir miyiz?

Eduardo Galeano: Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı yazmak, benim için kişisel bir görevdi, bir başlangıçtı. Bir son değil, bir şeyin başlangıcıydı. Yaşamın anlamlarını kalemimle keşfe çıkmaktı bu, gerçeğin derinine inmekti. Latin Amerika’nın gerçeği. Şimdiyse tüm insanlığın. Dünyamız aynalar gibidir. Sınırların, haritaların olmadığı yarı bir ayna…İmkânsızı yazmaktı benimkisi. Denemeye değerdi. Farklı zamanlara, farklı yerlere gitmekti. Para gibi değil de normal insan gibi olursanız, farklı yüzyıllarda yaşamış insanlarla kardeş olabileceğinizi anlarsınız. Paranın sınırı vardır, ama insanın insanlığın sınırı yoktur. Diyelim ki binlerce yıl önce Alaska’da doğmuş birisiydim diye düşünürseniz, kendinizi diğerleri gibi görebilirsiniz. Bu bağlamda kitabımı cömert bir tavırla Obama’ya sunan Chavez’e gerçekten müteşekkirim. Evet, kitap 35-40 baskı birden yaptığı için en çok satanlar listesine girdi, ama Latin Amerika’da önemli olan okunma umududur... Sistem dünyamızda cezalandırma ve ödüllendirme dengesizliği yarattı. Değer ve fiyat tek kavram haline geldi. Bir şeyin değerini anlamak için fiyatını sorar hale geldik. Fiyatını söyle değerini söyleyeyim gibi. Günümüzde her şey tepetaklak. Değer fiyat tarafından belirleniyor, fiyat değerine göre belirleneceği yerde! Gerçekten tepetaklak bir dünyadayız. Ve ben şahsen, çok satan kitaplara bir anlam veremiyorum.

Buket Şahin: Türkiye’nin açık damarları, emperyalizmin emrindeki politik İslamcılar yüzünden 2002’den beri benzer bir şekilde sömürülüyor. Ülkemizde dinsel söylemler, vahiy kültürü arttı. Hititlerden beri verimini hiç yitirmeyen Anadolu toprakları, hükümetin yanlış politikaları yüzünden milyonlarca çiftçimiz borç içinde kaldı. İşsizlik oranı % 14 arttı. İşsizlikte dünya dördüncüsüyüz. Yabancı GDO’lu ürünler, ölüm tohumları her yeri kapladı. Ülkemiz bir zamanlar tahıl ihraç eder, kendini beslerken şimdi yenilen bir ülke haline geldi. Anti emperyalist bir yazar olarak bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Eduardo Galeano: Yemek için üretmek yerine, yenmek için üretmek örneğini veriyorsunuz. Hindistan ve benzeri ülkeler de olduğu gibi. Günümüzde kendi kendine yeten toprağını üreten pek çok kültürü yok etmeye yönelik küresel bir saldırı var. Eskiden kendi ulusunu beslemek için tarımcılık yapan birçok ülke bugün uluslararası yiyecek şirketlerine hizmet etmek için kendi tarımını ve halkını kurban etmiştir. Yemek için üretirken şimdi yenmek için üretir hale gelmiş ve intihar etmiş sayısız çiftçi vardır. Ne yediğine değil ne yemesi gerektiğine karar verilen bu ülkelerden en trajik ve yoksullaştırılmiş ülke Haiti’dir.

Fransız krallığının incisi ve zengin kolonisiydi Haiti. Her şey şeker üzerine odaklanmıştı. Şeker ekonomisi zenginlik demekti. Toprak ağaları, köle gücünü çalıştıran yabancılar, Fransızlar şekerin kutsal sunağına insanları kurban ediyorlardı. Şeker toprağı mahvediyor, yok ediyordu. Sonsuz şeker tarlaları ve çiftliklerin monokültürlülüğü ülkeyi gölgesizliğe ve sınırsızlığa terk ediyordu. Çünkü sadece şekere odaklanan ekonomi, ormanları ve su kaynaklarını öldürdü. Amerika kıtasının özgürlüğe kavuşmuş, köleliğe son vermiş, ilk kez kolonyal özgürlüğünü ilan etmiş tek ülkesiydi Haiti. ABD değildir. ABD İngiliz kolonyal gücünden çok sonra kurtulmuştur.
(...)
Köle sahibi Thomas Jefferson, özgürlüğüyle kötü örnek olan Haiti’ye vebanın mubah olduğunu söylemiştir. Fakat bu şeker üretiminin mahvettiği sömürü, devrime ağır bir miras bırakmıştır. Yıllar sefaletten sefalete, diktatörlükten diktatörlüğe geçtikten sonra sömürü yerini pirince bıraktı. Yerli halkı doyurmak için resmi önlemler alındı. Bu kez de IMF ve Dünya Bankası eksperleri gereken önlemleri kaldırdı. Sonuçta Haiti’nin pirinç tarlalarında çalışan köylüler dilenci oldular. Çıplak bırakılan ülkeden kaçarken Karayip denizinde köpekbalıklarına yem oldular. Son deprem Haiti’nin ilk mahvoluşu değildir, ilk mahvoluşu Fransa’nın sömürgeciliği sırasında olmuştur ve özgürlüğünü ilan etme küstahlığını gösterdiği için Fransa’ya 150 yıl boyunca haraç ödemek zorunda kalmıştır.

Buket Şahin: Bugün aynı Fransa; Haiti’den özgürlük vergisi almaya devam eden Fransa, üçüncü dünya ülkelerine, ülkem Türkiye de dahil, özgürlük dersleri vermeye kalkıyor. Haitililerin istediği tahılı ekmesi yasaklandı.

