'Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Yayınları’
kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün Türkçesine
çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu doldurdu.
Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna mirasını ve
Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
17 Şubat 2014 Pazartesi 15:25
EMRE CAN DAĞLIOĞLU
misakmanusyan@gmail.com
Türkiye’de solun tarihinden bahsedildiğinde, başlangıç noktası olarak
genellikle Mustafa Suphi ve onun kurduğu Türkiye Komünist Partisi
alınır. Çoğu Yahudilerden oluşan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun
yanı sıra II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul’da kurulan Osmanlı
Sosyalist Fırkası (OSF), kurucusu Hüseyin Hilmi ve yayın organı İştirak
ise göz ardı edilir. Aralık 2013’te çıkardığı ‘Osmanlı Sosyalist Fırkası
ve Yayınları’ kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün
Türkçesine çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu
doldurdu. Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna
mirasını ve Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
-
OSF’yi kuran ve Osmanlı solu deyince ilk akla gelen Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi) kimdir?
İştirakçi
Hilmi hakkında aslında çok az şey biliyoruz. Bir kere kendisi hakkında
yazdığı hiçbir şey yok. Hilmi ile ilgili yazılanlar, daha çok solla
mücadele etmeyi, kendine görev edinmiş, araştırmacıların yazdıklarına
dayanıyor. Bunların yazdıkları genellikle Hilmi’yi karalayıcı şeyler.
Cahil olduğu, sosyalizmin s’sinden bile anlamadığı, bir kukla olduğu ve
bunu çıkar için yaptığı söyleniyor. Polis olduğu bile ima ediliyor.
Enteresan olan, sol bunları benimsiyor ve bazı solcu araştırmacılar,
kendileri de katkıda bulunuyorlar buna.
Kesin olarak bildiklerimizse şunlar, 1907’de İzmir’de ‘Haftalık İzmir’
diye bir gazete satın aldı. II. Abdülhamit döneminde, istibdat rejimine
karşı, etkili bir gazeteydi bu. 1908’den sonra ise gazeteyi ‘Serbest
İzmir’ ismiyle günlük gazete olarak yayınladığını biliyoruz. Burada da
Meşrutiyet savunusu yapıyor. 31 Mart olaylarından sonra bu gazeteyi de
kapatıyor. 1910’da birdenbire İstanbul’da İştirak ve OSF ile karşımıza
çıkıyor. İştirakçı Hilmi, Osmanlı aydını tipolojisine uymayan ilginç
biri. Yurtdışına gitmediğini, üniversite okumadığını tahmin ediyorum.
İttihatçıların muhalefeti bastırmasıyla birlikte, Hilmi için hapisler ve
sürgünler başlıyor. Mütareke döneminde İstanbul’a dönüyor ve Türkiye
Sosyalist Fırkası’nı kuruyor. Grevler örgütlemeye başladığı ve siyaseten
etkin olduğu bir dönem bu. 1922’de öldürülüyor. Maalesef daha fazla
bilgimiz yok, çünkü Osmanlı arşivlerinde Hüseyin Hilmi’yle ve OSF’yle
ilgili tasnif edilmiş pek belge yok.
-
Osmanlı siyasi çeşitliliğinde, Hilmi ve çevresinin 1910’da kurduğu OSF’nin nasıl bir siyasi duruşu var?
Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurucusu Hüseyin Hilmi.
|
OSF’nin siyasi açıdan önemi, sosyalist bir siyaset oluşturmaktan
ziyade, İttihat Terakki karşısında, Meşrutiyet’in temel değerlerini,
basın ve örgütlenme özgürlüğünü ve insan haklarını savunmasından, bu
mücadeleye katılmasından kaynaklanıyor. İdris Küçükömer’in de
Türkiye’deki siyasi bölünmenin başlangıcı olarak gördüğü Jön Türklerin
1902 Kongresi’nde iki ana akım şekilleniyor. Bir yanda merkeziyetçi,
devletçi, laik, bürokratik, batılılaşmacı unsurlar; öte yanda da
devletten görece bağımsız, burjuva sınıfını, bireyi, sermaye birikimini,
adem-i merkeziyetçiliği savunan unsurlar. OSF, İttihat ve Terakki
karşısında Prens Sabahattin’den kaynaklanan bu ikinci kanada yakın bir
parti. Kitapta bu kadroların ne kadar içi içe yaşayıp siyaset
yaptıklarını göstermeye çalıştım.
