Wednesday, June 1, 2016

Rakka’yı kurtarmak Rojava’yı güvenceye almaktır’

RÖPORTAJ
01 Haziran 2016 04:59

Rakka operasyonunun hedeflerini, operasyonun ülkeler ve Kürtler açısından önemini, Suriye’yi yakından takip eden Gazeteci Fehim Taştekin ile konuştuk.

Faruk AYYILDIZ
İstanbul

Demokratik Suriye Güçleri (QSD), öncülüğünde Rakka'nın kuzeyine başlatılan operasyonlar devam ediyor. Koalisyon güçlerinin de hava desteği sunduğu Rakka operasyonunun hedeflerini, operasyonun ülkeler ve Kürtler açısından önemini, Suriye’yi yakından takip eden Gazeteci Fehim Taştekin ile konuştuk.

Rakka operasyonu başladı ve genişleyerek devam ediyor...
Rakka operasyonunun uzun bir geçmişi var. ABD bu işe girdiğinden beri Rakka’yı konuşuyorlar, tartışıyorlar. Bunun için özellikle Kürtlerin liderliğinde Suriye Demokratik Güçleri’ni oluşturdular. Sadece Rakka değil, Arap yoğunluklu bölgelere yönelik operasyonlarda böylesi bir çatı örgütü hem ABD operasyonlarını kolaylaştıracaktı hem de sahada IŞİD ya da başka örgütlerden temizlenen bölgelerin yönetimini üstlenecek bir altyapı oluşturacaktı. Kürtlerin, Kürt nüfusunun olmadığı ya da az olduğu yerlerde düzen kurmaya yardımcı olmaları isteniyordu ancak kalıcı olarak bu bölgeleri kontrol etmeleri çok tercih edilen bir şey değil. ABD de, Kürtler de bunu istemiyor. O yüzden daha geniş çerçevede Rakka’yı da kapsayan operasyon için yine Kürtlerin önderliğinde ama Arap ve Türkmen katkısının yüksek olduğu bir formül üzerinde çalıştılar. Rakka’ya yönelik operasyon bu şemsiyeyle yapılıyor ancak direkt Rakka’nın merkezine yönelik bir saldırı söz konusu değil, Ayn İsa’nın güneyinde 10 km’lik şeritte bu operasyonu yapıyorlar. Daha sonra Rakka’ya giden yolu bir şekilde temizleyecekler. Ayrıca Tel Abyad, Haseke ve Kobanê’ye yönelen saldırıların da bir şekilde önünü almış olacaklar. Bundan sonra ise muhtemelen Kürtlerin “Şehba” dedikleri bölgeye yönelik planlamalar yeniden öne alınacak. Daha önceden Kürtler açısından Cerablus, Menbic’i kurtarmak öncelikliydi, hala öyle ama Türkiye’nin itirazları yüzünden o plan ertelendi ve ABD yeniden Rakka’ya ağırlık verdi. Ama Rakka’yı almak o kadar kolay değil, olmayacak. Belki bunun için Ruslarla ve Suriye ordusuyla işbirliği gerekebilir, ve Rakka’yı aldıktan sonra da Rakka’yı yönetmek, düzen kurmak kolay olmayacak çünkü orası çok fazlasıyla karıştı, birçok insan orayı terk etti. Yeniden yapılanma çok uzun sürebilir. O yüzden Rakka zaferi için daha beklemek gerekecek.

Kürtlerin operasyondan beklenti ve hedeflerini biraz daha açar mısınız?
Kürtler, özelikle Efrin’e doğru güvenli geçiş elde etmek istiyorlar. Bunu Türkiye’de “Kürt koridoru” diye lanse ediyorlar ama tarihsel olarak da burası her zaman kopuktu. O yüzden Türkiye’nin korktuğu ya da dillendirdiği gibi bir “Kürt koridoru” oluşması kolay değil. Kürtlerin dillendirdiği ise Efrin’e insani, silah vs. yardımının sağlandığı bir geçiş şeridi oluşturmak. Bunun için Cerablus, Menbic ve el Bab’ın temizlenmesi gerekiyor. Kürtler açısından bu da yeterli değil. Efrin’i çevreleyen kuşak IŞİD’in değil, Türkiye’nin desteklediği grupların elinde. Kürtlerin kafasında daha bütüncül olarak Fırat’ın batısını Efrin’e kadar kurtarmak var. ABD, Türkiye’nin kaygılarını dikkate aldığında buna pek sıcak bakmadı. Hatırlarsın, Menbic operasyonu başlamak üzereydi ve durduruldu. Fırat’ın batısına geçti Kürtler. Menbic’in kırsalında belirli yerleri de ele geçirdiler ama Menbic’e yaklaştıkları zaman ABD durdurdu. Türkiye yüzünden yaptı bunu. Rakka’nın kuzeyindeki operasyon bittiğinde anladığım kadarıyla Menbic’e yönelecekler, belki el Bab’a kadar gelecekler. El Bab’ın içine yönelik bir operasyona şimdilik ABD bir katkı sunmayabilir ve gelişmelere göre ABD, Kürtlere göz de yumabilir. Yani bundan kastım bir izin, talimat ilişkisi değil. ABD, işbirliği yaparken de koordinasyon sağlıyor ve o koordinasyon tarafları bağlıyor bir şekilde. “Birlikte hareket edeceksek, kararları birlikte vereceğiz” gibi bir ilişki var. Ama Türkiye’nin mevcut politikaları değişmezse ABD Kürtlere “Ben havadan katkı sunmam ama kendiniz yapabiliyorsanız yapın” da diyebilir.

‘Kürtlerin Rakka ile ne alakası var. YPG, ABD’nin piyonluğunu yapıyor’ şeklinde de bir tartışma var... Siz bu yorumlar için ne söylersiniz?
Böyle bir ilişki yok şu anda. “Kürtler, ABD’nin piyonu” denilemez. Kürtler sahanın aktörü ve kendilerini dayatıyorlar. Eğer Kürtlerin eli bu kadar sağlam olmasaydı ABD’nin başka taleplerini hemen kabul etmeleri gerekirdi. ABD yönetimi, “Ben yardım ediyorsam sen de şunlara dikkat et” diyor ve Kürtler bunu şimdilik dikkate alıyorlar ancak Kürtler kendi planlarını da yürütüyor. Bu da Kürtleri piyon olmaktan çıkarır. Rakka ve çevresini IŞİD’den kurtarmak Rojava’yı güvence altına almak demektir. Çünkü Fırat hattında IŞİD olduğu sürece Rojava’ya saldırılar devam edecektir. O yüzden Kürtler, Rojava’yı tehlikeye atmadan IŞİD’i olabildiğince uzak yerlerde de yenilgiye uğratmak istiyor. ABD de şu an Kürtlerden bunu talep ediyor ama Kürtler, ABD istediği için değil kendi çıkarları için yapıyorlar ve yapacaklar. Ayrıca düne kadar “Kürtler, rejimin piyonu” deniliyordu. Şimdi de birdenbire ABD’nin piyonu oluverdiler. Rusya ile görüşüyor Rusya’nın piyonu deniyor. Her ülke nasıl başka ülkelerle ilişki geliştiriyorsa, saha hakimiyeti olan, kurumsal yapılar inşa etmiş bu örgütler de elbette çelişkili, çok boyutlu ilişkiler geliştirebilir, geliştiriyorlar da. Ortadoğu’da ilişkiler o kadar çelişkili ki düz mantıkla bunları anlamak mümkün değil. Çelişkili ilişkiler savaşların doğasında vardır, o yüzden de “İşbirliği yaptılar o zaman Kürtler piyon” diyemeyiz. Böyle bir ilişkiye evrilir mi, risk var mı? Elbette var. Kürtlerin kendilerinin tayin ettikleri bir stratejileri var, “kendi bölgemizi koruyacağız” diyorlar. Yarın bu konsepti değiştirirler de “Şam’da iktidarı devirmek için yürümeliyiz” yoluna girerlerse “Kürtler, ABD tarafından kullanılıyor mu?” sorusu meşru hale gelir, ama şu an yaptıkları iş doğrudan kendi kentlerini korumaya yönelik hamleler. ABD de, Ruslar da yardım ediyor. Fransa da, Türkiye de yardım ederse kabul ederiz diyorlar, ki Türkiye’den yardım istediler zaten. Şimdi Türkiye, PYD’nin çağrısına uyup YPG’ye silah verseydi Kürtler, Türkiye’nin mi piyonu olacaktı?

‘TÜRKİYE FARKLI DAVRANSAYDI, IŞİD BUGÜN SINIRIMIZDA OLMAYACAKTI’
Türkiye, Rakka operasyonunun neresinde?
Türkiye, Suriye sahnesinde, ancak obüs toplarının erişebildiği yere kadar “ben bu alana karışırım” diyebiliyor. Onun ötesine geçen operasyonlara zaten karışamıyor. Haliyle Rakka operasyonuna karışamaz. ABD’nin istediği desteği vermeyecek, onu biliyoruz. ABD daha fazla katkı istiyor ancak Türkiye katkısını sınırlamış durumda. Katkısını “İncirlik üssünü açtık, operasyonlarda kullanılıyor” ile sınırladı. Türkiye’nin iki derdi var: birincisi, Suriye ordusu, Türkiye sınırlarına bir daha yaklaşmasın ve bu bölgede hakimiyet kurmasın. Rejimi devirme hikayesi bitti artık, ona kendileri de inanmıyor, söylemiyorlar da. Ama oyunu uzatma derdindeler, barış-ateşkes olsun, istikrar gelsin gibi bir dertleri yok. Mültecileri kart olarak kullanıyorlar, o bölgenin de ikinci bir “Talibanistana” dönmesine hizmet edecek seçenekleri ısrarla sürdürüyorlar. İkincisi, “Aman Kürtler kesinlikle Cerablus bölgesine gelmesin, yaklaşmasın.” PYD liderliğindeki Kürtlerin kontrol ettikleri alanı genişletmesini, bu alanlarda oyun kurucu olmasını istemiyorlar, bütün dertleri bu. Bunun neticesinde de “Kürtler, Fırat’ın batısına geçemezler” şeklinde bir kırmızı çizgi deklare edildi. Hiçbir hukuki değeri ve geçerliliği olmayan bir deklarasyon. Uluslararası alanda karşılığı olan bir şey değil ancak bu politika IŞİD ile mücadeleyi yavaşlatan, gerileten bir sonuç doğurdu. Türkiye, Kürtlerle ilgili saçma sapan hassasiyetler geliştirmeseydi IŞİD bugün sınır hatlarımızda olmayacaktı. Türkiye kendisini bir şekilde IŞİD’e dolaylı olarak koruyuculuk sunan bir pozisyona sokmuş oldu. Rakka’ya dönecek olursak Türkiye herhangi bir askeri katkı sunmayacak. Türkiye, “Suriye Demokratik Güçleri, Kürtlerden ayrı organizasyon haline gelsin, Kürtler burada olmasın” diyor ama Kürtlersiz Suriye Demokratik Güçleri olabilir mi? İşin omurgası, organizatör gücü, cephe hattında asıl işi çeviren Kürtler. Türkiye yine olmayacak bir şeyi dayatıyor ve ABD de bunu görüyor. Kürtler çekilirse o yapı içerisinden ABD’nin daha önce deneyip, başarı elde edemediği “eğit-donat” çalışmasının bir benzeriyle karşı karşıya kalınacak. Bunlar daha seküler, cihatçılık boyutları olan gruplar değil fakat saha güçleri, deneyimleri yok. Kürtler ise savaşıyorlar ve deneyimleri var. Bu tecrübe Kürtlere büyük bir üstünlük sağladı. ABD’nin şu an gündeminde IŞİD’i temizleyerek uluslararası alanda kendi kredisini kurtarmak var. Elindeki malzemeyle bunu yapamayacağını biliyoruz, o yüzden Kürtlere fazlasıyla kredi açma gereği duyuyor.