Eduardo Galeano: Bağımsızlık günahı, gurur günahıdır 150 yıl ödetilen. Beyaz lanettir bu yerlilerin ağzında. Haiti’nin kendi topraklarına istediği tahılı ekmesi yasaklanır. Borçları ile topraklarının, yani ülkenin yeni sahibi IMF ve Dünya Bankası pirinç ekimini de yasaklar ve Haiti pirinci, ABD’den ithal etmek zorunda kalır. Bugün Haiti’nin kendi üretimini koruma hakkı yoktur, ABD istediğini üretme hakkına sahiptir. Çünkü her şeyin sahibidir, IMF eksperlerinin de sahibidir ve Dünya Bankası zaten ABD’nin özel mülküdür. Kim yemeğini yediği tabağa karşı konuşmak ister ki?!

Ülkeniz Türkiye’ye dair bu konuda bir fikir beyan edemem, buzlu rakı satmaya benzer bu. Bana ancak siz anlatabilirsiniz ülkenizde olan bitenleri. La Paz’a, Caracas, Buenos Aires’e gelip havaalanında birkaç gazete okuyup her şeyi bildiklerini sanan Amerikalı ve Avrupalı gazetecilere hep karşı olmuşumdur. Yarım saat içinde bir kitap yazarlar, aslında bu ülkelere gerçek anlamda inmemişlerdir. Şartlandırıldıkları gibi kendi kurallarını yazmışlardır. Günümüzün eşit olmayan dünyasında emperyalist programlamanın bir sonucudur bu. Bazıları yorum yapar, bazıları yorumlanır. Bazıları dünyanın, bazıları kendi sessizliklerinin sahibidirler.

Buket Şahin: Aynalar’da bahsettiğiniz Bolivar’ın öğretmeni Rodriguez’in okulları, bana bizdeki Köy Enstitülerini anımsattı. Günümüz Türkiyesi’nde 85 bin cami var. Her 350 vatandaşa bir cami düşerken, 60 bin vatandaşa bir hastane düşüyor. Bir dünya rekoru. Doktor ve öğretmen kadrosundan çok 90 bin imam var. Köy Enstitüleri kapatılınca, imam hatip liseleri açıldı. Dini kadrolaşmaya gidildi, ABD’den yönetilen cemaat kapitalizmi medyayı ele geçirdi.

Eduardo Galeano: Türkiye’de hastane sayısından çok cami olduğu gerçeği doğru mu?

Buket Şahin: AKP hükümeti başa geçtiğinden beri iki katına çıktığı söyleniyor.

Eduardo Galeano: Bolivar’ın hocası Rodriguez’le Atatürk arasında çok ortak şey var sanırım. Bolivar Atatürk’ten 100 yıl önce yaşadı. Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce Bolivar ve Rodriguez gerçeği görüp yazmışlardı. Hâlâ yaşayan bir gerçektir bu. Sanatın zamanın yaralarını saran ölümsüz gücü gibi. Günümüzde insanlar, yarım saat, bir hafta, bir ay gibi zaman dilimi içinde kaybolup gidiyorlar. Sanat böyle değildir. Her zaman geçerliliğini korur. Mesela, Latin Amerika’da insanlar “bağımsız” değiliz derler. ‘İspanyol sömürgeciliğinden bağımsız doğduk ama kendi aklımızla düşünemiyor, kendi kalbimizle hissedemiyoruz çünkü her şeyi ithal ediyoruz’ diyorlar. Bolivar, yeni sahiplerin egemen gücüne karşıydı. Bağımsız olmamız gerekirdi. Eğer gerçekten bağımsızsan, neden ABD ve Avrupa mallarını kullanıyor, kopya ediyorsun? Kopya edeceksen en önemli şey olan kendini kopyala. Başkası tarafından keşfedilen şeyi kopyalama, kendin keşfet! Yoksa kaybolur gideriz. Rodriguez, Peru, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya’da kurduğu okullarda bırakılan değerleri yeniden evlendirmeye çalıştı. Eller ve beyinler gibi. Entelektüel beyinle iş yapan ellerin evliliği gibi. Kız ve oğlan çocuklar, çocuklar ve anne babalarını beraber eğitmek gibi. Nasıl yazılır, numaralar nasıl kullanılır, ev nasıl inşa edilir, marangozluk, tarla nasıl ekilir gibi beceri gerektiren el sanatlarını öğretmek istedi.Ve her kız veya oğlan çocuğu istediği dalı özgürce seçebilir, özgürce düşünebilirdi. Hem elini hem beynini kullanırdı. Günümüz Latin Amerika’sında ise insanlar açlıktan ölüyor çünkü üstünde yaşadığı toprağı işlemesini maalesef bilmiyorlar.

Buket Şahin: Bizdeki Köy Enstitüleri uygulamasına benziyor. Babam anlatırdı, kendi okul sıralarını, fırını, masayı, tabureyi kendilerinin yaptıklarını. Yaparak ve yaşayarak öğren.