OSF’nin ilk düşünsel kaynağı da zaten Osmanlı liberalizmi
diyebileceğimiz çizgidir. Hatta İştirak’in ilk sayısında, ‘ülkenin
kurtuluşu şahsi teşebbüsle olur’ diye yazıyorlar. Fakat iş, bu çizginin
benimsediği adem-i merkeziyet, özerklik meselesine geldiğinde, OSF
sessiz kalıyor. Programlarında da, yayınlarında da, bu konuda ciddi bir
şey yok. Tek bir ifade geçer programlarında, yetki genişliği olarak
çevirebileceğimiz ‘tevsi-i mevzuniyet’ diye. İki kelime. 38 sayılık
dergi külliyatında, bir tane bile yazı yoktur. Dolayısıyla ‘kimlik
talepleri’ veya ulusal taleplere kayıtsız kalıyorlar. Bu çizginin
neredeyse bütün unsurlarını benimseyip, iş ulusal taleplere gelince,
adem-i merkeziyet çevresinde dahi kayıtsız kalmaları çok önemli bir
gösterge. ‘Anasırın kardeşliği’ gibi gayet yüzeysel bir bakış açıları
var. Asli unsur olarak Müslüman kimliği görüyorlar.
İkinci düşünsel kaynakları, Avrupa’daki sosyalist akımlar. Fakat yine
de, OSF’nin sosyalizm anlayışı bütünsellikten uzak. Bir kere teorik
olarak yetişmiş kadroları yok. Sosyalizmleri, bir duygusal yakınlık,
yoksullara duyulan bir empati, haksızlıklar karşısında duyulan bir
tepki. Anladığım kadarıyla, yayın faaliyetlerine başladıkları zaman,
Avrupa’da bulunmuş, sosyalizmi teorik olarak daha iyi bilen ve Avrupalı
sosyalist partilerin siyasi yaşamını daha iyi gözlemlemiş olan bazı
insanlar OSF ile ilişkiye geçiyorlar. Külliyat ilerledikçe yazılanların
nitelikleri yükseliyor.
Ayrıca, ilk başlatanlar Marksizm dışı sosyalist akımlara daha yakın
görünüyorlar. İlk dört sayıda, Alman sosyalist Lasalle’dan, Fransa’dan
Auguste Blanqui’den, anarşistler Pierre-Joseph Proudhon ile Mihail
Bakunin’den, ütopyacı sosyalistler Saint-Simon, Charles Fourier ve
Robert Owen’dan, çok etkilendikleri anlaşılan Jean Jaurés’den
bahsediliyor. Çıkışta Fransız sosyalizmi daha baskın yani. Karl Marx ise
ilk defa 3. sayıda bir makalenin içinde dolaylı bir biçimde geçiyor.
Fakat sonraları Marksizm hakkındaki yazılar da ciddileşiyor.
OSF’nin beyannamesi ve programına baktığımızda, daha çok reformist bir
sosyalizm anlayışından, bir İslami kardeşlik, eşitlik ve yoksulu
gözetmek vurgusundan bahsedebiliriz. II. Meşrutiyet döneminde kurulmuş
partiler içinde, programı en berbat, kısa, anlamsız olanı OSF’dir. Bir
doktrin partisinden beklenmeyecek, siyasi parti programından ziyade, bir
günlük mücadele programı gibidir.