Suriye rejiminin de Rakka’yı IŞİD’den kurtarmak istediğini biliyoruz. QSD’nin Rakka operasyonu Kürtler ile rejim arasındaki ilişkiyi nasıl etkileyecek?
Rakka’yı almak herkesin hedefi. Rejim de bir an önce Rakka’yı almak istiyor. Çünkü Rakka’yı Kürtler aldığı zaman Kürtlerin hakimiyet alanı Araplarla birlikte genişlemiş olacak ve bu rejim açısından da bir sorun. Bu, pazarlık konusuna dönüşecek, o yüzden Suriye ordusu Rusya’nın desteğiyle el Bab’ı, Rakka’yı almak istiyor ama Halep civarında çok büyük bir dirençle karşılaştılar ve bu direnci kıramadılar. Zaten o direnç kırılırsa hikaye çok hızlı şekilde değişecektir. O bölgede Suriye ordusunun ilerlemesini engelleyebilmek için Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan çok güçlü seferberlik içerisine girdi, geçtiğimiz aylarda cihatçı gruplar büyük saldırılar gerçekleştirdiler. Rusya’nın da çağrısı var “Rakka operasyonunu birlikte koordine edelim” şeklinde. Henüz Rakka’nın kuzeyinde bir alanda oluyor operasyonlar, şehir merkezine yönelik operasyonda Rusya’nın istediği şekilde bir işbirliği gelişirse durum değişir o zaman. Suriye ordusunun da kontrolü söz konusu olacaktır.

ABD bu duruma yanaşır mı?
ABD şu an istemiyor. ABD bir an önce Kürtlerle birlikte Rakka’yı düşürmek istiyor ve bu büyük bir prestij getirecek, Suriye üzerinde söz sahibi olacaklar. Cenevre dediğimiz bir süreç var ve bu süreç şimdiye kadar bir şey doğurmadı, ancak Rakka’yı ABD’liler düşürürse o zaman “Biz Suriye’deyiz ve bu oyunu birlikte kurmak zorundayız” diyecekler. Bunu Rusya da, Suriye de istemiyor. ABD, Rakka’yı düşürürse çok ciddi pazarlıklar yapılacaktır.

Rusya’nın operasyonları ortaklaştırma çağrıları sahanın önemli aktörlerinden İran’ı nasıl etkiliyor ya da rahatsız ediyor mu?
Herkes kendi oyununu oynuyor. Tabii oyun planları birbirine en yakın olan iki ülke Rusya ve İran. Rusya, Cenevre sürecinde nispeten çekildi. İran, sahada o açığı doldurdu ve çok sayıda askeri koordinatörüyle işin içerisine girmiş durumda. Halep civarında büyük bir İran yığınağı da söz konusu. İran’ın önceliği, mevcut dış politik tercihlerinin değişmeyeceği bir Suriye’nin yarına aktarılması. İran bu yapının korunması için çok ciddi bir katkı sunuyor. Bu, Rusya’nın da işine gelen bir şey sadece Rusya ile İran tercihleri arasında nüanslar var. Rusya, daha fazla toprak bütünlüğü ve düzenin devamlılığını istiyor, çok şahıslara takılma niyetinde değiller. “Bu yapı yarına Esad olmadan da gidebilir, buna Suriye halkı karar versin” diyor. İran benzer şeyleri söylese de politikası giderek isim koymaya vardı: “Bu yapıyı ancak mevcut kadro koruyabilir” diyor. İran’ın bütün derdi Suriye’nin mevcut ekseninde kalması. O eksen ABD, İsrail karşıtı bir eksen ve bu eksen çözülürse İran kaybetmiş olacak. Zaten savaşın nedeni de bu ekseni çözebilmek. O yüzden Rusya ve İran’ın Suriye’ye yükledikleri anlamlarda farklılıklar var ancak her ikisi de kendi müttefiklerini koruyor.

İran’ın Kürtler konusundaki tutumu nedir?
İran şu anda Kürtlere çok fazla bir şey söylemek istemiyor. Kürtlerin, Selefi terör örgütleriyle savaşıyor olmasını alkışlıyor ancak Suriye’de ABD’nin nüfuzunu arttıracak parçalanmaya yol açacak bir seçeneği de istemiyor. Bu konuda da hem Suriye hem de Rusya ile paralel tepkiler veriyor.

‘ABD, SEÇİMLERE KADAR RAKKA’YI DÜŞÜRMEK İSTİYOR’
Rakka’nın kuzeyindeki operasyonlar başarılı olursa merkeze yönelme durumu olacak mı?
Obama’nın önceliği Kasım’daki seçimden önce burada bir başarı elde etmek ve Kürtler de bunu istiyor. Seçimler sonrası yeni iktidar kiminle ne yapacak, Suriye politikası ne olacak belirsizlikler var. Şu an bir ortaklık tesis edilmişken, taraflar sonuç almak istiyor. O yüzden seçime kadar Rakka’yı düşürmek istiyorlar. Bu iş sadece Suriye ile sınırlı değil. ABD, hem Irak’ta hem Suriye’de IŞİD’e karşı operasyon içerisinde. ABD’nin bütün derdi çok gecikmiş olan Musul, Rakka operasyonlarını bir an önce tamamlayabilmek.

‘BÖLÜNME SENARYOLARI ÇOK GERÇEKÇİ DEĞİL’
Suriye’nin geleceğine ilişkin öngörüleriniz var mı?
Suriye’nin parçalanacağına dair senaryoları çok gerçekçi bulmadım şimdiye kadar. Suriye haritası şekillenirken 1920’lerdeki Fransızların modellemesi akla geliyor. O modellemeyle üç parçaya bölüyorlar: Lazkiye’de Alevi devleti, ortada Sünnilerin bulunduğu devlet ve kuzeyde Kürtlerin devleti. Şu koşullarda bu modelleme çok gerçekçi değil. Lazkiye’de bir Alevi devleti olmaz, Lazkiye, nüfusunun yarısından fazlası Sünni olan bir bölgedir. Ayrıca son krizde Tartus – Lazkiye hattı, milyonlarca mülteciyi barındıran bölgeler haline geldi ve bunlar Sünni mülteciler. Bu bölgede etnik, mezhebi ayrım üzerinden yapılanmaya müsaade edilmez. Kürtler açısından “Rojava, Suriye ordusunun kontrol edemediği fiili, ayrı bir yapı olarak mı kalacak”, “Rojava, müzakere sonucunda Suriye’nin bütünlüğü içerisinde, anayasal çerçeveye kavuşturulmuş özerk bölge mi olacak” soruları önemli. Suriye’nin bütünlüğü içerisinde çözüm bulunamazsa, ABD’nin uhdesinde Fırat’ın kuzeyinde bir bölge oluşmuş olacak. Bu parçalanma senaryosuna doğru ilerler mi? Hemen değil ama uzun yıllar içerisinde tabii ki böyle bir gelişme şekillenebilir. Kürtler ayrılmak istemiyorlar ancak şu anda 50 bin kişilik bir orduya sahipler ve bu güç bir şeyler ifade ediyor. Bu güç, kendisini nasıl dayatacak ve Şam yönetimi bu güç karşısında ne yanıt verecek? Savaşacak mı yoksa müzakere ile anlaşacak mı? Savaş hiç kimsenin tercihi değil. Eğer savaş başlarsa Rojava’nın sütunları çatlar. Suriye açısından da fazlasıyla deneyim sahibi 50 bin kişilik bir orduyla savaşmak kazanılabilecek bir savaş olmayabilir. O yüzden her iki taraf da daha büyük yıkımdan kaçabilmek için müzakereyi tercih edebilir. Kürtler burada bir şey elde etmekten asla vazgeçmeyecek. Suriye eninde sonunda bunu hazmedecek ya da fiili olarak bu şekilde yıllarca Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de “Fırat’ın kuzeyi güneyi” ya da “doğusu – batısı” şeklinde bir hat çizilmiş olacak.

CEPHELERDE SON DURUM
Suriye cephelerinde son durum nedir?
Rusya’nın devreye girmesiyle beraber birçok yerde dengeler değişti. Palmira, Halep’in güney cephesindeki birçok nokta, Lazkiye kırsalı tekrardan ordunun kontrolüne geçti. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan’ın Fetih Ordusu ve Ürdün üzerinden güney cephesi girişimi hala Suriye ordusunu zorluyor, bloke ediyor. Birçok yerde ordu anlaşarak ya da kuşatma altında tuttuktan sonra anlaşarak çatışmaları durdurdu ve bitirdi. Otuzun üzerinde yerde çatışmaların bu şekilde bittiğini gördük. Son zamanlarda Şam kırsalında Suriye ordusu varlığını ciddi şekilde hissettirir hale geldi. Ancak her şey kaplumbağa hızında ilerliyor. Dera ve Şam kırsalında hala sorunlar devam ediyor ama Lübnan’a yaslanan bölgelerde Hizbullah’ın devreye girmesiyle yönetim lehine büyük gelişmeler yaşandı, kontrol sağlandı. Halep’in kuzeyinde çok büyük çatışmalar oluyor. Bir tarafta Suriye ordusu ile Nusra liderliğindeki gruplar, diğer tarafta Türkiye destekli silahlı gruplar ile Kürtler arasında çatışmalar var. En önemlisi de Suriye ordusu, iki Şii beldesinin etrafındaki kuşatmayı yardı ve doğudan batıya bir koridor açarak, silahlı gruplar arasındaki bağlantıyı koparmış oldu. IŞİD ise Tedmur’da ve önemli ölçüde Kürt bölgelerinde kaybetti. Deyrezzor’da durum kritik. Böyle korkunç ve dehşet dengesi içerisinde çok sayıda cephede aynı anda çatışmaların yaşandığı bir sahne var.

