Sunday, March 16, 2014

İhsan Oktay Anar: “Bunlar roman, belgesel değil.”

ihsanoktayicsayfa
Sondan başlayalım: Bugünlerde yeni bir İhsan Oktay Anar romanı okuyacak mıyız? Uzun İhsan Efendi’nin yolculuğu bir yere vardı mı?
Üzerinde çalıştığım bir kitap var ama ne zaman tamamlanır, bilmiyorum.
Daha önce bizim edebiyatımızda benzerlerini görmediğimiz romanlar yazıyorsunuz. Bu roman biçimi nasıl düşünüldü, nasıl tasarlandı, bize anlatabilir misiniz?
Bir yolu, yöntemi olduğunu söyleyemem. Metodik değilim.
İlk kitabınız Puslu Kıtalar Atlası belki hâlâ en çok okunup en çok sevilen kitabınız. Bunun, başlangıçta edinilmiş birikimin ilk kitaba aktarılması gibi nedenleri olabilir mi?
Galiba. Gördüğüm ya da düşündüğüm şeyleri roman-dışı yollarla ifade etseydim bu tuhaf olacaktı.
Yazdıklarınız tarih içinden çıkıyor, ama anlatılan tarih değil, yazdıklarınız tarihsel romanlar hiç değil, diyorum ben. Siz de katılır mısınız buna?
Katılıyorum. Bir romancının kendi romanı için 21. yüzyılı yahut 17. yüzyılı seçmesi arasında ilke olarak bir fark göremiyorum.
İhsan Oktay Anar için postmodern deniyor. Pekâlâ başka anlayışlar içine de sokulabilir. Siz bu yargıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Postmodern edebiyata girmek gibi bir kaygım olmadı.
Sonunda, romanlarınızda anlattığınız olağandışı hikâyelerin gerçekliği olup olmadığı da sorgulanabilir. Tarihte aranabilir mi karşılıkları, yoksa bütün bütüne bir hayal dünyası mıdır anlatılanlar?
Elbette hayali. Mesela Amat diye bir kalyon yok. Suskunlar’daki seri cinayetler vb. gerçek dışı. Çünkü bunlar birer roman. Belgesel değil.
Şu da var sanırım: Okurlar sizin yazdıklarınızı tarihsel, modern, postmodern, gerçeküstü, büyülü, fantastik metinler olarak okuyabilir, hangi okur nasıl okumak istiyorsa. Önemli olan, yazdıklarınızın yazınsal metinler olması, hangi türe girdikleri artık önemli değil sanırım…
Evet. Ben de bunu söylemek istemiştim.
Bence sizin romanlarınızın ve öyküleriniz en güzel yanlarından biri, bittikleri yerden sonra okurun zihninde çok canlı biçimde çoğalarak sürmeleri, anlattığınız hayal dünyalarının yeni hayallerin yollarını açması…
Okuyucudan fazla geribildirim alamıyorum. Dediğiniz gibiyse buna çok sevinirim.
Türkçeyi büyük bir zenginlikle kullanıyorsunuz. Kimileri dilinizin Osmanlıca olduğunu sanıyor. Bence kesinlikle bir kalıba sokulamaz. Eski sözcüklerle örülü bu dil, yalnızca özel bir dil. İhsan Oktay Anar’ın özel bir dil yarattığını, dolayısıyla bir dil kalıbına dökülemeyeceğini düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
“Özel dil” kesinlikle geçerli bir deyiş, dilerim ki benim için de doğrudur. Sokaktaki insan (ama her sokaktaki değil, varoşlarda ve ara sokaklarda) dili daha etkili kullanıyordu. Artık pek kalmadılar. Bunlar klasik argonun mucitleriydi. Kelimelerin anlamları yanında etkileri de olduğunu, kime “eşek”, kime “merkep” denileceğini biliyorlardı. Disipline verilen öğrencisinden hapse atılan kabadayısına kadar baskı altındaydılar ve hepsi ayaklarını yere sağlam basmak zorundaydı. Ağızlarından çıkacak bir tek söz bile onların kaderi olurdu. Bu yüzden yakın tarih dersinde kopya çekmek veya bıçak kullanmakta olduğu kadar, dilde de usta oldular. Hepsi dili “öttüren” adamlardı. Bir ölçüde onlar içinde yetiştim. Anlattığı dini hikayeler dinleyenleri ağlatınca keyiflenen babam, dayım Kocamustafapaşalı Arap İhsan’dan (İhsan Kömeç), İzmir-Basmane doğumlu eniştem Caner Savtur’dan, Huzur Satranç Kahvesi müdavimlerinden, Sivas Temeltepe Er Eğitim Tugayı Bando Takımı’nın sabık er trompetçisi, kolordu marşını üflemekle övünen, boş arsalarda futbol oynarken âni hareketlerinden dolayı Âni lakabıyla mulakkab Kurtuluş Özlü’den öğrendiğim şeyler az değildir.
Peki İhsan Oktay Anar hep bu ilk beş kitapta bildiğimiz dünyaları, aynı dille mi yazmayı sürdürecek? Yoksa bambaşka hayatları, yepyeni bir dille bekleyebilir miyiz?
Dünya değiştikçe dil de değişir.
Yarattığınız özel dille hayali dünyaları anlatıyorsunuz. Edebiyat ile gerçek arasındaki ilişki, dolayısıyla roman, bu arada geçen yüzyıldan bu yana değişti mi?
Bu konuda görkemli bir cevap vermek isterdim. Ama sözünü ettiğiniz hususta yıllardır çalışan, kafa yoran, araştıran değerli insanlar var. Zannediyorum ki bu sorunun muhatabı onlar.
Puslu Kıtalar Atlası’nda 17. yüzyıl İstanbulu var. Sonra Kitab-ül Hiyel, Suskunlar, biraz da Amat’ta da İstanbul orta yerde. Aynı zamanda nasıl bir araştırmanın ürünüdür bu romanlar. Yazarın çalışma biçimine ışık da tutması için biraz anlatabilir misiniz?
Hiçbir konunun bir başka konudan daha az önemli olmadığına inanırım. Müzik, denizcilik yahut mekanik. Okudum, düşündüm ve bu kitaplar çıktı.
Gene de yazdıklarınızın kolay anlaşılabildiği söylenemez. Çok okunuyor artık, ama yeterince anlaşılıyor mu? Okurunuzun yazdıklarınızı okumadan önce nasıl bir hazırlık yapması gerekir?
Okurun yapması gereken bir tek şey var: Her kitaba yaptığı gibi, kitapçıda romanın bir nüshasını alsın. Biraz sayfaları karıştırsın. Beğeniyorsa alabilir. Beğenmediyse alması için bir sebep yok. (Ama öncelikle benim kitaplarımı değil, Kemal Tahir’i, Yaşar Kemal’i, Sait Faik’i ve klasikleri okumasını tavsiye ederim.)
Gerçeğin bu kadar ötesinde dolaştığınıza göre, yaratıcı yazıyla ilişkiniz bir tür oyun olarak da görülebilir mi?
Bana zevk verdiği açık ama oyun mu, değil mi bilmiyorum.
Yaratıcı yazar, hem eski metinlerden yararlanabilir hem de kendinden önce yazılanlardan. Metinler arasındaki ilişkide, etkilenme ve öykünü nerede başlar, nerede biter, ne dersiniz?
Zencileri ve romanları birbirine benzeterek düşünmekten tasarruf etmek bana kalırsa tembel işi.
Müzik tutkunuzdan ya da müzikle ilişkinizden de söz eder misiniz. Müziğin, yazar ya da sıradan bir insan olarak İhsan Oktay Anar’ın hayatındaki yeri nedir?
Şimdiki aklım ve imkânlarım otuz yıl önce olsaydı, hayatımı müziğe verirdim.
Peki hangi yazarları, kitapları sevdiğinizi, okunmasını önerdiğinizi de sorabilir miyim? Okurlarımız merak eder…
Kitaplığım deli kızın çeyizi gibi. Ama okuyucuya Türk ve dünya klasiklerini okumasını tavsiye ederim.
2011
SEMİH GÜMÜŞ

Friday, March 14, 2014

Aleksis ile Berkin konuştu!

Yunanistan özür dilemişti

Yunanistan özür dilemişti
14/03/2014 02:00
Haber: Yorgo Kırbaki /
Yunanistan’da 2008’de Berkin Elvan gibi henüz 15 yaşındayken polis saldırısında ölen Aleksis Grigoropulos’ın ailesi, Hürriyet’a yaptığı açıklamada “Devlet bizden özür dilemişti” dedi. Aleksis’in annesi Tzina Aksarliyan, eşi Andreas Konstantinu aracılığıyla bir açıklama yaparak “Berkin’in ailesinin acısını paylaşıyoruz. Cumhurbaşkanı Papulyas, bize gönderdiği mektupla ‘Aleksis’in ölümü hukuk devleti için bir yaradır’ demişti. Türkiye ’de devlet, Berkin’in ailesinden özür dilemeliydi” ifadesini kullandı. Açıklamada, “Yüzünde çocuk tebessümü olan çok genç bir insan nedensiz, ani ve haksız bir şekilde hayatını kaybetti. Aileye sabır ve kuvvet diliyoruz. Adaletin yerine gelmesi için suçluların örnek teşkil edecek şekilde cezalandırılmalarını bekliyoruz. Bir çocuk, ekmek almak için evinden çıkıyor ve bir daha dönmüyor” denildi.

