Thursday, February 20, 2014

Türkiye solunun göz ardı edilen başlangıcı: Osmanlı Sosyalist Fırkası

'Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Yayınları’ kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün Türkçesine çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu doldurdu. Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna mirasını ve Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
17 Şubat 2014 Pazartesi 15:25

EMRE CAN DAĞLIOĞLU misakmanusyan@gmail.com
Türkiye’de solun tarihinden bahsedildiğinde, başlangıç noktası olarak genellikle Mustafa Suphi ve onun kurduğu Türkiye Komünist Partisi alınır. Çoğu Yahudilerden oluşan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun yanı sıra II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul’da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası (OSF), kurucusu Hüseyin Hilmi ve yayın organı İştirak ise göz ardı edilir. Aralık 2013’te çıkardığı ‘Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Yayınları’ kitabıyla Selçuk Gürsoy, Fırka’nın yayınlarını bugünün Türkçesine çevirerek, bu siyasi hareket hakkında çok önemli bir boşluğu doldurdu. Gürsoy’la Hüseyin Hilmi’yi, OSF’yi, örgütün Türkiye soluna mirasını ve Türkiye solunun görmezden geldiklerini konuştuk.
  • OSF’yi kuran ve Osmanlı solu deyince ilk akla gelen Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi) kimdir?

İştirakçi Hilmi hakkında aslında çok az şey biliyoruz. Bir kere kendisi hakkında yazdığı hiçbir şey yok. Hilmi ile ilgili yazılanlar, daha çok solla mücadele etmeyi, kendine görev edinmiş, araştırmacıların yazdıklarına dayanıyor. Bunların yazdıkları genellikle Hilmi’yi karalayıcı şeyler. Cahil olduğu, sosyalizmin s’sinden bile anlamadığı, bir kukla olduğu ve bunu çıkar için yaptığı söyleniyor. Polis olduğu bile ima ediliyor. Enteresan olan, sol bunları benimsiyor ve bazı solcu araştırmacılar, kendileri de katkıda bulunuyorlar buna.
Kesin olarak bildiklerimizse şunlar, 1907’de İzmir’de ‘Haftalık İzmir’ diye bir gazete satın aldı. II. Abdülhamit döneminde, istibdat rejimine karşı, etkili bir gazeteydi bu. 1908’den sonra ise gazeteyi ‘Serbest İzmir’ ismiyle günlük gazete olarak yayınladığını biliyoruz. Burada da Meşrutiyet savunusu yapıyor. 31 Mart olaylarından sonra bu gazeteyi de kapatıyor. 1910’da birdenbire İstanbul’da İştirak ve OSF ile karşımıza çıkıyor. İştirakçı Hilmi, Osmanlı aydını tipolojisine uymayan ilginç biri. Yurtdışına gitmediğini, üniversite okumadığını tahmin ediyorum. İttihatçıların muhalefeti bastırmasıyla birlikte, Hilmi için hapisler ve sürgünler başlıyor. Mütareke döneminde İstanbul’a dönüyor ve Türkiye Sosyalist Fırkası’nı kuruyor. Grevler örgütlemeye başladığı ve siyaseten etkin olduğu bir dönem bu. 1922’de öldürülüyor. Maalesef daha fazla bilgimiz yok, çünkü Osmanlı arşivlerinde Hüseyin Hilmi’yle ve OSF’yle ilgili tasnif edilmiş pek belge yok.
  • Osmanlı siyasi çeşitliliğinde, Hilmi ve çevresinin 1910’da kurduğu OSF’nin nasıl bir siyasi duruşu var?

Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurucusu Hüseyin Hilmi.
OSF’nin siyasi açıdan önemi, sosyalist bir siyaset oluşturmaktan ziyade, İttihat Terakki karşısında, Meşrutiyet’in temel değerlerini, basın ve örgütlenme özgürlüğünü ve insan haklarını savunmasından, bu mücadeleye katılmasından kaynaklanıyor. İdris Küçükömer’in de Türkiye’deki siyasi bölünmenin başlangıcı olarak gördüğü Jön Türklerin 1902 Kongresi’nde iki ana akım şekilleniyor. Bir yanda merkeziyetçi, devletçi, laik, bürokratik, batılılaşmacı unsurlar; öte yanda da devletten görece bağımsız, burjuva sınıfını, bireyi, sermaye birikimini, adem-i merkeziyetçiliği savunan unsurlar. OSF, İttihat ve Terakki karşısında Prens Sabahattin’den kaynaklanan bu ikinci kanada yakın bir parti. Kitapta bu kadroların ne kadar içi içe yaşayıp siyaset yaptıklarını göstermeye çalıştım.
OSF’nin ilk düşünsel kaynağı da zaten Osmanlı liberalizmi diyebileceğimiz çizgidir. Hatta İştirak’in ilk sayısında, ‘ülkenin kurtuluşu şahsi teşebbüsle olur’ diye yazıyorlar. Fakat iş, bu çizginin benimsediği adem-i merkeziyet, özerklik meselesine geldiğinde, OSF sessiz kalıyor. Programlarında da, yayınlarında da, bu konuda ciddi bir şey yok. Tek bir ifade geçer programlarında, yetki genişliği olarak çevirebileceğimiz ‘tevsi-i mevzuniyet’ diye. İki kelime. 38 sayılık dergi külliyatında, bir tane bile yazı yoktur. Dolayısıyla ‘kimlik talepleri’ veya ulusal taleplere kayıtsız kalıyorlar. Bu çizginin neredeyse bütün unsurlarını benimseyip, iş ulusal taleplere gelince, adem-i merkeziyet çevresinde dahi kayıtsız kalmaları çok önemli bir gösterge. ‘Anasırın kardeşliği’ gibi gayet yüzeysel bir bakış açıları var. Asli unsur olarak Müslüman kimliği görüyorlar.
İkinci düşünsel kaynakları, Avrupa’daki sosyalist akımlar. Fakat yine de, OSF’nin sosyalizm anlayışı bütünsellikten uzak. Bir kere teorik olarak yetişmiş kadroları yok. Sosyalizmleri, bir duygusal yakınlık, yoksullara duyulan bir empati, haksızlıklar karşısında duyulan bir tepki. Anladığım kadarıyla, yayın faaliyetlerine başladıkları zaman, Avrupa’da bulunmuş, sosyalizmi teorik olarak daha iyi bilen ve Avrupalı sosyalist partilerin siyasi yaşamını daha iyi gözlemlemiş olan bazı insanlar OSF ile ilişkiye geçiyorlar. Külliyat ilerledikçe yazılanların nitelikleri yükseliyor.
Ayrıca, ilk başlatanlar Marksizm dışı sosyalist akımlara daha yakın görünüyorlar. İlk dört sayıda, Alman sosyalist Lasalle’dan, Fransa’dan Auguste Blanqui’den, anarşistler Pierre-Joseph Proudhon ile Mihail Bakunin’den, ütopyacı sosyalistler Saint-Simon, Charles Fourier ve Robert Owen’dan, çok etkilendikleri anlaşılan Jean Jaurés’den bahsediliyor. Çıkışta Fransız sosyalizmi daha baskın yani. Karl Marx ise ilk defa 3. sayıda bir makalenin içinde dolaylı bir biçimde geçiyor. Fakat sonraları Marksizm hakkındaki yazılar da ciddileşiyor.
OSF’nin beyannamesi ve programına baktığımızda, daha çok reformist bir sosyalizm anlayışından, bir İslami kardeşlik, eşitlik ve yoksulu gözetmek vurgusundan bahsedebiliriz. II. Meşrutiyet döneminde kurulmuş partiler içinde, programı en berbat, kısa, anlamsız olanı OSF’dir. Bir doktrin partisinden beklenmeyecek, siyasi parti programından ziyade, bir günlük mücadele programı gibidir.
Fakat bunları tespit ederken, 30 yıllık Abdülhamit istibdadından çıktığımızı unutmayalım. Entelektüel ve siyasal hayatı kesintiye uğratan dönemdir bu. Dolayısıyla bu insanları “Bunlar sosyalizmi bilmiyorlardı, yeterince bilmiyorlardı” diye eleştirirken, “Kim ne biliyordu ki?” diye de sormak lazım.
  • Türkiye solu, bir tarihsel öncül olarak neden OSF’yi benimsemiyor?