Fakat bunları tespit ederken, 30 yıllık Abdülhamit istibdadından
çıktığımızı unutmayalım. Entelektüel ve siyasal hayatı kesintiye uğratan
dönemdir bu. Dolayısıyla bu insanları “Bunlar sosyalizmi bilmiyorlardı,
yeterince bilmiyorlardı” diye eleştirirken, “Kim ne biliyordu ki?” diye
de sormak lazım.
-
Türkiye solu, bir tarihsel öncül olarak neden OSF’yi benimsemiyor?
Çünkü bildiğimiz gibi Türkiye’deki sosyalist hareket kendi tarihini
1920’de Mustafa Suphi’nin kurduğu TKP ile başlatır. Hem TKP, kendisinden
önce bir sosyalist mücadelenin var olduğunu kabul etmek istemiyor, hem
de bütün hareketler, TKP’yi kendi başlangıçları kabul ettiği için
ilgilenmiyorlar. Mütareke döneminde Sovyetler de, Hilmi ve çevresine
sıcak bakmıyor. Bu sebeplerle, Türkiye solu bir Komüntern solu. Şöyle
bir örnek vereyim; Hüseyin Hilmi, Mustafa Suphi’den hemen birkaç ay
sonra öldürülür. Korkunç bir cinayet olan Mustafa Suphi’nin öldürülmesi,
kurucu bir efsaneye dönüşürken, Hilmi cinayeti, solun hiç ilgisini
çekmiyor. Bu örnek bile dışlanmayı net olarak açıklıyor. Bu da Türkiye
sosyalist hareketinde işçi sınıfıyla bir şekilde ilişki kurmuş,
sendikalarla iç içe geçmiş, örgütlü bir hareketin, Osmanlı’dan miras
alınmaması demek oluyor. Hilmi’nin öldürülmesi ve OSF’nin dışlanmasıyla
bu gelenek kesintiye uğradı. Bu, Türkiye siyasetinde, işçi sınıfı
hareketine dayanan bir sosyalist geleneğin, belki oradan devşirilen bir
sosyal demokrat hareketin doğmamasına neden oldu.
-
Sizce OSF’nin Türkiye soluna bir mirası var mı? ‘Ulusal talepleri’ göz ardı etmek örneğin?
Türkiye solu da milliyetçilikle maluldür. Bir de daha önemlisi
İttihatçılıkla malul olması. Solun İttihat Terakki severliği var.
Hâlbuki TKP’yi kuran kadrolar, İttihat Terakki’nin ne olduğunu bilen ve
eleştirel tutum alabilen kadrolardı. Ama sonra Kemalist yönetim, İttihat
Terakki’nin hangi unsurlarını dışlayacağını ama hangi unsurlarının
tartışmaya açılamayacağını saptadı. Ermeni meselesi bunlar içinde en net
olanıdır. Türkiye solu da, Cumhuriyet yönetiminin bu ayıklamasına razı
olmuştur. Aynı çerçeveden İttihat Terakki’ye bakmıştır. Bir de
1970’lerde silahlı devrimcilik modası da yayılınca, THKP-C ve THKO
kadrolarının, İttihat Terakki’nin iktidara geliş sürecine duydukları
sempati, Enver ve Niyazi’nin Abdülhamid istibdadına karşı ayaklanması,
dağa çıkması falan, bunlar İttihatçıların romantize edilmesine yol
açmıştır. Gizlilik, örgüte bağlılık, adanmışlık, gözü karalık…
Dolayısıyla Türkiye solunun İttihat Terakki’ye beslediği sempatisi,
1915’e bakışını da etkilemiştir.
Aynı şey benim kendi kişisel tarihim için de geçerli. Ben İttihat
Terakki’nin zulmünü Hrant Dink vurulunca daha iyi anladım, daha çıplak
gördüm desem insanlara bunun şaşırtıcı geleceğine eminim. Ama gerçek bu.
