Monday, May 20, 2013

5 soru-5 yanıtta Kuseyr: Esad hükümeti ne yapmaya çalışıyor?

Suriye hükümet güçleri, Lübnan sınırındaki Kuseyr'e zırhlı araçlar eşliğinde var güçleriyle yükleniyor.
Bir yılı aşkın bir süredir isyancıların elinde olan Humus'a bağlı bu ilçe, hükümetin bir süre önce benimsediği yeni stratejide kilit önem taşıyor.
Ayrıca muhalifler de Lübnan'dan silah ve insan akışı için bu ilçe ve çevresindeki bölgeye muhtaç durumda.
Çatışmayla ilgili en çok merak edilen konuları, Şam muhabirimiz Hediye Levent sizler için araştırdı.

1 - Kuseyr neden önemli?

Kuseyr'in bağlı olduğu Humus, Suriye'nin her anlamda tam ortasında yer alıyor. Ülkenin bütün enerji nakil hatları buradan geçiyor ve Humus hem önemli sanayi tesislerini hem de ülkenin en önemli rafinerisini barındırıyor.
Humus, diğer yandan Suriye'nin küçük bir laboratuarı. Şehir merkezinde ve kırsalında Sünni, Alevi Müslümanlar ve Hristiyanlar karışık bir şekilde yaşıyor.
Şam-Tartus-Lazkiye, Şam-Hama-Halep-İdlip karayolu hattının ortasında yeralan Humus'u elinde tutan bir anlamda bütün Suriye'yi kontrol edebilecekti.
Bu nedenle, stratejik öneme sahip olan Humus'a hem yönetim hem de muhalifler çok büyük önem verdi. Humus neyse, Humus içindeki Bab Amro da öyleydi. En yoğun çatışmaların Bab Amro'da yaşandığını hatırlayalım.
İşte Kuseyr'in muhalifler açısından önemi burada ortaya çıkıyor. Çünkü Suriye dışından militanlar ve lojistik malzeme Lübnan ve devamında Kuseyr'den geçerek, önce Bab Amro'ya sonra da Humus'a ulaşıyordu. Bu nedenle, Humus'un stratejik öneminin en can alıcı noktası Kuseyr.

2 - İlçe ve çevresi ne zamandır muhalefetin elinde? Muhalefet şemsiyesi altındaki hangi gruplar burada ağırlıklı?

Lübnan'ın kuzeyinden ve batısından Humus ve Tartus'a doğru açılan, Tel Kelah'ı da barındıran uzun sınır ve hinterlandda 2011 yılının başından beri sık sık çatışma ve operasyonlar yaşanıyor.
Kuseyr ve kırsalındaki birçok yerleşim birimi 1 yıldan fazladır muhaliflerin kontrolünde. Burada genel ÖSO çatısı altında bir takım gruplar ve cihadçı örgütler etkindi.

3 - Hükümet güçleri bir yıldır alamadıkları Kuseyr’de şimdi neden hızla ilerleyebiliyor?

Birkaç ay öncesinde Rakka, Deyr Ez Zor gibi yerlerde muhaliflerin etkin olmasının ardından ordu, "çok fazla dağılamayacağını" anlayarak parçalı operasyonlara yöneldi ve bazı merkezlere öncelik verdi.
Bu çerçevede muhaliflerin lojistik merkezleri sayılan Şam ve Humus kırsalları öncelikli operasyon alanları olarak belirlendi.
Ordu da kuzeyde Halep, güneyde Dera'ya yönelebilmek ve kendisine bu merkezlere yönelik lojistik hat sağlayabilmek için Şam ve Humus kırsallarını ele geçirme esaslı bir strateji yürüttü. Daha sonrasında ise, buralara yönelik çok ağır operasyonlar başlattı.
Suriye yönetimi ayrıca uluslararası alanda Rusya'nın desteği ile yürüttüğü diplomatik mücadeleye daha güçlü bir şekilde girebilmek için muhaliflere darbe vurmak istedi. Çünkü sahadaki askeri kazanım siyasi zeminde de kazanım olacaktı.

4 – Muhalefete silah akışında yavaşlama olduğu iddiaları doğru mu?

Muhalefete silah akışında yavaşlama olduğuna dair iddialar genel anlamda doğru. Çünkü Lübnan içerisindeki dinamiklerin "Suriye'de tuttuğu taraf" üzerinden mücadelesi artınca Lübnan yönetimi de Suriye'nin girişimleri üzerine silah akışını kontrol etmeye çalıştı.
Kuseyr'de ve Kuseyr'in karşısına düşen topraklardaki Şiiler bir ön cephe oluşturarak, sınırdan silah kaçıranlarla mücadeleye başladı. Suriye ordusu da Lübnan sınırı boyunca özel birlikler yerleştirerek insan ve silah geçişini engellemeye çalıştı.
Diğer taraftan Suriye'de sahada cihadçı grupların giderek güçlendiği iddiaları birçok devlet tarafından dile getirildi. Lübnan üzerinden Kuseyr'e aktarılan silahlar genel anlamda Lübnan'da görevli BM Barış Gücü'nü zaman zaman eleştirilerin hedefi haline getirebiliyor.

5 - Hizbullah’ın da hükümet güçlerine destek vererek çatışmaya katıldığı doğru mu?

Bu yönde güçlü iddialar var. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah konuşmalarında bu iddiaları yalanlasa da zaman zaman Lübnan'dan yansıyan cenaze haberleri ya da Kuseyr tarafından yansıyan bazı görüntüler bu yöndeki kanıyı güçlendiriyor.
Diğer yandan Hasan Nasrallah'ın yalanlamasında yer verdiği "Orada 30 yıldan uzun süredir yaşayan Lübnanlı Şiiler var" ifadesi dikkat çekiyor. Kuseyr ve civarındaki Şiilerin Suriye ordusunun yanında saf tuttuğu kesin olmakla birlikte, Hizbullah veya militanlarının müdahil olmamasına da imkansız gözüyle bakılıyor.
Diğer taraftan muhaliflerin Kuseyr ve kırsalını ele geçirmelerinin ardından buralarda yaşayan yaşayan Şiilerden öldürülenler olmuş, bir kısmı da göçe zorlanmıştı. BBC

Tuesday, May 14, 2013

1930 Mahkemeleri Üzerine Bir Muhakeme!



Anarşizm, Sovyet devrimiyle birlikte, İspanya ve İtalya gibi ülkelerin dışında dünya çapında radikal ana akım olmaktan çıktı; komünizm, ana akım haline geldi; dolayısıyla dünya kapitalizminden şikayetçi genç radikaller kitle halinde komünizmin saflarına aktı.

Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik iktidar, radikal, devrimci umutlarda daha baştan itibaren büyük kırılmalara yol açtı ama bu kırılmalar, başlangıçta hemen bir depreme dönüşmedi. Merkezde, yani Sovyetler Birliği’nde bu kırılmanın en belirgin tepkisini Kronstadt verdi 1921’de (Bkz. Avrich) ama Sovyetler Birliği’nden uzak yerlerde hâlâ 1917’nin dalgaları yayılmaktaydı.

Sovyet devrimiyle ortaya çıkan Sovyet devleti, bir reaksiyonla karşılaştı ve bu reaksiyonun merkezini Naziler oluşturdu. Naziler, şiddetli bir anti-komünizmin silahşörleri olarak iktidara geldiler. Sovyetler Birliği’ni kendilerine kıble alan, anarşistlerin dışındaki devrimcilerin büyük kısmı ve komünistler, Nazi Almanyasındaki korkunç diktatörlük tarafından baskı altına alındılar (Bkz. Valtin). Aynı görevi İspanya’da anarşistlere karşı, reaksiyoner Franko (bkz. Paz), İtalya’da anarşist ve komünistlere karşı Mussolini yerine getirdi.

1930’lu yıllarda, Stalinist komünistler de dahil komünistlere ve Bolşeviklere karşı reaksiyoner temizliği sürdüren bizzat Stalin rejimiydi. Çok ilginçtir ki, Almanya’da komünistler Hitler tarafından ezilir ve yok edilirken, Sovyetler Birliği’nde aynı komünistler Stalin tarafından ezilip yok ediliyordu (Bkz. Ginzburg). Hem de bazıları, Gestapo’nun GPU’nun önüne sürdüğü, söz konusu komünistlerin Gestapo ajanı olduğuna ilişkin sahte belgelerle.

Kronstadt 1921 ayaklanmasını ezen, 1930’ların ortalarında Sovyetler Birliği’nin en üst düzey generali Tukaçevsi ve çok sayıda çalışma arkadaşı, işte böyle sahte belgelerle Stalin’in büyük tasfiyelerinin hedefi haline getirilmişlerdir. Bu, Jan Valtin’in anlatımlarında var, Gestapo’nun Komintern bürosu başkanı Kraus, istediklerini Sovyetler Birliği’nde tutuklatıp öldürtebileceklerini söylüyor ama isim vermiyor. Tukaçevski’nin başına gelenleri, Stalin’i savunmak amacıyla yazılmış bir kitaptan öğreniyoruz:

“Alman faşizmi, yalnızca varlığı ile değil, karşı-istihbarat çalışmalarıyla da Sovyetler Birliği’ndeki çılgınlığa katkı koymuştu. Bolşevik Parti yönetiminin ve özellikle Stalin’in kuşkuculuğundan yararlanmak isteyen Hitler, çok sayıda Sovyet vatandaşının ‘hain’ damgası yemesi için karşı-istihbarat çalışması yapmış, gerektiğinde sahte belge düzenlemişti.

“En vahim örnek, savaş öncesinde Sovyet savaş makinesinin önemli ismi Mareşal Tuhaçevsky’nin başına gelenlerdir. Tuhaçevsky’nin sicilindeki zayıf noktaları iyi kavrayan Alman istihbaratının Stalin’in hassas olduğu noktaları özellikle gözeterek belge hazırladığı iddiası kesin olarak doğrulanmamakla birlikte akla yakın gözükmektedir. İddiaya göre... Tuhaçevsky’nin Alman ajanı olduğuna ilişkin belgeler, Almanlar tarafından üretilmişti.” (Okuyan, s. 198-199)

1930’larda hem Sovyetler Birliği’nde, hem de Nazi Almanya’sında zulüm ve işkence gören ve sahte delillerle yargılanan en kalabalık grup, o gün dünyanın ana devrimci akımına mensup komünistlerdir. Elbette bu iki ülkede anarşistler, sosyal demokratlar, sosyalist devrimciler vb. de yargılanmış ve öldürülmüştür ama bu, 1930’larda, bu iki ülkedeki işkence ve yargılamaların esas ve en büyük hedefinin komünistler olduğu gerçeğini değiştirmez.

Üstelik, GPU ile Gestapo’nun yöntemleri, birbirinin kopyası denecek kadar benzerdir. Ginzburg’da sözü geçen, işkenceye muhatap ya da tanık olmuş komünistler, GPU’nun işkence yöntemlerini Gestapo’dan kopye ettiği kanısındadırlar. Valtin ise, Gestapoculardan yaptığı aktarmalarla, onların aslında GPU’nun yöntemlerini kopye ettiğini söylemektedir. Gerçi Ginzburg’da, önce Gestapo’nun, sonra da kaçıp “sosyalist anavatan” Sovyetler Birliği’ne sığındıktan sonra GPU ve onun devamı NKVD’nin işkencelerine uğrayan tanıklar da var. Butyrki cezaevinde karşılaştığı bu tanıklardan birini anlatır Ginzburg:

“Klara yatağında uzanmıştı, yattığı yerde döndü ve eteğini yukarı çekti. Baldırları ve kabaetleri, sanki vahşi hayvanlar tarafından pençelenerek yaralanmıştı. Dudaklarını ısırdı, gri gözlerinde yanan soluk bir ateş esmer yüzünde yansıdı, boğuk bir sesle konuştu:

“‘Bü-Gestapo.” Silkindi ve bu kez her iki elini uzattı ileri doğru: “Bü de- NKVD.’