Çünkü bildiğimiz gibi Türkiye’deki sosyalist hareket kendi tarihini 1920’de Mustafa Suphi’nin kurduğu TKP ile başlatır. Hem TKP, kendisinden önce bir sosyalist mücadelenin var olduğunu kabul etmek istemiyor, hem de bütün hareketler, TKP’yi kendi başlangıçları kabul ettiği için ilgilenmiyorlar. Mütareke döneminde Sovyetler de, Hilmi ve çevresine sıcak bakmıyor. Bu sebeplerle, Türkiye solu bir Komüntern solu. Şöyle bir örnek vereyim; Hüseyin Hilmi, Mustafa Suphi’den hemen birkaç ay sonra öldürülür. Korkunç bir cinayet olan Mustafa Suphi’nin öldürülmesi, kurucu bir efsaneye dönüşürken, Hilmi cinayeti, solun hiç ilgisini çekmiyor. Bu örnek bile dışlanmayı net olarak açıklıyor. Bu da Türkiye sosyalist hareketinde işçi sınıfıyla bir şekilde ilişki kurmuş, sendikalarla iç içe geçmiş, örgütlü bir hareketin, Osmanlı’dan miras alınmaması demek oluyor. Hilmi’nin öldürülmesi ve OSF’nin dışlanmasıyla bu gelenek kesintiye uğradı. Bu, Türkiye siyasetinde, işçi sınıfı hareketine dayanan bir sosyalist geleneğin, belki oradan devşirilen bir sosyal demokrat hareketin doğmamasına neden oldu.
  • Sizce OSF’nin Türkiye soluna bir mirası var mı? ‘Ulusal talepleri’ göz ardı etmek örneğin?