Bir ‘Türk’ solcusunun, İttihatçıların nasıl gözünü kırpmadan cinayetler
işleyen bir karanlık çete olduğunu iyice hissedip anlamadan, 1915’le
içten bir ilişki kurabileceğini, anlayıp kabullenebileceğini sanmıyorum.
Ben, 1995’te ‘Enver Paşa'nın Sürgünü/İhtilalci İslam Birliği ve Liva
el-İslam Dergisi’ isimli kitabı yazdım. Önsözünde, Hürriyet ve İtilaf
çevresini kastederek, “Savaş sonrasında ilk mahkemeleri onlar kurdular.
Bastırılmış öfkelerini kustular. Kurtuluş ümitleri ve istekleri yoktu.
İttihatçılara duydukları kinle emperyalistlerin kuyruğuna takıldılar”
ifadelerine yer verdim ki, işte Türkiye solu için söylediğimiz bütün
çarpıklıkları barındıran zihniyet budur. Geçen Kasım sonlarında Halil
Berktay Serbestiyet’te bir yazı yazdı. “Kızıl Ordu Fransa’ya kadar
gitseydi” diye… Fransız işbirlikçilerini işgalcilerin gölgesindeki
mahkemeler yargılasaydı, aynı kamuoyu desteğini alabilirler miydi diye
soruyor. İttihatçıların ilk yargılanmalarının, işgal İstanbul’unda
başlamış olmasının sonuçlarını irdeliyor. Suçlananların yenilmişler,
yargılayanların işgalciler olmasının doğurduğu empati… O doğrudan solu
kastetmiyor belki ama ben, solun 1915’e bakışını, sessiz kalışını
anlamamız için çok önemli bir anahtar sunduğu kanısındayım.
-
Türkiye solunun ‘Komüntern solu’ olmasının 1915’e bakış açısında ne gibi etkisi var?
İttihatçılar, 1915 ve sonrasında bu suçları işlemeye devam ederlerken,
Bolşevikler bunlardan haberdardı. 1918’de İttihatçılar yenilip de,
özellikle 1915 suçlusu kadroları yurtdışına kaçtıklarında, Berlin’de
önde gelen bir Bolşevik olan Radek’le ilişki kuruyorlar. Bolşevikler,
İttihatçılarla masaya oturuyorlar ve orada bir plan üzerinde anlaşmaya
varılıyor. İttihatçıların Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki etkisini
İngiltere ve Fransa’ya karşı kullanmak istiyor Bolşevikler. Daha sonra,
Enver Paşa Moskova’ya, Cemal Paşa Afganistan’a gidiyor, Sovyetlerin
bilgisi dâhilinde. Enver Paşa da ‘emperyalizm’ lafını çok seviyor artık,
hatta ‘O zaman siz olsaydınız, Alman emperyalistleriyle işbirliği
yapmazdım’ bile diyor. Lenin, bunları gerçekten ciddiye alıyor ve şahsen
Lenin’in bile görüşmüş olma ihtimali var. O görüşmüş olmasa bile
Dışişleri Bakanı düzeyinde görüşüyorlar. Anadolu’ya giden ilk
yardımları, İttihatçılar üzerinden örgütlüyorlar. Enver Paşa’yı, 1920
Bakü Doğu Hakları Kurultayı’nda misafir ediyorlar.
Bütün bunlar olurken, Bolşevikler, İttihatçılara “Siz savaş
suçlususunuz, uzak durun, defolun” diyemiyorlar. Eğer Bolşevikler,
İttihatçıların suçlarını açıkça saptayıp ilan etselerdi, Lenin bunu
söyleyebilseydi, Türkiye solunun tarihine de öyle geçerdi. Hiç
tereddütsüz, o zaman bütün Türkiye solu, 1915 ‘soykırımdır’ derdi.
“Bu dört cahil, vahşi kavim…”
-
Balkan Savaşları, Türk milliyetçiliğinin iktidara gelmesi olarak gösterilir. OSF’nin bu dönemdeki tavrı nedir?