“Tırnaklar deforme olmuş, parmaklar morarmış ve şişmişti.” (Ginzburg, s.133)

Komünistler, 1930’lar Almanya’sında “vatana ihanet”ten yargılanmıştır ve bunun cezası idamdır. Jan Valtin’in anlattığına göre, Hitler, “Fransız icadı” giyotine karşı olduğundan balta ile idamı yeniden yürürlüğe koymuştur. Faşizme karşı sokak savaşlarına girişmiş çok sayıda devrimci işçinin kafası celladın baltasıyla uçurulmuştur. Sovyetler Birliği’nde mahkemeye çıkarılan Bolşevik Parti yöneticileri de Parti’ye ve “sosyalist anavatana ihanet”ten yargılanmıştır. Ama Sovyetler Birliği’nde, Hitler’inki gibi gösterişli infaz yöntemlerine baş vurulmamıştır. Zaten kurbanların çoğu, mahkemeye bile çıkarılmadan, GPU mahzenlerinde enselerine kurşun sıkılarak katledilmiştir.

Bütün bunlardan bir sonuca varabilir miyiz? Birbirinin can düşmanı gibi görünen bu ülkelerde nasıl olmuştur da, hem de aşağı yukarı aynı 1930’lu yıllarda, komünistler Faşist, Falanjist, Nazi ve Stalin rejimlerinin en büyük kurbanları olmuşlardır? Bence bunun tek açıklaması şudur: 1917 yılının Şubat'ında başlayıp Ekim’inde sona eren Sovyet devrimi öylesine büyük, kitlesel, sınıfsal ve tüm dünyaya çağların en büyük mesajlarını veren bir devrimdir ki, bu devrimin ayağı kaldırdığı, her türlü fedakârlığı göze almış devrimcileri, komünistleri, anarşistleri bastırmak için, Alman, İtalyan ve Sovyetler Birliği devletlerinin ve İspanya ordusunun gücü ancak yetebilmiştir.
Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev: Gün Zileli, Kibele Yayınları, Temmuz 2009
Eugenia Ginzburg, Anafora Doğru, çev: Gün Zileli, Pencere Yayınları, Ekim 1996
Paul Avrich, Kronstadt 1921, çev: Gün Zileli, Versus Yayınları, Mart 2006
Abel Paz, Halk Silahlanınca, çev: Gün Zileli, Kaos Yayınları, Nisan 1996
Kemal Okuyan, Stalin’i Anlamak, Yazılama Yayınevi, Ekim 2008
 

Monday, May 13, 2013

"Anadolu belgeselci için altın değerindedir"


İstanbul'un tarihi sokaklarında şehirle özdeşleşmiş seyyar satıcıların hayat öykülerini, günlük hayatımızda her gün karşılaştığımız emekçilerin bilinmeyen hikâyelerini anlatan belgeselci, İlker Yiğen. Türkiye'nin en uzun soluklu ve en çok izlenen dizilerinden biri olan "Arka Sokaklar" dizisinin meşhur Doktor Yavuz'u o. Oyunculuk alanında başarıları bir yana, dikkat çeken belgeselleri "Suların efendileri", "Seyyar Holding" ve "Avrupa'nın Türk patronları" çalışmalarıyla bilinmeyen, ilginç, zorlu hayatları gün yüzüne çıkartıyor.

Fırat Aşık

Dede mesleği olan fotoğrafçılıkla başladığı belgeselcilikte her zaman kaybolmaya yüz tutmuşların ve unutulmuşların peşinde olduğunu söyleyen Yiğen; "Bu topraklarda hangi taşı oynatsanız, hangi elleri kırış kırış olmuş çiftçiye mikrofon uzatsanız bir belgesel konusu ortaya çıkar" diyor.

Belgeselciliğe çocukluk yıllarında gazeteci olan dedesinden kalan makinelerle başlayan İlker Yiğen, ilginç hayat hikâyesini ve projelerini Cumhuriyet Haber Portalı'ndan Fırat Aşık'a anlattı.

Başarılı oyunculuğunuzun yanı sıra başarılı belgesellerinizle dikkat çekiyorsunuz.  Belgeselle tanışma süreciniz nasıl oldu?

 Çocukluğum tarih kokan, sur içi diye bilinen bölgede bulunan Samatya - Yedikule semtlerinde geçti. Şuan belgeselcilikle uğraşıyorsam bu semtlerin bana katkısı çoktur. Çünkü sur diplerinde top oynar, kale önünde denize girer, 100 yıllık evlerde otururduk. Çocukluğumda bu detayları belgelemek ve geleceğe taşımak isterdim. O yüzden hep bir kameram olsun istedim. O zamanlar kamera sahibi olmak zordu. Gazeteci dedemden kalan makinalarla yetinmek zorunda kaldım. Ama kamera içimde ukde olarak kalmıştı.

Çocukluk yıllarımda dede mesleği olan fotoğrafçılıkla uğraştım. Bir gün okul gazetesi için fotoğraf çekmeye gittiğim konserde yer alan basın mensupları ile tanıştım. Betacam kameralar başımı döndürmüştü. Ardından kamera arkasında çalışma fırsatı buldum. Birkaç yıl kameraman abilerimin malzeme çantasını taşıdıktan sonra kamerayı omuza alma vaktinin geldiğini düşündüm.

Birkaç televizyon programında çalıştıktan sonra özel bir kanalda ‘’Çevre ve İnsan ‘’ adlı 13 bölümlük bir belgesel dizisi çektim. Çocuk yaşlarda kamera bilgisine aşina olduğum için kendi projelerimi veya yönetmenlik yaptığım projeleri kendim çekmeye başladım. Çünkü işin detaylarına vizörden baktığımda daha çok keyif alıyorum.
 
Türkiye’de belgesel izleme oranları ve belgesel bütçeleri çok düşük bu konuda ne gibi zorluklar ile karşılaşıyorsunuz?

Belgesel, görüntülü ve sesli bir kitap gibidir. Öğreticidir. Düşündürücüdür. Kitap okuma oranı düşük olan ülkelerde sosyal ve kültürel alanda kurtarıcıdır.

Belgeselcilerin ve belgesel dünyasının en büyük sıkıntısı düşük bütçelerdir. Örneğin Marmaray Kazısında ortaya çıkan tarihi kalıntıları belgesel yapan firma yabancı bir firmadır. Yine tünelin yapım aşamasını belgesel yapanlar dünyaca tanınmış bir belgesel kanalıdır. Biz kendi varlıklarımızın belgeselini yapabilecek güce sahip olamıyoruz ne yazık ki.
 
Türkiye belgeselci için eşsiz bir ülke. Belgesel malzemesi konusunda sıkıntı çekmiyorsunuzdur?

Türkiye haritasını elime aldığımda sanki hiç bitmeyecek bir belgesel senaryosunu elime almış gibi olurum hep. Bu topraklarda hangi taşı oynatsanız, hangi vadiye objektif çevirseniz ya da elleri kırış kırış olmuş bir çiftçiye mikrofon uzatsanız, yüzyıllarca sürecek bir belgesel malzemesi çıkar ortaya.

 “Anadolu belgeselci için altın değerindedir”

 ‘’Kayıp Şarkılar’’ belgeseli için Haftalarca Anadolu’nun en ücra köşelerine giderek kaybolmaya yüz tutmuş şarkıları aradık.  Anadolu bir belgeselci için altın değerindedir. Her yerinde farklı bir hikâye, farklı bir efsane gizli. Zaten çok geçmeden bizde kendimizi bu hikâyelere ve efsanelere kaptırarak bir yıl sonra "Silinmeyen İzler" ’adlı bir belgeseli çektik.
 
Büyük ses getiren belgesellerden biri olan “Faili Meçhul” belgeseli ekibinde çalıştığınız süreçte  neler yaşadınız?

"Faili Meçhul’’ belgesel dizisi ülkemiz aydın insanlarının katledildiği bir dönemi anlatıyordu.  Bu projenin montajına her girdiğimde gözüm dolar, içimi bir umutsuzluk kaplardı hep. Özellikle hayranı olduğum Uğur Mumcu’nun suikast dosyasını işlerken çok ağladım. Belgeselde, Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu’ya ait köşe yazılarını toplama görevi bana düşmüştü. Birçok yazısını tarih sırasıyla okudum. Ama 25 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesini elime aldığımda babamı kaybetmiş gibi üzüldüm arşiv odasında.

Belgesellerinize ulaşmak isteyen izleyiciler nerede ve nasıl ulaşabilirler?

Şu an ise 3 farklı belgesel projesinin çekimlerini gerçekleştiriyorum. Bu projelerden biri, TRT BELGESEL ekranlarında önümüzde ki günlerde yayına girecek olan ülkemiz de ki seyyar satıcıların hikâyesini anlatan ‘’Seyyar Holding’’. İlk bölümünde Cihangir pilavcısı, Balat pilavcısı gibi meşhur seyyarların hikâyesini konu edindik. Yine bana ait olan ‘’Suların Efendileri’’ adlı belgesel projesinde su üzerinden geçimini sağlayan insanların meslek ve hayat hikâyeleri yer alıyor. Şu an ağırlıklı olarak üzerinde çalıştığımız bir diğer proje ise, 70’li yıllarda bir bavulla Avrupa’ya işçi olarak giden ve attığı doğru adımlarla başarıyı yakalayıp holding sahipliğine yükselen Türklerin hikâyesini anlatan ,’’Avrupa’nın Türk Patronları’’. Bu proje ise önümüzde ki günlerde TRT Türk ekranlarında yayına girecektir.

Wednesday, May 8, 2013

Donna Haraway ile Siborglar ve Yoldaş Türler Üzerine


Yazan: K. Murat Güney

Dilerseniz Siborg Manifestosu ile başlayalım. Birçok kadın siborgun bir kadın olabileceği fikri ile büyülenmişti. Neden siborgun dişiliği üzerinde ısrar ettiniz?