Eduardo Galeano: Aynen öyle. Entegre olmuş eğitim sistemi. Günümüzde ise her şey kopya... Dünya bir kazının altında kalmış gibi. Çivisi çıkmış, bozuk bir dünya. Bozuk, dejenere, seks ve gangster kültürü. Sarhoş insan gibi. Sarhoş insan dünyanın döndüğünü gözüyle gördüğünü sanır. Çılgın bir tanrının yarattığı dünya gibi. Kendi parçalarından boşanmak için yaratılan bir kültür gibi. Bu nedenle, günümüzde eğitimin amacı; bırakılan, unutturulan değerleri geri getirmeli, onlar üzerinde yoğunlaşmalı. Birbirinden ayrı düşen ve düzelmeye çalışan bir başka ulusal değer de dildir. İnsan kimliğini parçalara ayırmak ve herkesi ayrıştırmak insana zarar veriyor. Herkesin alnına bir etiket konuluyor: Yazar, avukat, fakir, zengin gibi. Edebiyat dünyasında da böyle. Ne tür kitap yazıyorsunuz diye soruyorlar bana. Ben, bir tutkuya dönüştürülen ayırma, sınıflaştırma yerine, ortak insanlık dilini birleştirmek istiyorum. Yine soruyorlar; şiir mi, çocuk kitabı mı diye. Bilmiyorum. Ben sadece insan birliğinin, insanlık duygusunun belleğini yeniden hatırlatmak istiyorum. Başkalarının kapılarının arkasına giremezsiniz, ama ben edebi dili kullanarak bu edebiyat gümrüğünü kaldırmak istiyorum.

Buket Şahin: Dünyada ve ülkemizde, medya, insanları eğitmek yerine uyuşturmak, unutmak, sorgulamamak üzerine programlıyor..

Eduardo Galeano: Size katılıyorum. Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur. Bütün dünya kötü dizilerin bir banliyösü gibidir, bizler ithal malı duyguları, bir konserve misali tüketirken, hayatı oluşturmak, düşünerek, paylaşarak yaşamak yerine salt izlemek üzere şartlandırılan televizyon çocukları yetiştiriyoruz. Latin Amerika’da ifade özgürlüğü, birkaç radyo istasyonunda ve yerel gazetelerdeki protestolarda bulunmak hakkından ibarettir. Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı ki, fiyatları kitapların yasaklanmasına yetebiliyor. ALINTI

Thursday, February 14, 2013

Yerin altı kötüdür

Add caption


ONUR KOÇYİĞİT

2009 yılında Aradım Yaz Dediniz öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Feryal Tilmaç’ın yeni kitabı Esneyen Adam yayımlandı. Yedi öyküden oluşan kitabın arka kapak yazısında, “Bu öyküler sanatın ve düşüncenin etrafını karbonmonoksit bulutu gibi saran popüler kültüre, aslolanın değersizleştirilmesine, görünme derdine, temelsizliğe, kültürsüzleşmeye, aşkın, inancın, etiğin, vicdanın kalıplara dökülmesine, aynılaştırma ve hoyratlıklara ve özensizliklere kendi halinde bir karşı çıkıştır” diyor. Arka kapak yazıları ile neredeyse hiç ilgilenmesem de bu kez kitabın bir çeşit sağlaması olacak ve haklı çıkacaktır, diye düşünüyorum.

Esneyen Adam, kitaba da adını veren ilk öykü. Emekli bir öğretmen olan ve küçük bir kasabada yaşayan anlatıcımızın hayatı kasabaya gelen heykelle değişir. Heykele karşı romantik duygular beslemeye başlar ve bu duygular giderek güçlenen bir aşka dönüşür. Ancak aşkına ortak olan birisi daha vardır; Deli Ayşe. Küçük yerleşim yerlerinin vazgeçilmez anti-kahramanları olan deliler bu öykünün de ana öğelerinden birisi. Heykelin gelişi ile her gün onu ziyarete giden ikilinin arasında garip bir yarış başlar. Tabii bu heykel meselesi, sadece bir taş parçası değildir ve bürokrasinin tasmalı bireyleri tarafından da bir imgeye dönüştürülür. Öyle ki belediye başkanının açılışta konuşma yapmaması düşünülemez. Burada bir noktayı daha vurgulamak gerekiyor, zira Michalengelo’nun Musa Heykeli’ne benzeyen Esneyen Adam hiç de masum bir heykel değildir. İskele meydanına konuşlandırılan heykel kasabaya laneti ile gelir ve erkeklerin gariplik ile absürtlük arası bir tembelliğe sürüklenmesine neden olur. Bu tembellik, erkeklerin bütün işleri bırakıp sadece uyu(kla)maya başlamasıyla devam eder ki kasaba kadınları da bu yüzden yıkmak isterler heykeli ve dikilirler karşısına. “Hocanım” ve Deli Ayşe bu durum karşısında farklı düşündüğünden onlar da kadınların karşısına dikilir. Öykü devam ederken fazlaca insani duygulara/tutkulara da yer veriyor Feryal Tilmaç. Bir meczup ya da toplum nezdinde kabul gören akli birinin aynı deliliğe tutulabileceğini ve bunda hor görülecek bir yan olmadığını anlatıyor. Bu durumun getirileri de yazarın anlatısına fazlasıyla yansıyor.

Kitabın toplamına bakarsak, Feryal Tilmaç’ın öykülerinde özellikle öne çıkan yan/lar var: Hastalık ve ölüm. Kitabın başından başlayıp sonuna dek bütün öykülerde bir hastalık ve/veya ölüm haline, olayına rastlamak mümkün. Bir olgu olarak kabul ediyor bunu ve çok derin işliyor. Ölüm olgusunun anlatıcı ve karakterlere yansıması da direkt hissediliyor, yazar da buna büyük ölçüde izin veriyor. Öykülerin insan ilişkilerinde başarısız, daimi tedirgin tariflenen anlatıcıları da bu süreci önemli ölçüde ve ölçütte etkiliyor. Semih Gümüş, “Öykünün Öne Çıkan Yanları” (Radikal Kitap, Sayı: 619) başlıklı yazısında belirlediği sorunlardan birinde buna da yer veriyordu. “Ayrıntılardan değil, günlük hayatın bilinen ilişkilerinden ve davranışlarından yararlanmak”  olarak belirlediği sorun, Feryal Tilmaç’ın öykülerinde çok belirgin, ancak sorun kavramını açmak gerekli zira bilinen anlamda bir “sorun”dan bahsetmiyoruz. Tariflenen şekilde, Feryal Tilmaç’ın öykülerinde de gündelik hayat kaygılarının irdelenmesinden bahsedebiliriz. Yazının devamında Gümüş, “Bundan kurtulmak için anlatıyı ötekilerden ayırt eden bir yoğun işçilik gerekiyor,” diyor.  Yine bu yönde bir değerlendirmeye başvurursak, Tilmaç’ın öykülerinin ayırt edici işçiliğinden sözü açmak gerekiyor.