OSF ve Hüseyin Hilmi’nin, Balkan Savaşı başladığında milliyetçilik
hususunda İttihatçılardan hiçbir farkının olmadığını görüyoruz. Elimizde
Balkan savaşları sırasında yayımlanmış iki tane İştirak dergisi var.
Birincisi, tam savaşın başladığı günün ertesinde çıkıyor. Balkan
halklarına yönelik nefret yüklü satırlarla dolu. Osmanlı’ya karşı
verilen ulusal mücadeleleri, Balkan halklarının ulusal devletlerini
kurma süreçlerini “ecnebi hediyesi” olarak nitelendiriyorlar. Savaş
çığırtkanlığı yapıyorlar. Savaşla ilgili öngörüleri de budalaca.
Osmanlı’nın çok kolay bir zafer elde edeceğine inanıyorlar, sonuç çok
kolay bir hezimet oluyor. Sonraki sayıda Refik Nevzat, Paris’ten
müdahale etmeye çalışıyor. Fransız Sosyalist Partisi’ne ve Enternasyonal
çevrelerine yakınlığı nedeniyle sosyalist kurama uygun satırlar
yazıyor. Ama ilk sayı daha doğal, daha kendiliğinden. Orada aslında OSF
çevresindekilerin ne kadar milliyetçi olduklarını açıkça görüyoruz.
İştirak dergisinin bahsi geçen 9 Ekim 1912 (26 Eylül 1328) tarihli sayısında şöyle satırlar var:
Harp Ve Hücum
(…) Osmanlı memleketlerinde bu kelimenin ihtiva ettiği kurtuluş
manasını kabul etmeyecek, ecdadından kendisine irsen intikal eden bu
kelimenin arkasından gitmeyecek hiçbir fert tasavvur edilemez. Hatta biz
sosyalistler harbin amansız düşmanı olduğumuz halde sırf medeniyete,
medeniyetin ilerlemesine hizmet etmek maksad-ı hayırhahıyla bu harbe
bütün mevcudiyetimizle taraftarız.
Nasıl taraftar olmayız ki! Gerek hayatımız ve gerekse memleketin birçok
köşelerinde vücuda getirdiğimiz medeni ve ileri eserler bu dört vahşi,
cahil kavmin hücum ve istilasıyla mahv ve heba olacaktı!
Tarihin bütün sayfalarını araştırınız orada bunlardan, bu dört korkak
fakat katil hükümetlerden daha hunhar, daha zalim hiçbir hükümete
tesadüf edemezsiniz.
(…) Zira sırf ecnebi hediyesi olmak üzere istiklal eden dört vahşi
kavmin, istilacı fikirleri önüne bir set çekip bu suretle memlekette
bitmek tükenmek bilmeyen ihtilallerin, çetelerin, daha sair gizli
komitaların melanet etmelerine mani olacaktır. Artık Osmanlılar bu
şımarık çocukların ardı kesilmeyen taleplerine, makul olmayan
taleplerine paydos diyor ve bütün cihana ilan ediyor. Bundan sonra
Balkanlarda medeni, barışsever Osmanlı sancağından başka hiçbir kanlı,
kızıl sancak gözükmeyecektir.
‘Türkiye’yi 100 yıldır İttihatçılar yönetiyor’
-
İştirak dergisinin kapatılmasına ve Hilmi’nin tutuklanmasına
yol açan bir Ahmet Samim sayısı var, Ahmet Samim öldükten sonra
çıkarılan. Neden Ahmet Samim sayısı yapıyorlar?
İttihatçılar, 1909’da Hasan Fehmi’nin vurulmasına yönelik tepkileri 31
Mart ayaklanmasının karmaşası içerisinde çok fazla siyasi bölünmeye yol
açmadan atlatıyor. Fakat Ahmet Samim’in vurulması dehşet etkisi yaratan
bir olay. Tam Hrant Dink’in vurulmasının yarattığı şokun bir benzeri
yaşanıyor 1910’da. Çünkü genç, demokrat, iyi eğitimli, sadece yazı
yazan, yazısıyla mücadele eden ve çok sevilen bir insan Ahmet Samim.