Saturday, May 21, 2016

Wim Wenders, Sebastião Salgado’nun peşinde



 ‘Paris Texas’, ‘Wings Of Desire’ ve ‘Buena Vista Social Club’un yönetmeni, dünyaca ünlü belgeselci Wim Wenders, gördüklerini fotoğraflarla belgeleyen diğer bir önemli sanatçı Sebastião Salgado’nun peşine takılarak “The Salt of the Earth” adlı nefes kesen bir belgesele imza attı. Wenders ayrıca, Rachel McAdams, James Franco ve Charlotte Gainsbourg’un rol aldığı ve bir aile dramını konu alan “Everything Will Be Fine”la da birkaç yıllık aranın ardından uzun metraja geri dönüş yapıyor.
Paris Match’a konuşan Wenders, Salgado ile yaşadığı deneyimi ve belgeselle kurgu arasındaki tercihini anlatıyor.

Gerçek mesleğinizin yönetmenlikten çok yolculuk olduğunu söylediniz. Sebastião Salgado’nun hayatına sahip olmak için mi oğlu Juliano’yla bu belgeseli yapmak istediniz?
Aslında ikimiz de büyük gezginiz. Sebastião’nun kim olduğunu öğrenmeden önce, sırf fotoğraflarına bakarak, o gezgin ruhunu, yolcuyu görebilmiştim. Öbür türlü bu göz kamaştırıcı fotoğrafları çekemezdi. Bu insanlarla yaşamak, madenlerin derinliklerindeki cehenneme inmek, kuzey kutbunda Eskimo’larla yaşamak anlamına geliyor… Fotoğrafları beni derinden etkiledi. Bundan neredeyse çeyrek asır önce iki tane fotoğrafını satın almıştım, oysa o zamanlar kim olduğunu bilmiyordum.

Brezilya’da, Ulusal Park’a çevrilen kendi topraklarında mı anladınız çevreci kimliğini ve Sebastião’nun kim olduğunu?
Evet. Son otuz yılda gezegenimize bakışımızı, “İnsan Eli” ve “Exodus” gibi serilerle şekillendiren birinin, son on yılda yaşadığı hayatı görmek gerçekten çok enteresan. Doğa onun için yeniden bir doğuş gibi oldu. Balkanlar’da ya da Ruanda’da o kadar çok ölü görmüş ki, insanlığa olan inancı yok olmuş. Amazon ormanlarına milyonlarca ağaç dikmek ve kendi çiftliğini tekrardan ayağa kaldırmak ona hayat vermiş, yeniden yaratmış. Eşi Lelia ile kendilerine “Peki neden süreci tersine çevirip kesilen her ağaç için bir fidan dikmiyoruz ki?” diyen ilk kişi olmuşlar. Onlardan önce, Tanrı dışında, tropikal bir orman yaratmak kimsenin aklına gelmemiş.

Siz de, bir fotoğrafçıyla evli olan bir fotoğrafçısınız. Peki Sebastião Salgado’dan neler öğrendiniz?
Benden çok farklı bir dünyadan geliyor. Önce ressam olmak istiyordu. Ekonomi eğitimi aldı ve Dünya Bankası’nda çalıştı. Ve 30 yaşında herşeyi bırakıp hayatına yeniden başladı. Bu bilgi zenginliği sayesinde ve dünyanın karmaşıklığını bildiği için bu kadar güzel fotoğraflar çekebildi.

Salgado’yu eleştirenler, dramatik durumları estetikleştirerek insanların yaşadıkları acıları patavatsızca ve ticari yollarla kullandığını söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bana da bu tartışma biraz patavatsız geliyor. Bazı savaş muhabirleri, uçağa biniyor, olay yerinde birkaç gün, bazen birkaç saat kalıyor ve çok tehlikeli olduğu için geri dönüyor. Salgado ise insanlarla aylarını geçiriyor. Çok farklı bir yakınlık boyutu. Aynı bir belgeselde olduğu gibi insanlar onu tanıyor, ona güveniyor. Cehennemi yaşayanlara yakınlaşarak, onlarla bir ilişki kurarak, kaybolmuş ve çalınmış haysiyetlerini geri veriyor. Bu cebinizdeki telefonla, çabucak fotoğraflar çekerek yapılacak bir şey değil. Bu bir estetik konusu da değil. Fotoğraf gerçekleri yansıttığı zaman güzel olur.

Altı yıldır yeni bir film yapmadınız. Yakın zamanda geri dönmeyi düşünüyor musunuz?
Evet, montajdan çıkıyorum. 2013 ve geçtiğimiz kış ayları boyunca, bir yazarı canlandıran James Franco ve Charlotte Gainsbourg’la beraber Kanada’da “Every Thing Will Be Fine” adlı bir film çektim. On dört yıla yayılan bir aile dramı…
Belgeseller size ne getiriyor? Soluklanmanızı mı sağlıyor?
Çok belgesel seyrediyorum. Eğer sinemada on salon kurgu film veriyorsa ve sadece bir tanesinde belgesel varsa ben belgeseli görmeye giderim! Dijital görüntüler çıktığından beri belgelsel tarzı çok gelişti, hatta baştan yaratıldı diyebiliriz. Aynı şeyi kurgu için söylemek zor. Bir filmde, yapım aşamasında, çekimlerde, beklenmedik şeylerin yaşanması hoşuma gidiyor. Bir belgeselci olarak çok sık kendimizi şaşırtıcı durumlarda buluruz. Bir kurgu yaptığınız zaman ise, çevrenizde onlarca insan olur ve herşey büyk bir makine gibi işlemektedir. Belgesel daha çok özgürlük tanır, daha fazla olasılık… Bana göre belgesel, bugün en çok yaratıcı olunabilecek sinema dalıdır. (ZETE)
Paris Match’tan çeviren Cem Gelgün

The Salt of the Earth Official Trailer 1 (2015) - Documentary HD



Tuesday, May 17, 2016

Asılacak oğlunu babasına seçtirdiler! Mete Tunçay


Dönemin İstiklal Mahkemeleri'ni anlatan Prof. Mete Tunçay'dan ürpertici örnek: Asılacak oğlunu babasına seçtirdiler!

Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'in ünlü tarihçi Profesör Dr. Mete Tunçay'la yaptığı söyleşinin üçüncü bölümünde Cumhuriyet'in kuruluşunda yaşanan birbirinden ilgi çekici olaylara yer verildi. Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri'nin dehşet saçtığını anlatan Prof. Tunçay, o dönemde "biri eski bakan,iki İtihatçı mahkum oldular. Halkın içine mahkum olarak çıkamayız deyip karara itiraz edince tekrar yargılanıp asıldılar" diye konuştu.

Tunçay'dan bir başka ürpertici örnek: İstiklal Mahkemesi iki asker kaçağı kardeşi yargılıyor. Babaya 'Biri asılacak, biri askere gidecek. Hangisini asalım, seç' diyor...

İşte Düzel'in Tunçay'la yaptığı röportajın üçüncü bölümünün tam metni:

Takrir-i Sükun Kanunu, Cumhuriyet’te neyin bitişidir ve neyin başlangıcıdır?

Cumhuriyet’in ilanı o kadar önemli bir şey değildir. 29 Ekim 1923 sembolik olarak tabii önemlidir ama… Cumhuriyetin ilanının bir hafta öncesiyle bir hafta sonrası arasında hiçbir fark yoktur. Ama Takrir-i Sükun’un üç gün öncesiyle üç gün sonrası arasında dehşet bir fark vardır.

Takrir-i Sükun’un öncesiyle sonrası arasında ne fark var?

Bu kanunun uygulanmasıyla her şey, bütün hayat değişiyor. Cumhuriyetin kimliği belirleniyor. Meclistekiler kuzu gibi oluyor, hükümet ne isterse yapıyor. Takrir-i Sükun öncesinde daha özgürlükçü olan cumhuriyet, Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra diktatöryal bir cumhuriyet oluyor. Eleştiriler yapabilen bir basın varken, gazeteciler Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesi’ne gönderiliyor. Hatta o sırada genç bir politikacı olan Avni Doğan’a da savcılık görevi düşüyor. Avni Doğan, İçişleri Bakanı’na mektup yazıyor. Ben o mektubu Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk Merkezi’nde buldum ve kitabımda kullandım.

İstiklal Mahkemesi Savcısı mektupta ne diyor?

İçişleri Bakanı’na özetle şunu diyor. ‘İsmet Paşa bu adamların asılmasını, cezalandırılmasını istiyordu. Ama Atatürk’ten başka bir haber geldi. . Bunların affedilip işlerine dönmeleri isteniyor. Maalesef aramızdan bazıları sanıklara bunu açıkladı. Size yalvarırım, yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal. Biri cumhurbaşkanı, diğeri başbakan. ‘Ne söylerseniz onu yapacağım ben’ diyor. Ve, Atatürk’ün istediği oluyor. Gazeteciler özür dileme telgrafı çekiyorlar ve affediliyorlar. Bizde cumhuriyet lafı, demokrasiyle birlikte düşünülür ya.... İşte bu doğru değildir. Cumhuriyet sadece devlet başkanlığının, saltanatın babadan oğula geçmediği bir sistemdir. İyi ki Atatürk’ün çocuğu yoktu...

Cumhuriyetin kuruluşundaki İstiklal Mahkemeleri tam olarak ne tür mahkemelerdi?

Milli Mücadele sırasında asker kaçaklığını önlemek için milletvekillerinden kurulan mahkemelerdi önce bunlar. Yakaladıklarına bazen sopa atar bazen de ibret-i alem olsun diye bir, ikisini asarlardı. Takrir-i Sükun’dan sonra kurulan İstiklal mahkemeleri ise tam bir felaket oldu. Cumhuriyet devrimlerini ilan etme cesareti zaten bu mahkemeler kurulunca gösterildi. İşe, şapkayla başlandı. Rakamlar, saat, alfabe değiştirildi.

Şapka nedeniyle çok kişi asıldı mı?

Türkiye’nin her yerinden 20-30 kişi asıldı. 1926 yılına gelindiğinde… İzmir’de Atatürk’e suikast teşebbüsü ortaya çıkarıldı. kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy dahil olmak üzere muhalefet tutuklandı. Mahkeme Başkanı, Karabekir’i serbest bıraktıran Başbakan İsmet Paşa’nın bile tutuklanmasına karar verdi. Atatürk araya girdi de İnönü kurtuldu. İstiklal Mahkemeleri’nde korkunç şeyler yaşandı.

Atatürk’ün haberi olmadan İsmet Paşa tutuklanabilir mi?

Haberi olmadan olmaz tabii.

İstiklal Mahkemeleri’nde neler yaşanıyor peki?

Mesela biri bakanlık yapmış olan iki İttihatçı sanık on beş yıla mahkum oluyorlar. ‘Biz memleketin içine sanık ve mahkum olarak çıkamayız. Mahkumiyet kararına itiraz edelim’ diyorlar. İtiraz üzerine yargılama yenileniyor ve bunlar bu kez idama mahkum edilip asılıyorlar. Kısacası bu süreç, İttihat Terakki’nin hesabını görme sürecidir. O sırada yurt dışında olan Rauf Orbay da Atatürk’e suikast girişiminden on yıla mahkum oluyor. Ülkeye Atatürk’ün vefatından sonra dönüyor. İsmet Paşa bütün bu eski muhalifleri topluyor ve Rauf Bey Londra sefiri, Kazım Karabekir de tekrar milletvekili ve Meclis Başkanı oluyor.