Kitaptaki öykülerin tamamı -özellikle Esneyen Adam, Solvitur Ambulando, Ciğerdendir ve Aslı Gibidir - Hanımkişi Niyetine Tek Perdelik Oyun – toplumcu gerçekçiliğe yakın duran bir anlatıya sahip. Bu anlatının getirisi olarak da yazının başında bahsedilen “aynılaştırma ve hoyratlıklara ve özensizliklere” karşı duruşunu belgeliyor. Yazının büyük bir bölümünü ayırdığım öykü Esneyen Adam, doğru bellediğimiz, belletilmiş meselelerin öznel yargılar ve tercihlerle tekrar değerlendirilmesinin gerektiğini işliyor, kendi özelinde.

Solvitur Ambulando’da ismiyle müsemma bir öykü ve aslında yazamadığını düşündüklerini yazmaya çalışan birisinin hikâyesi tarifleniyor. Bu “klişe” sendrom ise yazarın artık yazamamasından ziyade bir yazarın hayatının belirli bir rutin içerisinde ya da bilinen normal hayat şartlarında ilerleyip ilerleyemeyeceği sorgulanıyor. Kontur çizgileri belli bir zaman, mekan ya da anlatıya gereksinim duymamış Tilmaç bu öyküde. Klişeden sıyrılmasını sağlayan da tamamen bu tutum ve sınırlı bir görüntü çizmektense daha belirsiz bir imgelem kullanması. Başka bir deyişle, Semih Gümüş’ün de bahsettiği “ayırt edici işçilik” gerekliliğini yerine getiriyor. Bu bir gereklilik midir değil midir, başka bir yazının konusu ancak bu ön-kabulden hareket ettiğimiz için olumlamak gerekiyor.

Ciğerdendir öyküsü ise Feryal Tilmaç’ın toplumcu gerçekçi tavrını daha net ortaya koyduğu örneklerden. Ciğer ekmek satan birisi ile anlatıcımızın diyalogları üzerinden ilerleyen öykü, satıcının eşinin ahraz oluşuyla şekilleniyor. Diyarbakır’dan, yaşadığı şehirden kopup gelmesindeki etkenleri öğrenmeye çalışan anlatıcı, bu durum ile ilgili sosyo-politik çıkarımlarını uzun uzun okurla paylaşmak gibi bir çabaya girişmiyor. Korucuların eşine cinsel tacizde bulunmuş olması ve sonrasında kaçarak adaya gelmeleri anlatıcımızın odaklandığı nokta oluyor. Satıcının olayı anlatırken, “Rahat koymadılar. Asker zannetme. Bizdendir kanımızdandır sanki kanımıza susamışlardır. Korucu diyorlar” çözümlemesi öykünün okur ile bağını sıkılaştırmak adına iyi bir metafor olarak kullanılmış. Eşinin taciz sonrası öldü sanılarak kefenlendiğini ancak daha sonra mezardan inlediğini anlatıyor ve satıcının ailesiyle birlikte yaşadığı topyekün çaresizliği de bir biçimde tariflemiş oluyor: “Bismillah! Ölmemiş meğer ya da gitti geldi valla anlamamışım. (…) Allah büyüktür. Bakındı etrafına, binè erdè xirabe; yerin altı kötüdür.”

Gerek öykülerin konusu gerekse biçemi öykülerin anlattıklarıyla daha iyi şekilleniyor. Okurun, anlatılan ile anlatan arasında bir bağ kurmak yerine içselleştirebileceği şekillerde bir anlatıdan söz etmek mümkün. Genel olarak kadın anlatıcılardan yararlanan Feryal Tilmaç, anlatıcıların erkek olduğu öykülerde de yine kadınların hikâyesini anlatmaya çalışıyor. Toplumcu gerçekçi taraflardan bahsederken bunu dile getirmemek olmazdı, Tilmaç’ı bu konuda suçlamak da en hafif tabiriyle terbiyesizlik olur. Ülkesinin temel sorunlarından(!) birini (!!) merkezine almasından daha doğal bir şey de olamaz. Esneyen Adam, Feryal Tilmaç’ın öykücülüğü hakkında okura fazlaca bilgi veren bir kitap ve bu bilgiler hiç de yabana atılacak gibi değil. Kitabın son öyküsü, Aslı Gibidir - Hanımkişi Niyetine Tek Perdelik Oyun ve sanırım bu yazıyı da büyük ölçüde özetliyor, iyi ki!

Wednesday, February 13, 2013

Noam Chomsky: Ne olursa olsun Esad’ın sonu ölüm



Suriye bir tür intihar yolunda, bundan kolayından çıkış yolu varmış gibi görünmüyor. Türkiye, Suriye’de Kürt otonom bölgesinin yükselişinden, bunun Türkiye’deki devasa Kürt sorununu ne şekilde etkileyeceğinden son derece kaygılı.