Kardeşimsin Alexis Kardeşimsin Berkin


Türkiye’nin Aleksis’i

Yunanistan’ın başkenti Atina’da, polis ile sol ve anarşist gruplar arasında sık sık çatışmaların yaşandığı Eksarheia Mahallesi’nde 6 Aralık 2008’te 15 yaşındaki lise öğrencisi Aleksis, polis kurşunuyla vurularak hayatını kaybetmişti. Aleksis’in ölümünün ardından ülke çapında günlerce süren protesto eylemleri yapılmış, öğrenciler dersleri boykot etmişti. On binlerce göstericinin sloganlarından biri de Nazım Hikmet’in “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” mısraları idi. Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas ve dönemin Başbakanı Kostas Karamanlis, adı öldürüldüğü sokağa verilen Aleksis’in ölümü nedeniyle ailesinden özür dilemişti.
Aleksis’i vuran polis memuru Epaminondas Korkoneas da 2010’da “hiçbir hafifletici neden dikkate alınmadan” müebbet hapse mâhkum edilmişti.

Atina’da Berkin eylemi

Selanik’teki Türk Konsolosluğu önünde önceki gün Bervin Elvan için eylem yapıldı. Yunan basını da Berkin Elvan’ın cenazesine birinci sayfadan geniş yer verdi. Etnos Gazetesi, “Türkiye’nin Aleksis’i için öfke dalgası” başlığı attı, Kathimerini gazetesinde “Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın 15 yaşındaki çocuğun ailesine başsağlığı dilemediği” belirtildi. Ta Nea da “15 yaşındaki Berkin, Erdoğan için kâbus oldu” başlığını kullandı.

Aleksis ile Berkin konuştu!
Yunanistan’da Sholiastes Horis Sinora, Mpalothies, Myblocs isimli bloglarda Aleksis ile Berkin arasında geçen hayali bir konuşma yayınlandı. İnternette ilgi gören konuşma şöyle:

- Selam, ben Aleksis
- Selam, ben Berkin.
- Berkin? Ne garip isim? Kaç yaşındasın?
- 15, sen?
- 15… 15’tim yani. 21 olacaktım hâlâ orada olsaydım.
- Nasıl?
- Biliyor musun, Berkin, bir gün ikimiz beraber basket oynamaya gidebilirdik. Neden olmasın?
- İkimizin ortak bir noktası var.
- Evet Berkin. Öldürdüler bizi. Üniformalılar… Ve şimdi…
- Ve şimdi?
- Ümit edelim ki, ölümümüz vasıtasıyla, oradakiler mücadeleye devam etsinler. Bizim gibi çocuklar bu konuşmayı yapabilsin diye.

Monday, March 10, 2014

Opera da başka halkların yerel motiflerini taşıyor

2010'dan bu yana İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmakta olan Haluk Tolga İlhan bir opera sanatçısı. İlk olarak sanatçıyı biz, Abdal’ın ilk albümü 'Ervah-ı Ezelde' türküsünü söylemesiyle tanıdık


Opera da başka halkların yerel motiflerini taşıyor


2010'dan bu yana İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmakta olan Haluk Tolga İlhan bir opera sanatçısı. İlk olarak sanatçıyı biz, Abdal’ın ilk albümü 'Ervah-ı Ezelde' türküsünü söylemesiyle tanıdık. Bir süre Amerika'da da opera çalısmalarını sürdüren İlhan, Grup Abdal'la ayrıldıktan sonra yeni albümü Çerag-ı Aşk'ı çıkarttı. Sanatçının yeni albümünde Mahzun-i Şerif, Muzaffer Sarısözen, Ali Ekber Çiçek ve daha birçok değerli ismin oldugu  Anadolun’nun her yöresinden türküler yer alıyor. Bir araya geldiğimiz sanatçıyla  müzikten ve daha bir çok şeyden konuştuk. »Sizi Abdal'la tanıdık. Biraz o süreçten konuşalım... Ankara'dan İstanbul’a geldiğimde bir etkinlikte Ervah-ı Ezelde türküsünü seslendirmiştim, aynı gecede Abdal’ın kurucusu Ali  Ekber Kayış  da sahne almıştı. Kayış'ın bu türkü dikkatini çekmiş, sonra stüdyosunda birlikte çalıştık ve Ervah-ı Ezelde’yi kayıt altına alıp, internette paylaştık. Sosyal medyada ilgi görünce repertuvar belirleyip çalışmayı genişlettik. ve Abdal’ın ilk albümünü yayınlamış olduk. Sonrasında Ali Ekber Kayış yollarımızı ayırmaya karar verdik.
»Abdal, geniş bir dinleyici kitlesine sahip. Bunda etkili olan neydi? Geleneksel ezgilerde yeni bir tınının yakalanması ve söyleyiş biçiminin dinleyiciye farklı gelmesi sanırım. Kalabalık enstrümanların yerine çok daha sade, ana renk enstrüman olarak santurun kullanıldığı,  özünün bozulmadan düzenlendiği müzik anlayışı Abdal’ın zeminini oluşturdu. Çerâğ-ı Aşk’ta da bu anlayışa sadık kaldık; perküsyonlar biraz daha fazla hissedildi, bununla birlikte ilk albümde olmayan düdük ve ney Ertan Tekin’in çalımıyla yer aldı. Derya Türkan kemençeyle, Kutsal Evcimen bağlamasıyla eşlik etti türkülerimize. Kısacası Abdal’ın ilk albümdeki anlayışına sadık kalarak, ufak değişiklikler yaptık.
»Geleneksel türküler genç nüfusun dikkatini çekmiyordu. Abdal  ise bu algıyı değiştirdi ve gençleri türkülerle yeniden buluşturdu... Sosyalist diyebileceğimiz kitle her zaman türkülere, halk ezgilerine değer vermiştir. Özellikle genç nüfus arasında Abdal’a ve şahsıma olan sempati bu kesim tarafından hızla yaygınlaştı. Ancak, bu Abdal’ın üstlendiği misyon için de dar bir bakış açısı diye düşünüyorum. Tümü çok kalabalık ve coşkuluydu; ancak konser sonrası görüyoruz ki, sadece sol değil çok daha geniş bir profilde dinleyici kitlemiz var.
»Pek çok yerde sizin için “Çağdaş Ruhi Su” deniliyor. Bu benzetme sizi nasıl etkiliyor ? Bu benzetme, toplumdaki siyasi duruşumuz ve iki opera sanatçısının türküleri söyleyip yine bu iki kişinin sistem tarafından ötekileştirilmesi açısından yapılıyor olabilir. Böyle bir yakıştırmadan çok onur verici. Ancak bunu taşıyamamaktan korkarım. »Opera ve halk müziği her zaman iki uç nokta olarak değerlendirilir, bu doğru mudur? En başta sınıfsal bir ayrım var. Opera, yüksek zümrenin, dayatmacı zihniyetin; halk müziği ise halkın kendi değeri olarak görülüyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki uygulamalar açısından değerlendirirsek çok da yanlış sayılmaz. Fakat, ben başka bir noktadan yaklaşıyorum. Birincisi opera da başka halkların yerel motiflerini taşıyor, Avrupa’da en küçük kasabalar da dahi operaları görebilirsiniz. Ağırlıklı İtalyanca ve diğer dillerde seslendirilen bu eserlerin folklorik ve tarihi zeminleri var. Ben halkların kardeşliğini savunuyorum. Abdal’ın konserlerinde de Lazca, Ermenice, Zazaca, Kürtçe türküler seslendiriyoruz, operada ise İtalyanca, Fransızca farklı dillerde söylüyoruz.
»Birçok farklı kimlik Gezi Direnişi'nde bir araya geldi. Bunun sanata yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Halk ozanları ve sanatçılar yaşadıkları toplumsal olaylardan elbette ki etkilenir. Tarihte Celali İsyanları’ndan, Şeyh Bedrettin İsyanı’ndan ve daha pek çok ayaklanma döneminden sonra sanatçılar, eserlerine bu ortamların hissiyatını yansıtmıştır. Buradan bakarsak, Gezi Direnişi'nde de yeni besteler, uyarlamalar, fotoğraf sergileri, daha bir çok sanat dalında üretim yapılmıştır. Ancak direnişin, köklü  yansımalarını ileride daha net göreceğiz. Bu şiddetin, zulmün, kayıpların, gaz kapsüllerinin, tomaların, genizlerimizi, içimizi kavuran gazın kokusunun bilinçaltlarımızda büyük yerler edindiği bir gerçek. Bunun sanatsal görünüşü, olgunlaşan fikirlerde ve duygularda dışa vurulacaktır.
 