Türkiye solu da milliyetçilikle maluldür. Bir de daha önemlisi İttihatçılıkla malul olması. Solun İttihat Terakki severliği var. Hâlbuki TKP’yi kuran kadrolar, İttihat Terakki’nin ne olduğunu bilen ve eleştirel tutum alabilen kadrolardı. Ama sonra Kemalist yönetim, İttihat Terakki’nin hangi unsurlarını dışlayacağını ama hangi unsurlarının tartışmaya açılamayacağını saptadı. Ermeni meselesi bunlar içinde en net olanıdır. Türkiye solu da, Cumhuriyet yönetiminin bu ayıklamasına razı olmuştur. Aynı çerçeveden İttihat Terakki’ye bakmıştır. Bir de 1970’lerde silahlı devrimcilik modası da yayılınca, THKP-C ve THKO kadrolarının, İttihat Terakki’nin iktidara geliş sürecine duydukları sempati, Enver ve Niyazi’nin Abdülhamid istibdadına karşı ayaklanması, dağa çıkması falan, bunlar İttihatçıların romantize edilmesine yol açmıştır. Gizlilik, örgüte bağlılık, adanmışlık, gözü karalık… Dolayısıyla Türkiye solunun İttihat Terakki’ye beslediği sempatisi, 1915’e bakışını da etkilemiştir.
Aynı şey benim kendi kişisel tarihim için de geçerli. Ben İttihat Terakki’nin zulmünü Hrant Dink vurulunca daha iyi anladım, daha çıplak gördüm desem insanlara bunun şaşırtıcı geleceğine eminim. Ama gerçek bu. Bir ‘Türk’ solcusunun, İttihatçıların nasıl gözünü kırpmadan cinayetler işleyen bir karanlık çete olduğunu iyice hissedip anlamadan, 1915’le içten bir ilişki kurabileceğini, anlayıp kabullenebileceğini sanmıyorum. Ben, 1995’te ‘Enver Paşa'nın Sürgünü/İhtilalci İslam Birliği ve Liva el-İslam Dergisi’ isimli kitabı yazdım. Önsözünde, Hürriyet ve İtilaf çevresini kastederek, “Savaş sonrasında ilk mahkemeleri onlar kurdular. Bastırılmış öfkelerini kustular. Kurtuluş ümitleri ve istekleri yoktu. İttihatçılara duydukları kinle emperyalistlerin kuyruğuna takıldılar” ifadelerine yer verdim ki, işte Türkiye solu için söylediğimiz bütün çarpıklıkları barındıran zihniyet budur. Geçen Kasım sonlarında Halil Berktay Serbestiyet’te bir yazı yazdı. “Kızıl Ordu Fransa’ya kadar gitseydi” diye… Fransız işbirlikçilerini işgalcilerin gölgesindeki mahkemeler yargılasaydı, aynı kamuoyu desteğini alabilirler miydi diye soruyor. İttihatçıların ilk yargılanmalarının, işgal İstanbul’unda başlamış olmasının sonuçlarını irdeliyor. Suçlananların yenilmişler, yargılayanların işgalciler olmasının doğurduğu empati… O doğrudan solu kastetmiyor belki ama ben, solun 1915’e bakışını, sessiz kalışını anlamamız için çok önemli bir anahtar sunduğu kanısındayım.
  • Türkiye solunun ‘Komüntern solu’ olmasının 1915’e bakış açısında ne gibi etkisi var?

İttihatçılar, 1915 ve sonrasında bu suçları işlemeye devam ederlerken, Bolşevikler bunlardan haberdardı. 1918’de İttihatçılar yenilip de, özellikle 1915 suçlusu kadroları yurtdışına kaçtıklarında, Berlin’de önde gelen bir Bolşevik olan Radek’le ilişki kuruyorlar. Bolşevikler, İttihatçılarla masaya oturuyorlar ve orada bir plan üzerinde anlaşmaya varılıyor. İttihatçıların Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki etkisini İngiltere ve Fransa’ya karşı kullanmak istiyor Bolşevikler. Daha sonra, Enver Paşa Moskova’ya, Cemal Paşa Afganistan’a gidiyor, Sovyetlerin bilgisi dâhilinde. Enver Paşa da ‘emperyalizm’ lafını çok seviyor artık, hatta ‘O zaman siz olsaydınız, Alman emperyalistleriyle işbirliği yapmazdım’ bile diyor. Lenin, bunları gerçekten ciddiye alıyor ve şahsen Lenin’in bile görüşmüş olma ihtimali var. O görüşmüş olmasa bile Dışişleri Bakanı düzeyinde görüşüyorlar. Anadolu’ya giden ilk yardımları, İttihatçılar üzerinden örgütlüyorlar. Enver Paşa’yı, 1920 Bakü Doğu Hakları Kurultayı’nda misafir ediyorlar.
Bütün bunlar olurken, Bolşevikler, İttihatçılara “Siz savaş suçlususunuz, uzak durun, defolun” diyemiyorlar. Eğer Bolşevikler, İttihatçıların suçlarını açıkça saptayıp ilan etselerdi, Lenin bunu söyleyebilseydi, Türkiye solunun tarihine de öyle geçerdi. Hiç tereddütsüz, o zaman bütün Türkiye solu, 1915 ‘soykırımdır’ derdi.

“Bu dört cahil, vahşi kavim…”

  • Balkan Savaşları, Türk milliyetçiliğinin iktidara gelmesi olarak gösterilir. OSF’nin bu dönemdeki tavrı nedir?