Halk, İstiklal Mahkemeleri hakkında neler düşünüyordu?

Herhalde halk dehşet duyuyordu.

İstiklal Mahkemeleri hakkında fikirlerini söyleyebiliyorlar mıydı?

Hayır söyleyemiyorlardı. İstiklal Mahkemeleri’nin, İskilipli Atıf Hoca örneğinde olduğu gibi ‘zulüm’ denebilecek icraatları var. Hoca, ‘Frenk Taklitçiliği ve Şapka’ isimli bir kitap yazıyor ve bir sene sonra şapka devrimi yapılıyor. Adamı bir sene önceki kitabından ötürü asıyorlar. Mesela… Bir adamın iki çocuğu asker kaçaklığından yargılanıyor. İstiklal Mahkemesi, adama, ‘oğullarından birini idam edeceğiz, birini de askere göndereceğiz. Hangisini asalım, seç’ diyor.

Hangi evladın idam edileceği kararını babaya mı verdiriyorlar?

Evet. Adamın bayıldığı anlatılıyor.

Atatürk’ün en çok çekindiği kişi kim?

Karabekir’den de, Orbay’dan da çekineceğini sanmıyorum.

O zaman niye muhalefeti bu kadar sert bir biçimde tasfiye ediyor?

Onların arkasındaki halktan çekindi. Terakki Perver Fırka’nın tüzüğünde, ‘bizim partimiz efkar ve itikat-ı diniye saygılıdır’ diye bir laf vardı. Bu, irticaya destek olarak gösterildi ama Terakki Perver Fırka aslında liberal bir hareketti. Kazım Karabekir, bazen Cuma’ya gidiyor olsa da, M.Kemal kadar Batı’ya açık biriydi. Cebesoy, kendisiyle ilgili Nutuk’ta anlatılanları yalanlar.

Atatürk, Nutuk’ta Cebesoy için ne diyor?

Ankara istasyonuna omuzunda flintayla çeteci kılığıyla geldi. Koca cephe komutanı Çerkez Ethem’in maiyetine girmiş gibiydi’ diyor. Cebesoy, Atatürk’ün ölümünden sonra yayınladığı anılarında, ‘Bu tamamen yalan. Beni Moskova’ya niye sürdüler biliyor musunuz? Kazım Karabekir Paşa’yla ben, Milli Mücadele için İstanbul’a karşı Doğu’da mücadele etme azmindeydik. M. Kemal ise İstanbul’la ilişkileri yumuşak olan İsmet Paşa’yı ve Fevzi Çakmak’ı kullanmayı tercih etti. Biz olduğumuz sürece M. Kemal İstanbul’la uzlaşamazdı’ diyor.

Sizce bunlar gerçek mi?

Ben bu iddiayı inanılır buldum. Kazım Karabekir kendi anılarında, Cebesoy kadar ileri gitmedi. O, Atatürk için sadece, ‘Onu, Sakarya’da mareşal yaptılar. Aslında o, Sakarya’da ‘çekilme’ emri vermişti. Fevzi Paşa, çekilmeyi erteletti ve sabaha Yunanlılar çekildi. Bizimki mareşal oldu’ diyor.

Bazıları Nutuk’a, tartışılmaz, mutlak bir metin gibi bakıyor. Niye sizce?

Nutuk, ne yazık ki 1919-1938 dönemine bir temel çerçeve getirdi. Bu çok sakıncalı şey. Nutuk’a inanacak olursak, Karabekir nankör ve hain biri. Halbuki Karabekir, ‘Milli mücadelenin ilk zaferi, Doğu’da benim sağladığım zaferdir’ diye yırtınıyor. Ama Nutuk’ta Milli Mücadele sanki Birinci ve İkinci İnönü’yle başlıyor.

Ordu, Atatürkçü bir kurum ve herkesin de Atatürkçü olmasını istiyor. Atatürkçülük nedir?

Atatürkçülük, toplumun Batı’daki gibi bir toplum olması için, modernleşmesi için gerekirse toplumun zorlanmasını savunan bir anlayıştır. Çünkü doğrunun ve iyinin ne olduğunu onlar bilirler. Mesela başı örtmek geriliktir. Onun için başı örtmeyeceksin ve başı örtülü karısı olanı orduda tutmayacaksın. Atatürkçülüğe göre, dini gizli yaşayabilirsin ama ibadetini görünür hale getirmeyeceksin. Cumaya gitmeyeceksin. Namazını evinde kılacaksın. Düşünün… İsmet Paşa öldükten sonra, onun mütedeyyin bir tarafının olduğu anlaşıldı. İsmet paşa dini, hiç kullanmadı. Bir yere gittiğinde, ‘Biraz Allah’tan, Peygamber’den bahset denildiğinde, ‘Allahaısmarladık diyeceğiz ya’ dedi.

Atatürk, cumhuriyeti bir tek parti rejimi olarak kurdu. Tek parti rejimi ile Atatürkçülük arasında nasıl bir bağ var?

Aynı şey. Bulgaristan’da, ‘Dimitrov, Bulgaristan’ın yetiştirdiği en büyük adamlardan biridir’ diye yazıyordu. Tarihçi arkadaşıma, ‘Bizde olsa hemen ‘en’ kelimesi kullanılır. Siz neden en büyük demediniz?’ diye sordum. ‘Olmaz’ dedi. ‘Dimitrov’a en büyük demekle, bu Jivkov eşeğin biridir mi demek istiyorsun?’ dedi. Bu cevabı, bana müthiş bir aydınlanma oldu.

Nasıl bir aydınlanma?

Çünkü sonradan gördüm ki, Atatürk’ün büyüklüğü, İsmet Paşa’ya muhalefet olarak ortaya atılıyor ilk defa. İsmet Paşa, cumhurbaşkanı olunca, doğal olarak paraya pula kendi resmini koyduruyor. Muhalifler, ‘Atatürk büyüktü sana ne oluyor?’ demeye başlıyorlar. ‘Atatürk büyüktü’ demek, ‘sen büyük değilsin’ demek oluyor. Bir süre sonra İsmet Paşa ve Halk Partisi uyanıyor ve ‘tabii Atatürk büyük ve bizim partimizi o kurdu’ diyorlar. Böylece bir açık artırma ve Kemalizm ululaması başlıyor.

Atatürkçülük’de demokrasi, insan hakları yok. Bugün Atatürkçülük dediğimizde ‘demokrasisiz’ bir yapıdan mı söz ediyoruz?

Evet.

Atatürk’ün kurduğu ‘tek parti’ rejimini ordu bugün hala savunuyor mu?

Resmen savunmuyor ama… Orduda, ana muhalefette ve yüksek bürokraside paylaşılan bir anlayış bu. Kökeni ne olursa olsun, ister din eğitimi almış, İmam Hatip’i bitirmiş olsun, ister din eğitimi almamış olsun, üniversiteye hak edenin girmesi gerekir. Ama İmam Hatipliler daha çalışkan çocuklar diye korkuyorlar ve onları bastırmak istiyorlar. Ülkedeki hakimiyetlerini sürdürmek için de, ‘biz kontrol etmezsek, dinciler her şeyi değiştirir’ diyorlar.

Ordu, Atatürk’ün ölümünden sonra onun bazı konuşmalarını sansür etti mi?

Meclis’te yapılan konuşmalar örtülemezdi ama en azından bazıları öne çıkarılmadı. Mesela Milli Mücadele’nin İslam milletinin mücadelesi olduğu gibi sözlerini öne çıkarmadılar. Aslında çok ilginç bir şey var ve bunun üzerine hiç gidilmedi. 1940 yılına kadar Halk Partisi’nin Güneydoğu’da teşkilatı yoktu.

Bugün de milletvekili yok… CHP Doğu’da niye örgütlenmedi?

Başlangıçta Urfa teşkilatı varmış ve kapatılmış. Düşünün, ülkede tek parti var ülkenin bir bölümünde örgütlenmiyor. Milletvekilleri oralara tayin ediliyor. Mesela Selanikli olan Naci Yücekök Muş milletvekili yapılmış. Adam Muş’u görmemiş. Bütün bunlar, Kürtleri kontrol etmek için yapılıyordu. Orada parti teşkilatı olsa, partinin kongresine ve Meclis’e Kürtler gelecek.

Atatürk Kürtlere özerklik vermekten ne zaman vazgeçiyor?

Atatürk, Kürtlere, mahalli muhtariyet vermekten söz ediyor. Kendisinin yeteri kadar güçlü olduğunu anlayınca, bundan vazgeçiyor. Mesela Atatürk’e, ‘Doğu’ya okul mu yapalım, yol mu’ diye soruyorlar. ‘Yol yapın, ordu girebilsin’ diyor. Nitekim yol yapılıyor Doğu’ya. Atatürk, Doğu’da bir hayli bulunmuş. Diyarbakır’da evi var. Kürtleri yakından tanıyor. Mustafa Kemal’in özelliği ne diye hep düşünmüşümdür.

Özelliği nedir sizce?

1919’da Samsun’a indiğinde böbrek sancıları tutuyor ve Havza’da kaplıcalara gidip bir ay kalıyor. O sırada ‘memleketin sahiplerine’ mektup yazıyor. Mustafa Kemal, kimin, memleketin sahibi olduğunu biliyor. Doğu’daki Kürt beyleri, şeyhler de var mektup yazdıkları arasında. ‘Efendi hazretleri sizinle şurada teşerrüf etmiştik. Ben o hatırayı hep zihnimde taşıyorum’ türünden mektuplar yazıyor.

Yani…

Bu memleketi hareket ettirecek manivelalar kimlerin elinde Mustafa Kemal biliyor. Onun bu memlekete hakim olması şaşırtıcı değil. Hangi ipi çekeceğini biliyor o. M. Kemal, bir taraftan da dehşet küstah biri. Fikrinizi sorup, özgür cevap verdiğinizde hakaret ediyor. Ancak ona boyun eğenlere yaşam hakkı tanıyor.

İsmet paşa boyun eğdi mi?

Herhalde. Eğmediği zaman başbakanlıktan atıldı.

İsmet Paşa’nın orduyla ilişkileri neydi?

O da ilginç. Bir, iki yıl önce çıkan güncesini okurken biraz da irkildim. Büyük Taarruz’u yazıyor ve kendisinin neler yaptığını anlatıyor. Cephe komutanı adam. Biz, bunu o kadar Atatürk’e mal etmeye alışmışsız ki… Aslında Atatürk, Nutuk’ta 19 Mayıs öncesini hiç anlatmıyor. Atatürk’ün Sadrazam İzzet Paşa’nın kabinesinde bakan olmak istediği dönem bu.

Atatürk’ün iki yönü var. Bir siyasetçi, bir de asker yönü değil mi?