Abdal - Yalancısın İnanamam - Haluk Tolga İlhan - YENİ ALBÜM

 

Tuesday, March 4, 2014

Kadınlar ve 1 milyar dolar? – Başak Eylül Şan

1 milyar dolar, akıl almaz gözüküyor değil mi? İki kadın oturmuş sohbet ederken, ne kadar eder acaba, karşılığı nedir diye merak ettik… Matematiksel bir hesap yapmaya kalkıştık önce; 1.000.000.000 dolar, neye karşılık geliyordu? Bugünün kuruyla 2.400.000.000 TL. Yine anlayamadık. Çözmeye, anlamlandırmaya çalıştık.
Biz kendimize dönelim, dedik, en iyisi. Asgari ücret üzerinden bir hesap yapalım, bu 1 milyar dolar kaç asgari ücret eder, kaç işçinin, kaç memurun, kaç kadının, kaç insanın yaşamı var orada? Kaç kadının yaşamı demişken aklımıza Zülfü geldi. B.Ç geldi… Sığınma evi yapılmadığı için şiddete ve öldürülmeye mahkum edilen kadınlar, yollar aydınlatılmadığı için tacize- tecavüze uğrayan kadınlar geldi aklımıza ilk olarak…
Demek evlerinde sadece 1 milyar doları değil, kadın katillerini, tacizcilerini ve tecavüzcülerini, kadın düşmanlığını da saklıyorlardı. 1 milyar dolardaki her sıfır bizim yaşamımızdan çalınıyordu. Çalınan şey sadece para değil, yaşamdı.

Yaşam demişken hesaplama çabamıza geri dönelim. 1 milyar dolar kaç asgari ücret eder demiştik? Biz para hesabından onlar kadar iyi anlamıyoruz ama yaptığımız hesap sonucunda “Nasıl olur yani?” dediğimiz bir sonuçla karşılaştık. Asgari ücret alan biri 2.666.666 ay yani; 222.222 yıl çalışarak kazanabiliyor bu parayı, tabi ömrü yeterse… Kaç yılda biriktirebiliyor diye de merak ettik ama hesaplamadık, onun hesabını yapamazdık çünkü.
Biriktirmek demişken, aklımıza asgari ücretle çalışmayan, yaşamını gündelik kazançlarla geçindirmeye çalışan işçiler, Mersin’deki hal işçisi kadınlar geldi… Kadınlar çok zor koşullar altında günde 10 saat çalışarak 50 TL alan ve Ekim 2013’te maaşlarına sadece 10 TL’lik zam için direnen kadınlar… 3 yıldır zam alamıyorlardı ve bunun için direniyorlardı, 5 TL zam alabildiler. Sonra; 10 TL zam için direnen kadınların, evlerinde 1 milyar doları eritemeyenleri görünce alamadıkları zamların nerede biriktiğini görmeleri acı verici olmuştur diye düşündük. Direniş günlerinde hal işçisi kadınlar şöyle demişti “Bir kadın başkanımız olsaydı böyle olmazdı, bizi anlardı en azından.” Sonra telefon çaldı, yaşamını ev işçisi olarak geçindirmeye çalışan muhtar adayımız Sultan Abla arıyordu;
Sultan Abla’yla da 1 milyar doları bizim için anlamı üzerine konuştuktan sonra Türkiye’ de kaç ev işçisi kadın var bakalım, dedik. TUİK’in verilerine göre 150.600 ev işçisi kadın var. Eve gündelikçi olarak giden kadınların neredeyse tamamının sigortasız çalıştığı biliniyor. Hele bir bakalım bu para yoksa onların sigorta parası mıdır, dedik. Asgari ücret için 315,95 TL üzerinden bir hesap yaptık. Tüm ev işçisi kadınların primlerini devlet 1 yıl için yatırsa 570.984.840 TL ediyor. Yok, yine yetişemedi 1 milyar dolara. Anlaşılan biz de eritemeyeceğiz bu milyar doları dedik.
Sığınma evi açsak dedik mesela Ankara’ da ya da Adana’ da herhangi bir yerde… Biraz emlak fiyatlarına baktık. Düşündük taşındık. Bir sığınma evi açmanın bedeli ortalama 10.000.000 etse; sonra dedik ki bizim bu kadar paramız olmayacak. Çalanların da yönetenlerin de erkek olduğu bu düzenden, bildiğimiz yere geri dönelim dedik; her şeyin daha yaşanabilir-insanca olduğu bir düzene.
Biz kendimiz yönetsek dedik, hakkımız olanı alsak, onların bizim yaşamımızdan çalmaya çalıştıklarını ancak bu şekilde yaşamlarımıza ekleriz dedik.

Yalnız; paraları eritmeyi hesap edemeyenler şunu çok iyi hesap etsinler ki; öldürülen, tacize-tecavüze, emek sömürüsüne maruz bırakılan kadınlar evlerinde milyar dolarları saklayanları asla unutmayacaklar ve hayatlarından çalınan her bir sıfırın hesabını soracaklar. Yüzlerindeki o korkunun sadece paraları eritememenin verdiği korku olmadığını biz kadınlar çok iyi biliyoruz. Halkın hakkını aramasından duydukları korkudur bu. Korksunlar, en çok da biz kadınlardan…
Bir de unutmadan; paralarınız ayakkabı kutusunda veya banka hesaplarında olsun veya her şey montaj olsun… Gerçek olan bizim yaşamlarımız ve sizin yaşamlarımızdan çaldıklarınız.
İşte bu yüzden korkun…

Sunday, March 2, 2014

Kedi Gülüşü’nü yazan yazar Deniz Kavukçuoğlu ile kitabını konuştuk. Söyleşi: Nuray Salman

 
539975_307477879378758_1125185858_nvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv
"Kedisine cambazlık yaptırdığını sanan 'sahip' aslında kedisine cambazlık yapıyordur."
Kedi Gülüşü'nü yazan yazar Deniz Kavukçuoğlu ile kitabı hakkında konuştuk.
Kedi Gülüşünde ne anlatmak istediniz?
Kedi gülüşü kedili yaşamları, insanların kedilerle olan ilişkilerini, insanlarla kedilerin birbirlerine karşı duydukları sevgileri anlatıyor. Kitabın bir bölümünde de insanların tarih boyunca kedilere bakışı yer alıyor.
Bu kitabı yazmaya niye ihtiyaç  duydunuz?
Sanırım, kitabın ilk sayfalarına da yansıdığı gibi kendi kendime sorduğum, “Kediler de güler mi?”sorusuna yanıt ararken ortaya çıktı bu ihtiyaç. Gözlemlerimi okurlarla, özellikle de başka kediseverler ile paylaşmak istedim. İnsanın duygularını kâğıda dökme, kitaplaştırma ihtiyacı edebiyatın da kaynağıdır. Fakat kâğıda dökülen duygular her ne kadar kitaplaşmış da olsalar belli ölçütleri yerine getiremediklerinde “edebiyat” olamıyorlar.