OSF ve Hüseyin Hilmi’nin, Balkan Savaşı başladığında milliyetçilik hususunda İttihatçılardan hiçbir farkının olmadığını görüyoruz. Elimizde Balkan savaşları sırasında yayımlanmış iki tane İştirak dergisi var. Birincisi, tam savaşın başladığı günün ertesinde çıkıyor. Balkan halklarına yönelik nefret yüklü satırlarla dolu. Osmanlı’ya karşı verilen ulusal mücadeleleri, Balkan halklarının ulusal devletlerini kurma süreçlerini “ecnebi hediyesi” olarak nitelendiriyorlar. Savaş çığırtkanlığı yapıyorlar. Savaşla ilgili öngörüleri de budalaca. Osmanlı’nın çok kolay bir zafer elde edeceğine inanıyorlar, sonuç çok kolay bir hezimet oluyor. Sonraki sayıda Refik Nevzat, Paris’ten müdahale etmeye çalışıyor. Fransız Sosyalist Partisi’ne ve Enternasyonal çevrelerine yakınlığı nedeniyle sosyalist kurama uygun satırlar yazıyor. Ama ilk sayı daha doğal, daha kendiliğinden. Orada aslında OSF çevresindekilerin ne kadar milliyetçi olduklarını açıkça görüyoruz.
İştirak dergisinin bahsi geçen 9 Ekim 1912 (26 Eylül 1328) tarihli sayısında şöyle satırlar var:
Harp Ve Hücum
(…) Osmanlı memleketlerinde bu kelimenin ihtiva ettiği kurtuluş manasını kabul etmeyecek, ecdadından kendisine irsen intikal eden bu kelimenin arkasından gitmeyecek hiçbir fert tasavvur edilemez. Hatta biz sosyalistler harbin amansız düşmanı olduğumuz halde sırf medeniyete, medeniyetin ilerlemesine hizmet etmek maksad-ı hayırhahıyla bu harbe bütün mevcudiyetimizle taraftarız.  
Nasıl taraftar olmayız ki! Gerek hayatımız ve gerekse memleketin birçok köşelerinde vücuda getirdiğimiz medeni ve ileri eserler bu dört vahşi, cahil kavmin hücum ve istilasıyla mahv ve heba olacaktı!
Tarihin bütün sayfalarını araştırınız orada bunlardan, bu dört korkak fakat katil hükümetlerden daha hunhar, daha zalim hiçbir hükümete tesadüf edemezsiniz.
(…) Zira sırf ecnebi hediyesi olmak üzere istiklal eden dört vahşi kavmin, istilacı fikirleri önüne bir set çekip bu suretle memlekette bitmek tükenmek bilmeyen ihtilallerin, çetelerin, daha sair gizli komitaların melanet etmelerine mani olacaktır. Artık Osmanlılar bu şımarık çocukların ardı kesilmeyen taleplerine, makul olmayan taleplerine paydos diyor ve bütün cihana ilan ediyor. Bundan sonra Balkanlarda medeni, barışsever Osmanlı sancağından başka hiçbir kanlı, kızıl sancak gözükmeyecektir.

‘Türkiye’yi 100 yıldır İttihatçılar yönetiyor’

  • İştirak dergisinin kapatılmasına ve Hilmi’nin tutuklanmasına yol açan bir Ahmet Samim sayısı var, Ahmet Samim öldükten sonra çıkarılan. Neden Ahmet Samim sayısı yapıyorlar?