Jovana Vukotic - Çeviri: Öznur Karakaş – Özgür Gündem

Magnitsky Yasası’nın uygulanması ve ABD-Rusya ilişkilerinde gerginlik, NATO’nun Türkiye’nin Suriye sınırını savunmak üzere Patriot füzesavarlarının konuşlandırılmasını onaylaması, Suriye’de şiddet olaylarının azalması yönünde yapılan geçici anlaşma, kimyasal silah mevzusu, AB’de ekonomik kriz… Bütün bu gelişmeler üzerine ünlü Amerikalı felsefeci, dilbilimci ve siyasi activist Noam Chomsky ile görüştük. Chomsky ayrıca ABD’nin Rusya sınırı yakınına füze sistemi yerleştirmesinin son derece provokatif bir eylem olduğunu belirtti.

ABD-Rusya İlişkileri

İlk sorum Magnitsky Yasası ve Rusya ve ABD arasındaki gerginlik üzerine olacak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu yasadan önemli bir sonuç çıkacak mı?
Bana kalırsa, Rusya açısından en doğru tepki Rusya Dış İlişkiler Ofisinin ABD’deki insan hakları istismarcılarının listesini elde ederek, bunların varlıklarını dondurmak üzere bir yasayı meclisten geçirmek olurdu. Mesela, Başkan Obama’dan başlayabilirler, sonuçta kendisi en büyük insan hakları ihlalcisi. Kendisi büyük bir vahşete imza atan bir suikast kampanyasını yönetiyor. Demek istediğim, böyle bir şeyi Rusya yapmış olsaydı, insanlar Rusya’ya karşı nükleer savaş açmaktan bahsediyor olurlardı. Rusya buradan yoluna devam etmeli. Mesela, ABD tüm dünyada, Gazze’de daha birkaç hafta önce olduğu gibi, korkunç insan hakları istismarlarını destekliyor ve aslında bunlara bizzat dahil oluyor. Dünyanın en berbat insan hakları istismarcılarından biri olan Suudi Arabistan’a devasa miktarlarda silah tedariği yapıyor. Mesela buradan devam edebilirsiniz. Yani, Rusya açısından doğru tepki bu olacaktır ama elbette böyle bir şey yapmaz.
Gerçekten de bunun Rusya-ABD ilişkilerinde gerginliğe sebebiyet vereceğini düşünüyor musunuz? Yoksa bir kağıt parçası olmaktan öteye geçmeyecek mi?
Bu durumun nasıl ele alındığına bağlı. Herhangi bir sonuç doğurmayacak sembolik bir jest olarak kabul edilirse, bu yalnızca bir fikir olarak kalacaktır. Öte yandan, politikalar üzerine etkisi olursa, bundan daha fazla anlam taşıyabilir. ABD’nin kendi insan hakları bilançosunu göz önünde bulundurduğumuzda böyle bir şey yapmayacağını düşürsek, şu anda epey bir amaç yüklenmiş durumda. Elbette, ABD’de bunu anlamıyorlar, basın bundan bahsetmiyor. Ne kadar doğru olursa olsun, diyelim ki New York Times’e verdiğim bir röportajda, Obama’nın dünyanın en büyük insan hakları ihlalcisi olduğunu söylesem, neden bahsettiğimi anlamazlar bile.
Obama’nın yeniden başkan olarak seçilmesi üzerine neler düşündüğünüzü söyler misiniz? Bu bilhassa Avrupa’da birleştirilmek üzere olan, ya da en azından öyle olduğunu düşündüğümüz ABD füze savunma sistemi söz konusu olduğunda, Rusya için ne ifade etmektedir?
İlk olarak, her açıdan stratejisler ve muhtemelen siyasi liderler için füze savunma sisteminin ilk vuruş silahı olarak görüldüğünü aklımızda tutmamız lazım. Füze savunma sistemleri, çalıştıklarında bile, ki mesele de bu aslında, ama diyelim ki çalışıyor olsalar dahi ilk vuruşu durdurmayı başaramayacaktır. Muhtemelen, bir misilleme saldırısını önleyebilirler; bu da onların ilk vuruş silahı olduğu anlamına gelmektedir. Elbette Rusya da, ABD planlamacıları da, diğer herkes gibi bunu biliyor.
Yani, Rusya sınırlarına yakın bir yere füze sistemi yerleştirmek, ki planlanan da bu, son derece provokatif bir eylem. Rusya, diyelim, Kanada’da bunu yapmaya kalksa, savaş çıkar. Böyle bir şeyin hoşgörülmesi mümkün olmaz. Obama, Bush’un bıraktığı haliyle füze sistemlerinde hafif ayarlar yaptı, ama sistemi Rus ordusunun ve Rus stratejistlerinin yine de son derece tehditkar bulacakları şekilde bıraktı, ki ABD’de Rusya aynını yapsa benzer bir algıya sahip olurdu. Bir kaç ay önce, Obama’nın seçimler sonrasında bu konuda geri adım atabileceğine dair kayda alınmamış yorumlarda bulunduğunu anımsarsınız. Bu burada ciddi mesele olmuştu ve elbette insanlar bu açıklamayı hatırladılar. Ama böyle bir şey yapar mı, şüpheliyim.

Rusya-ABD ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne yönde ilerleyecekler?