Kendi kedilerinizle yaşadıklarınız mı bu kitabı yazmaya yönlendirdi sizi?
Amacım ilkin içinde kedilerimin de yer aldığı uzunca bir öykü kaleme almaktı. Ne var ki “öykü” diye başladığım yazı giderek kedilerimle olan anılarımın ağır bastığı bir anlatıya dönüştü. Yazarken bir yandan da kedileri konu alan çeşitli kitaplar okuyordum. Popüler-bilimsel çalışmalar, öyküler, romanlar, şiirler… Bunlardan da alıntılar yaptım. İnternette “kedigen” gibi birçok kedi sitesi var. Edebiyat dünyamızda oldukça geniş bir çevrem var. Öbür kitaplarım gibi Kedi Gülüşü’nü de yazarken kedisever arkadaşlarıma, dostlarıma bu çalışmamdan söz ettim. Bana önerilerde, katkılarda bulundular, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış yazılarını, şiirlerini verdiler. Bu özgün yazılar ve yerli-yabancı yazarlardan yaptığım alıntılarla Kedi Gülüşü bu yanıyla kolektif bir yapıt olarak ortaya çıktı. Bu sitelerin özellikle kedilere ilişkin sözcük dağarcığımı genişletmemde büyük yararı oldu.
Boncuk ve Yumak sizin hayatınıza nasıl girdi, anlatır mısınız ?
Boncuk’u eve Yumak getirdi. O, dünyaya gözlerini Feneryolu’ndaki Sabit Pazar’da açmış, iyi yürekli balıkçıların tabla artığı hamsilerle, istavritlerle beslenmiş, bol tüylü, minik bir tekircikti. Yağmurlu bir kış günü mekân tuttuğu Sabit Pazar’da dükkânların kapanma saatinden sonra karşılaşmıştık. Gördüğümde yağan yağmurdan sırılsıklam olmuştu tüyleri. Ayak seslerimi duyunca saklandığı yerden çıkmış, önüme dikilmişti. Açık kalmış tek dükkân olan pasta fırınından bir çörek almış, bir kâğıt içinde ufalayıp saçak altına koymuştum. O ise hiç oralı olmamış, peşim sıra gelmeye davranmıştı. On metre ilerisi Bağdat Caddesi idi ve ben caddeyi geçerek karşı sokaktaki bir lokantaya gidecektim. Karşı kaldırıma geçmeyi denemesi minik kedicik için ölümcül bir serüvenle eşanlamlıydı. Bir yanıltma manevrasıyla onu orada bırakıp kaçmayı başardım. Fakat iki saat sonra aynı yoldan geri dönerken yine karşıma çıktı. Başını okşamak için eğilince önce paltomun koluna, oradan da omzuma sıçradı. Bir anlaşma yaptık. Eğer evin kapısına kadar olduğun yerde kalırsan benim evim senin de evin olur dedim. Anlamışçasına tırnaklarını paltoma geçirdi. Feneryolu İstasyonu’na kadar yürüdük, alt geçidin merdivenlerinden indik, çıktık. Yürüdük. Apartmanın kapısına geldik. Oradan asansöre, asansörle daire kapısına… İçeri girince omzumdan indirdim onu, “Burası artık senin de evin,” dedim. Patik’le tanışıp bir iki tıslamadan sonra alıştılar birbirlerine. Sonra Silivri’ye, bahçeli bir eve taşındık. Patik bir süre sonra yeni serüvenler aramak için uzun bir yolculuğa çıktı. Yumak tek başına kaldı. Ama baktı ki olmuyor, küçük bahçemize arkadaşlar getirmeye başladı. Boncuk da onlardan biriydi. Beyaz tüylü, boncuk gözlü, iki-üç haftalık kimsesiz bir yavrucuk. “Dış kediliği” benimseyen öbürlerinin tersine ne yapıp edip eve girmeyi, Yumak gibi “iç kedi” olmayı başardı.
Hayatınıza birden fazla  kedi girmiş, sizi en çok hangisinin öyküsü etkiliyor?
En çok Frak ile ağırbaşlı bir köpek olan Beyaz’ın ölümle son bulan öyküleri etkiliyor. Frak, patileri dışında her yanı kapkara olan dünya güzeli bir kedicikti. Kışın ıssızlaşan sitemizde bahçemizi mekân tutan çok sayıda kedinin arasında direnci ve kararlılığıyla hemen fark edilen bir yavruydu. Tüm girişimlerine karşın o günlerin koşullarında onu eve almaya cesaret edemedik. Bar seyahat dönüşünde bir daha göremedik onu, ama yalnızca onu değil varlığıyla bize de, dış kedilere de güven veren Beyaz’ı da, öbür kedileri de göremedik. Belediyenin toplu hayvan cinayetlerinden birine hep birlikte kurban gitmişlerdi.
Dikkatimi çeken siz  hep  sokak kedilerini sahiplenmişsiniz , sokak ta yaşayan hayvanların  durumu içler acısı, kısırlaştırmaları  konusunda ne diyeceksiniz?
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Türkiye’deki kadar çok sokak hayvanı yaşamıyor. Bir yabancı gözüyle sokak hayvanlarının çokluğu her ne kadar Türklerin büyük çoğunluğunun hayvansever olduğu şeklinde algılanmaya yol açsa da bu, gerçeği yansıtmıyor. Sokak hayvanlarının çokluğu aslında insanlarımızın onlara yaklaşımlarındaki bilinç yetersizliğinin, hatta çoğunluğun sevgisizliğinin bir göstergesi. Özellikle büyük kentlerimizdeki sokak hayvanlarının durumu hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kadar içler acısı. Sokaklarda, duvar diplerinde açlıktan hastalıktan can veren, işlek caddelerde, otoyollarda ezilerek ölen hayvanlar… Ve bu hayvanların sayısı her gün biraz daha artıyor.Kısırlaştırma doğal ki başvurulması gereken önemli bir yöntem. Fakat her şeyi belediyelerden, kamu kuruluşlarından beklememek gerekiyor. İnsanların dillerindeki “sevgi” eylemlerine de dönüşmeli, diyorum. Hayvan sevgisini dillerinden düşürmeyen insanlarımızın onda biri çevrelerindeki bir kediyi yada köpeği alıp bir veterinere, bir hayvan sağlık ocağına götürse, sokaklardaki bu ölümcül başıboş üreme bir parça yavaşlasa, alınacak kamusal önlemler de daha etkili olur, diye düşünüyorum.
Şu anda evinizde kaç tane kedi var?
Ponpon, tintin, besi, pisi
Size, evdeki dostlarınızla güzel yaşam dilerim…

Thursday, February 20, 2014

Türkiye solunun göz ardı edilen başlangıcı: Osmanlı Sosyalist Fırkası

'Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Yayınları’ kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün Türkçesine çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu doldurdu. Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna mirasını ve Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
17 Şubat 2014 Pazartesi 15:25

EMRE CAN DAĞLIOĞLU misakmanusyan@gmail.com
Türkiye’de solun tarihinden bahsedildiğinde, başlangıç noktası olarak genellikle Mustafa Suphi ve onun kurduğu Türkiye Komünist Partisi alınır. Çoğu Yahudilerden oluşan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun yanı sıra II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul’da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası (OSF), kurucusu Hüseyin Hilmi ve yayın organı İştirak ise göz ardı edilir. Aralık 2013’te çıkardığı ‘Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Yayınları’ kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün Türkçesine çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu doldurdu. Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna mirasını ve Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
  • OSF’yi kuran ve Osmanlı solu deyince ilk akla gelen Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi) kimdir?

İştirakçi Hilmi hakkında aslında çok az şey biliyoruz. Bir kere kendisi hakkında yazdığı hiçbir şey yok. Hilmi ile ilgili yazılanlar, daha çok solla mücadele etmeyi, kendine görev edinmiş, araştırmacıların yazdıklarına dayanıyor. Bunların yazdıkları genellikle Hilmi’yi karalayıcı şeyler. Cahil olduğu, sosyalizmin s’sinden bile anlamadığı, bir kukla olduğu ve bunu çıkar için yaptığı söyleniyor. Polis olduğu bile ima ediliyor. Enteresan olan, sol bunları benimsiyor ve bazı solcu araştırmacılar, kendileri de katkıda bulunuyorlar buna.
Kesin olarak bildiklerimizse şunlar, 1907’de İzmir’de ‘Haftalık İzmir’ diye bir gazete satın aldı. II. Abdülhamit döneminde, istibdat rejimine karşı, etkili bir gazeteydi bu. 1908’den sonra ise gazeteyi ‘Serbest İzmir’ ismiyle günlük gazete olarak yayınladığını biliyoruz. Burada da Meşrutiyet savunusu yapıyor. 31 Mart olaylarından sonra bu gazeteyi de kapatıyor. 1910’da birdenbire İstanbul’da İştirak ve OSF ile karşımıza çıkıyor. İştirakçı Hilmi, Osmanlı aydını tipolojisine uymayan ilginç biri. Yurtdışına gitmediğini, üniversite okumadığını tahmin ediyorum. İttihatçıların muhalefeti bastırmasıyla birlikte, Hilmi için hapisler ve sürgünler başlıyor. Mütareke döneminde İstanbul’a dönüyor ve Türkiye Sosyalist Fırkası’nı kuruyor. Grevler örgütlemeye başladığı ve siyaseten etkin olduğu bir dönem bu. 1922’de öldürülüyor. Maalesef daha fazla bilgimiz yok, çünkü Osmanlı arşivlerinde Hüseyin Hilmi’yle ve OSF’yle ilgili tasnif edilmiş pek belge yok.
  • Osmanlı siyasi çeşitliliğinde, Hilmi ve çevresinin 1910’da kurduğu OSF’nin nasıl bir siyasi duruşu var?

Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurucusu Hüseyin Hilmi.
OSF’nin siyasi açıdan önemi, sosyalist bir siyaset oluşturmaktan ziyade, İttihat Terakki karşısında, Meşrutiyet’in temel değerlerini, basın ve örgütlenme özgürlüğünü ve insan haklarını savunmasından, bu mücadeleye katılmasından kaynaklanıyor. İdris Küçükömer’in de Türkiye’deki siyasi bölünmenin başlangıcı olarak gördüğü Jön Türklerin 1902 Kongresi’nde iki ana akım şekilleniyor. Bir yanda merkeziyetçi, devletçi, laik, bürokratik, batılılaşmacı unsurlar; öte yanda da devletten görece bağımsız, burjuva sınıfını, bireyi, sermaye birikimini, adem-i merkeziyetçiliği savunan unsurlar. OSF, İttihat ve Terakki karşısında Prens Sabahattin’den kaynaklanan bu ikinci kanada yakın bir parti. Kitapta bu kadroların ne kadar içi içe yaşayıp siyaset yaptıklarını göstermeye çalıştım.
OSF’nin ilk düşünsel kaynağı da zaten Osmanlı liberalizmi diyebileceğimiz çizgidir. Hatta İştirak’in ilk sayısında, ‘ülkenin kurtuluşu şahsi teşebbüsle olur’ diye yazıyorlar. Fakat iş, bu çizginin benimsediği adem-i merkeziyet, özerklik meselesine geldiğinde, OSF sessiz kalıyor. Programlarında da, yayınlarında da, bu konuda ciddi bir şey yok. Tek bir ifade geçer programlarında, yetki genişliği olarak çevirebileceğimiz ‘tevsi-i mevzuniyet’ diye. İki kelime. 38 sayılık dergi külliyatında, bir tane bile yazı yoktur. Dolayısıyla ‘kimlik talepleri’ veya ulusal taleplere kayıtsız kalıyorlar. Bu çizginin neredeyse bütün unsurlarını benimseyip, iş ulusal taleplere gelince, adem-i merkeziyet çevresinde dahi kayıtsız kalmaları çok önemli bir gösterge. ‘Anasırın kardeşliği’ gibi gayet yüzeysel bir bakış açıları var. Asli unsur olarak Müslüman kimliği görüyorlar.
İkinci düşünsel kaynakları, Avrupa’daki sosyalist akımlar. Fakat yine de, OSF’nin sosyalizm anlayışı bütünsellikten uzak. Bir kere teorik olarak yetişmiş kadroları yok. Sosyalizmleri, bir duygusal yakınlık, yoksullara duyulan bir empati, haksızlıklar karşısında duyulan bir tepki. Anladığım kadarıyla, yayın faaliyetlerine başladıkları zaman, Avrupa’da bulunmuş, sosyalizmi teorik olarak daha iyi bilen ve Avrupalı sosyalist partilerin siyasi yaşamını daha iyi gözlemlemiş olan bazı insanlar OSF ile ilişkiye geçiyorlar. Külliyat ilerledikçe yazılanların nitelikleri yükseliyor.
Ayrıca, ilk başlatanlar Marksizm dışı sosyalist akımlara daha yakın görünüyorlar. İlk dört sayıda, Alman sosyalist Lasalle’dan, Fransa’dan Auguste Blanqui’den, anarşistler Pierre-Joseph Proudhon ile Mihail Bakunin’den, ütopyacı sosyalistler Saint-Simon, Charles Fourier ve Robert Owen’dan, çok etkilendikleri anlaşılan Jean Jaurés’den bahsediliyor. Çıkışta Fransız sosyalizmi daha baskın yani. Karl Marx ise ilk defa 3. sayıda bir makalenin içinde dolaylı bir biçimde geçiyor. Fakat sonraları Marksizm hakkındaki yazılar da ciddileşiyor.
OSF’nin beyannamesi ve programına baktığımızda, daha çok reformist bir sosyalizm anlayışından, bir İslami kardeşlik, eşitlik ve yoksulu gözetmek vurgusundan bahsedebiliriz. II. Meşrutiyet döneminde kurulmuş partiler içinde, programı en berbat, kısa, anlamsız olanı OSF’dir. Bir doktrin partisinden beklenmeyecek, siyasi parti programından ziyade, bir günlük mücadele programı gibidir.
Fakat bunları tespit ederken, 30 yıllık Abdülhamit istibdadından çıktığımızı unutmayalım. Entelektüel ve siyasal hayatı kesintiye uğratan dönemdir bu. Dolayısıyla bu insanları “Bunlar sosyalizmi bilmiyorlardı, yeterince bilmiyorlardı” diye eleştirirken, “Kim ne biliyordu ki?” diye de sormak lazım.
  • Türkiye solu, bir tarihsel öncül olarak neden OSF’yi benimsemiyor?

Çünkü bildiğimiz gibi Türkiye’deki sosyalist hareket kendi tarihini 1920’de Mustafa Suphi’nin kurduğu TKP ile başlatır. Hem TKP, kendisinden önce bir sosyalist mücadelenin var olduğunu kabul etmek istemiyor, hem de bütün hareketler, TKP’yi kendi başlangıçları kabul ettiği için ilgilenmiyorlar. Mütareke döneminde Sovyetler de, Hilmi ve çevresine sıcak bakmıyor. Bu sebeplerle, Türkiye solu bir Komüntern solu. Şöyle bir örnek vereyim; Hüseyin Hilmi, Mustafa Suphi’den hemen birkaç ay sonra öldürülür. Korkunç bir cinayet olan Mustafa Suphi’nin öldürülmesi, kurucu bir efsaneye dönüşürken, Hilmi cinayeti, solun hiç ilgisini çekmiyor. Bu örnek bile dışlanmayı net olarak açıklıyor. Bu da Türkiye sosyalist hareketinde işçi sınıfıyla bir şekilde ilişki kurmuş, sendikalarla iç içe geçmiş, örgütlü bir hareketin, Osmanlı’dan miras alınmaması demek oluyor. Hilmi’nin öldürülmesi ve OSF’nin dışlanmasıyla bu gelenek kesintiye uğradı. Bu, Türkiye siyasetinde, işçi sınıfı hareketine dayanan bir sosyalist geleneğin, belki oradan devşirilen bir sosyal demokrat hareketin doğmamasına neden oldu.
  • Sizce OSF’nin Türkiye soluna bir mirası var mı? ‘Ulusal talepleri’ göz ardı etmek örneğin?

Türkiye solu da milliyetçilikle maluldür. Bir de daha önemlisi İttihatçılıkla malul olması. Solun İttihat Terakki severliği var. Hâlbuki TKP’yi kuran kadrolar, İttihat Terakki’nin ne olduğunu bilen ve eleştirel tutum alabilen kadrolardı. Ama sonra Kemalist yönetim, İttihat Terakki’nin hangi unsurlarını dışlayacağını ama hangi unsurlarının tartışmaya açılamayacağını saptadı. Ermeni meselesi bunlar içinde en net olanıdır. Türkiye solu da, Cumhuriyet yönetiminin bu ayıklamasına razı olmuştur. Aynı çerçeveden İttihat Terakki’ye bakmıştır. Bir de 1970’lerde silahlı devrimcilik modası da yayılınca, THKP-C ve THKO kadrolarının, İttihat Terakki’nin iktidara geliş sürecine duydukları sempati, Enver ve Niyazi’nin Abdülhamid istibdadına karşı ayaklanması, dağa çıkması falan, bunlar İttihatçıların romantize edilmesine yol açmıştır. Gizlilik, örgüte bağlılık, adanmışlık, gözü karalık… Dolayısıyla Türkiye solunun İttihat Terakki’ye beslediği sempatisi, 1915’e bakışını da etkilemiştir.
Aynı şey benim kendi kişisel tarihim için de geçerli. Ben İttihat Terakki’nin zulmünü Hrant Dink vurulunca daha iyi anladım, daha çıplak gördüm desem insanlara bunun şaşırtıcı geleceğine eminim. Ama gerçek bu. Bir ‘Türk’ solcusunun, İttihatçıların nasıl gözünü kırpmadan cinayetler işleyen bir karanlık çete olduğunu iyice hissedip anlamadan, 1915’le içten bir ilişki kurabileceğini, anlayıp kabullenebileceğini sanmıyorum. Ben, 1995’te ‘Enver Paşa'nın Sürgünü/İhtilalci İslam Birliği ve Liva el-İslam Dergisi’ isimli kitabı yazdım. Önsözünde, Hürriyet ve İtilaf çevresini kastederek, “Savaş sonrasında ilk mahkemeleri onlar kurdular. Bastırılmış öfkelerini kustular. Kurtuluş ümitleri ve istekleri yoktu. İttihatçılara duydukları kinle emperyalistlerin kuyruğuna takıldılar” ifadelerine yer verdim ki, işte Türkiye solu için söylediğimiz bütün çarpıklıkları barındıran zihniyet budur. Geçen Kasım sonlarında Halil Berktay Serbestiyet’te bir yazı yazdı. “Kızıl Ordu Fransa’ya kadar gitseydi” diye… Fransız işbirlikçilerini işgalcilerin gölgesindeki mahkemeler yargılasaydı, aynı kamuoyu desteğini alabilirler miydi diye soruyor. İttihatçıların ilk yargılanmalarının, işgal İstanbul’unda başlamış olmasının sonuçlarını irdeliyor. Suçlananların yenilmişler, yargılayanların işgalciler olmasının doğurduğu empati… O doğrudan solu kastetmiyor belki ama ben, solun 1915’e bakışını, sessiz kalışını anlamamız için çok önemli bir anahtar sunduğu kanısındayım.
  • Türkiye solunun ‘Komüntern solu’ olmasının 1915’e bakış açısında ne gibi etkisi var?

İttihatçılar, 1915 ve sonrasında bu suçları işlemeye devam ederlerken, Bolşevikler bunlardan haberdardı. 1918’de İttihatçılar yenilip de, özellikle 1915 suçlusu kadroları yurtdışına kaçtıklarında, Berlin’de önde gelen bir Bolşevik olan Radek’le ilişki kuruyorlar. Bolşevikler, İttihatçılarla masaya oturuyorlar ve orada bir plan üzerinde anlaşmaya varılıyor. İttihatçıların Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki etkisini İngiltere ve Fransa’ya karşı kullanmak istiyor Bolşevikler. Daha sonra, Enver Paşa Moskova’ya, Cemal Paşa Afganistan’a gidiyor, Sovyetlerin bilgisi dâhilinde. Enver Paşa da ‘emperyalizm’ lafını çok seviyor artık, hatta ‘O zaman siz olsaydınız, Alman emperyalistleriyle işbirliği yapmazdım’ bile diyor. Lenin, bunları gerçekten ciddiye alıyor ve şahsen Lenin’in bile görüşmüş olma ihtimali var. O görüşmüş olmasa bile Dışişleri Bakanı düzeyinde görüşüyorlar. Anadolu’ya giden ilk yardımları, İttihatçılar üzerinden örgütlüyorlar. Enver Paşa’yı, 1920 Bakü Doğu Hakları Kurultayı’nda misafir ediyorlar.
Bütün bunlar olurken, Bolşevikler, İttihatçılara “Siz savaş suçlususunuz, uzak durun, defolun” diyemiyorlar. Eğer Bolşevikler, İttihatçıların suçlarını açıkça saptayıp ilan etselerdi, Lenin bunu söyleyebilseydi, Türkiye solunun tarihine de öyle geçerdi. Hiç tereddütsüz, o zaman bütün Türkiye solu, 1915 ‘soykırımdır’ derdi.