Benim için siborg mefhumu dişiydi ve karmaşık yönlerden bir kadındı. O bir direniş eylemiydi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif hareketti. Siborg, tabii ki, bir askeri projenin, dünya dışı uzay adamı projesinin bir parçasıydı. Ama o aynı zamanda erkek-tanımlı bilimkurgu dışındaki bilimkurgusal bir figürdü. Sonra popüler kültürde ve tıp kültürünün bazı türlerinde de siborgun kadın olduğu başka bir boyut vardı. Burada siborglar, hasta olarak ya da ‘fem-bot’ –demir bakire, robotlaşmış makine, pornografik dişi- gibi karşımıza çıkıyorlardı. Ama bir bütün olarak siborg figürü bana potansiyel olarak bunlardan daha ilginç görünüyordu. Daha çok, adil bir biçimde açık sözlü, politik ve sembolik bir teknobilimsel proje gibi gözüken bir alanın teslim alınması eylemi gibiydi.
Benim bakış açımdan, siborg birçok şeyi bünyesinde toplayan bir figür ve İkinci Dünya Savaşı sonrası teknobilimsel kültürlerin, enformasyon bilimleri ve biyolojik bilimler tarafından derinden biçimlendirildiği bir yoldan geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında halihazırda yapılmakta olan ve son elli yılda daha da derinleşen ve yaşam biçimimizi daha derinden dönüştüren bilişim ve biyolojinin patlaması sonucunda ortaya çıkmış bir figür bu. Tüm bunları ne bir seçim meselesi ne de bir determinizm meselesi olarak görebiliriz. Bunlar çok daha karmaşık sosyoteknik ilişkilerin derinden gerçekleşmesidir. Beni daha çok ilgilendiren aslında bizleri canlı veya cansız, hayvan veya bitki, tek bir insan ya da gezegenin kendisi yani Gaia, veya muhtelif türden bir makine olsun, sonuçta bir iletişim sistemi olarak tasavvur eden yoldur. Varoluşu teorileştiren bu ortak açı, her şeyi bir iletişim-kontrol-sistemi olarak tasavvur eden bir ortak ontoloji, benim ilgimi çeken fikir oldu. Bu fikir beni hem kızdırdı ve endişelendirdi ama hem de daha olumlu yönleriyle ilgimi çekti. Her şey bir yana, bilinçsiz ve rüya gibi bir nitelikten etkilendim ve siborgların, birer insan-makine sureti olduğunu basitçe tekrar etmekle kalmayıp aynı zamanda insanların ve diğer canlıların siborg dünyasında hangi dereceden ne tür bir ortaklıkları olduğuyla da ilgilendim. Siborglar hakkında beni ilgilendiren, bunun bir yandan insan ve makinenin diğer yandan da insan ve diğer organizmaların, içinde iletişimle ilgili bir sorunsalı da barındırarak, birlikte içe doğru patlamasıydı. Bunun içinde birçok seviye vardı, örneğin emek süreci meseleleri: Siborg üretiminin emek süreçlerinin özel yönleri kadınları –çalışan sınıf kadınlarını, women of color’u, üçüncü dünya ülkelerinde, uluslararası sermayeyi mikro-elektronik üretiminde cezbeden ihracat işlemi alanlarında çalışan kadınları, bu işe bulaştırdı, hatta görece azınlık da olsa zaman zaman bilimkadını olarak da. Kadınlar dünya üzerindeki çeşitli konumlarda çalıştı; biyolojik ilaçlar alanında, enformasyon bilimleri alanında hem de ulus-aşırı sermayenin tercih ettiği iş gücü olarak. Esnek birikim stratejileri, hem erkekler hem de kadınlar için toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak özgül olan çeşitli türlerinin üretilmesini gerektirdi. Siborg, kadınların feminist sosyalistler tarafından üretilen bir tabir olan ‘integrated circuit’ içindeki yerini anlamaya çalışan bir figür haline geldi.
Bunlara ilaveten, siborg, bilimkurgu ve özellikle feminist bilimkurgu da dahil popüler kültürün içini oyan ve onu inceleyen bir şey olarak karşımıza çıkar. Vonda McIntyre’nin Superluminal romanı gibi eserler, siborg tahayyülünün, neredeyse feminist bir açıdan güçlü ve karmaşık ilginç yönlerini kullandılar. Joanna Russ’ın 1970’lerin ortasında ortaya attığı ‘klon-kız kardeş-kurgu’ (burada science-fiction yerine sister-fiction sözcüğü türetilerek kelime oyunu yapılıyor –ç.n) ve tabii ki Octavia Butler’ın çalışmaları bir hayli ilgimi çekti. Gerçekten de siborglarla etkileyici yollarla işbirliği yapan büyük bir feminist kültür üretimi girişimi söz konusu.
Ayrıca, siborg bana özellikle psikanalizin hesaba katmakta çok güçlük çekeceği bir temsil gibi de geliyor. Ama birçok insanın iddia ettiğinin aksine ben siborgu bir tür bilinçdışı olmaksızın düşünemiyorum. Ne var ki, bu Freudyen bir bilinçdışı değil. Burada farklı türden bir düş işi söz konusu; etik olmayan, cennetle ilgili olmayan, cennet bahçesindeki köken öyküleriyle ilgili olmayan bir düş. Bu, değişik çeşitlerde bir öyküleme, temsil, düş işi, özne teşekkülü eğilimi. Bu çeşit temsiller, elbette birçok psikanalitik çalışma türünü dışlamıyor ama yine de aynı şey değiller. Benim için, film teorisi gibi, çevremde gerçekten de feminist kültürel çalışmaların canlı olarak geliştiği ve psikanaliz tarafından hala tam olarak hegemoni altına alınamamış teknobilime dair temsiler üzerinde çalışılabilecek değişik yollar bulmak gerçekten önemliydi. Bu alanda bazı hayret verici çalışmalar Freudyen veya post-Freudyen araçlarla yapılmış olsa da, bu araçlar teknobilimi analiz etmek için uygun gözükmüyor. Böylece ben de edebiyata, ayrıca biyolojiye ve felsefeye döndüm ve ilgimi çeken temsilleri bir miktar sorguladım.
Siborglar ayrıca harfi harfine düz anlatım ile mecazi anlatım arasındaki muğlaklığın her daim işlediği bir yerdir. Hiçbir zaman bir şeyi gerçek anlamıyla mı mecazi anlamıyla mı değerlendireceğinden emin olamazsın. Bu her zaman ‘hem/hem de’dir. Beni teknobilimde ilgilendiren şey, mecazi ve gerçek arasındaki işte bu karar verememezlikti. Bu içinde yaşamak için güzel bir alan olarak gözüküyor.
Ayrıca, siborg yadsınamaz ve derin bir tarihsel özgüllüğü olan bir fiziksellik gerektirir. Siborg imajını diğer başka tarihsel konfigürasyonlara genişletmek mümkündür, alegorik olarak veya analojik olarak. Ama bu bana tarihsel özgül bir ortaya çıkış gibi görünüyor. Onu, başka tarihsel oluşumları sorgulamak için kullanabilirsiniz ama o yine de içinde bir özgüllük barındırır.
Biliyorsunuz, bir yönden, ben siborgun anlamlarına ilişkin bu analizi geçmişi hatırlayarak, geçmişe dönük olarak yapıyorum. Tüm bunları 1983’te düşündüğümü hayalimde canlandıramıyorum. Geçmişe dönüp, neredeyse yirmi yıl önce yazmaya başladığım bir şeye bakmak çok eğlenceli bir iş
Lütfen bize, akademik makalelerin pek azına nasip olacak şekilde kendine ait bir yaşamı olan Siborg Manifestosu’nun şaşırtıcı öyküsünü anlatır mısınız?

Manifestoyu yazmaya 1983’te başladım. Birleşik Devletler’deki Socialist Review dergisi, sosyalist feministlerden, erken Reagen dönemi ve 1980’lerin şahit olduğu, solun zayıflaması bağlamında sosyalist feminizmin geleceği üzerine yazılar yazmasını istemişti. Barbara Ehrenreich ve ben ve birçok diğer Amerikalı sosyalist feminist, katkıda bulunmaya çağrılmıştık. Ayrıca, Frigga Haud ve Batı Almanya feminist kolektifinin yayın organı Das Argument benden üreme teknolojileri hakkında yazmamı istemişti ve siborg, üremenin teknolojikleşmesi üzerine yansımalar yapılabileceği apaçık bir alandı. Hemen hemen aynı zamanda, eski Yugoslavyalı bir demokratik sol grup bir konferans düzenledi ve ben de Socialist Review’in Amerikalı temsilcilerinden biri olarak görevlendirildim. Her ne kadar konferans sırasında sunmamış olsam da Siborg Manifestosu’nun bir versiyonunu işte bu vesile ile kaleme aldım. Bu sunum yerine de aramızdan küçük bir grup konferanstaki iş bölümü üzerine bir gösteri yaptık, zira konferansta kadınlar görünmez bir şekilde tüm işleri hallederken, erkekler hiç de görünmez olmayan bir şekilde bir dolu iddialı fikir ileri sürüyorlardı! Kısacası, Siborg Manifestosu’nun başlangıcında çok kuvvetli sosyalist ve Avrupai bağlantıları olduğunu söyleyebilirim.

Siborg kelimesini ilk olarak nerede okudunuz? Bunu hatırlıyor musunuz?

Hatırlamıyorum. Bunu hatırlamaya çalışıyorum ve sanki bu kelimeyi ben icat etmişim gibi geliyor ama bunu ben yapmış olamam. Norbert Wiener’i okudum ama bu kelimeyi oradan aldığımı düşünmüyorum. Clynes ve Kline’ı da Siborg Manifestosu’nu yazmayı tamamlamadan önce okumamıştım. Ne Clynes ve Kline ne de psikiyatristler, sistem mühendisleri ve akıl hastaneleri arasındaki şu şaşırtıcı bağlantı hakkında bir şey biliyordum. Clynes ve Kline’ın 1960’larda yazdığı siborg makalesinden bana bahseden yüksek lisans öğrencilerimden Chris Gray’di.

Siz kendiniz Siborg Manifestosu’nun dikkate değer tarihini nasıl görüyorsunuz? Aldığınız hem olumlu hem de olumsuz karşılıklar açısından metnin algılanmasını, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında hayret ettim. Ama sorunuza cevap vermek için, ta başından beri, tepkilerin çok karışık olduğunu söyleyebilirim. Socialist Review’de manifesto tartışmalı olarak değerlendirildi. Socialist Review Doğu Kıyısı Kolektifi onu politik olarak tamamen reddetti ve basılmasını istemedi. Ama Berkeley Socialist Review Kolektifi basılmasını istedi ve bu Jeff Escoffier’di. Çok ilginç bir eşcinsel teorisyen ve tarihçi aynı zamanda da, Berkeley Kolektifi’nde benim editörüm olan Escoffier, metin hakkında çok heyecanlıydı. Gördüğünüz gibi, ta başından beri manifesto çok tartışmalıydı. Kimileri vardı ki, manifestoyu esrik bir şekilde ve coşkuyla teknolojinin yüceliğini savunan ve inanılmaz bir şekilde anti-feminist bir metin olarak addetti. Bu okurlar, tüm bir eleştiriyi görmekte bütünüyle başarısız oldular. Onlar, benim için ironik ve öfkeli olan, -bir tür ironik öfkeyi içeren- ve ancak sınırlanmış bir öfke ile tasvir ettiğim şeyleri sanki benim gerçek duruşummuş gibi, sanki ben tüm bunları bağrıma basıyor ve teyit ediyormuşum gibi okudular.
Siborg Manifestosu’nun okunma pratikleri, beni ta en başından beri şaşırttı ve bana ironinin ne kadar tehlikeli bir retorik strateji olduğunu öğretti. Üstelik, bunun pek de kibar bir retorik olmadığını keşfettim, çünkü bu izleyicilerinize adil olmayan şeyler yapıyordu. İroniyi kullandığınız zaman, izleyicilerinizin sizinle birçok benzer tecrübeyi paylaştığını varsayıyorsunuz ama öyle değil. Nihai olarak kabul ettiğiniz okuma pratiklerinin bir hayli ayrıcalıklı ve genellikle kişisel olduğunu anlıyorsunuz. Manifesto, edebi incelemelerin, biyolojinin, enformasyon bilimlerinin, politik ekonominin ve çok ayrıcalıklı ve pahalı seyahatlerin ve eğitimin okuryazarlığını bir araya getiriyordu. Bu tamamen, ayrıcalıkların üzerine inşa edilmiş bir yazıydı ve insanlardan talep ettiği okunma pratiklerini karşılamak bir hayli zordu. Bunun hakkındaki şeyleri, manifestonun belirli bazı algılanışlarından öğrendim. Diğer yandan, birçok okurum ise aynı ayrıcalıkları paylaşıyordu :-)
Bunların yanında ayrıca, Siborg Manifestosu’nu teknoloji analizi açısından değerlendirirken, feminizm vurgusunu göz ardı eden okurlar da vardı. Feminizme hala duyarsız kalan birçok bilim araştırmacısı bunu yaptı. Tecrübe ettiğim genel durum, çok az kişinin, benim üzerine düşündüğüm tüm parçaları bir arada algıladığı oldu. Mesela, Siborg Manifestosu üzerine yazan ve benimle de röportaj yapan Wired Dergisi yazarları ve okurları gibi, manifestoyu, esrik bir şekilde teknolojinin yüceliğini savunan bir duruşmuş gibi gösterenler oldu.
Ama ayrıca, genç feministler tarafından gerçekten ilginç ve hoşuma giden algılanmalarım da oldu. Onlar, manifestonun siborgunu, kendi amaçları için ne yapmak istiyorlarsa öyle bağırlarına bastılar ve kullandılar. Onların benden, demokratik sosyalizmin bu özel momentinden, az önce bahsettiğim 1980’lerin değişimlerinden tamamen farklı bir geçmişleri vardı. Bu onların tarihi değildi kesinlikle. Onların kültürel üretim yaparken, medyaya ulaşırken, bilgisayarları gösteri sanatlarında, tekno müzikte ve diğer amaçlar için kullanırken tamamen farklı ilişkileri vardı. Onlar, hayret ve memnuniyetle karşıladığım bir şekilde, Siborg Manifestosu’nu queer cinsellik çalışmalarında ve queer teorinin teknobilimle ilgili bazı türleri için faydalı buldular. Burada bu kez kendimi bir izleyici olarak buldum. Bu bağlamda, ben manifestonun yazarlarından biri değil, bir okuru oluyordum. Bu manifestoyu yazmamıştım, ama onu okumayı seviyorum. Bu genç feministler, benim niyetimin bir parçası olmayan ama ne yaptıklarını da görebildiğim bir açıdan manifestoyu tamamen yeniden yazdılar. Bunun meşru bir okuma olduğunu düşünüyorum ve bu hoşuma gidiyor ama gerçekten de bu benim yazdığım değildi. Kısacası, bazen insanlar manifestoyu öyle bir yönden okuyorlar ki, bu beni memnun ediyor ve şaşırtıyor, bazen de bazı okunma pratikleri ile karşı karşıya kalmak çok can sıkıcı olabiliyor. Ama her halükarda bu okunması zor bir metin. Zorluk bir mesele. Diğer yandan, size yemin ederim, hiçbir akademik eğitimi olmaksızın manifestoyu okuyan ve bundan vazgeçmeyen insanlarla tanıştım. Onu nasıl istiyorlarsa öyle okuyorlar ve zorluk meselesinden endişelenmiyorlar.
  