Aslında bundan biraz bahsettik. Rusya’nın yeterince iç sorunu var, bunlarla nasıl başa çıkacağı belli değil. Rusya ve ABD arasındaki doğrudan ihtilaflar ABD Çin arasındakiler kadar keskin olmayabilir. Çin ABD söz konusu olduğunda, ortada ciddi ticari ilişkiler var. Aslında, Çin ABD borçlarının ciddi bir miktarına sahip, bu miktar Japonya’dan biraz daha fazla. Elbette ABD ve Avrupa, Çin mallarının esas tüketicileri. Rusya söz konusu olduğunda, böylesi bir tüketim daha az. Yani, ortada çok farklı bir ilişki mevcut.

Rusya ve AB

AB’de yaşanan mali kriz ve dünya çapında ekonomik kriz üzerine önümüzdeki yıl için beklentileriniz nelerdir? Daha genel olarak da Rusya-ABD ve Çin-ABD ilişkilerinde neler olacak?
Cevap verilmesi gereken çok fazla soru var. Pek çok şey şu anda muğlak durumda. Mali krizle başlayalım. Mali kriz banka istikrarından sorumlu İngiliz bankalarından birinin müdürü tarafından “felaket döngüsü” tabir edilen durum sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bir “felaket döngüsüdür” çünkü ABD ve İngilitere’de, belli ölçülerde diğer ülkelerde, büyük yatırım şirketlerin riskli işlemler üstlenmelerini teşvik eden bir sistem mevcuttur. Adı üstünde riskli oldukları için, bu işlemler vasıtasıyla ciddi karlar elde edebilirler. Eninde sonunda böylesi işlemler söz konusu risk yüzünden çökerler ve bu noktada devreye vergi mükellefleri girer ve onları kurtarırlar. “Felaket döngüsü” işte budur.
Büyük bankalar için hükümet sigorta poliçesi bulunmaktadır. ABD’de bu bankaların itibarları çökemeyecek kadar mühimdir; başları belaya girdiğinde onları kurtarmak durumundayız yani. Bu esasen hükümet sigorta poliçesi. Büyük bankaların onlara daha yüksek kredi notları vs. vermesi için euro bazında yılda aşağı yukarı 50 milyar olduğu tahmin ediliyor. Kredi ajansları notlandırmalarını yaparken işler sarpa sararsa vergi mükelleflerinin onları kurtaracağını göz önünde bulundururlar. Bütün bunlar aslında riskli işlemlerden ibaret döngünün teşvik edilmeye devam edilmesi anlamına gelmektedir. Kârlar, kurtarma operasyonları…. Reagan yıllarından beri bu böyle gelmiş böyle gidiyor. O zamanlar, Yeni Düzen’in düzenleme aygıtları yürürlükten kaldırılmış; yerine bu sistem teşvik edilmişti.
Şimdi bu sistemi belli ölçülerde kısıtlamak için bir mevzuat, Dodd-Frank Yasası çıkarıldı. Ancak lobilerin doğru dürüst işlemesin diye bunu kırpma yönünde gösterdikleri muazzam çabalar sonrasında Dodd-Frank Yasası’ndan geriye ne kalacak muamma. Uygulandığı ölçüde bile, çoğu sorunun üzerine eğilmiyor. Yani muhtemelen başka ve bu sefer daha büyük bir mali kriz yaratıyoruz. Bu arada Avrupa da bildiğiniz gibi Troyka…
Evet. Onlar da ekonomik bir felakete yol açacağı neredeyse kesin olan politikalar yürütüyorlar. Yalnızca ekonomik düşünerek, durgunluk anında kemer sıkma politikaları dayatmanın hiç bir anlamı yok. Misal Yunanistan’ın borçları arttıkça artıyor. Büyümeden kesiyor, yani bu işten çıkış yolu yok. Ülkelerin, bilhassa İspanya ve Yunanistan’ın kendi para birimleri üzerine kontrolü yok. Bu yüzden, ABD’nin ya da kendi parasını kendisi basan diğer ülkelerin yaptığını yapamıyorlar. Para birimlerinin değerini düşürüp krizden çıkış yolu arayamıyorlar, bunu yapamıyorlar çünkü euro kullanıyorlar. Yani kapana kısılmış durumdalar. Kemer sıkma politikaları durumu daha da kötü yapacak.
Yunanistan’da yeterince iç sorun var, ama İspanya örneği bilhassa çarpıcı çünkü mali sistemin çökmesinden evvel, ki bu hükümet değil İspanyol bankalarının ve borç veren Alman bankalarının kabahatiydi, 2007 yılında gerçekleşen bu çöküş öncesi, İspanya devletinin bütçesi oldukça iyi durumdaydı. Aslında İspanya sosyal hizmetler vs. bakımından Avrupa’nın en düşük masraflara sahip ülkelerinden biri. Yani mesele hükümet harcamaları değil, mesele bankaların hatası ve işler daha da kötüye gidiyor.
Ticari ve mali yayın organları bile bunu eleştiriyor. Aslında, IMF bu politikalardan geri adım atmaya başladı çünkü bunların ekonomik olarak nereye varacağı o kadar aşikar ki. Yine Avrupa Merkez Bankası’nın ABD’deki tekabülü Merkez Bankası’ndan çok daha tepkisel olduğunu anımsamak gerekir. ABD Merkez Bankası’nın iki yetkisi var. Bunlardan biri enflasyonu kontrol altında tutmak, içeride enflasyon emaresi yok. Diğer bir yetkisi ise tam istihdamı sağlamak. Elbette bu konuda pek de bir şey yaptığı yok, ama en azından belli jestlerde bulunuyor. Avrupa Merkez Bankası’nın ise tek bir yetkisi var: enflasyonu kontrol altında tutmak. Bundesbank tarafından dayatılan %2 gibi düşük bir rakam üzerinden enflasyonu kontrol altında tutması gerekiyor, ki bu ekonomiler için son derece zararlı. İstihdam için bir şeyler yapma yetkisi yok.
Yani bu kurumun politikaları ABD Merkez Bankası’nınkilerden bile beter. Sonuçları Avrupa’da kendini gösteriyor. Bunun sonuçlarından biri bizzat Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi tarafından ifade edildi. Wall Street Journal’a bir röportaj verdi ve bu minvalde Avrupa toplumsal sözleşmesinin istikrarsız olduğunu, çoktan ölmüş olduğunu, refah devletlerinden vazgeçmemiz gerektiğini söyledi. Elit ve refah içindeki sektörler için sorun yok, zaten bunlar hiçbir zaman refah devletinden hazetmemişlerdi. Ancak refah devletlerinin çökmesi felaket olur. Avrupa’nın muazzam bir değişim olmazsa gittiği yön de burası.
 Suriye, NATO, Türkiye
NATO Türkiye’nin Suriye sınırını korumak üzere Patriot füzesavarlarının konuşlandırılmasını onayladı. Bu konu üzerine ne düşünüyorsunuz? Şimdi ne olacak?
Bu sorunun cevabını bilen birinin olduğunu sanmıyorum. Suriye bir tür intihar yolunda, bundan kolayından çıkış yolu varmış gibi görünmüyor. İşler daha da sarpa sardı, siz de görmüşsünüzdür Kürt kuvvetleri ve isyankar kuvvetler arasında bir savaş yaşandı. Bu durumu daha da karıştırıyor ve elbete Türkiye’yi de ciddi şekilde etkiliyor. Türkiye tabi olarak Suriye’de Kürt otonom bölgesinin yükselişinden, bunun Türkiye’deki devasa Kürt sorununu ne şekilde etkileyeceğinden son derece kaygılı. Ancak Suriye’de de durum, içeride hiçbir uygulanabilir çözüm olmaksızın büyüyen korku filmini andırıyor. Pek çok öneri var. Bunlardan biri sanırım Dublin’de, El-Ahtar İbrahimi, Rusya ve ABD temsilcileri arasında tartışıldı. Ancak, ülkenin yıkımından gayri bir sonuç elde edecek şekilde bu durumdan bir çıkış yolu bulmak son derece güç.
Ne olursa olsun Esad’ı suikast bekliyor, demem o ki, ülkeyi terketmeyi kabul edecek olsa, onları bilinmez bir kadere terk ettiği için muhtemelen Alevi ortakları tarafından öldürülür. Ülkeyi terk etmezse, er ya da geç ortadan kaldırılır. Pek çok öneri yapıldı; daha bir kaç gün önce, Nicolas Noe adında ciddi bir uzman bir öneride bulundu. Buna göre ülkede bir tür geçici bölünme olacak, Şam civarındaki bölge Esadın kontrolüne verilirken ülkenin geri kalanı isyancıların kontrolüne verilecek, şiddetin azalmasına hatta belki de sulhname çıkarmaya yönelik geçici bir anlaşma yapılabilecek mi görülecek. Tabi bu zor bir ihtimal, ama bundan daha iyi bir öneri de şimdiye dek duymadım.
Diğer bir sorun da kimyasal silah meselesi. Suriye çoktan Obama’nın kırmızı çizgi tabir ettiği sınırı aştı. Kimyasal silahlar söz konusu olduğunda, ABD geri adım attı ve kırmızı noktalarını biraz geriye çekti, ama er ya da geç bu ciddi bir sorun halini alacak. Kimse de buna yanııt vermedi. Onları bombalayamazsınız!