Meşrutiyetin henüz daha ikinci senesinde olunmasına rağmen, İttihat
Terakki’nin cinayet işlemekten kaçınmayan komitacılık günlerinde kaldığı
ve orada devam edeceği endişesi oluşuyor bu cinayetle. İnsanların
kafasında birden bire gerçek bir kırılma ortaya çıkıyor. Bu yüzden,
İttihatçılar Ahmet Samim’in cenazesini de vermiyorlar. Gece vakti alıp
cenazeyi kaçırıyorlar, kendileri gömüyorlar, çünkü korkuyorlar. Hrant
Dink’in cenazesinde ortaya çıkan tepkinin bir benzerinin
yaşanabileceğinden korktular. Bu noktada bakınca, Hrant Dink cinayetinin
İttihat Terakki’yi daha iyi anlamamıza sebep olduğunu söyleyebiliriz.
Hrant Dink’i de Ahmet Samim gibi sokak ortasında vurdular, başka yerde
değil. O dehşeti yaratabilmek için yaptılar. Ahmet Samim’in katili, en
yakın inzibat karakoluna girdi ve kayboldu. Dink’in katili de
Samsun’daki inzibat karakolunda ortaya çıktı. Bu açıdan bakınca,
İttihatçılar kaç senedir bu ülkeyi yönetiyor? Herhalde 100 yıldan beri
Türkiye’yi İttihatçılar yönetiyor. 100 yıldan beri aynı şebekenin
insafına terkedilmiş durumda adeta muhalif aydınlar...
Krikor Zohrab’a teşekkür
OSF’nin İştirak’in yayına ara verilmesiyle birlikte çıkarmaya başladığı
Sosyalist dergisinin 16 Kasım 1326 tarihli 2. sayısında dönemin
İstanbul mebusu Kirkor Zohrab’a ilginç bir üslupla şöyle bir teşekkür
yer alıyor (s. 489):
Bir Kanunsuzluğu Tamir
Bir hafta evvel kömür amelesinin ilan eylediği grevde ihtilalci ve
teşvikçi olmak üzere sekiz işçinin tevkif olunduğunu gazeteler yazmışlar
idi.
Bu sekiz işçinin tümü Kürd unsuruna mensup olduğu ve Abdülhamid
devrinde Kürd unsuruyla Ermeni unsuru arasında mevcut nefret fevkalade
malum olduğu halde onları çıkarmaya çalışan muhterem mebus Zohrab Efendi
olup Dâhiliye Nezareti nezdinde yaptığı etkili teşebbüsler neticesinde
hepsi tahliye olunmuştur. Bu vesile ile muhterem mebusa teşekkürlerimizi
takdim ederiz.
Ahmet Samim’in son mektubu
9 Haziran 1910 tarihindeki cinayetten sonra basılan İştirak Ahmet Samim
özel sayısı, adeta bir gizli yayın basar gibi basılır. Gece yarısından
sonra, bir kayıkla Anadolu yakasına geçirip ülkenin çeşitli yerlerine
gönderilir. Ertesi sabah Hüseyin Hilmi tarafından dergi sokaklarda elden
dağıtılır. Kapışılır. Dergi derhal kapatılır ve Hüseyin Hilmi ilk defa
bu olay nedeniyle tutuklanır. Bu sayıda, Ahmet Samim’in öldürülmesinden
birkaç gün önce Kıbrıslızade Şevket’e yazdığı son mektup da yer alıyor
(s. 417-8):
“Kardeşim Şevket,
Bu akşam fevkalade bir işim çıktı, gelemeyeceğim. Bunun için bilhassa
affını rica ederim. Kardeşim tabii ki Şahabeddin de gelemez.