İttihatçılar, 1909’da Hasan Fehmi’nin vurulmasına yönelik tepkileri 31 Mart ayaklanmasının karmaşası içerisinde çok fazla siyasi bölünmeye yol açmadan atlatıyor. Fakat Ahmet Samim’in vurulması dehşet etkisi yaratan bir olay. Tam Hrant Dink’in vurulmasının yarattığı şokun bir benzeri yaşanıyor 1910’da. Çünkü genç, demokrat, iyi eğitimli, sadece yazı yazan, yazısıyla mücadele eden ve çok sevilen bir insan Ahmet Samim. Meşrutiyetin henüz daha ikinci senesinde olunmasına rağmen, İttihat Terakki’nin cinayet işlemekten kaçınmayan komitacılık günlerinde kaldığı ve orada devam edeceği endişesi oluşuyor bu cinayetle. İnsanların kafasında birden bire gerçek bir kırılma ortaya çıkıyor. Bu yüzden, İttihatçılar Ahmet Samim’in cenazesini de vermiyorlar. Gece vakti alıp cenazeyi kaçırıyorlar, kendileri gömüyorlar, çünkü korkuyorlar. Hrant Dink’in cenazesinde ortaya çıkan tepkinin bir benzerinin  yaşanabileceğinden korktular. Bu noktada bakınca, Hrant Dink cinayetinin İttihat Terakki’yi daha iyi anlamamıza sebep olduğunu söyleyebiliriz. Hrant Dink’i de Ahmet Samim gibi sokak ortasında vurdular, başka yerde değil. O dehşeti yaratabilmek için yaptılar. Ahmet Samim’in katili, en yakın inzibat karakoluna girdi ve kayboldu. Dink’in katili de Samsun’daki inzibat karakolunda ortaya çıktı. Bu açıdan bakınca, İttihatçılar kaç senedir bu ülkeyi yönetiyor? Herhalde 100 yıldan beri Türkiye’yi İttihatçılar yönetiyor. 100 yıldan beri aynı şebekenin insafına terkedilmiş durumda adeta muhalif aydınlar...

Krikor Zohrab’a teşekkür

OSF’nin İştirak’in yayına ara verilmesiyle birlikte çıkarmaya başladığı Sosyalist dergisinin 16 Kasım 1326 tarihli 2. sayısında dönemin İstanbul mebusu Kirkor Zohrab’a ilginç bir üslupla şöyle bir teşekkür yer alıyor (s. 489):
Bir Kanunsuzluğu Tamir
Bir hafta evvel kömür amelesinin ilan eylediği grevde ihtilalci ve teşvikçi olmak üzere sekiz işçinin tevkif olunduğunu gazeteler yazmışlar idi.
Bu sekiz işçinin tümü Kürd unsuruna mensup olduğu ve Abdülhamid devrinde Kürd unsuruyla Ermeni unsuru arasında mevcut nefret fevkalade malum olduğu halde onları çıkarmaya çalışan muhterem mebus Zohrab Efendi olup Dâhiliye Nezareti nezdinde yaptığı etkili teşebbüsler neticesinde hepsi tahliye olunmuştur. Bu vesile ile muhterem mebusa teşekkürlerimizi takdim ederiz.