Evet ama, siyasette de asker gibi davranıyor, önce karşısındakini bölmeye çalışıyor. Karşısındaki cepheyi bölüp, bir kısmını esir alıyor, öbür kısmını da ortadan kaldırıyor. Mesela sol muhalefete karşı bunu yapıyor. Yeşil Ordu diye bir cemiyet kuruluyor. Atatürk Yeşil Ordu’yu bilmediğini söylüyor ama doğru değil. Bunu başından beri biliyor. Yeşil Ordu’cuların bazılarına, ‘bırakın bu Yeşil Ordu’yu, siz düpedüz komünist olun’ diyor. Türkiye’de Büyük Millet Meclisi döneminde 17 Ekim 1920’de ilk kurulan parti Türkiye Komünist Fırkası’dır. Yeşil Ordu’yu önce bölüyor, sonra yok ediyor.

Bu ülkede asla kaldırılmayan, memurların dokunulmazlığını sağlayan bir ‘geçici’ yasa vardır. Bu cumhuriyetin koyduğu bir yasa mıydı yoksa Osmanlı’dan kalma bir yasa mıydı?

Osmanlı’dan kalma bir yasadır bu.

Neden memurlar, hukukun dokunamayacağı bir konumda tutuldu?

Geleneksel yönetimin gereği olmalı bu. Bugün modernlikten bahsederken, çağdaş demokrasinin temel ihtiyacı olarak, ‘şeffaflığı ve hesap verebilirliği’ öne çıkarıyoruz. Ordu için bu çok zordu.

Devlet görevlilerin işlediği bilinen ama bu suçlardan yargılanmadığı olaylar oldu mu?

Atatürk’ün son zamanlarında yaverliğini yapan biri vardı. İstanbul’da metresini öldürdü. Deli raporuyla serbest bırakıldı. Birkaç ay sonra da milletvekili seçildi. Bundan daha iyi örnek olur mu?

Bugünkü devlet ve hukuk anlayışımızla cumhuriyetin kuruluşundaki anlayışlarımız arasında farklar var mı?

Cumhuriyet’in kuruluşunu, hep bitmiş tükenmiş, işgal altına girmiş bir ülkenin ayağa kalkması diye düşünmek lazım ama… Atatürk’ün zamanında da liberalizm olabilirdi. Tam tersi, Osmanlı Meşrutiyeti’nin ve Birinci Türkiye Millet Meclisi’nin havasından ve o kavramlardan geriye gidildi. Kürt isyanı falan bahane edildi. Şunu bilmek lazım. Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’ndakiler mürteci değillerdi. O fırka sürdürülebilirdi. Ama çok kötü bir sistem olan terk parti sistemi tercih edildi. Zaman zaman bu sıkıntıyı Atatürk de hissetti.

Neyi Hissetti?

1930’da Fethi Okyar’a ‘benim gençliğim Abdülhamit istibdadına karşı mücadeleyle geçti. Şu hale bak. Bugün gözümü kapatacak olsam, arkamda bırakacağım şey bir diktatörlük manzarası’ dedi.

‘Başka türlü olamazdı’ deniliyor. Olamaz mıydı?

Biraz daha cesur davranabilseydi... Halktan korkmasaydı, olabilirdi. Ama halkın geri olduğunu düşünüyor.

Halktan korkuyor mu?

Karışık bir duygu içinde. Herhalde hem hakir görüyor, kızıyor, hem de endişe ediyor. Mayıs 1919’da Kaplıca’dayken tuttuğu defterde, ‘Ben bu kadar okumuş yazmış, yüksek fikirlere erişmiş bir adamım. Şimdi kendimi halkın derekesine mi indireceğim? Yok… Yapmam gereken şey, halkı benim seviyeme getirmek’ diyor. Halkı kendi seviyesine getirmek, o kadar kolay yapılacak bir şey değil. Bunu yaptığında, diktatörlük falan oluyor işte o zaman. Ama şunu da söylemek gerekir. M.Kemal’in hakikaten büyük bir prestiji var toplum üzerinde. Sürekli dayak yemiş bir toplum, ilk defa zafer kazanmış bir komutanı çok seviyor. Toplum ona tapıyor.

Son soru… Darbecilik neden bizim ordunun yerleşik bir parçası haline geldi?

Sonuç veriyor da ondan. Uzun yıllar Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa’nın Babıali Baskını’yla 1913 yılında İttihatçılar tarafından sadrazam yapılması çok önemlidir. Babıali baskını, darbecilerin 1960 darbesinden önceki, ilk elbiseli provasıdır. Sonra 1960 oldu ve arkası geldi. Ama bundan sonra darbelerin yapılamayacağı görülüyor. Çünkü darbelerin eskisi gibi sonuç veremeyeceği anlaşılıyor.


Saturday, May 14, 2016

'Doğunun Limanları ' Ve Amin Maalouf Biyografisi

"Doğunun Limanları" bir vakitler Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen addır. "Doğunun Limanları" kelime anlamı olarak "Doğunun Merdivenleri" olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı addır.

Olay 1976 Haziranında bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulunmaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu hayran bir şekilde seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve o, bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar, türlü yollarla bu adama yanaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris'te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde veya sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına da yanıt vermeye çalışır ve ona, Paris'te dört gün kalacağını söyler. Yazar ile adamın tanışması, çarşamba akşamına rastlamaktadır.

Yazar ile olayın anlatıcısı geceyi bir otelde geçirirler. Ertesi gün yazar, ondan kendi hayat hikâyesini anlatmasını ister. Yabancı adam bunu memnuniyetle karşılar yalnız, sözünün kesilmemesini yazardan istirham eder. Adamın adı: İsyan. İsyan, annesinin Ermeni, babasının ise Türk olduğunu söyler. Osmanlı torunu olan babası aynı zamanda çok zengin birisiymiş. İsyan, Adana'da dünyaya gelmiş ve daha sonra ailesiyle birlikte Lübnan'a taşınmışlardır. Babasının evliliğinden annesinin ölümüne kadar olan hayatı bu (birinci) bölümde anlatılmaktadır.

İsyan'ın söylediklerini yazar defterine not eder ve onun sözünü kesmemeye gayret eder. İsyan, Kitapdar Ailesi'ne mensup olduğu için aynı zamanda bu ad ile tanınmaktadır. O, Paris'te geçen öğrencilik günlerinden de söz etmektedir. Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Ayrıca, burada iç dünyasını da gözler önüne sermektedir.

Kitapdar, Paris'te Direniş Örgütü'ne girer ve birkaç ay sonra "Özgürlük" adlı gazeteyi arkadaşlarıyla beraber çıkarır. Son derece mülayim ve kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan bir insanın nasıl değiştiğini çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kitapdar, bu bölümde üyesi olduğu örgüt için nasıl çalıştığını anlatmaktadır. 1914-1918'li yıllarda yapılan savaşlardan da hatırlatmalarda bulunur. Bilinçsiz bir şekilde üyesi olduğu örgütten kendisini kurtarmayı tasavvur eder. Kendi mahallesine döndüğünde ne kadar ünlü biri olduğunu komşusundan öğrenir. Namı üniversiteye de yayılmıştır. Yani o, tam anlamıyla bir kahraman olmuştur.

Yazar üçüncü bölümde, İsyan'ın hayatı hakkında bazı incelemelerde bulunur. Fakat incelemeden öte onun anlattıklarıyla yetinerek bunları okuyucusunun, bizlerin, önüne sunar. İsyan'ın örgütteki lâkabı Bakü (gelecek, ati)'dür. O, gemiyle yaşadığı yer olan Beyrut'a döner. Limanda, aralarında babasının da bulunduğu büyük bir kitle tarafından coşkuyla karşılanır. Herkes onu övmektedir. Babası dört yıl zarfında olan biteni kendisine anlatır. Ailesi dağılmış; annesi, dayısıyla birlikte Avrupa'ya kaçmış, kız kardeşi de yabancı biriyle evlenmiştir. İsyan, babasına örgütte tanıştığı kız arkadaşı Clara'dan söz eder.

Yazar, otel odasında Kitapdar ile baş başadır. Onun söylediklerini kaydetmeye devam eder. Bu bölümde İsyan, Clara ile olan evliliğinden bahsetmektedir. 1947 yılında Filistin'in, Araplar ile Yahudiler arasında paylaşılması hâdisesinin gündemde olduğunu; Clara ile olan evliliklerinin de Yahudiler ile Arapların kaynaşmalarını sağladığını belirtir. İsyan, gençlik dönemindeki gençlere nasihatler vermektedir. İnsanın genç iken hiçbir şeyi dert etmediğini belirtir. Yalnız, yıllar geçince gençlik dönemindeki ateşleri, heyecanları da beraberinde götürdüğünü dile getirir. Gençlerin gelecekleri hakkında iyi plânlar yapmalarını tavsiye eder. Ayrıca aile içindeki uyuşmazlıklardan da yer yer bahsetmektedir.

O, beşinci bölümde babasının hastalığı dolayısıyla Beyrut'a dönüşünü ve babasının ölümünden söz etmektedir. Babasının ölümü ve eşinden ayrılışı İsyan'da ruhî bunalımlara sebep olur. Herkesin deli diye nitelediği İsyan'ı, kardeşi Salem tımarhaneye atar. Böylece ailedeki tek vâris Salem olur.

İsyan, otel odasında bekleyen yazara son akşamının olduğunu söyler. Anlatacaklarının son olabileceğini de ona hatırlatır. Kardeşi Salem, dört yıl sonra kendisini ziyarete gelir ve onu eve götürür. Ülkenin zenginlerinden biri olan kardeşi, bir zamanlar kendisini hapse atmaya çalışanlarla yatıp kalkmaktadır. Hayattan bıkan, eşine ve kızına kavuşamayan ve deli diye nitelendirilen İsyan, intihar etmek ister fakat arkadaşı Labo buna engel olur. Labo, şu sözleriyle İsyan'ı hayata bağlar:

"Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.

Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...

Hayat budur de, ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım.

Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."

İsyan'ın yirmi yıllık tımarhane hayatı vardır. Kardeşi son seçimlerde başkan olmuştur. Kızı Nadya, babasını kurtarmak için girişimlerde bulunur. Nadya, babasını tımarhanede ziyaret eder ve ona kitap içinde bir mektup verir. Bu mektup İsyan'ı ikinci kez hayata bağlar. O, buradan kurtulma hayallerini kurar. Nadya ise çalışmalarına aralıksız devam eder. Direnişçilerin eylemlerinden sonra İsyan, tımarhaneden kaçar, eski arkadaşı Bertrand'ı görür ve ondan Clara'nın adresini alır.

Bu son günde yazar ile İsyan vedalaşırlar. İsyan, Clara ile Horloge Rıhtımı'nda buluşacağını ona söyler. Yazar ise rıhtımın tam karşısında bulunan bir kafenin birinci katında oturup onların buluşacakları anı beklemeye başlar. Yazar elindeki dürbün ile İsyan'ı gözetler. Sonunda beklenen an gelir. Sevdiğinin yani Clara'nın karşıdan geldiğini gören İsyan'da titremeler başlar. Yazar, Clara ile İsyan'ın buluşmalarına şahitlik eder. İsyan ile Clara uzun bir müddet birbirlerine sarılı kalırlar. Bu durum karşısında çok etkilenen yazar, göz yaşlarını tutamadığını ve hüngür hüngür ağladığını da itiraf eder.