Sana gayet (confidential) ve namusunuza tevdi edilmek üzere bir müjde
vereyim; fakat bunun yayılması etrafımızda dolaşan tehlikeleri daha
yaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
İttihat ve Terakki Cemiyeti idama hükmetti. İdam olunacağım. Bunu yarı
resmi bir surette tebliğ eylediler. Haberiniz olsun. Yalnız
arkadaşlarımdan bir şey rica ediyorum, bana Hasan Fehmi’ye yaptıkları
gibi mükellef bir cenaze alayı tertip etmesinler. Demirci Köyü’nde bir
bayır tepesinde küçük ve garip bir köy kabristanı vardır. İstiyorum ki
beni oraya defnetsinler. O mezarlığın kenarında gençliğimin en tatlı ve
hülyalı birkaç saatini geçirdim. Fikrimin o küçük mezarlıkta olduğu
kadar hiçbir yerde o kadar derince sükûna daldığımı bilemem. Mezarlığın
bulunduğu tepeden köyler, tarlalar, etrafın uzaktan birer küçük ve yeşil
demete benzeyen koruları, ormanları ve nihayet ta ileride Karadeniz’in
kâh durgun ve mavi, kâh beyaz ve sonsuz yüzeyi görülür; cenazemin de
orada kalmasını arzu ediyorum.
Emin ol ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dindarane bir
tevekkül geldi ve ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını
bilemiyorum. Yakında inşallah görüşürüz ve bunu size tafsilatıyla
anlatırım. Gözlerini öperim. Nureddin’e selam, Edhem Beyefendi’ye
ihtiram.”
İştirak, 31 Mayıs 1326
(13 Haziran 1910), Sayı 17
1912’de İstanbul Pangaltı’daki ilk 1 Mayıs kutlaması.
|
İstanbul’daki ilk 1 Mayıs
Dünyada ilk olarak II. Enternasyonel kararıyla 1890 yılında kutlanan 1
Mayıs, Osmanlı sınırları içinde ilk defa 1909 yılında, Selanik Sosyalist
İşçi Federasyonu’nu kuran çevrelerin etkinliğiyle Selanik’te kutlanır.
İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs kutlaması, 1912 yılında gerçekleşir.
İştirak’in 21 Haziran 1328 (4 Temmuz 1912) tarihli nüshasında bu
kutlamanın bir fotoğrafı mevcut. Altında “Pangaltı’daki “Belvü”
bahçesinde efrenci 1912 senesi mayısının birinci günü Osmanlı
sosyalistleri tarafından idare edilen Bir Mayıs bayramı” ibaresi
bulunuyor (s. 560). 5 Temmuz 1328 (18 Temmuz 1912) tarihli bir sonraki
sayıda, bu sefer 1910 yılında Üsküp’te 1 Mayıs kutlaması sırasında
çekildiği öne sürülen bir başka fotoğraf var. Altında “Üsküb’de 1910
efrenci Mayıs Bir’de sosyalist bayramı” ibaresiyle yayımlanıyor. (s.
577).
KİMDİR BU BEDİK?
Bedik ismi, ilk defa İştirak dergisinin ikinci sayısında karşımıza
çıkıyor. Bursa ipek fabrikalarında çalışan kadınların yolladığı ve az
gelir, fazla mesai ve kötü muameleden şikâyetlerini dile getiren ‘Beş
Bin İşçi Kızı’ imzalı mektubu Ermeniceden çeviren kişi olarak. Bedik’in
daha sonra dergide yazıları yayınlanmaya başlar ve Gürsoy’un tespitiyle,
5 ile 13. sayılar arasında derginin başyazarı olur. Dergide yayınlanan
entelektüel düzeyi yüksek yazıları kaleme alan Bedik’in ismine daha
sonraki sayılarda rastlanmaz. Selçuk Gürsoy, tüm çabalarına rağmen
Bedik’in gerçek kimliğine ulaşamadı.