Manifestonun teknolojiye bakışını değerlendirir misiniz?
Manifesto ne teknofobik (teknolojiden korkan), ne de teknofil (teknoloji sever) bir metin öte yandan teknobilimin dünyeviliğini eleştirel bir biçimde sorguluyor. O daha çok, gerçek insanların maddi-semiyotik sistemler içerisinde nerede durduğunu araştırmak ve ne türden mesuliyetlerin, sorumlulukların, mutlulukların, çalışmaların ve oyunların söz konusu olduğu veya söz konusu olması gerektiği üzerine.
Siborgun, sormak istediğim bir diğer yanı, onun eleştirel yönünü kaybedip ana akım bir anlatı içerisine kapatılmış ana akım bir figüre dönüşme tehlikesini nasıl değerlendirdiğiniz. Zira, bugüne kadar siborg, sizin 1983’te yazmaya başladığınızdan çok daha açık seçik ve kaçınılmaz bir şekilde toplumun ve kültürün bir parçası haline geldi.
Bir muhalif figür olarak siborgun bayağı kısa bir yarı ömrü olduğunu düşünüyorum. Hakikaten hem teknik alanda hem de popüler kültürdeki siborg temsilleri büyük oranda muhalif değillerdi ve hiçbir zaman da muhalif, özgürleştirici veya örneğin benim eleştiriyi tanımlamak için kullandığım, ‘şeylerin başka türlü olabileceği’ anlamında eleştirel bir boyuta sahip olmadılar.
Siborg, ister istemez Frankfurt Okulu’nun negatiflikten anladığı ve benim de hatırlanmasını ve akılda tutulmasını gerçekten çok önemsediğim özel yanların haricinde, negatif olmayan türden bir eleştiriydi. Frankfurt Okulu’nun benim asla benimsemediğim birçok görüşü vardır ama bir özgürlük projesi bağlamındaki bu türden bir eleştiri önemlidir. Muhalif, eleştirel siborgların gerçekleştirebileceği bu özgürlük projesine dair bayağı bir çalışma vardı. Hala da bir miktar çalışma var ama kabul ediyorum ki, bunlar şimdi 1983’te olduğundan daha az gerçek ve samimi. Bunun nedenleri muhakkak ki, bugün Internet’in dört bir yanımızı bir şekilde kuşatmış ve bizleri sıkıştırmış olmasında ve siborg figürü üzerine onu gerçekten yeni bir metafor olarak değerlendiren acımasız bir edebi yönelimin matrisinde yatıyor.
Temsilleri ve soruyu, insanların yaşam ve ölüm kaygılarını bir araya toplayanın ne olduğunu anlamaya çalışan bir pratik olarak, nasıl çalıştıkları açısından çok ciddi bir şekilde ele alıyorum. Bana, yine de, temsillerin tüm bir akrabalık sisteminin, eleştirel figürler olmasına ihtiyacımız var gibi geliyor ve bu anlamda siborg temsillerinin eleştirellik işine devam edebileceklerini düşünüyorum. Ama tabii o hızla bayağı, ana akım ve avutucu bir şeye de dönüşebilir. Kısacası, siborg, teknobilimsel burjuva figürünün kendi konforu için bir mazeret de olabilir ya da eleştirel bir figür de olabilir.

Tüm temsillerin bir akrabalığına ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyordunuz…

Evet :-) kedi köpek yavruları, bir köpek kulübesi, bir cins…

Öyleyse, siborgu bir yana bırakıp çalışmalarınızda ortaya çıkan başka bir temsile bakmak istiyorum: Çakal. Yazılarınızda çakal figürünü, insan-olmayan ‘doğa’nın aptal ve ruhsuz bir madde olduğunu ima eden anlayışı reddederek ‘doğa’ ve ‘kültür’ arasındaki ikiliği yapıbozumuna uğratan karmaşık yaklaşımınız için gerekli olan bir temsil olarak okudum. Bana göre sizin çakal figürünüz bizim ‘doğa’ya içkin olarak kabul ettiğimiz fenomenler karşısında bir alternatif arayışının temsili gibi geldi. Ama neden özellikle bu temsili kullandınız?
Bu kısmen bölgesel bir mesele. Biliyorsunuz ki, ben bir Batılıyım. Sadece Batı geleneğini miras aldığım anlamında değil aynı zamanda ABD’nin batı bölgesinden olmam anlamında. Çakal figürü, Güneydoğu ABD’deki çeşitli gruplar da dahil olmak üzere Kuzey Amerika’daki birçok Yerli Amerikalı için önemlidir. Çakal figürünü kullandığım zaman, bir çifte mesele söz konusu oluyor. Birincisi, benim çakalı kullanmam, son derece şüpheyle yaklaşmamız gereken, orta-sınıf beyaz feministlerin Yerli Amerikalı sembollerini kendilerine mal etmelerine işaret ediyor. Feminist maneviyatın öyle yanları var ki, Yerli Amerikalıların pratiklerini neredeyse sömürgeci bir bakışla değerlendiriyorlar. Bu arka planda benim de çakal temsilini kullanmamda kendi kendime bazı eleştirilerim var. Ne var ki, bunu söyleyerek benim ve onların Yerli Amerikalı sembolleriyle yaptıklarını affetmeyi veya yasaklamayı kast etmiyorum. Bazı uyarıları daha eklemek istiyorum; çünkü figürler ortaya çıktıkları yerin dışına çeşitli yönlere doğru seyahat ederler ve kuzgun ve çakal gibi bazı figürler de hem Anglo kültüründe hem de Yerli kültüründe iş görebilirler. Yerel ve küresel karmaşık ağsal katmanlardan yapılmış bir dünyada yaşıyoruz ve böyle bir dünyada kim Yerli Amerikalı sembollerinin Anglo-Amerikanlılar tarafından üretilenlerden daha az küresel olduğunu söyleyebilir? Veya kim diğerleri küreselleşme olarak adlandırılan oluşuma dahil olurken bir dizi sembolün yerel kalması gerektiğini söyleyebilir? Kısacası, düşünüyorum ki, kesinlikle masum olmasa da temsiller arasındaki söz düellosunun politik olarak ilginç olduğu yönler var.
Bu nedenle çakal kendine özgü bir temsil. O, Avro-Amerikan anlamda doğa değil, öte yandan kültürü meydana getiren kaynaklar hakkında da değil. Üstelik çakal güzel bir figür de değil. O, hilekâr bir figür ve örneğin Navaho (bir Kızılderili milleti –ç.n.) temsillerinde, çakal genellikle, sıkıntı veren hilebaz işlerle ilişkilendirilir. Çakal, özellikle insanın kontrolünde olmayan aktif bir yer olarak dünya hakkındır, ama o bir yandan insan bir yandan da doğa hakkında değildir. Bizim ‘doğa’ ve ‘kültür’ olarak adlandırdığımız şeyler arasında bir iletişim vardır; ancak ‘çakal’ın ilgili bir kategori olduğu bir dünyada ‘doğa’ ve ‘kültür’ birbirleri ile ilgili kategoriler değildir. Çakal, doğa/kültür ontolojilerini altüst eder.
Ben çakalı seçtim ve örneğin Örümcek Kadını seçmedim; çünkü ikincisinin üstten belirlenmiş bir feminizme mal edilmişliği vardı. Öte yandan çakal ne dişi ne de erkekti.
Bu ‘post-gender’ olarak tabir ettiğiniz, cinsiyet sonrası durum için bir metafor mu?
Hayır, cinsiyet sonrası (post-gender) tabirine tahammülüm yok. Bu hiçbir zaman hoşuma gitmedi.
Ama onu manifestoda kullandınız…
Evet, yaptım. Ama onun da bir ‘izm’ olabileceğini hiç düşünmemiştim  Biliyorsunuz, bu kavramı o zamandan beri kullanmadım. Çünkü ‘cinsiyet sonrası’ , şeylerin çok yabancı bir düzeni ile sonlanıyor. Toplumsal cinsiyet bir fiil, bir isim değil. Toplumsal cinsiyet, her zaman öznelerin diğer öznelerle ve insan yapısı nesnelerle ilişkisi içinde üretimi ile ilgilidir. Toplumsal cinsiyet, bu bir araya gelmelerin, bu insan-yapıt buluşmalarının maddi-semiyotik üretimi ile ilgilidir. İnsanlar, zaten her zaman dünya ile bir araya gelme halindedir. İnsanlar, biz olmayan birçok farklı şeyin bir toplamıdır. Biz kendimizle özdeş değiliz. Toplumsal cinsiyet özellikle erkeklerin ve kadınların üretimidir. O, eşit olmayan, birinin bir başkası üzerinde mülkiyeti olan ilişkilerde öznelerin zorunlu dağılımıdır. Toplumsal cinsiyet, öznelerin cinsiyet atfedilmiş biçimlere dönüştürüldüğü ve burada bazılarının diğerleri üzerinde üreme, cinsellik ve dünyadaki başka varoluş kipleri konusunda hak sahibi olduğu özel bir tür üretimdir. Ne var ki, toplumsal cinsiyet özellikle bu türden bir sistem olsa da, tarihin başından sonuna devamlılık göstermez. İşlerin bu yönde gitmesi gerekmez ve toplumsal cinsiyete eleştirel olarak odaklanması anlamında eleştirel teorinin satırları boyunca karşımıza çıkan ‘işler böyle gitmek zorunda değil’ düşüncesinden hareketle toplumsal cinsiyeti de yıkması dolayısıyla ‘cinsiyet sonrası’ kavramını onaylıyorum. Ancak bu, genellikle erilliğin ve dişiliğin ötesine geçme şeklinde anlaşılan türde ütopik bir ‘cinsiyet sonrası’ değildir. Bu, sadece zorunluluğun yıkımıdır, dünyayı kurmanın zorunlu olmayan yollarıdır.