“Bu dört cahil, vahşi kavim…”

  • Balkan Savaşları, Türk milliyetçiliğinin iktidara gelmesi olarak gösterilir. OSF’nin bu dönemdeki tavrı nedir?

OSF ve Hüseyin Hilmi’nin, Balkan Savaşı başladığında milliyetçilik hususunda İttihatçılardan hiçbir farkının olmadığını görüyoruz. Elimizde Balkan savaşları sırasında yayımlanmış iki tane İştirak dergisi var. Birincisi, tam savaşın başladığı günün ertesinde çıkıyor. Balkan halklarına yönelik nefret yüklü satırlarla dolu. Osmanlı’ya karşı verilen ulusal mücadeleleri, Balkan halklarının ulusal devletlerini kurma süreçlerini “ecnebi hediyesi” olarak nitelendiriyorlar. Savaş çığırtkanlığı yapıyorlar. Savaşla ilgili öngörüleri de budalaca. Osmanlı’nın çok kolay bir zafer elde edeceğine inanıyorlar, sonuç çok kolay bir hezimet oluyor. Sonraki sayıda Refik Nevzat, Paris’ten müdahale etmeye çalışıyor. Fransız Sosyalist Partisi’ne ve Enternasyonal çevrelerine yakınlığı nedeniyle sosyalist kurama uygun satırlar yazıyor. Ama ilk sayı daha doğal, daha kendiliğinden. Orada aslında OSF çevresindekilerin ne kadar milliyetçi olduklarını açıkça görüyoruz.
İştirak dergisinin bahsi geçen 9 Ekim 1912 (26 Eylül 1328) tarihli sayısında şöyle satırlar var:
Harp Ve Hücum
(…) Osmanlı memleketlerinde bu kelimenin ihtiva ettiği kurtuluş manasını kabul etmeyecek, ecdadından kendisine irsen intikal eden bu kelimenin arkasından gitmeyecek hiçbir fert tasavvur edilemez. Hatta biz sosyalistler harbin amansız düşmanı olduğumuz halde sırf medeniyete, medeniyetin ilerlemesine hizmet etmek maksad-ı hayırhahıyla bu harbe bütün mevcudiyetimizle taraftarız.  
Nasıl taraftar olmayız ki! Gerek hayatımız ve gerekse memleketin birçok köşelerinde vücuda getirdiğimiz medeni ve ileri eserler bu dört vahşi, cahil kavmin hücum ve istilasıyla mahv ve heba olacaktı!
Tarihin bütün sayfalarını araştırınız orada bunlardan, bu dört korkak fakat katil hükümetlerden daha hunhar, daha zalim hiçbir hükümete tesadüf edemezsiniz.
(…) Zira sırf ecnebi hediyesi olmak üzere istiklal eden dört vahşi kavmin, istilacı fikirleri önüne bir set çekip bu suretle memlekette bitmek tükenmek bilmeyen ihtilallerin, çetelerin, daha sair gizli komitaların melanet etmelerine mani olacaktır. Artık Osmanlılar bu şımarık çocukların ardı kesilmeyen taleplerine, makul olmayan taleplerine paydos diyor ve bütün cihana ilan ediyor. Bundan sonra Balkanlarda medeni, barışsever Osmanlı sancağından başka hiçbir kanlı, kızıl sancak gözükmeyecektir.

‘Türkiye’yi 100 yıldır İttihatçılar yönetiyor’

  • İştirak dergisinin kapatılmasına ve Hilmi’nin tutuklanmasına yol açan bir Ahmet Samim sayısı var, Ahmet Samim öldükten sonra çıkarılan. Neden Ahmet Samim sayısı yapıyorlar?

İttihatçılar, 1909’da Hasan Fehmi’nin vurulmasına yönelik tepkileri 31 Mart ayaklanmasının karmaşası içerisinde çok fazla siyasi bölünmeye yol açmadan atlatıyor. Fakat Ahmet Samim’in vurulması dehşet etkisi yaratan bir olay. Tam Hrant Dink’in vurulmasının yarattığı şokun bir benzeri yaşanıyor 1910’da. Çünkü genç, demokrat, iyi eğitimli, sadece yazı yazan, yazısıyla mücadele eden ve çok sevilen bir insan Ahmet Samim. Meşrutiyetin henüz daha ikinci senesinde olunmasına rağmen, İttihat Terakki’nin cinayet işlemekten kaçınmayan komitacılık günlerinde kaldığı ve orada devam edeceği endişesi oluşuyor bu cinayetle. İnsanların kafasında birden bire gerçek bir kırılma ortaya çıkıyor. Bu yüzden, İttihatçılar Ahmet Samim’in cenazesini de vermiyorlar. Gece vakti alıp cenazeyi kaçırıyorlar, kendileri gömüyorlar, çünkü korkuyorlar. Hrant Dink’in cenazesinde ortaya çıkan tepkinin bir benzerinin  yaşanabileceğinden korktular. Bu noktada bakınca, Hrant Dink cinayetinin İttihat Terakki’yi daha iyi anlamamıza sebep olduğunu söyleyebiliriz. Hrant Dink’i de Ahmet Samim gibi sokak ortasında vurdular, başka yerde değil. O dehşeti yaratabilmek için yaptılar. Ahmet Samim’in katili, en yakın inzibat karakoluna girdi ve kayboldu. Dink’in katili de Samsun’daki inzibat karakolunda ortaya çıktı. Bu açıdan bakınca, İttihatçılar kaç senedir bu ülkeyi yönetiyor? Herhalde 100 yıldan beri Türkiye’yi İttihatçılar yönetiyor. 100 yıldan beri aynı şebekenin insafına terkedilmiş durumda adeta muhalif aydınlar...

Krikor Zohrab’a teşekkür

OSF’nin İştirak’in yayına ara verilmesiyle birlikte çıkarmaya başladığı Sosyalist dergisinin 16 Kasım 1326 tarihli 2. sayısında dönemin İstanbul mebusu Kirkor Zohrab’a ilginç bir üslupla şöyle bir teşekkür yer alıyor (s. 489):
Bir Kanunsuzluğu Tamir
Bir hafta evvel kömür amelesinin ilan eylediği grevde ihtilalci ve teşvikçi olmak üzere sekiz işçinin tevkif olunduğunu gazeteler yazmışlar idi.
Bu sekiz işçinin tümü Kürd unsuruna mensup olduğu ve Abdülhamid devrinde Kürd unsuruyla Ermeni unsuru arasında mevcut nefret fevkalade malum olduğu halde onları çıkarmaya çalışan muhterem mebus Zohrab Efendi olup Dâhiliye Nezareti nezdinde yaptığı etkili teşebbüsler neticesinde hepsi tahliye olunmuştur. Bu vesile ile muhterem mebusa teşekkürlerimizi takdim ederiz.

Ahmet Samim’in son mektubu

9 Haziran 1910 tarihindeki cinayetten sonra basılan İştirak Ahmet Samim özel sayısı, adeta bir gizli yayın basar gibi basılır. Gece yarısından sonra, bir kayıkla Anadolu yakasına geçirip ülkenin çeşitli yerlerine gönderilir. Ertesi sabah Hüseyin Hilmi tarafından dergi sokaklarda elden dağıtılır. Kapışılır. Dergi derhal kapatılır ve Hüseyin Hilmi ilk defa bu olay nedeniyle tutuklanır. Bu sayıda, Ahmet Samim’in öldürülmesinden birkaç gün önce Kıbrıslızade Şevket’e yazdığı son mektup da yer alıyor (s. 417-8):
 “Kardeşim Şevket,
Bu akşam fevkalade bir işim çıktı, gelemeyeceğim. Bunun için bilhassa affını rica ederim. Kardeşim tabii ki Şahabeddin de gelemez.
Sana gayet (confidential) ve namusunuza tevdi edilmek üzere bir müjde vereyim; fakat bunun yayılması etrafımızda dolaşan tehlikeleri daha yaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
İttihat ve Terakki Cemiyeti idama hükmetti. İdam olunacağım. Bunu yarı resmi bir surette tebliğ eylediler. Haberiniz olsun. Yalnız arkadaşlarımdan bir şey rica ediyorum, bana Hasan Fehmi’ye yaptıkları gibi mükellef bir cenaze alayı tertip etmesinler. Demirci Köyü’nde bir bayır tepesinde küçük ve garip bir köy kabristanı vardır. İstiyorum ki beni oraya defnetsinler. O mezarlığın kenarında gençliğimin en tatlı ve hülyalı birkaç saatini geçirdim. Fikrimin o küçük mezarlıkta olduğu kadar hiçbir yerde o kadar derince sükûna daldığımı bilemem. Mezarlığın bulunduğu tepeden köyler, tarlalar, etrafın uzaktan birer küçük ve yeşil demete benzeyen koruları, ormanları ve nihayet ta ileride Karadeniz’in kâh durgun ve mavi, kâh beyaz ve sonsuz yüzeyi görülür; cenazemin de orada kalmasını arzu ediyorum.
Emin ol ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dindarane bir tevekkül geldi ve ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilemiyorum. Yakında inşallah görüşürüz ve bunu size tafsilatıyla anlatırım. Gözlerini öperim. Nureddin’e selam, Edhem Beyefendi’ye ihtiram.”
İştirak, 31 Mayıs 1326
(13 Haziran 1910), Sayı 17


1912’de İstanbul Pangaltı’daki ilk 1 Mayıs kutlaması.