Amin Maalouf Kimdir ?

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe  başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.

Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Amin Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.


Kitapları Türkiye'de YKY tarafından yayımlanmaktadır.

Wednesday, March 16, 2016

Prof. Harvey’le ‘kent ayaklanmaları’ üzerine

(Beril Eski/BBC Türkçe – 10 Nisan 2014)Profesör David Harvey’e göre dünyada bir volkan etkisi yaşanıyor, ne zaman hangi şehirde bir ayaklanma çıkacağı öngörülemiyor. Ama Prof. Harvey, ayaklanmaların devam edeceğini düşünüyor. Çünkü ona göre insanların çoğu, dünyanın gidişatından memnun değil.
Bugün, dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor. HABİTAT, 2010 yılında yayımladığı raporda bu oranın 2050 yılında yüzde 70’e çıkacağını belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin 2013’te yayımladığı rapora göreyse, 2050 yılında 6 milyardan fazla insanın şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor.
Kentleşme süreci ve kentlere göç hızla devam ederken, son yıllarda kent eylemleri yaygınlaşıyor. Geçen yıl İstanbul ve Rio ve Hamburg’da bu yıl ise Stockholm, Kiev ve Caracas’ta oldukça hareketli günler yaşandı.
Şehirlerde ne oluyor? İnsanlar neden ayaklanıyor? Ayaklanmalar siyasete ne kadar yansıyor? BBC Türkçe’den Beril Eski, bütün bu soruları, akademik dünyada özellikle “kent hakkı” ve “kent politikaları” üzerine yazdıklarıyla tanınan, New York Şehir Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör David Harvey’e yöneltti.
Profesör Harvey, sizce Gezi protestoları neden İstanbul’da küçük bir parkta başladı?
Gezi Parkı İstanbul için sembolik bir merkez. Birçok insan o parktan geçmiştir. Taksim’in de hemen yanında. Aslında Gezi Parkı şehrin kalbi. Ve şehrin kalbindeki, insanların tanıdığı bir yeri yok etme önerisi pek çok insanı kızdırdı. Parkı korumak için eylem yapmalarına hiç şaşırmadım.
Çevre eylemi olarak başlayan Gezi protestoları neden kitlesel bir harekete dönüştü?
Bence bu, nüfusun önemli bir kısmının memnuniyetsizliğinin göstergesiydi. İnsanlar bir tür otoriter tavırlar sergileyen hükümetin davranışlarına karşı huzursuzluklarını ortaya koydular. Yapılan uygulamalarda kendilerine danışılmamasına tepki gösterdiler. Siyasi sürecin kendilerini gerçekten temsil etmediğini düşünen insanlar, kendilerini temsil edecek bir yol aradılar ve bu yol, sokağa çıkmaktı.
Gezi protestolarından hemen önce İstanbul’daydınız. Son olarak yerel seçimlerden önce de İstanbul’a gittiniz. Şehirdeki gözleminiz neydi?
İstanbul’un bir inşaat bombardımanı altında olduğu ve insanların yerinden edildiğini gördüm. Dolayısıyla pek çok aksaklık yaşanıyor. Görüştüğüm insanların çoğu da mahallelerinin yok edilmesinden ve alışveriş merkezleri yapılmasından rahatsızlığını dile getirdi. O nedenle bazılarının “Bu değişim çok hızlı, yavaşlayın” diyerek itiraz etmesi beklenen bir şeydi. Gezi, oradayken gözlemlediğim “çok hızlı kentleşiyoruz, dikkat etmemiz lazım” atmosferine denk gelen bir hareketti.
‘Gezi, polis tavrı nedeniyle büyüdü’
Hızlı kentleşmenin etkisinden bahsettiniz. Türkiye’deki büyük kentsel dönüşüm projeleri de Gezi’yi tetikledi mi?
Bence asıl sebebi hızlı kentleşme. Bu inşaat patlamasına rağmen, pek çok insan hala barınma ihtiyacını karşılayamıyor. İstanbul’da binlerce, binlerce boş apartman olduğunu ama aynı zamanda düşük gelirli kesimin barınma ihtiyacını karşılayamadığını duydum. Bazı düşük gelirli toplulukların şehir merkezinden 30 kilometre öteye gönderildiğini söylediler. Bu çok istikrarsız bir durum. Dolayısıyla insanların bunu çok saçma bulması, başka bir şey yapmak istediklerini söylemelerini anlayabiliyorum.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gezi protestolarının Türkiye’de demokrasinin göstergesi olduğunu söylemişti. Kendisine katılıyor musunuz?
İlk başlarda demokrasiye dair izler vardı. Ama polis müdahalesi başladığında ve orantısız güç kullanıldığında, yaşananlar demokrasiden ziyade otoriterliğin göstergesi haline geldi. Bence pek çok kişi yeni bir tür siyaset yapma peşindeydi. Ancak ortaya çıkan demokrasi eksikliği oldu.
Kent ayaklanmalarının hükümetler için giderek büyüyen bir sorun haline geleceğini iddia ediyorsunuz. Hükümetler bunları nasıl kontrol edecek?
Şehirdeki düzeni korumak için gözaltı ve kontrol tedbirlerine yeni düzenlemeler getirildiğini görüyoruz. New York’taki “Occupy Wall Street” hareketinde bile polisin orantısız güç kullandığına şahit olduk. Bence Gezi’de de yaşanan ve daha fazla insanın katılmasına sebep olan polisin orantısız güç kullanmasıydı. Bazen polisin tavrı, asıl sorun kadar büyük bir sorun haline gelebiliyor.
image56-1024x576
‘Aşırı sağ, siyasi tıkanıklık nedeniyle yükseliyor’
Dünyanın pek çok farklı şehrinde de ayaklanmalar oldu. Rio, Hamburg, Stockholm, Kiev… Sizce dünyada neler oluyor?
İnsanların daha sık sokağa çıkıyor olmaları bence çok ilginç bir durum. Her bir bölgede, şehirde, sorunların farklı olduğunu görüyorsunuz. İnsanlar siyasi süreçte temsil edilmediklerini düşünüyorlar ve yeni bir tür siyaset yapmak istiyorlar. Bu ise sokağa çıkmak ve protesto etmekle mümkün. Son 15 yıla bakarsanız, buna benzer pek çok ayaklanma görebilirsiniz. Mesela Londra’da birkaç yıl önce büyük bir ayaklanma olmuştu. Dünyada bu tür ayaklanmalar daha sık yaşanır hale geliyor ve bir şeylerin yanlış gittiğine işaret ediyor. Ama art arda bu kadar şehir ayaklanmasını ben de tam olarak açıklayamıyorum.
Bu ayaklanmaların ortak noktaları var mı?
Genel bir memnuniyetsizlik atmosferi var. Farklı ülkelerde “Sizce dünya iyiye mi gidiyor?” diye sorarsanız, birçok insandan “Hayır, kötüye gidiyor” cevabını alırsınız. İnsanlar iyiye giden yolun ne olması gerektiğini bilmiyor ama kötüye gidişatın farkındalar. Bence Rio’da, İstanbul’da ve diğer yerlerde gördüğümüz ayaklanmaların ortak noktası bu.
İnsanların yeni bir tür siyaset yapmak istediğini söylüyorsunuz ama Avrupa’daki seçimlerde sağ kanat yükseliyor. Keza Türkiye’de de Gezi protestolarında hükümet eleştirildi ancak son seçimlerde AKP oyların yüzde 45’ini aldı.
Yeni tür siyaset yapmak, sola kanada veya sağ kanada yakın olarak tezahür edebilir. Özellikle Avrupa’da faşist partilerin daha da önemli hale geldiğini görüyoruz. Mesela Yunanistan’da Altın Şafak Partisi, Fransa’da Marine Le Pen (aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin başkanı). Aslında bu da geleneksel siyasi süreçlerin çok da iyi işlemediğine, insanların ihtiyaç ve isteklerine yanıt vermediğine işaret ediyor.
image
Türkiye’de şehir eylemleri geleneği oluşuyor’
Hewsel bahçelerine gittiniz. Orada ne gözlemlediniz?
Oradaki Kürt gençlerinin çevre için örgütlenmesinden çok etkilendim. Gözlemlediğim, daha önce çevresel bir konuda bir araya gelmedikleriydi. Bence Hewsel’de yaptıkları, Gezi’de de yapılmaya çalışılan şeydi. Her ikisinde de çevresel bir bakış vardı. Yeni bir siyaset deniyorlardı. Gezi’den çok etkilenmişlerdi.
İleride yeniden Gezi benzeri bir kitlesel hareket yaşanır mı?
Bence benzer hareketleri dünyada da görüyoruz. Gezi, Türkiye’de daha önce yaşanmamış bir kitlesel hareket. Ama bir kere yaşandıktan sonra, her an tekrarlanabilir. Şu anda insanlarda ortak bir hafıza var, fark edilen ve etkili olan bir şeyler yaptıklarını hatırlıyorlar. İleride Gezi’yi taklit eden ayaklanmalar göreceğimizi düşünüyorum. Gezi’deki genç çocuk öldüğünde (Berkin Elvan), pek çok farklı şehirde eylemler oldu, bir volkan etkisi yarattı. Sadece İstanbul’da değil, Ankara’da, İzmir’de… Dolayısıyla Türkiye’de şehir ayaklanmaları geleneği oluşmaya başladı. Ayaklanmaların devam ettiğini görmek beni hiç şaşırtmaz.
Siz Gezi protestolarının etkili olmasını “şehrin kalbinde yer alan” bir eylem olmasına bağlıyorsunuz. Ancak Türkiye’de son dönemde yürüyüş ve toplu gösterilerin şehir merkezine uzak alanlarda yapılması gündemde.
Bence eylemlerin merkezi bir yerde yapılması çok önemli. New York’taki “Occupy hareketi” de Wall Street’in etrafındayken sürekli basındaydı ve gerçek bir etkisi olmuştu. Ama merkezden dışarı atıldığında, şehre uzak bölgelere görünmez hale geldi ve kayboldu. Arkasından New York’ta Sandy fırtınası yaşandı. Occupy Wall Street, fırtına sonrasında en çok zarar gören mahallelerde aktif bir şekilde yardım çalışmalarına katıldı. Ama şehre uzak oldukları için çoğu insan bunu fark etmedi ve politik etkileri azaldı. Dolayısıyla şehrin yapısı çok önemli. Şehirdeki alanlar, siyasi aktivizm alanlarına dönüştürülüyor. Bu kitle hareketlerinin bir tür coğrafi boyutu olarak da görülebilir. İnsanların merkezden uzaklaştırılması, muhalefetin yayılmasını önlemek ve etkisini azaltmak için izlenen bir yol.