Çakala ve sizin potansiyel olarak eleştirel temsillerin akrabalığına dişi olduğu aşikar Örümcek Kadın veya tanrıça gibi figürler yerine çakalı dahil etmeyi tercih etmenize geri göndersek burada çakalın az önce tanımladığınız anlamda ‘cinsiyet sonrası’ bir varlık oluşu ile bir ilgisi var mı?
Ah evet. O daha çok bu toplumsal cinsiyet rezaletini yıkması ve kadını bağrına basmayan ama kadınlar için olan bir feminizm olması anlamındaki bir ‘cinsiyet sonrası’ ile ilişkili. Bu türden bir ‘cinsiyet sonrası’, post-kolonyel çalışmalar ve women of color feminist çalışmalarından gelen ve sadece sömürgecilik ve ırkçılık yöntemleriyle baskı görmüş kişilerden karşı konulmaz bir şekilde kaynaklanan yaklaşımlarla yetinmeyen güçlü teorilerin kesişmesini gerektirir. Sadece kendisi için ve kendi bağlamında duran her toplumsal cinsiyet analizini reddederek bir tür acımasız kesişme durumunda ısrar etmesi noktasında ‘cinsiyet sonrası’ kavramını anlamlı buluyorum. Burada, bu, eşitsizliğin üretimindeki ince çizgiler karşısında bir tür yoğunlaştırılmış eleştirel anlayış olarak değerlendirilebilir

Sizin doğa/kültür ikiliğini yapıbozumuna uğratmanız noktasından ilerlemek için, ‘bedensel üretimin araçları’ kavramınız hakkındaki yorumlarınızı sormak istiyorum. Tıpkı siborg ve çakal temsilleri gibi bu kavram da hem doğa/kültür arasındaki geleneksel sınırları kaydırmak hem de ‘biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet’ (sex/gender) arasındaki ikiliği anlamak için yeni yollar yaratmak istediğiniz zaman kullanışlı bir araç oluyor. Siz kendiniz, ‘bedensel üretim araçları’ kavramı ile ‘biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet’ ikiliğinin yıkılması arasında nasıl bir bağlantı görüyorsunuz?
Biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet teorisi, madde/biçim kategorileri ile işleyen bir dünyayı kuran anlayışa açıkça borçlu olan bir analitik aygıttır. Bu derin bir Aristocu ikiliktir. Bu, aklın teleolojik amaçları için, doğanın kültüre mal edilmesi temelinde işler. Elbette bu yaklaşımın korkunç derecede kirlenmiş kaynakları vardır. Ama en azından biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini analiz etmek için de kullanışlı araçları vardır. Bu anlamda, o anlayış belli bir zaman için radikal bir başarıydı. Ama bu analitik çalışma işin kendisini yanlış anladı ve insanlar da biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet diye bir şeyler olduğuna gerçekten inandılar ve inanmaya da devam ediyorlar. Bu, yanlış yere konulmuş somutluğun yanılgısıydı. Yine de bize bu türden araçlar veren felsefenin kirleniş geleneğini hatırlamak önemlidir. Dünyayı Platoncu ve Aristocu yollardan farklı yöntemlerle kurmak için, ontolojiyi başka yollardan yapmak için, madde/biçim veya üretim/hammadde mefhumu ile algılanan bir dünyadan kurtulmak için, biçim ve madde veya biyolojik ve toplumsal cinsiyet kategorileri olmaksızın bize bedensel üretim araçları ve inşa halinde dünyalar fırlatan, dünyayı bir eylem olarak algılayan, bir dizi birbiriyle bağlantılı yol görüyorum.
 

Ve tabii ki, her şeyi yalnızca toplumsal inşaya ya da tümüyle doğal şeylere indirgemeksizin…

Kesinlikle. Ben ne doğalcıyım ne de toplumsal inşacıyım. Ne o, ne de öteki. Bu ne toplumsal inşacılık, ne de teknobilimsel veya biyolojik belirlenimcilik. Doğa da değil. Kültür de değil. Bu gerçekten başka bir yere ulaşmak hakkında ciddi bir tarihsel çaba.

Yakın zamanlarda potansiyel eleştirel temsillerin akrabalığına yeni bir üyeyi dahil ettiniz: Köpeği. Neden?
Köpekler birçok şeydir. Onlar birçok kategoriyi işgal eder: cinsler, nüfuslar, haşaratlar, figürler, deney hayvanları, ev hayvanları, işçiler, kuduzlar, Yeni Gine şarkı söyleyen köpeği, Dingolar vs. Köpeklerin türlü türlü mevcudiyetleri vardır. Köpeklerin ontolojisi gerçekten büyük olmayı ters yüz eder ve köpekler için kullanılan tüm bu adlandırmalar çeşitli türden ilişkisellikler hakkındadır. Köpekler birçok ilişkisellik barındırırlar ama bunlardan pratik açıdan zorunlu olan bir türü insanlarla olanıdır. ‘Evcilleştirme’ kelimesinin etrafında dolanmaya gerek olmadığı halde, köpeğin bir insanla ilişki içinde olma zorunluluğu neredeyse köpek kelimesinin tanımının bir parçasıdır. ‘Evcilleştirme’ çok kuvvetli bir kelime olsa da, bütünüyle açık değildir. Aksine, evrimsel ve tarihsel bir bakış açısından, köpeklerin bu simbiyotik ilişkiyi kurmada ilk adımı attıkları gerçekten muhtemeldir. Ortada buna delil niteliğinde bir miktar ilginç biyolojik-davranış öyküsü vardır. Bunlar kısmen test edilebilir, kısmen test edilemez öykülerdir. Kısacası köpekler, hemen hepsi ilişkilerle ilgili ve çok özellikle de farklı tarihsel biçimlerdeki insanlarla olan ilişkilerle ilgili, çok geniş bir muhtemel ontolojiler dizisine sahiptir. İnsanlar için, köpekler muazzam miktarda semiyotik iş yaparlar. Onlar bizim için sadece koyunları güderken değil aynı zamanda birer figür olarak da iş görürler ve insan yatırımlarının çok önemli çeşitleri sayılırlar.
Köpeklerde beni ilgilendiren, türlü yanlar var. Köpeklerin, biz olmadığımız olgusu ile ilgileniyorum. Yani onlar ‘biz-olmayan’ sayılırlar. Köpekler sadece sevimli izdüşümler değillerdir. Onlar benim aynadaki yansımam sayılmazlar. Köpekler, başka bir tür sayılırlar; başka bir tür ama çok yakın bir ilişki içinde yaşayan; anlamaya çalıştıkça yardımcı olmaktan çok bir sorun haline gelen doğa/kültür ayrımı ile ilişki içinde başka bir tür. Çünkü köpekler ne doğadır ne de kültür; ‘hem/hem de’ değil, ‘ne/ne de’ de değil ama başka bir şey.
 Zannedersem, yoldaşlık mefhumu burada önem kazanıyor?

Evet, her ne kadar yoldaşlık mefhumu, köpekleri değerlendirmekte çok modern bir yol olsa da. Yoldaş hayvan mefhumu bütünüyle yeni bir buluş. Köpekleri, ev hayvanları olarak değil de yoldaş hayvanlar olarak görmek epey yeni bir tartışma. Köpeklerle etik bir ilişki içinde olmak zorundayız; çünkü onlar insanların zalimliği, dikkatsizliği veya aptallığı gibi nedenlerden dolayı kolaylıkla incinebilirler. Öyleyse köpekler anlam yaratma ve sorgulama yerlerine dönüşürler: etik sorgulama, ontolojik sorgulama, toplumsallaşmanın doğası üzerine sorgulama, pedagoji, eğitim ve kontrol üzerine sorgulama, sadizim üzerine sorgulama, otoriterlik üzerine sorgulama, savaş üzerine sorgulama (örneğin piyade ile askerilik tarihinde bir araç olarak kullanılan savaş köpeği arasındaki ilişki) vs. Köpekler, hemen her çeşit koşul altında, üzerine düşünmek için iyi bir figürdür. Hizmet köpeğinin, örneğin gözleri görmeyenlere yol gösteren veya başka çeşitlerin gelişimi söz konusudur. Köpeklerin insanların ihtiyaçları ve arzuları çerçevesinde onlarla ilişki içine sokulduğu birçok farklı yol vardır. Oyuncak olarak kullanılan köpekler de vardır, çiftlik koruyucusu olarak koyunları kurtlardan, ayılardan ve çakallardan korumak için kullanılanlar da. Çalışan köpekler daha çok ilgimi çekiyor ve insanlarla köpeklerin spor dünyasındaki ilişkisi de böyle. Ayrıca bir de bağımlılık meselesi var ama köpekler ileride anne babalarının yerini alan çocuklar gibi değildir. Köpekler yetişkindir. Yetişkin köpekler çocuklaştırılamaz. Ben çapraz-türlerin yoldaşlığını ve ötekilik üzerine soruyu gerçekten ilgi çekici buluyorum. Köpekler bizi, etik, ontolojik, politik, zevk üzerine veya vücuda gelme hakkında birçok soru soran ötekiliğin özel bir türü ile karşı karşıya getirir.

Peki köpek, siborg ve çakal ile nasıl bir ilişki içinde? Temsillerin akrabalığında ikisinin arasında bir figür mü?
Evet, şu anlamda; biliyorsunuz ki, ben ne doğa ne de kültür olan çok çeşitli mevcudiyetler hakkında yazdığımı zannediyorum. Siborg işte böyle bir mevcudiyet. Çakal da böyle ve genetik mühendislerinin lâboratuar araştırma hayvanı OncoMouse da bu tuhaf ailenin, ne doğa ne de kültür ancak bir ara yüz olan bu queer ailesinin, bir üyesi. Bu aile bana göre, benim kişisel olarak üzerine yazdıklarım anlamında siborgu, çakalı, OncoMouse’u, FemaleMan’i (DişiAdam), feministleri, feminist analiz içindeki kadınların tarihini, yeni projemdeki köpekleri ve tabii ki insan-olmayan primatları kapsıyor. Tüm bu mevcudiyetler, doğa ve kültür kategorilerinin birbirinden ayırt edilememesini gerektiriyor.
Bunların hepsi aynı seviyede mi yoksa siborgu kategoriler üstü bir tür, bir meta-kategori olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Güzel, belki bazen siborg bir meta-kategori olarak işlev görüyor, ama ben yine de onun rütbesini, ‘yavrulardan biri’ne indirdiğim için mutluyum. Bazı zamanlar tüm bu bahsettiklerimin siborg figürleri olduğunu söyleyerek konuşmamı bitiriyorum ama şimdi bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum. Siborgu, hayatta kalabilmek için bir ton berbat müdahaleye muhtaç olan yavrulardan biri olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Bu dünyada hayatta kalmayı sürdürebilmesi için teknik olarak geliştirilmesi gerekiyor :-)
 

Friday, May 3, 2013

KENDİ SÖZLERİYLE AUGUSTO BOAL’LE “EZİLENLERİN TİYATROSU” HAKKINDA BİR GÖRÜŞME


Bu görüşme Douglas L.Paterson ve Mark Weinberg tarafından yapılmıştır.
(Douglas L. Paterson Omaha’da, Nebraska Üniversitesi Dramatik Sanatlar Bölümü’nün Profesör’ü ve Omaha Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi’nin kurucusudur. Mark Weinberg Visconsin Merkez Üniversitesi’nde Tiyatro Yönetmeni ve Doçent’tir. – Rock County ve Birleşik Devletler’de “Hiyerarşiye Meydan Okuyan Kollektif Tiyatro” nun yazarıdır.)
(Bu görüşme kaynağını “Yüksek Performans” adlı sunumdan almış ve bir  versiyonu 1996 Yazı’nda yayına hazırlanmıştır.)

 İki Bölüm’den Oluşan Görüşmenin II. Bölümü

SORU: Şimdiki soru evrenselleşmeyle ilişkilendirilmeli. Biz mikrodan makroya doğru bir tarzda evrensel olana nasıl ulaşırız? Ezilenlerin Tiyatrosu tekniklerinin kısıtlı olanaklarıyla gerçeğin ve ideal sonuçların durumdan duruma benzerlik göstermesine yol açması mümkün mü? İmge ve Gökkuşağı Tiyatrosu teknikleri bize, daha önceden kendi teknikleriyle yapılanmış kısıtlı olanaklar sunabilir. Bu temsiller muhtemelen tahmin edilebilir. Bu kısıtlı sonuçlardan yola çıkarsanız, seyirciler tarafından yapılandırılan kahramanların ve sonuçların dünyada benzer olduğunu görürsünüz. Bu tahmin edilebilir sonuç ve süreçlerle belli bir evrenselliğe ulaşırız.