İstanbul’daki ilk 1 Mayıs

Dünyada ilk olarak II. Enternasyonel kararıyla 1890 yılında kutlanan 1 Mayıs, Osmanlı sınırları içinde ilk defa 1909 yılında, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nu kuran çevrelerin etkinliğiyle Selanik’te kutlanır. İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs kutlaması, 1912 yılında gerçekleşir. İştirak’in 21 Haziran 1328 (4 Temmuz 1912) tarihli nüshasında bu kutlamanın bir fotoğrafı mevcut. Altında “Pangaltı’daki “Belvü” bahçesinde efrenci 1912 senesi mayısının birinci günü Osmanlı sosyalistleri tarafından idare edilen Bir Mayıs bayramı” ibaresi bulunuyor (s. 560). 5 Temmuz 1328 (18 Temmuz 1912) tarihli bir sonraki sayıda, bu sefer 1910 yılında Üsküp’te 1 Mayıs kutlaması sırasında çekildiği öne sürülen bir başka fotoğraf var. Altında “Üsküb’de 1910 efrenci Mayıs Bir’de sosyalist bayramı” ibaresiyle yayımlanıyor. (s. 577).

KİMDİR BU BEDİK?

Bedik ismi, ilk defa İştirak dergisinin ikinci sayısında karşımıza çıkıyor. Bursa ipek fabrikalarında çalışan kadınların yolladığı ve az gelir, fazla mesai ve kötü muameleden şikâyetlerini dile getiren ‘Beş Bin İşçi Kızı’ imzalı mektubu Ermeniceden çeviren kişi olarak. Bedik’in daha sonra dergide yazıları yayınlanmaya başlar ve Gürsoy’un tespitiyle, 5 ile 13. sayılar arasında derginin başyazarı olur. Dergide yayınlanan entelektüel düzeyi yüksek yazıları kaleme alan Bedik’in ismine daha sonraki sayılarda rastlanmaz. Selçuk Gürsoy, tüm çabalarına rağmen Bedik’in gerçek kimliğine ulaşamadı.

Tuesday, February 11, 2014

Cockburn: ‘Suriye’de durum Kürtlerin lehine’ – İsmet Kayhan (ANF)


Şu an Humus’ta bulunan tek Batılı muhabir olan Independent gazetesinden Patrick Cockburn, Suriye’deki barış arayışlarının umut verici olmadığı görüşünde. Mevcut statükodan Kürtlerin kazançlı çıktığını ifadeden Cockburn, Kürtlerin artarda kazanımlar elde edip bunları koruması gerektiğini belirtiyor.
“Kürtler için her şeyin olumlu gittiği iddiasında değilim. Sadece ciddi kazanımlar olduğunu söylüyorum” diyen Cockburn, Kürtlerin statükoyu tehdit etmesi nedeniyle Batı’nın endişeli olduğunu söylüyor.
Independent’ın Ortadoğu uzmanı ve bölgedeki muhabiri Patrick Cockburn, Lübnan, Irak ve Suriye’den geçtiği tarafsız haberlerle dikkat çeken önemli bir gazeteci.
“Türkler büyük konuşurlar ama harekete geçmeye sıra gelince hayal kırıklığına uğratırlar. İranlılar ise tam tersi…” bu şık tespitin sahibi Cockburn ile Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri konuştuk.

Son dönem yazılarında Türkiye’yi de yakından izleyen Cockburn, Türk dış politikasını ‘felaket’, Gülen Cemaati ile AKP yönetimi arasındaki çatışmayı ise ‘Türkiye bölünmüş durumda’ sözleriyle değerlendiriyor.
“Suriye’nin bazı bölgeleri Afganistan ve uzun yıllar iç savaşın sürdüğü Beyrut’u andırıyor” diyen Patrick Cockburn ANF’nin sorularını yanıtladı.

‘KÜRTLERİN KAZANIMLARI VAR AMA DURUM KIRILGAN’
Son dönemdeki yazılarınızda, Kürtlerin ‘Arap Baharı’nın en önemli kazananları arasında olduğunu yazdınız. Fakat Suriye’de Kürtlerin arkalarında güçlü bir ‘aktörün’ desteği yok ve kazanımlarının kırılgan olabileceğine dair yorumlar var…
Bu iki nokta da doğru. Kesinlikle önemli kazanımlar elde ettiler. Belirli bir bölgede kontrolü sağladılar, Suriyeli Kürtler üzerinde her zaman baskı oluşturmuş Baas devleti geri çekilmek durumunda kaldı. Vatandaşlıklarını kabul etmiyordu; Kürt bölgelerine yerleşimci yerleştiriyordu; hapse atıyordu; baskı ve işkence yapıyordu. Bu devlet şimdi çok daha güçsüz. İsyancılar da Baas devletine karşı bir zafer kazanamadı. Suriye’de güç dengesi ve iktidarın kimin elinde olduğu konusunda, mevcut statüko Kürtlerin lehine.
Böyle kalacak mı?
Bilmiyoruz. Durum tabii ki kırılgan. İkinci olarak da şiddet hakim ortama, birçok sivil Kürt kaçmak durumda kaldı. Ağır çatışmalar yaşanıyor. Kürtler için her şeyin olumlu gittiği iddiasında değilim. Sadece ciddi kazanımlar olduğunu söylüyorum.
‘BATI ŞAŞKIN DURUMDA’
Suriye’deki Kürtlere Batı’nın bakışı neden soğuk. Suriye’deki Kürtlerin yolu ülke çapında çatışmaların çözümü için bir reçete olamaz mı?
Bence, batı olan biten karşısında şaşımmış durumda. Türkiye’nin bölünmesini istemiyorlar. PYD’den şüpheliler. Bu konuda net bir çizgileri olduğunu zannetmiyorum. Bu bakış açısı da Suriye’de ne yapılacağı ile ilgili daha büyük karmaşanın bir parçası. Bence Batı’nın Kürtlerin yanısıra, Özgür Suriye Ordusu, İslami gruplar gibi diğer gruplar konusunda ne yapacağı da net değil. Suriye’nin dağılmayacağı konusunda bir umut taşımak istiyorlar ve Kürt milliyetçiliğine şüphe ile bakıyorlar.
Kürt hareketine bu şüpheli bakış neden?
Öncelikle Sykes-Picot Antlaşması sonrasında Ortadoğu’da zaten bugünkü sınırları ortaya koyan batının kendisiydi. Bölgedeki ayrışmaların sürmesi, sınırların aynı kalması konusunda çıkarları var. Bu nedenle de Kürtlerin sınırlarla ilgili ortaya koyan statükoyu tehdit etmesinden endişe ediyorlar.
El Kaide neden PYD’ye saldırıyor? Neden gücünün büyük bir kısmını Esad ile savaşmak yerine Kürtlere saldırmak için kullanıyor?
Tam olarak durumun ne olduğunu bilmiyorum. Fakat Suriye’nin Kuzey doğusundaki petrol sahalarının kontrolü, Türkiye’ye sınır geçiş kapılarını kontrol etme gibi somut bazı amaçlar var. Irak Şam İslam Devleti özellikle Irak’a geçişleri sağlamayı umuyor. Bu gruplar asıl olarak dinci gruplar ve milliyetçi değiller fakat yine de içlerinde bir Sünni Arap özelliğine sahipler bu da etnik ve dini azınlıklara karşı hoşgörüsüz olmalarına yol açıyor. Mücahit gruplar, kendileriyle özellikle de IŞİD kimseye hoşgörü göstermiyor. El Nusra’nın daha hoşgörülü olduğu iddia edilse de bence tüm bu cihatçı gruplar genel olarak aynılar. İdeolojileri ve tutumları pek farklı değil.

‘TÜRKİYE BÖLÜNMÜŞ DURUMDA’
Türkiye’deki ‘barış’ süreciyle, Arap ülkelerindeki gelişmeler arasında bir bağlantı kuruyor musunuz?
Türkiye’deki mevcut bölünmüşlüğün, AKP ile eski müttefikleri arasındaki ayrımların Kürtlerin lehine olup olmadığından emin değilim. Bir yandan eğer bu hükümeti zorlarsa belki sonrasında Erdoğan gibi bir figür olmazsa Kürt sorunu konusunda değişiklikleri zorlayacak başka bir lider olmayacak diye düşünülebilir. Dolayısıyla bu konuda bir yanıt vermek için biraz erken gibi.
Şimdi, Arap Baharı’yla birlikte Kürtler için en önemli gelişmeler Irak ve Suriye’de yaşandı. Suriye’de devletin zayıflaması ve Irak’ta 2003 yılından itibaren yarı bağımsız bir devlet kurmuş olmaları ve Bağdat’taki hükümetin devam eden zayıflama süreci ve Sünni Araplarla ayrışmalar nedeniyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde hakimiyet kurmakta başarısız kalması. 2008 yılına dönüp baktığımızda Bağdat’taki merkezi hükümetin, gittikçe güçlendiğini ve Kürtlerle sürtüşme yaşadığını görüyoruz. Bugün ise bu söz konusu değil ve bunun kazananı da Kürdistan Bölgesel Yönetimi.