Saturday, February 2, 2013

Şair İzzet Yasar ile, şiir kitabı Dil Oyunları üzerine konuştuk.



Söyleşi: Kadir Aydemir
  
Kanama’dan Yeni Kuş Bakışı’na, Ölü Kitap’tan Dil Oyunları’na İzzet Yaşar. Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan şiir kitabınız Dil Oyunları’nın rötar nedenlerini bize açıklayabilir misiniz?

Rötar niye?... ben bir süre edebiyattan uzaklaştım. Sinema sanatına ilgi duydum. Sinema üstüne denemeler yazdım. Bu yazılar Balta/zar adıyla yayımlandı YKY’den. Senaryolar da yazdım. Onların gerçekleşme imkânı olmadı ama yazmam gerekiyordu ve yazdım. Zaten ben, şiiri bir edebiyat türü olarak görmüyorum.

Neden?

Çünkü nasıl ki maddenin katı, sıvı, gaz gibi halleri varsa sanatların da bir şiir hali olduğuna inanıyorum. Sinema mesela bir sanattır, ama aynı zamanda da bir aygıttır. Sinema ile bir tıp eğitim filmi de çekilebilir. Ama bence sinemanın bir de şiir hali vardır. Mesela Godard’ın ya da Bresson’nun filmleri buna örnektir. Bu nedenle kendimi şiirden uzaklaşmış saymıyorum, çünkü bu dönemde sinemanın şiir haliyle ilgilendim.

Bu kitabınızda da kendinize has şiir üslubunuz, dil işçiliğiniz sürüyor. Dil ile oyun İzzet Yasar için olmazsa olmaz mı?

Kanama’da çok dil oyunu yoktu, Yeni Kuş Bakışı’nda da pek yoktur. Çünkü o zamanlar şiirle insanlara bir şeyler öğretebileceğimi sanıyordum, böyle bir yanılsama içindeydim. Sinema yönetmeni Andrey Tarkovskiy’in de dediği gibi insanlık son 3000 yılda hiçbir şey öğrenemeyeceğini ispatlamıştır. O yüzden dil oyunları oynamayı daha doğru ve keyifli buluyorum. Normal bir dil bir şey öğretmek için kullanılır. Bir mesaj çıkacaksa benim şiirimden, bu, mısraların arasından okura geçecek olan bir duygu, bir tavır olabilir sadece.