BOAL: Ben, eğer belli bir forum’a (tartışma ortamı) sahipseniz, orada tahmin edilebilir pek çok alternatifler ve pek çok stereotiplerin de olacağına inanıyorum. Yedek stereotipler de dahil. Forum’a gitme konusunda siz; “Ya oraya yalnız gideceğim, ya da başkalarıyla gideceğim” diye düşünebilirsiniz. Bu tahmin edilebilir, ya biri, ya diğeri. Kimi seyirciler şunu söyleyecektir: “Oh, oraya yalnız gitmeyeceğim, diğer insanlarla gideceğim.” Bu da tahmin edilebilir ve çok sık olan bir şeydir. Buna rağmen tahmin edilebilir olması, doğru olmadığı anlamına gelmez. Doğru olan, zamanımızın çoğunu, yalnızca problemlerimizi çözmek uğruna çabalamakla harcadığımız halde, bunu açığa vurmadığımızdır. Yani, birinin yalnız değil birlikte  gidebiliriz deme çabası, eğer tahmin ediliyorsa bu iyi bir şey.
Aynı zamanda, Forum Tiyatro’nun, sonunda problemlere çözümler bulma konusunda değil, problemleri düşündürme yöntemi konusunda önemli bir etkisi olduğuna inanıyorum. Çünkü normal (alışılmış) tiyatroda bir “felçlik” durumunun olduğunu düşünüyorum, bu tiyatroda seyirci aksiyonun gücüyle felç olur ve karakterle özdeşleşerek acı çeker, kimi zaman da yalnızca cevap verir seyirci, aktörün yaptığını yapar, onun hissettiğini hisseder. Benim için önemli olan şu; bulduğumuz şey tamamıyla çözüm olmayabilir, ama çözüm bulmak için arayış, gözlem ve kritik etme süreci yaşanmıştır. Forum Tiyatro’nun sonunda, hiçbir çözüm bulamazsak da; “-Tamam. Güzel oldu. Biz bir çözüm bulamadık fakat araştırdık” derim. Kimi zaman, sonunda basmakalıp bir çözüm bulmaktansa, hiçbir şey bulamamanın daha iyi olduğunu düşünürüm. Çünkü o zaman çözüm hakkında gerçekten düşünmüş olursunuz. Değişen şey seyircinin tutumudur., yalnızca tüketen değil, sorular soran bir seyirci söz konusudur.
Son yıllarda gerçekte oyuncu başı (lider) olmayan oyuncu başı (lider) için kullandığım bir numara var, bu numarayı çok seviyorum. İçindeki lideri keşfetmek zorunda kalan tasarlanmış(tarafımdan) bir lider. Bu insan benim verdiğim yanlış bir öğretiyi buluyor. Çünkü ben onlara numara yapıyorum. Bunu çok seviyorum. Oysa ben onlardan bana güvenmelerini istemiştim ama bu güven gözü kapalı bir güven değildi. Dolayısıyla bu oyun onlara, her ne söylersem söyliyeyim, söylediklerimi tamamıyla doğru olarak kabul etmemeleri gerektiğini öğretti. “Söylediğim iyi ya da değil, benimse ya da benimseme, düşün ve analiz et.” Ezilenlerin Tiyatrosu’nun böyle olması gerektiğini düşünüyorum. “Daima düşün; bu doğru mu? Kabul ediyor musun?” Bu düşünmeyi kışkırtmaktır ve eylemi, yaratıcılığı kışkırtmaktır.
Biz her ne yaratıyorsak, her ne düşünüyorsak, her ne eyliyorsak, bizi hareket geçirecek bir başlama noktası bulmak zorundayız. Fakat dünün karakterinin söylediği gibi değil: “Ne kadar çok okursam, o kadar güçsüz olduğumu görüyorum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Domino oynayacağım.” Oysa Ezilenlerin Tiyatrosu tersini söyler: Sen başka pek çok şey yapabilirsin...Ne gibi? Haydi keşfetmeye çalışalım. Biz mesaj sunmuyoruz. Yöntemler getiriyoruz, mesaj değil.
 
SORU: Ama bu yaklaşım bizi, bir yandan yeren(eleştiren), öte yandan kahramanlaştıran Marksist melodramlarda olduğu gibi Kahraman/Kötü adam dualizmine sokmaz mı? Bir açıdan “iyi” önemli hale gelirken, “kötü” de önemsiz hale gelecektir. Forum’da yaptığımız gibi konferansta da yaptık bunu. İzlerken, bunun muhtemelen olması gerektiğini, fakat sıklıkla da olmadığını gördük. Problem bundan daha karmaşık. Dar görüşlü bir dekana ya da dar görüşlü bir öğretmene dair bir şeyi oynamak zorunda kalmak çok kötü. Kabul edelim ki 20 dakikalık bir zamanda hazırladık bu parçayı.  Fakat yine de iyi ya da kötünün melodramlarını yapmak gibi bir eğilimiz oldu.  Daha zengin bir anlatıma ihtiyacımız yok mu?

BOAL: Bunun kuşkusuz durumlara bağlı olduğunu düşünüyorum. Söylediğiniz gibi hazırlık için 20 dakika süre vardı ya da insanlar ne yaptılarsa bu sürede yaptılar. Daha derine gidersiniz ya da gitmezsiniz. Paris’te yapmayı henüz denediğimiz bir örnek var, abartılı bir sempati durumundan uzaklaşıldığına inandığım çok iyi bir deneyim bu. Biz Euripides’in Iphigeniası’nı yaptığımızda, beylik bir hikaye yapmadık. Fakat arketipsel bir hikaye yaptık., stereotipik (klişe) bir hikaye değil. Arketipik ve stereotipik-bu ikisi aynı şey değil. Yalnızca görünenin sonuçlarından yararlanarak dış görünüşe ilişkin görüşünüzden söz ettiğinizde bu stereotipiktir (klişe). Pek çok şeye seyircinin gözünden bakıyorsanız bu arketipiktir. Sonra siz insanların güç adına mücadelelerini içeren bir oyun izliyorsunuz. Fakat bu güç seyirci tarafından yalnızca güç olarak algılanmalı. Her şeye muktedir olan bir güç olarak değil. Şöyle ki: Bir başkasını öldürebilecek gücüm var, başkalarını alt edebilecek güce sahibim, onları yok edebileceğime inanıyorum, bu gücün bende olduğunun farkındayım, bu yüzden onları öldürmeme gerek yok. Bu güç hayvanlardakinden çok farklı bir güçtür. Bir aslan, eğer öldürebilecek gücü olduğuna inanırsa öldürür, fakat öldürebilecek gücü olmadığını hissederse öldürmez.
Zaten uygarlık, insanlığın, o gücü kullanmaksızın, gücü kavramaya çalıştığı bir süreçte meydana geldi. İnsanları öldürme gücün olduğu halde, bu gücü kullanmaya zorunlu olmadığını bilerek kral olmak. Fakat bir “kral” olmak, her bir insanın da senin kral olduğunun farkına varması. Bir rahibin yaptığı gibi, farkına varılan bir oyun gibi, her bir insanın kralın gücünün farkına varması. Bizim yaptığımız da buydu. Biz arketipik bir oyun yaptık. Her kim güç kazanıp güç kaybediyorsa, onu gördüğümüz bir oyun. Bu da bir kral olarak Agamemnon’un güç kazanması anlamına geliyor. Agamemnon kral olduğunda babasının gücünü kaybediyor. Bu yüzden Iphigenia’yı kurban etmek zorunda kalıyor. Yani, eğer gücünü kazanıyorsan, bir yandan da kaybediyorsun anlamına gelen bir mekanizmadır bu. Yunan uygarlığının başlangıcında var olan bir düşüncedir.
Bazı şeyler de insana cazip gelebilir. Ben güçlü olmak istiyorum. Örneğin; geçen gün Oskarlar hakkında bir yazı okuyordum. Orada bazı aktörler vardı. Yakışıklı karakterleri oynayan yakışıklılığıyla güç kazanmış aktörler. Fakat onlar sanatçı olarak güç de kaybediyorlardı bir yandan. Şimdi onlar o karakterleri oynamak zorundalar. Onlar bu şekilde milyonlarca dolar kazanıyorlar, bu tür karakterleri oynayarak para kazandıklarının farkındalar, bu yüzden buna saplanıp kalmak zorundalar. Onlar yıldızlıktan güç alıyorlar fakat bir oyuncu olarak da güç kaybediyorlar. Onlar oyuncu olmak isteselerdi, içinde mekaniklik bulaşmış hiçbir şey olmayan, yapamadıkları farklı deneyimlere girişirlerdi. Bu yüzden güç kazanmak kimi zaman bize güç kaybettirir.
Bizim yaptığımız oyun, bir kadının bir adamla ilişkisinde kendini savunmak zorunda olması ya da olmamasını içeren arketipik bir oyundu. O (Iphigenia) babasının kızı olmak zorundadır, öldürülmeyi kabul etmek ve Achilles’in karısı olmak zorundadır. Eğer; “Hayır seninle evlenmek istemiyorum ve öldürülmeyi istemiyorum.”  derse, babası kral değildir, dolayısıyla prenses de değildir. O kimliğini yitirmiştir. “Ben kimim? Neredeyim?” sorularıyla birlikte kimlik sorgulaması düşüncesi gelir dolayısıyla. Bunlar oyundaki arketipik şeyler. Arketipik arzular, arzuyla irade arasındaki mücadele. “ Bunu arzuluyorum fakat iradem bana bunu söylemiyor.” Zamanın her anında Agamemnon kızını kurtarmayı arzu eder fakat iradesi şunu söyler: “Sen onu öldürmek zorundasın.” Kimi zaman Agamemnon kendi arzusuna karşı mücadele eder. Yunan tragedyası olan bu oyunun tam bir arketipsel oyun olduğunu düşünüyorum.
Sonra biz güncel oyunlar yaptık ve bu oyunlar muhtemelen daha eski oyunların stereotipleriydi. Burada kızının ırzına geçen bir baba vardır. Bu durum çok sık olan bir şey. Fransa’da, başlangıçta (Forum’a katılanlar) bu olay hakkında konuşmadılar, sonra konuşmaya başladılar. Bu durumun kırsal bölgelerde olduğunu ve Şimdi Paris’te dahi böyle şeyler yaşanabildiğini söylediler. Babası tarafından ırzına geçilen kız. Ve biz bundan daha az ya da çok stereotipik bir hikaye yaptık. Diğer bir hikaye de, daha az ya da stereotipik olan tatil yapmaya(hiç bir şey yapmayan, eylemsiz) devam eden insanların rahatsızlıklarını kışkırtan handikapının  hikayesiydi. Siz problemleri insanları çıkmaz içinde göstererek kışkırtırsınız. Bu yüzden hikayenin daha az ya da çok stereotipik olması önemli değil. Mekanizmaları harekete geçirecek bir arketip olması önemli, çünkü o mekanizmalar arketipsel düzeyde harekete geçerler. Sonra siz Fransa’da tekrar tekrar olmuş bir stereotipik bir durumu gösterebilirsiniz. Ardından, kral ya da yönetici olma girişimini bilen seyirciye az ya da çok sorular sorarsınız bu babanın varoluşu ve kendini az ya da çok ortaya  koyması hakkında. Fransa’da şimdi ve burada bu tür durumların önüne geçmek için ne yapabilirsiniz? Irzına geçilen kızlar ve yasak cinsel ilişkiler konusunda neler yapabilirsiniz? Eğer siz böyle bir olaya tanık olsaydınız nasıl davranırdınız?” Böylece biz, bu duruma karşı mücadele etmek için çözüm yolları bulmaya çalışıyoruz. İnanıyorum ki, dolaysız durumların ötesine geçerek etkili oluyoruz. Fakat kuşkusuz 20 dakika içinde.

SORU: Yani, bazı fikir ayrılıklarını resmetmenin bir ifadesi olan fazla stereotipleştirme (klişeleştirme) diyalogu doğurmada bir dereceye kadar önemli oluyor. Belki de yapılan çok katmanlı ve karmaşık şeyler bize yalnızca ince farklılıkları, en küçük ayrıntıları incelemede yol gösteriyor.

BOAL: Ben her tür durumda Forum Tiyatro yapabileceğimizi düşünüyorum, her türlü ilişkiyle ve her şeyle. Fakat bu kuşkusuz siyah/beyaz yapmak anlamına gelmiyor. Ibsen’le Çehov’u ele alalım. Bir Ibsen’i hazırlamak bir Çehov’u hazırlamaktan daha kolaydır. Örneğin insanların düşman ilan ettiği Dr. Stockmann’ı ele alın. Bazı şeyleri Forum’da görmek açısından Stockmann karakterinin çok uygun olduğunu düşünüyorum. Biz bunu Forum Tiyatro’da nasıl yapabiliriz?
Vanya Dayı Forum için, yerine konulacak  ve ne yapılması gerektiğini gösterecek şeyler açısından çok daha zordur. Çünkü Vanya Dayı daha çok bir karakter oyunudur, diğeri ise durum oyunu. Forum için durumlar daha uygundur. Sizin için karakterler önemliyse, yine Forum yapabilirsiniz fakat zihindeki donuk imgelere polislik yapan şeylere yönelik olan Arzu Gökkuşağı (Rainbow of Desire) bu uygulama için daha uygundur.