 ‘KÜRTLER KAZANIMLARINI KORUMALI’
Sizce Suriye Kürtleri şu anda ne yapmalı? Taktiklerini ve ittifaklarını değiştirmeliler mi?
Bence Suriye Kürtleri olayları kontrol edemedikleri için tutumları da biraz olayların akışına bağlı. Şam yönetiminin, isyancıların ya da yabancı güçlerin yaptıklarına bağlı olarak hareket etmek zorundalar. Önlerindeki görev, artarda kazanımlar elde edip bunları ellerinde tutmak ve kendi bölgelerini koruyup halkın başka yerlere kaçmak zorunda kalmasını engellemek. İç savaşın sonunda tekrar güçlü bir merkezi hükümet kurulması durumunda kazanımlarının ellerinden gitmesini engellemek zorundalar.
Arap Baharı’ndan ‘en karlı’ çıkan hareketin El Kaide olduğu tespitine katılıyor musunuz?
Bu tabii El Kaide derken neyi kastettiğimize de bağlı. Amerikalılar geçmişte Usame Bin Ladin tarafından yönetilen El Kaide örgütünün kalıntılarını anlıyorlar. Ancak bunun pek gerçekçi bir tanımlama olduğunu düşünmüyorum. Bence genel olarak El Kaide ile benzer inanç ve pratiğe sahip cihatçı örgütlere bakılmalı. El Nusra’nın El Kaide’nin Suriye’deki kolu olduğunu, IŞİD’in daha da bağnaz ve şiddet yanlısı bir grup olduğunu söyledim. Başka örgütlere de, örneğin Libya gibi ülkelere bakarsanız da benzer şeyleri görürsünüz.
LADİN KANADININ SURİYE’DEKİ ÖRGÜTLER ÜZERİNDE ETKİSİ SINIRLI
El Kaide’yi yakından takip ediyorsunuz. Sizce örgüt Usame Bin Ladin’in ardından farklı bir siyasi çizgi izledi mi?
Özellikle güçlü bir dönüşüm fark etmedim. Fakat El Kaide’nin Usame Bin Ladin kanadının, El Kaide ile bağlantılı örgütler olarak tanımlanan Irak, Suriye ve Libya gibi başka ülkelerdeki örgütler üzerinde her zaman sınırlı bir etkisi oldu. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’den sonra bir değişim olduysa bile bu değişimlerin de etkisi oldukça sınırlı.
Diğer cihatçı örgütlerin tutumları, Usame Bin Ladin’den sonra değişti mi?
Gördüğüm kadarıyla hayır. Dolayısıyla El Nusra, Irak-Şam İslam Devleti gibi örgütlerinin tutumları geçmiştekiyle hemen hemen aynı. Bu soruyu yanıtlamak zor çünkü, yanıtlarken, Batı’nın Suriye’deki gerçek amacının ne olduğunu bildiğimizi varsaymamız gerekiyor. Arap Baharı da, devrimler ile karşı devrimlerin bir iç içe geçmişliğinden oluşuyor. Eğer Batı’nın amacı Esad’ı devirmektiyse, tabi ki bunu yapamadılar. Eğer amaç, Esad’a karşı kabul edilebilir bir alternatif yaratma idiyse bunu da başaramadılar. Bu anlamda politikaları iflas etmiş olabilir. Ama amaçları, bir devlet olarak Suriye’yi zayıflatmak, İran’ı zor durumda bırakıp zayıflatmaktıysa o anlamda bazı başarıları olduğu söylenebilir.

MEZHEP ÇATIŞMASINI BATI MI DERİNLEŞTİRİYOR?
El Kaide ve diğer bazı güçler tarafından derinleştirilen mezhep çatışmasının, bölgedeki devletleri zayıflatması anlamında, Batılı güçlerin avantajına işlediği görüşüne katılıyor musunuz?
Evet, bence Ortadoğu’da yalnızca şimdilerde değil, örneğin 2003 yılından itibaren olanlara bakarsanız, Batı’nın ve Körfez monarşilerinin, Irak, Suriye ve Libya gibi ülkelerin zayıflamasını arzu ettiğini görürsünüz. ABD, Irak’ın yalnızca iç güvenlik için askeri güç bulundurması gerektiğini söylemişti. Bu anlamda, bu devletleri güçsüzleştirecek adımları kendi avantajlarına gördüklerini söyleyebiliriz.
‘SURİYE’NİN KUZEYİ 1980’LERİN AFGANİSTAN’I GİBİ’
BBC, geçen hafta Batılı istihbarat kuruluşlarının Batı ülkelerinden Suriye’ye savaş için giden mücahitler konusunda Suriye istihbaratıyla görüştüğünü duyurdu. Fakat şimdiye kadar bu mücahitlerin gidişini engelleyemiyorlar mıydı yoksa buna göz mü yumdular sizce?
Açıkça görülen, Batılı ülkelerden mücahitlerin gidişini engellemedikleri. Bu konuda Türkiye’ye de büyük bir baskı uygulamadılar. Bu insanların büyük kısmı Suriye’ye Türkiye üzerinden gittiler ve Türkiye’nin bu geçişleri engellemesi için güçlü bir baskı yapılmadı. Bence bu da Batı’nın Esad’ın süratle devrileceği ve Suriye’nin de 2011 yılındaki Libya gibi olacağı konusundaki yanlış hesabının bir parçası. Aslında Libya’da da cihatçıları destekleyerek benzer bir hata yaptılar. Tabi Suriye’de savaş daha uzun sürünce sorun da daha büyüdü. Bu anlamda, Suriye’nin Kuzeyini 1980’lerin Afganistan’ı gibi bir yere dönüşmesine katkıda bulunarak büyük bir hata yaptılar.
Suriye’de sorunların nasıl çözüleceğini öngörmek zor. Suriye’nin bazı bölgeleri Afganistan ve uzun yıllar iç savaşın sürdüğü Beyrut’u andırıyor. Ne muhalifler ne Esad birbirini yenecek gücü yok. Öte yandan çeteler, savaş ağaları bazı kentler ve kasabaların yöneticileri haline geliyor. Cenevre-2 konferansıyla ilgili olarak ise ilerleme şansı pek parlak görünmüyor.
‘TÜRK DIŞ POLİTİKASI TAM BİR FELAKET’
Erdoğan, Ortadoğu politikasını doğru okuyup, bölgede doğru bir dış politika izleyebildi mi sizce?
Bence Türkiye’nin dış politikası, 2011 yılından bu yana tam bir felaket olarak nitelenebilir. Aslında Türkiye o tarihte, bölgede olumlu bir rol oynamak için elverişli bir pozisyondaydı. Komşularıyla iyi ilişkilere sahipti, Suriye’de isyancılarla Esad hükümeti arasında da nüfuzunu kullanarak önemli bir arabuluculuk rolü üstlenebilirdi. Nihayetinde Türkiye’nin Suriye ile oldukça uzun bir sınırı var ve bu sınırın isyancıların askeri faaliyetleri için oldukça önemli bir konumda. Ancak Türkiye bir iç savaştaki taraflardan birini seçti ve Esad’ın sonunun da yakın olduğunu ve Kaddafi gibi olacağını varsaydı. Tabi ki, bu değerlendirme gerçeklikten oldukça uzaktı. Irak’ta Türkiye’nin bir varlığı ve ticari nüfuzu var fakat bu etki oldukça sınırlı. Bugün ise Türkiye, Irak siyaseti içinde belirli bir tarafı destekler konuma gelmiş durumda ve bunun ciddi olumsuz sonuçları var. Türkiye’nin dış siyaseti Mısır ve Libya’da da başarısız oldu. Dolayısıyla Türk dış politikasının olağanüstü derecede başarısız olduğunu söyleyebiliriz.
İRAN-ABD GÖRÜŞMELERİNİN YANSIMALARI
Geçen yazki Gezi direnişi ‘Arap Baharı’nın bir devamı olarak görülebilir mi sizce?
Evet, bence, protestolarda daha geniş demokratik haklar gibi benzer talepler dile getirildi. Fakat, Gezi olaylarının uzun vadede nasıl bir önemi olacağını tespit etmek için biraz erken.
Sizce İran’la görüşmelerin, Suriye ve diğer bölgelerdeki gelişmeler üzerinde ciddi bir dönüştürücü etkisi olacak mı?
Evet, şimdiden bir etkisi olduğunu görebiliyoruz. Fakat bunun gelecekte nasıl bir sonuç ortaya koyacağını söylemek için erken çünkü İran ile ABD ve Körfez monarşileri olan müttefiki ülkelerin ilişkilerinin nasıl devam edeceğini bilemiyoruz. Tabi ki ortada bir İran’ın nükleer programı konusunda geçici bir anlaşma var ama bunun uzun dönem bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek şu anda mümkün değil ve belki de insanlar bu konuda biraz fazla iyimser düşünüyor. Şu anda hem Tahran hem de Washington bu anlaşmanın kazananı olduğunu düşünüyor. Ama bu mümkün değil.