Thursday, March 10, 2016

Ece Ayhan soruyor, Füruzan anlatıyor: ‘Parasız Yatılı’


Türkiye’de hikâyeciliğin başyapıtlarından sayılan Parasız Yatılı, 1971 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yayımlandı ve büyük olay yarattı. Füruzan, sahici ve yalın hikâyeleriyle hemen herkesin övgüsüne mazhar oldu ve tutkuyla okundu. 1972’de ise Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Kitabın okurla buluştuğu yıl, şair Ece Ayhan merak ettiklerini Füruzan’a sordu. Söyleşi Yeni Edebiyat dergisinde Mart 1971’de yayımlandı, pasaj69.org ise yeniden gün yüzüne çıkardı. Bize de paylaşmak düştü.
Ece Ayhan: Yıl 1971. Kalabalıklar karşısına çıktı Parasız Yatılı. Böylece bir yazarsın artık Füruzan. Bakalım şimdi ne yapacaksın?
Füruzan: Ne yapacağım, aralıksız çalışıyorum, yazıyorum… Bir de havuzlarda çalışanların eline geçse diye düşünüyorum Parasız Yatılı. Yer minderleriyle çevrili odalara girse… Aşağılarda gaz lambalarının şişelerini bezle siliyorlardır. Bayram günlerini çok severler. Ben şimdi daha da seviyorum. Her yanı ikinci mevki olan vapurlarda kızararak gülümseyen gencecik gelinlerin bayram konukluklarını, artık yanlarına oturduğumda tedirgin olmayacaklar.
Ece Ayhan: Elbette, hayatın orta ikisinden ayrılan insanlar, çok sevecekler Parasız Yatılı’yı. İstanbul’da ve bütün kentlerde bunun bir anlamı, bir nedeni olmalıdır.
Füruzan: Parasız Yatılı, almayı değil vermeyi içeriyor. Sofaların loşluklarında, arka bahçelere bakan odalarda çapaklı uykular uyuyan çocuklar var. Bu çocuklara almayı öğretmiyorlar. Her şeyde olduğu gibi, örneğin, parasız yatılılık bir lütuf olarak sunuluyor onlara. Ancak kazananlar yaşayabilir diye. Yarışta binlerin arasında yüzde olmak azımsanacak bir şey mi? Sanırım seveceklerdir Parasız Yatılı’yı, sınavlara girenler ve dönenler. Dönemin, yarıda kalmanın, ayrılmanın onurunu yenileyeceklerdir… Bayram yerleri ellerinden tutulup götürülmeyen çocuklarla dolu. Yaşları ne olursa olsun kendileri giderler. Bir türlü bitmez üşütmelerinin sümüklerini yalayarak. Ne güzeldirler. Baloncular da bayram yerlerinin gediklileri. Apartmanların bile girişinde kunduralarını çıkaranlar. Çeşitli işlerde çalışanlar. Yani “her işi yaparız” diyenler. Türkiye’nin hemen bütün kentlerindeki görünüşler bunlar… Çünkü biz kazanamadık. Birinci sınıfta, hangi mesleği seçeceksiniz konulu ödevde doktor, mühendis, subay, tayyareci diye yazmıştık. Biz kazanamadık. Şimdi kazanmayı da öğreniyorlar becerikli ve sabırlı eller.
Ece Ayhan: “Kitle partisi şairler”den olmayışın önemlidir.
Füruzan: Bir açıklama getiriyorsun bana. Sınıfına sırtını dönmek kimin haddine?
Ece Ayhan: Parasız Yatılı’da altını çizdiğim bir olgu, insan kendi sınıfındakilerle el ele.
Füruzan: Kimi uzun işler için akraba ziyaretine gidilir, İzmit’ten biraz öte bir yerlere işte. Anadolu Ekspresi’nin en yakın istasyonlarında inen yolcular onlardır. Böyle bir yerlere giderlerken, odalarının pencerelerinde dizili çiçekleri komşularına emanettir. Sularlar, unutmazlar da hiç. Kimi çaresizliğin, kimi yetersiz beslenmenin getirdiği sinir çöküntüleri kavgalara yol açar. Ama bayramlar gelir, barışılır. Kaba kartondan şeker kutularıyla varılır iyi geçime. Yeni kavgalar yeni kenetlenmeler getirir. Boşalmış yağ tenekelerini çiçeklerle bezerler.
Ece Ayhan: İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacaklar Füruzan.
Füruzan: Bu benim için en büyük övünç olur. Bit, sirke muayenelerinin vazgeçilmez erleri, hâlâ arka sıralarda oturuyorlar. İlk kaydolanlardan oldukları numaraları da küçüktür. Hep geç kalmaktan korkarlar. Dişleri ne de çabuk çürür.
Ece Ayhan: On iki bölümlük (hikâyelik) bir film Parasız Yatılı. Parçalar birleşince, örneğin bir kenti, bir çağı, bir konsol aynasını bütünlüyorlar.
Füruzan: Konsol aynası olanlar tabii! Cevizden, oymalı, beş çekmeceli, sarı pirinç çekecekli, kesme cam aynalı. Bir yanlışlıkla aşağı kayarlar. Tutunmasını bilenler hâlâ mobilya yeniliyorlar. Bugünlerde İtalya’dan sedir ağacından mobilyalar getiriyorlar… Film, Yavuz Sineması’ndan beri seyrediliyor. Boyanmamış bir çinko yüzeyle kaplıydı. Hep güçlüyü haklı sanırdık. Bütün filmler öyleydi. Kovboylar yine büyük şapkalar giyiyorlar.
Ece Ayhan: Ama bak, kentliler, yukarılarda yaşayanlar sevmeyebilirler Parasız Yatılı’yı. Sınıf değiştirenler, düz hainler yani. Çocuklarına ve yeni çocuklara cayır cayır ihanet edenler.
Füruzan: Yukarılarda yaşayanlar mı? Ne yapalım sevmesinler. Bu doğruyu korur. İnsan yüreğinin atarlığına basıp, uzun süre, istedikleri kadar ayakta kalamayacaklar. Sınıf değiştirmenin ikiyüzlü eğitiminden geçip de Parasız Yatılı’yı sevmek, işte bu olamaz. Çıktıkları kattakiler kadavradır yahu, adamakıllı yozlaşmışlardır. Ama tabii burunlarına estetik ameliyat yaptırıyorlar, ilk aldıkları ücretle, kokuyu duymamak için… “Cihan Güzeli”nin asılı olduğu kahvelerde oturanlar, alanlarda halay çekenler, son nüfus sayımında sayılanlar yeter bize.
Ece Ayhan: Sonra nasıl oluyor bu, bir ölümün yer almadığı hikâye yok gibi Parasız Yatılı’da?
Füruzan: Onlar ilânsız ölülerdir. Önemlidirler. Arkalarında az bir para bile bırakmazlar. Vasıfsız işçilerdirler. Ölümleri evin ekmeğini zora sokmuştur. Durmadan anılırlar. Evin kadını “beni bırakıp nereye gitti” diye başsağlığı kabul etmez. Bir yerde işe girmesi gerekir. Çürük kadın değildirler. Ölümler unutulmaz. Üç kuşak öteye kadar anlatılır durur. Çocukların daha küçücükken anlatılacak ölüleri olur.
Ece Ayhan: Biliyorsun, İstanbul bir suyla üçe bölünmüş bir kenttir. Eyüp, Galata, Üsküdar. Parasız Yatılı hangi kesimlerde yaşadı, sen hangi kesimlerde yaşadın?
Füruzan: İç denizde. Hani delikanlı bir padişah insan gücünü zekâya katarak en inanmış işçilerin çektiği kalyonlarını indirmişti ya, Bizans’ın uykusu şaşkınlık olup kalmıştı. İşte orada. Tarihifırınların kabarık ekmek yaptıkları, yazlığa gidilmeyen yerde. Güzelim kederli kârgir evlerin, odaların olduğu yerde… Parasız Yatılı’nın coğrafyası, atlası çok geniş, bir semte, bir mahalleye sığmıyor. Türkiye’nin bütün kasabalarında, radyolarından eğitim bakanlığının güz öncesi bildirileri dinlenir. Anneler erkek çocuklarına ilk hazırlık olarak, eski paltolardan ceket yaparlar. Bilirsin, erkek ceketi terzi esnafının bile en zor dikişidir. Ama o kadınları kim ve ne yıldırabilir? İntihar bilmezler bile. Beş numara bir gaz lambası yakılır ve çalışılır. Kızlar ise, okumak için, kentlere daha yakın yerlerde doğmuş olmak zorundadırlar. Yoksa o şansları bile yitmiştir. Bilmedikleri dikişlere sıvanırlar sonunda. Şımarmayı zaten bilmezler. Hepsi çok ciddi küçük kadınlardır.
Ece Ayhan: Çağ zalim, biz zalimiz, bir “Parasız Yatılı” değil ama, nasıl oluyor bu?
Füruzan: Zalimlik korkunun kardeşidir. İyi beslenen insanlarda gelişir. Parasız Yatılı’nın bir ilişiği ilgisi yok zulümle elbette, az beslenmiştir.
Ece Ayhan: “Muhaciriz, biçareyiz, ama ne bahtı kareyiz,” kantosunu bilir misin? İlk kanto.
Füruzan: Meşrutiyette de eğleniyormuş İstanbul. Bütün çağlarda eğlenmiştir ya Balkanlardan gelip bunu söylemek acı tabii. İlginçtir: Şanolarda bir acıyı, bir yenilgiyi hızlı bir müzikle eşleştirmek. Aynı dönemin marşları da ilginçtir herhalde. Bir acele kahramanların marşları…
Ece Ayhan: Parasız Yatılı kitabında, “Haraç”, “Edirne’nin Köprüleri”, “Su Ustası Miraç”, “Yaz Geldi”, “Parasız Yatılı” hikâyeleri bir bütünü dikebilir.

Füruzan: Parasız Yatılı’da her şey, herkes el ele. Hikâyeler de el ele. Bir bütün oluşturmaları ondan işte.
Ece Ayhan: Bana öyle geliyor ki, okumuşlar kesimi yadırgayacak Parasız Yatılı’yı. Niye tedirgin ettin acaba bu adamları?
Füruzan: Tedirgin olurlar mı dersin? Tedirginlik böler bir şeyi; yeniden iliklemek güçtür. Okumuşluğun birtakım töreleri olacaktır…
Ece Ayhan: Bari biz ölümün arkasından konuşmayalım…
Füruzan: Arka ve arka camilerinin imamları, hocaları yoksuldur. Oysa Şişli camisinin, Kadıköy Osmanağa’nınkiler epey dünyalıklı. Her sınıf kendi şanına şerefine yaraşır törenler düzenler! Evet, biz ölümün arkasından değil, yüzüne karşı konuşalım derim ben de.
Ece Ayhan: Parasız Yatılı’dan sonra, bir tığ değiştirmesi söz konusu mu?
Füruzan: Gerekirse tığ değişir. İşlenecek işin yapısı gereğince. Örneğin, öfkeyi diri delikli ve diretici örmek gibi…

Parasiz Yatili
Ekitap: http://ekitapdfindir.blogspot.com.au/2014/11/parasz-yatl-furuzan-pdf-e-kitap-indir.html


Saturday, February 6, 2016

DİRENMENİN ESTETİĞİ’NİN YAZARI PETER WEİSS – TEZER ÖZLÜ

Kültürü Tüm İnsanlığın Yararlanacağı Bir Olgu Haline Getirmek İçin Yaşamı Boyunca Çalışan Bir Sanatçı: Peter Weiss
10 Mayıs 1982 günü Stockholm’de öldü.