SORU: ABD’deki Broadway oyunları, üniversitelerimizdeki tiyatrolar ve buradaki bölge tiyatrolarımız ve tabii ki Rio’daki –standart oyunları sunan tiyatrolar için ne düşünüyorsunuz? Sizin bu tür performanslara  karşı olmadığınızı biliyorum. Fakat sizin eğiliminiz, toplumsal interaktivitenin getirdiği, tiyatronun da ihtiyacı olan tam bir yakınlaşmadan mı yana?

BOAL: Düşündüğüm tam da bu. Sanırım burada Fransa örneğini vereceğim. İnsanlar okullardaki tiyatro öğretmenlerine çok aşina. Fakat onlar yalnızca Moliere, Racine, Mariavux, Corneille öğretiyorlar. Öğretmenler okul dışında gördükleri oyunları, bu kez aynen okulda hazırlıyorlar. Bana göre tersi yapılmalı. Okul; tiyatro dilinin öğrenildiği bir yer olmalı, prodüksiyonun tamamlandığı yer değil, dil önemli. Ezilenlerin Tiyatrosu tiyatronun bir dilidir ve bu tiyatroda prodüksiyonun tamamlanması gerekmez. Sanırım her birimiz için doğrusu da bu. Almanya’daki Schausspiel House örneğine bakalım; her yıl bir Alman klasiği yapmak zorundalar, bir de bulvar oyunu. Bu zorunluluğu anlayamıyorum. Her yıl aynı şey. Her yıl sıkıcı bir tekrar. Eğer onlar, içinde Forum Tiyatro yapabilecekleri bir mekana sahip olsalardı, eminim yaptıklarıyla tiyatroyu yeniden canlandırırlardı. Şundan da eminim; eğer biz Arzu Gökkuşağı teknikleriyle Hamlet’i hazırlayacak olsaydık, Shakespeare’deki aksiyonları yeniden canlandıracaktık. Oysa onlar Shakespeare’i bilinen, normal bir yolla hazırlıyorlar. Kast ettiğim aksiyonu daha canlı hale getirmektir. Yani düşündüğüm şey; tiyatronun dilini öğrenmeyi ve tamamlanmamış bir yapıyı tercih etmemizdir. Şimdi bunu yapmaya başlamanın zamanıdır.
Omaha’nın, ülkedeki diğer kentlere göre şiddetin daha yaygın olduğu bir kent olduğunu söylemiştim. Burada, insanlarla kurulan diyalog yalnızca, böylesine yaygın şiddetin neden olduğuna ve bu şiddetin, nasıl olur da durmadığına dair değil –çünkü siz zaten buradaki şiddeti durduramazsınız- fakat varolan şiddetin nasıl azaltılabileceğine dair olmalı. Statik olan tiyatronun bir başka formunun gösterilmesine dair değil.
Ezilenlerin Tiyatrosu’nun toplumsal açıdan önemli olduğuna eminim, fakat Ezilenlerin Tiyatrosu, varolan tiyatronun bir diğer formu olarak, hayatı daha katlanılabilir kılma anlamında da kullanılabilir. Günümüzde hayat kimi zaman, Brezilya örneğinde olduğu gibi katlanılamaz olabiliyor. Yaşadığınız binanın kapıcısı ya da bekçisi binadan uzaklaştığında, siz burada her an ateş altında kalabilirsiniz. Bu katlanılamaz bir durum. Herhangi biri diğerine ateş açmak istediği için şiddete maruz kalabilirsiniz. (Böyle bir şey oldu) Birkaç gün önce böyle bir manzara gördüm. Ardından da Adam kendini haklı gösterdi, katil; “Oh, çok üzgünüm, gerçekten onu öldürmek istememiştim, diğerini öldürecektim.” Ona göre bu kabul edilebilirdi, sözünü ettiği o kişi, dükkanın önüne uzanmış yoksul bir adamdı. Bu ve benzeri olaylardan ötürü Omaha’da yaşamak çok zor. Fakat siz tiyatro yoluyla diyalog kurabilirsiniz, Forum Tiyatro’yla –somut bir tiyatroyla. Büyük politik ve toplumsal problemleri çözebileceğimizi düşünmüyorum. Eğer bir yerde açlık,  bir yerde işsizlik varsa, orada şiddet kaçınılmazdır. Çünkü bir insan için şunu söylemek çok zordur: “Evet, açlığa razıyım, ya da işsiz kalmaya razıyım veya sefalete razıyım.” Bu çok zor bir şey. Kimileri bu durumu kabul ediyor, kimileri de isyan ediyor. Sefalet içinde yaşayan bir insana, sefil olmadığını, yalnızca yoksul olduğunu anlatamazsanız, yoksul insanı daha az yoksul yapmaya yönelik politik eylemleri göremezseniz, eğer bu eylemleri dikkate almazsanız, şiddet kaçınılmazdır. Fakat bazen şiddet, bu tür kaçınılmaz şiddetin de ötesindedir, Forum Tiyatro buna da yardımcı olabilir.

SORU: Şiddetin karşısında umuttan da konuştuk bu hafta. Brezilya’da, Amerika’da ve dünyanın her tarafında, serbest piyasa moral değerler(buyruklar) oluşturuyor. Bir tür gelecek, bir çeşit umut anlamına gelen sizin tiyatronuz bütün bunların karşısında yer alıyor. Siz umutlu musunuz?

BOAL:  Evet umutluyum. İletişim kurmada bazı sözcüklerin yararlı olduğunu düşünürüm. Bunlar yalnızca dinsel sözcükler ya da toplumsal pratiği ifade eden sözcükler için geçerli değil. İşte “umut” o sözcüklerden biri. Çünkü arzularımızı gerçekleştirme umudumuz olmazsa “umut” da olmaz. Arzuladığımız şey, toplumumuzda hepimiz için daha iyi olabilecek bazı şeyleri değiştirmeyi istemek olmalıdır. Bazen insanların umut hakkında konuştuklarını duyuyorum. Brezilya’da çok sık rastlıyorum. Çaresiz insanlar şöyle söylüyor: “Umutlu olmak zorundasın...” Ben onlara; eğer mücadele etmeyi bilmiyorlarsa, mücadele etme arzuları yoksa, umut etmek için bir neden olmadığını söylüyorum. Bunu yapmadığı sürece her şey eskisi gibi devam edecek çünkü.
Umut , bir gün bazı şeylerin olacağını körlemesine beklemek değil. Bir gün tanrının sana yardım edeceğini körlemesine ummak. Kör umut, bunun umutsuzluktan daha kötü olduğunu düşünüyorum. Umut derken kastettiğim şey güçlü bir arzuya sahip olmanızdır. Eğer buradaki insanlarda, ırkçı şiddeti azaltmaya ya da sona erdirmeye yönelik güçlü bir arzu varsa onlar umudu hak ediyorlar demektir. Biz güçlü bir arzuya sahipsek umudu hak ederiz. Umut etmenin bir hak olduğunu düşünüyorum. Güçlü bir arzumuz yoksa umut etmek için hakkımız da yoktur.
Hangi güçlü arzular umut etmeyi gerektirir? Omaha’da, burada hangi arzular? Mr. Warren Buffet’dan daha zengin olma arzusu...Bunu arzu edemezsiniz, bu meşru bir arzu değildir, yalnızca çocuksu bir arzudur. Fakat şu arzu meşrudur; Omaha’da hiç kimse ölmemeli. Ne soğuk yüzünden, ne açlıktan, ne de birbirine ateş açan silahlı çeteler yüzünden. Hiç kimse ölmemeli. İşte bu arzu meşrudur. Öyleyse biz ölmeme arzusunu geliştirmeliyiz. O zaman umut etmeyi hak edebiliriz. Umut bir hak ediştir. Her ne şekilde olursa olsun sahip olduğunuz bir şey değildir. Eğer arzunuz sizi aktif hale getiriyorsa umut etmeyi hak edersiniz. Fakat evde sırt üstü yatıp; “Bunun olacağını umuyorum” diyerek lotaryadan kazanç sağlayacağınızı bekliyorsanız, bu umut meşru değildir. Hükümetin insanlar için nasılsa her şeyi iyileştireceğini bekliyorsanız, bu da meşru değildir.

SORU: Dolayısıyla lotarya eğilimi rüşvetçi umutla örtüşen bir metafor’dur. Bu rüşvetçi umut yoksulluktan kurtulma düşüncesine prim verir. Bir anda bir milyon kazanacaksınız. Sizin umudunuz bu. Eylemsel bir umut değil yani...

BOAL:  Evet, pasif bir umut. Sizi oynamaya sevk etmeyen, size karşı duran bir umut. Bir anda bir milyon kazanacağınızı biliyorsunuz; aynı zamanda hiçbir şey kazanamayacağınızı da biliyorsunuz. Brezilya’nın durumunu ortaya koyan ve çok merak uyandıran bir oyun çıktı. Bu oyunda bir bilet satın alıyorsunuz, sonra bileti kazıyorsunuz ve hemen bir şey kazanıp kazanmadığınızı görüyorsunuz. Bu oyun iş yapmadı. Fazla ses getirmemesine karşın hâlâ oynayanlar var. Bu oyunu ortaya çıkaranlar şunu soruyor: “Fakat neden?” Onlar bu oyunun çok satacağını düşündüler. Oysa insanlar bileti alır almaz, derhal kazanıp kazanmadıklarını görüyorlardı. 
Benim teorim ise “Hayır”, bu böyle değil. Lotaryadan bilet aldığınızda, satın aldığınız şey öncelikle ödül değildir. Satın aldığınız şey, öncelikle ödül kazanma umududur. Eğer siz ödül kazanıp kazanmadığınızı hemen bilirseniz, ardından gelecek hayal kırıklığına neden olan umut etmenin mutluluğunu yaşayamazsınız. Hayal kırıklığıyla birlikte, hayal kırıklığı öncesinde umut etme. Bu sahte bir umut’ur, iki haftalık mutluluk. İşte siz bileti satın
aldığınızda, iki haftalık mutluluğu, iki haftalık umudu da satın alırsınız. Eğer sonucu hemen bilirseniz, hayal kırıklığı da, bileti satın alır almaz gelir. Brezilya’da bu şans oyununun neden iş yapmadığı ortada. Brezilya’da lotarya ve yasa dışı kumar çok yaygın. Çünkü orada işe yaramaz-sahte bir umut var. Lotaryada size kazanmayı bekletecek bir umut, sonuçta ezenin ezmeyi sürdürmesine hizmet eden bir umut. Bu umut, siz hiçbir şey yapmadan, dünyanın daha güzel olacağını vaad eden bir umuttur. Bunun çok kötü olduğunu düşünüyorum. Çünkü size eyleme geçirecek ve oluşacak kolektif arzuyla, dünyayı daha güzele doğru götürecek nitelikte bir umut değildir bu. Benim sözünü ettiğim umut geliştirici olmalı. İşte benim inandığım umut bu umut. Geliştiren, dönüştüren umut.