Dil Oyunları’nda yer yer toplumsal hayatı sorgulayan, yakın tarihe göndermeler yapan bölümler var. Devlet ile, sistem ile çekişmeler yaşayan dizeler bunlar... Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Tabii ki devletle, sistemle bir sorunum var. Türkiye aslında feodal bir ülke. Senyörün yerinde asker-sivil bir çekirdek grup var. Vasaller, yani siyasi partiler, feodal senyörün icazetiyle sırayla iktidara geliyorlar. Kendilerinin ve onları destekleyen çevrelerin çıkarlarına uygun icraatları yaptıktan sonra yerlerini başka bir vasale bırakıp gidiyorlar. Böyle bir feodal sistemde, rüyasında demokrasi olduğunu gören böyle bir yapıyla, benim problemim olması doğaldır. Bu sistem bana oyun oynuyor, ben de dil oyunları oynuyorum.

Pek çok insanın (okur ya da yazarın) bilmediği, akıllarına bile gelmeyecek sözcükleri şiirlerinizle dolanıma alıyorsunuz. Bu ilgi ne zaman, nereden başladı sizde, dilinize bu sözcükler nasıl yapıştı?

Ben bunu önce Mustafa Irgat’ta gördüm. Onun yüzlerce sözlüğü (tarama, argo, mitolojik vs.) didikleyerek nasıl ciddi bir şekilde - adeta bir mühendis gibi- şiir çalıştığını gördüm. Ve böyle bir çalışmanın şiire neler kazandırabileceğini gördüm. Tıpkı, bir bestecinin aradığı notayı bulması gibi, aradığınız bir kelimeyi herhangi bir sözlükte bulabilirsiniz. "Şiir kelimelerle yazılır" diyen Mallarmé de böyle çalışırdı şiire. Ayrıca, bu yöntem, bana saldırgan ve müstehcen olma imkânını da veriyor. Özellikle yakın tarihimiz bence müstehcen bir tarihtir. Ve onu kurcalarken benim de müstehcen ve muzır olmak hoşuma gidiyor. Yani bu kelimeler benim bu oyunu oynamamı kolaylaştırıyor aynı zamanda. İnsanları bu yolla rahatsız etmek istiyorum. Çünkü insanlar fazla rahat! Rahatsız edilmeleri gerekiyor...

"Uçsuz budaksız" bir şiir evreniniz var... Günlük yaşamınızda sözcüklerle aranız nasıl? Bir reklam tabelası, bir duvar afişi gördüğünüzde sözcüklerden etkilenip kurmacalar yapıyor musunuz zihninizde? Sözcükler sizi rahat bırakıyor mu?!

Benim kelimelerle böyle bir problemim yok. Ben bu anlamda bir edebiyatçı değilim. Yani bütün evreni kelimelerden ibaret bir şair değilim. Dünyayı sadece şiir açısında gören biri değilim. Daha çok, kutsal kitaplardan, tarih kitaplarından ve günlük hayattan çıkarıyorum mısraları. Kelimeler, şiirin duygusu, fikri oluştuktan sonra, şiiri inşa çalışması sırasında inşaat malzemesi olarak bir değer kazanıyor benim için.

İlhan Berk sizin şiiriniz için "Bir başına, kapalı, çetin, lanetli bir şiiri sürdürüyor" diyor. Lanetli bir şiir mi sizin şiiriniz, öyle ise, şiirinizi lanetli yapan şeyler neler?

Bunu bir başıma sürdürmüyorum; Mustafa Irgat’la beraber sürdürüyorum, Ece Ayhan’la beraber sürdürüyorum. Lanetli olup olmadığını da bilmiyorum şiirimin. Sanırım, Rimbaud için kullanılmıştı lanetli şair tanımı. Rimbaud zaten kendi kendini lanetlemişti metinlerinde... Sonra da hayatında...

Peki siz Rimbaud’dan etkilendiniz mi?

Çok etkilendim. Mesela "La chanson de la plus haute tour" ismindeki şiir ve onunla aynı dönemde yazılmış birkaç şiir beni çok etkilemiştir. Ama ben, Rimbaud’nun yaptığı gibi hayatında da kendini lanetlemiş birisi değilim. İlhan Berk iltifat etmiş, sağ olsun...

Dil Oyunları, diğer şiir kitaplarınız ve öykü kitabınız da dahil olmak üzere, sanatınızla anlaşılma-anlaşılmama isteğiniz hangi yönde? Anlaşılmamak gibi bir kaygınız oldu mu?

Şiirin anlaşılması, bir makalenin anlaşılması gibi değil. Şiiri anlamak demek, altında yatan entelektüel emeği okumak ve bundan zevk almak demektir bence. Ben yine sinemadan örnek vereceğim: Mustafa Irgat, bana, bir şiire bakmakla bir filme bakmak arasında fark olmadığını da öğretmiştir. İyi bir filmi anlamak, onun konusunu, olayların akışını anlamak değildir aslında. Onun arkasında yatan yaratıcı emeği okuyup ondan tat almaktır asıl önemlisi. Şiir de film gibi imgelerle yapıldığı için ona da böyle bakılmalı. Şiiri, bir filmi, tabloyu, müzik eserini anlar gibi anlamaya çalışmalı.
İzzet Yaşar - Dil Oyunları Oynuyorum