Yaşamı boyunca tüm yapıtlarında dünyada savaşın, barbarlığın, insanın insanı öldürmesinin, insanın insanı sömürmesinin karşısında dikilmiş bu büyük insanı, ilkin saygıyla anıyorum. Onun öldüğü gün de, Alman radyo ve televizyonları ilkin Falkland Adalarındaki karşılıklı çatışmaları, sonra Irak-İran savaşını, sonra İsrail’in Lübnan’ı bombalamasını, en sonra da Peter Weiss’m ölüm haberini verdiler. Biz, onun gibi, daha milyonlarca, milyarlarca insan, savaşın karşısında mücadelemize devam edeceğiz. Onun gibi: Yaşamımızı gerçek ve yaşamaya onurlu kılabilmek için, çalışma inancımızdan yılmadan. Peter Weiss’m yaşamına kısaca değinmeden önce, onun 900 sayfayı aşan Not Defterleri Kitabı’ndan (Edition Suhrkamp, 1981), temel dünya görüşlerinden bazılarını okura aktarmayı yararlı buluyorum:
Vietnam: ABD sisteminden nefret ettim, sınırsız, müthiş bir nefret. Ayrıca Vietnam örneği emperyalistlerin tahribatla¬rı karşısında bizlerin ne denli güçsüz kaldığımızı da kanıtla¬dı. Vietnam, bizden çok daha güçsüz bir ülke, ama ilkesinden hiç vazgeçmedi. Zengin ve tokların yerine, yaralı ve yoksul Vietnam halkı savaştı.”
“Faşizmin Amerika’daki biçimi, belli bir ölçüde liberalizme de hayat tanıyor. “Özgür basın”, “düşünce özgürlüğü”, kısmen yöntemin altında gizlenen zorba gücü örtbas etmeye de yararlı oluyor.”
“…..Grass (ve diğerleri): Benim politik tutumumu yadsıdıkları için, yazınsal çalışmalarımı da yadsıyorlar. Politik tutumum karşısındaki takındıkları alaylı tavır, kitaplarım için de geçerli. Benim için politika ve yazı yazmak eşdeğer olgular. Onlar için de. Ama onların politikası liberal, reformist. Her zaman aynı şey: eski parti politikasındaki çatışmaların edebiyat ortamına yansıtılması gibi.”
“Babamın olağanüstü çabası. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk göç: Viyana’dan Almanya’ya. 1934’te gene göç: İsveç’e. 53 yaşında yeni bir yaşama başlamak zorunda bırakılıyor! Oysa daha İngiltere’deyken ne denli hasta idi!”
“Akşam gazetelerinde büyük ZAFER manşetini okudum. Ama bu Vietnam’daki zafer değil, İsveç-Finlandiya arasındaki buz hokeyi karşılaşmasının zafer haberiydi.”
“Nixon’da aynı Hitler psikolojisi var: Kendi sonu yaklaş¬tığından, felaketine diğerlerini de sürüklemek istiyor. (Viet¬nam’a karşı kullanılan en güçlü bombalar)”
“Dünyadaki düzenbazlık, soygun ve cinayet ortamında sosyalizmi kurmak mümkün mü?”
“Benim sosyalizm ve komünizm imgem, hiçbir zaman gücü ellerinde tutan ve yöneten sınıflardan beslenemez. Her zaman en alt tabakalarda yaşayan, yoksulluk ve acı çeken kitlelerden beslenebilir.”
“Ben bir kenti, o kentteki kitapçı dükkânlarına göre değerlendiririm.”
“İnsanlar öldürülüyor, ama AEG, Siemens, Mannesmann, IG-Farben vs yaşamlarını sürdürebiliyor.”
“Biz henüz kapitalizm çağını yaşıyoruz. Sosyalizmi kur¬ma deneyleri kapitalist dünya içinde oluyor ve çoğunlukla çağdaş hükümdarların olağanüstü gücü karşısında başarısız kılıyor.”
“Benim için komünist olmak ilkin şu anlamı taşıyor: Her olguya eleştirici gözle bakmak, bağlantılar içindeki yerini araştırmak ve saptamak. Hiçbir şeyi tepeden düşmüş var saymamak.”
“Bizim çalışmalarımızla ortaya koyduklarımız, içinde yaşadığımız mekanizma tarafından hemen yutulup yok ediliyor -bu mekanizmayı yıkmadıkça bunu değiştirmeye olanak yok- ama sanatsal değerlere ulaşmamıza olanak var. Müzelerde. Kütüphanelerde. Ve bu hakkımızı yitirmemek için de mücadele etmek zorundayız.”
“Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin! Seni senden çalan toplumdur!1^ ‘
“Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.”
“Devrim artık mümkün değil. Ama gene de devrimler- den yana olmak gerekir.”
“Sanayi ülkeleri, baskı altında tutulan halkların payından yaşıyor.”
“Irkçılık, sömürgecilik, faşizm, emperyalizm.’
“Batı Almanya’da, savaş sonrası kuşakları yetiştirecek örnek eğitim yöntemleri, gene eski Naziler tarafından programlandı. Onlar, artık geçmişten sözedilmesini istemiyorlardı. Bugün, eskiyi gündeme getiren öğretmenler, işlerini yitiriyor. Yalnız solcular izleniyor, yalnız solcular işlerinden atılıyor, solcular tutuklanıyor. Sağın aşırı uçları çok olağanmış gibi, dilediklerini yapıyorlar. Bu konuda konuşulmuyor bile.”
“İtalya’da, Fransa’da ya da İsveç’te, insanın komünist olması ve bunu açıklaması çok olağan. Oysa bu ülkede, (Batı Almanya’da) komünistim demek, veba hastalığına tutuldum, affedersiniz, demek gibi etki uyandırıyor.”
“Her iki Almanya’da da anayasa düşmanı sayılabileceğim düşüncesinden sıyrılamıyorum.”
“Güç ve korku her zaman yan yanadır.”
“Terörizm, emperyalistlerin terörünün bir sonucudur.”
“Ben, vatansız insanlardanım.”
“İnsanın anadilini yitirmesi, merkez kişiliğinin yıkılması demektir.”
“Son bireye kadar savaşmak, kendini feda etmek, yanlış bir kahramanlıktır.”
“Kültür, insanlığın uğraşının üstyapısı değil, temelidir.”
“Her birey karşısında toplumun ortak sorumluluğu vardır.”
“Eleştirmekten, değiştirmek istemekten vazgeçmek, insanın kendisinden vazgeçmesi demektir.”
“Savaş, Avrupa’nın öldürme kültüründen doğmuştur.”
“Kasım ayında zeytinler toplanır. İnsanları ayıran olgular karşısında birleştiren olgular giderek çoğalıyor. O halde neden savaş?”
Peter Weiss’m çağdaş sorunlar üzerine bu temel görüşleri, onun bin sayfaya yaklaşan Not Defterleri’nden alınmıştır. Bu kitap, üç ciltlik ve üzerinde on yıl çalıştığı Direnmenin Estetiği adlı yapıtının temelini oluşturur. Weiss, bu romanı ile 1982 Bremen Edebiyat Ödülü ve Georg Büchner Ödülü’nü kazanmıştır.
Tiyatro oyunlarından Marat, Salozun Mavalı ve Soruşturma, Can Yücel tarafından Türkçeye çevrilmiş ve birkaç kez Türk tiyatrolarında başarıyla sahnelenmiştir. Romanları, denemeleri ve diğer oyunları henüz çevrilmemiştir.
Weiss, 1916 yılında Berlin yakınlarında Nowawes’de doğmuş, çocukluğunu Bremen’de geçirmiş, liseyi Berlin’de okumuş, 1934’te ailesi ile birlikte Londra’ya, oradan da Prag’a göçmek zorunda kalmış, Naziler Çekoslovakya’ya girince, 1945’te İsveç’e göçmüştür. İlkin Çek vatandaşı olarak yaşayan Weiss, 1945’te İsveç vatandaşlığına geçmiştir. Ancak, yazınsal yapıtlarının tümünü yetiştiği ve düşüncesini belirleyen dil olan Almanca ile yazmıştır. Çekoslovakya’da Güzel Sanatlar Akademisinde okuyan Weiss, 1960 yıllarına dek ressamlık, bunun yam sıra da İsveç’te toplum dışına itilmiş insanların yaşamlarını belgeleyen filmler yapmıştır.
Savaş sonrası Almanyası için şöyle diyor Weiss:
“Ancak 1947’de, Berlin’de soğuk savaşın başlangıcında, kapitalizmin ortadan kalkmadığında, gene ne gibi bir dünyanın içine itildiğimizi ilk kez politik açıdan kavradım. O yaz, iki Alman devletinin nasıl oluştuğunu gördüm. Bir Almanya’da nefret, diğer Almanya’da nefret. Batı’da Amerikanlaşma, doğuda Sovyet gücünün etkisi, dünyanın bölünüşü. Dediğim gibi, o zamana dek politik bilincim tam oluşmamıştı.”
“1950 yılları benim için faşizmden kaçtığım yıllardan daha derin sürgün yılları oldu. Çünkü 1950 yıllarında nereye ait olduğumu hiç bilemedim. Yaşadığım bu karmaşık duygularımı resim ve grafiklerimde yansıtmaya çalıştım.”
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Alman yazınında, Peter Weiss’in özelliklerini gösteren hiçbir yazar yok diyebilirim. O, insanların insanlar tarafından yok edilişinin (çünkü göçü başaramasaydı, tüm Weiss ailesi Auschwitz’e gönderilecekti) ağır acısını taşımış, tüm sanatsal uğraşını bu doğrultuda politik bilinçlenme ile sürdürmüş, tutumundan hiç ödün vermemiş, Nâzım Hikmet, Pablo Neruda gibi, inandığı ve uğruna çalıştığı insanlığın büyük bir kişiliği olmuştur.
Yaşamımızdaki en büyük sorumluluğu daha iyi dünyalar hazırlamak için uğraşmak sayan aydınların görevi, diğer büyük önderlerin yanı sıra Weiss’in da yapıtlarını daha geniş kitlelere yaymak olmalıdır. Kendisini kısaca şahsen tanıdığım bu yazar ve onun mücadeleci yaşamı önünde saygıyla eğilirim.
Tezer Özlü
Halkçı, 9 Temmuz 1982

Kaynak: http://www.insanokur.org/peter-weiss-tezer-ozlu/