Wednesday, May 1, 2013

Anita Sezgener’le Hafif Zehirler üstüne


 
Söyleşi: Elif  Sofya

Elif Sofya: Pusu Bilici ve Taşlık’tan sonra şimdi de Hafif Zehirler… Üç kitabın da öz anlamında birbirine sıkı sıkıya bağlı, fakat üçünün de dili, söyleyişi, biçimi belirgin farklılıklara sahip. Bu ifade ediş zenginliği aynı zamanda bir risk almayı da içinde barındırıyor. Bu konuda neler söylemek istersin?
Anita Sezgener: Zor bir şey değil mi insanın kendini demesi? Paramparça bir dünyada benliğin yok oluşuyla karşı karşıya kalındığında benliğin yine belli bir parçalı yapıyla kendini kurtarma teşebbüsü diyebilmenin bir ısısı olsun.
Dediğin doğru,  üç kitap öz olarak birbirine sıkı sıkıya bağlı. Bu, şeyleri bilinçaltının korkutuculuğundan bilince çıkartmanın rahatlatıcı akışkanlığından kaynaklanıyor sanırım. Bununla beraber de bir form ihtiyacı beliriyor. Bir meseleyi kuşatıp ifade edecek dilin formunu bulma arayışı.
Bu farklı söyleyişlerin riskleri olması konusunda da haklısın ama insan yazarken bir ihtiyaç içinde olduğundan girdiği riskin de tam farkına varamıyor. Sanki gelip o ihtiyaç o belirli dili dayatıyor gibi. Ve Todorov’un bahsettiği ipleri havaya atıp yakalamaya çalışmak da var.
Deleuze ve Guattari’nin soruları hep zihnimde bir yerlerde:
“Benlik birden fazla oluşu barındırıyor olabilir mi?”, “Bir ve aynı yazarın yazı makinesinde pek çok bileşen bulmak olanaklı mıdır?”
Yine onlara uğrayarak devam edeyim. ‘Yazan bir çoğulluk’ ise dilin kendisi, bir duygular ve duyarlılıklar zemininde problematikleşmeye ve buradan bir söyleyiş kurmaya çalıştığında benlik başka başka oluşlara uğramak zorunda kalabiliyor, kaldı da. Birbirinden farklı duyguların, duygulanışların ve düşüncelerin dili ve formu nasıl aynı olsun?
“Yazar olsa olsa anlam varsayımları, başka bir deyişle biçimler üretir ve bunların içini dünya doldurur.” diyen Barthes’dı, değil mi?
E.S: Hafif Zehirler’de, tek tek şiirlerin ötesinde, kitabın bütününe ait güçlü ve sarsıcı bir atmosfer var. Kitap nasıl bir süreçte oluştu?
A.S: Bu da Taşlık gibi ortasından açıp okunamıyor, bütünlüklü bir kurgusu var. 6-7 sene evvel kitabı bir kendiyle barışma ritüeliymişçesine yazdım. İlk taslak bittiğinde büyük bir rahatlama yaşamıştım, uzun zaman birkaç kişiye okutmak dışında durdu odalarda. Yıllar içinde ara ara çağırdı beni Hafif Zehirler, çalıştım üzerine. Sonra bir gün bünyemden çıkartmam gerektiğine ikna oldum. Bir bütünlenme çabası olarak. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş ritüeli gibiydi de aynı zamanda. Lacan’ın bilinçaltının bir dil gibi kurulduğu söylemini de anımsayarak. Çocukluğumun gözünü, duyuşunu bulmak ve bireysel tarihime sahip çıkmak olarak da okunabilir.
Yetişkinliğe ancak yazının yol verdiği bir yeniden kurguyla ulaşılabileceği duygusu vardı bende. Ama bir yandan da yetişkin olma ve olgunlaşma hep süreceğinden açık uçlu bıraktım sonunu. Çünkü sanırım ölene kadar didik-kuşları olacağız, oluş’un suyunda, Kafka yazı için bir “çıkış sorunu”dur diyor ya, işte hep çıkma halinde olan bir çıkışla.
E.S: Pek çok mitolojik gönderme, dini hikâyeler ve Kabala Hafif Zehirler’in iskeletindeki önemli ögeler. Bu unsurların seni nasıl etkilediğini merak ediyorum.
A.S: İnsanın taşıyıp durduğu ve artık tökezletecek denli ağırlaşan unsurlar acaba yazı yoluyla katlanılır olabilir mi diyordum içimden? Mitoloji, dini hikâyeler, masallar böyle girdi devreye. Bu hikâyeler arasında zikzak dokumak bir çoğulluğun örüntüsünü de getirdi kendiliğinden sanki. Dinlerin, mitolojilerin, masalların yanı sıra öğretiler de kendilerine alan açtı, böylece tek bir kimliğe bağlı kalmaktan kurtulmuş oldum.
Kabala’ya gelince, o zor bir konu, bir gün teyzem İbranice bilmeyen anlayamaz dediydi de rahatlamıştım.
Aslında bütün bu öyküler anlaşılmaz olanın bir parçası, bir yandan da onlar hayatın rengi ve yaşamı çekilir kılıyorlar. Kısa bir süre Kudüs’te kalmıştım, ağlama duvarında hep sallanarak dua ediliyor, bense hep bir mesafede durup izliyordum. Oradaki dünya yabancıydı ve bilinmezdi benim için, ürkü yeriydi.
Bu göndermeler ve öyküler, dış ve iç ürkülerden çıkabilme, dünyayı olduğu gibi kabul edebilme, ona değebilme ve mesafeyi aşabilme arzusuyla da ilişkilendirilebilir.
E.S: Hafif Zehirler’de hastalıklar da geniş yer tutuyor. Hastalıklar, semptomları, sağaltımları bir sembolleştirmeden ibaret değil sanırım.
A.S: Hastalıklar bir çeşit sözlükçe fikriyle ortaya çıktı aslında, onları ben uydurdum.
Klinik hastalıklar ve teşhislerinin o kaskatı dünyasından çıkmak, renklerini bozmak ve zehrini almak istedim.
Sürekli bize cennetsi bir dönemmiş gibi empoze edilen çocukluğun atlatılması gereken zor evrelerle dolu olduğuna bir im koymak da var. Çocuksu bir hayal gücüyle kurulan hastalıklar bunlar.
Yazının ilaç yutmaktan çok daha işlevsel olduğunu düşünüyorum. Kimyayı kesinlikle düzenleyebilir. Herkese tavsiye ederim. ‘Hafif’ zehirlenerek kurtulunabilir yani.
E.S: Aile eleştirisi, birey olma tutkusu ile iç içe yürüyor şiirlerde. Politik bir alt metin olarak “kültür” eleştirisi de belirgin. Zerzan’ın söylediği gibi; “yabancılaşmadan bağımsız ele alınamayan kültür, bir tür teselli olarak şeyleştirdiği gerçeklik için ödenen bir bedel.” Buradan bakınca, kültürel ögelerin hastalıklarla birlikte kullanımını da Anita’nın muzip bir göz kırpması olarak değerlendirebilir miyiz?
A.S: Ya harikasın Elif bu soruyu bu şekilde ancak sen sorabilirsin. Saptamaların müthiş. Cevaplaması da oldukça zor. Ailenin yüreklendirici, yapıcı ve onarıcı bir yer olmasını dilerdim. Son zamanlarda ‘normalia’ ya çalışıyorum, orada tek cümlelik bir bölüm var: “AİLE TEHLİKELİDİR.”
Sanırım bu kültür denen ‘bedel’in içinde hastalanmadan, kendine dona kalmadan, dışarıya zorlanmayarak ve baskılanmadan yaşamak çok zor. O yüzden yazı nefes borumuz. Ama burada yine de büyük bir paradoks var, yazı kültürün en leziz ve  kritik parçası çünkü.
E.S: Taşlık’ta ses kullanımı daha tekil, tek başına ve ağırlıklıydı. Hafif Zehirler’de ise kitabın bütününe iyice yedirilmiş çok sesli bir yapı var. Yavaşlayan, hızlanan, birbirini kesen, birbirinin içinde eriyen pek çok metinsel ritimle örülmüş bir kitap bu. Şiirlerindeki ses dokusunu açar mısın?
A.S: Aslında ses dokusunu nasıl anlatmak gerekir tam bilemiyorum. Alirik olana  düşkünlüğüm var. Kırılmalar, kırmalar, ses düşürmeler... Pusu Bilici’deki “tonal ile atonal arasındaki salınım” ve taşlık’taki atonal requiemsi hal, hafif zehirler’de yerini
balada bırakıyor mu desek acaba?
Şiirlerde ritmin yanı sıra, onunla beraber işleyen “ritmik form”dan da bahsedebiliriz. Taşlık’ta çizikler, bloklar ve bölgeler halinde, Hafif Zehirler’de yataylık getiren düzyazı şiir şeklinde.
Sesleri yapılarla anlatmaya çalışırsam, taşlık’taki sert yapı burada yok, Pusu Bilici’deki çiçek toplayıcılığı da; onun yerine gündüz uzunluğunun belirli bir sınırın altına düşmesi halinde çiçek açmayan uzun gündüz bitkileri var ya onları şiirle kandırıp açtırmak var.
E.S: Şiirlerindeki dil, söyleyişi yeniden üreten, yeniden yıkan, çoğu zaman dağıtıp bırakan pek çok farklılık taşıyor. Taşlık’ta bu çok daha belirgin bir bütünlükte ortaya çıktı. Bunu çok önemsediğimi, hayranlıkla takip ettiğimi söylemek isterim. Dil ile ilişkine ilişkin söyleyeceklerin neler?
A.S: Taşlık’ın dilini oluştururken Kristeva’dan çok beslendim. Dilin babayla hayatımıza girdiğini söyleyen Lacan’a Kristeva’nın itirazı var. Babanın gelmesinden ve sembolik’in babayla düzenlenmesinden çok önce anneyle çocuk arasında kurulan semiyotik ilişkiden bahseden Kristeva şiirsel dilin de o alanın ürünü olduğunu söylüyor. O dili kurucu dil yapmaktan: kesintili, şiirsel ve bedenin ritmiyle örülü bir dil.
Buradan bakarsak; bir taş düşürme jestinin dildeki karşılığı denebilir belki Taşlık için. Hatta kaygan taşta kayıp düşme riski de vardı, sancılıydı. Bedeni ihmal etmeyen bir jest gibi. Dizin kıkırdaması gibi. Dilin ayaklanabilmesi ve dizin acı çekmemesi için de tutturulan bir ‘ritmik form’a duyulan ihtiyaç...
Dilin kritik saflığı şiir bence ve şiirin anlatma zorunluluğu var mıdır sorusunu Northrop Frye’a soracak olsak, “edebiyat yapıtı, gündelik konuşmalarımızda sık sık yaptığımız gibi,  “dünya”yla bir gönderge ilişkisi kurmaz, kendinden başka hiçbir şeyi ‘temsil etmek’ işlevi yoktur”, diyecek.
Dili konuşurken zamansallık da önemli, şimdiye çağrılmış geçmemiş bir geçmiş söz konusudur ya çoğu zaman, dil ve rüyalar onu çağırmanın en temel araçları bence.
Ve bizler dilin sahibi filan değiliz, onu sadece niyetlerimiz için eğip bükebiliriz.
Son olarak, “şiir, dilin hafızasıdır, şiir kaybolursa dil de yok olur.” diyen Jacques Robaud’yu selamlıyorum. “Şiir, dediği şeyi diyerek demektedir”, diyen de oydu.
E.S: Yıllardır feminist çizgide yer alan kültür sanat edebiyat fanzini “Cin Ayşe”yi çıkarıyorsun. Kadınlarla ilgili pek çok çalışmanın içinde yer aldın. Şiirlerinde kadın dili belirgin olsa da propagandist bir ifadeye yer vermedin. Bu ayırımı yapmanın nedenleri var mı?
A.S: Kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayan bir görünürlük projesi Cin Ayşe. Ve hayatımdaki yeri çok büyük ve varoluşsal. Hiçbir zaman şiirin propaganda malzemesi olarak kullanılmasından yana olmadım ve iyi ki de sen bu güzel soruyu sordun. Şöyle bir ayrımı gözetiyorum gerçekten: Şiirin slogana malzeme olması değil de bir kadın dilinin kurulup kurulamayacağının araştırılması.
Harika soruların için çok teşekkürler. Şairlerin birbirlerinden pek hoşlanmadığı bu şiir aleminde bizim yürüdüğümüz bu patika pek bi çiçeklidir, ne çok sevinirim anlatamam.
E.S: Ben de çok teşekkür ederim Anita, varlığın için.

bu söyleşi, ilk olarak kitap-lık dergisinin 166. sayısında (mart-nisan 2013) yer almıştır.