Ahmet Samim’in son mektubu

9 Haziran 1910 tarihindeki cinayetten sonra basılan İştirak Ahmet Samim özel sayısı, adeta bir gizli yayın basar gibi basılır. Gece yarısından sonra, bir kayıkla Anadolu yakasına geçirip ülkenin çeşitli yerlerine gönderilir. Ertesi sabah Hüseyin Hilmi tarafından dergi sokaklarda elden dağıtılır. Kapışılır. Dergi derhal kapatılır ve Hüseyin Hilmi ilk defa bu olay nedeniyle tutuklanır. Bu sayıda, Ahmet Samim’in öldürülmesinden birkaç gün önce Kıbrıslızade Şevket’e yazdığı son mektup da yer alıyor (s. 417-8):
 “Kardeşim Şevket,
Bu akşam fevkalade bir işim çıktı, gelemeyeceğim. Bunun için bilhassa affını rica ederim. Kardeşim tabii ki Şahabeddin de gelemez.
Sana gayet (confidential) ve namusunuza tevdi edilmek üzere bir müjde vereyim; fakat bunun yayılması etrafımızda dolaşan tehlikeleri daha yaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
İttihat ve Terakki Cemiyeti idama hükmetti. İdam olunacağım. Bunu yarı resmi bir surette tebliğ eylediler. Haberiniz olsun. Yalnız arkadaşlarımdan bir şey rica ediyorum, bana Hasan Fehmi’ye yaptıkları gibi mükellef bir cenaze alayı tertip etmesinler. Demirci Köyü’nde bir bayır tepesinde küçük ve garip bir köy kabristanı vardır. İstiyorum ki beni oraya defnetsinler. O mezarlığın kenarında gençliğimin en tatlı ve hülyalı birkaç saatini geçirdim. Fikrimin o küçük mezarlıkta olduğu kadar hiçbir yerde o kadar derince sükûna daldığımı bilemem. Mezarlığın bulunduğu tepeden köyler, tarlalar, etrafın uzaktan birer küçük ve yeşil demete benzeyen koruları, ormanları ve nihayet ta ileride Karadeniz’in kâh durgun ve mavi, kâh beyaz ve sonsuz yüzeyi görülür; cenazemin de orada kalmasını arzu ediyorum.
Emin ol ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dindarane bir tevekkül geldi ve ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilemiyorum. Yakında inşallah görüşürüz ve bunu size tafsilatıyla anlatırım. Gözlerini öperim. Nureddin’e selam, Edhem Beyefendi’ye ihtiram.”
İştirak, 31 Mayıs 1326
(13 Haziran 1910), Sayı 17


1912’de İstanbul Pangaltı’daki ilk 1 Mayıs kutlaması.

İstanbul’daki ilk 1 Mayıs

Dünyada ilk olarak II. Enternasyonel kararıyla 1890 yılında kutlanan 1 Mayıs, Osmanlı sınırları içinde ilk defa 1909 yılında, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nu kuran çevrelerin etkinliğiyle Selanik’te kutlanır. İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs kutlaması, 1912 yılında gerçekleşir. İştirak’in 21 Haziran 1328 (4 Temmuz 1912) tarihli nüshasında bu kutlamanın bir fotoğrafı mevcut. Altında “Pangaltı’daki “Belvü” bahçesinde efrenci 1912 senesi mayısının birinci günü Osmanlı sosyalistleri tarafından idare edilen Bir Mayıs bayramı” ibaresi bulunuyor (s. 560). 5 Temmuz 1328 (18 Temmuz 1912) tarihli bir sonraki sayıda, bu sefer 1910 yılında Üsküp’te 1 Mayıs kutlaması sırasında çekildiği öne sürülen bir başka fotoğraf var. Altında “Üsküb’de 1910 efrenci Mayıs Bir’de sosyalist bayramı” ibaresiyle yayımlanıyor. (s. 577).

KİMDİR BU BEDİK?

Bedik ismi, ilk defa İştirak dergisinin ikinci sayısında karşımıza çıkıyor. Bursa ipek fabrikalarında çalışan kadınların yolladığı ve az gelir, fazla mesai ve kötü muameleden şikâyetlerini dile getiren ‘Beş Bin İşçi Kızı’ imzalı mektubu Ermeniceden çeviren kişi olarak. Bedik’in daha sonra dergide yazıları yayınlanmaya başlar ve Gürsoy’un tespitiyle, 5 ile 13. sayılar arasında derginin başyazarı olur. Dergide yayınlanan entelektüel düzeyi yüksek yazıları kaleme alan Bedik’in ismine daha sonraki sayılarda rastlanmaz. Selçuk Gürsoy, tüm çabalarına rağmen Bedik’in gerçek kimliğine ulaşamadı.

Tuesday, February 11, 2014

Cockburn: ‘Suriye’de durum Kürtlerin lehine’ – İsmet Kayhan (ANF)


Şu an Humus’ta bulunan tek Batılı muhabir olan Independent gazetesinden Patrick Cockburn, Suriye’deki barış arayışlarının umut verici olmadığı görüşünde. Mevcut statükodan Kürtlerin kazançlı çıktığını ifadeden Cockburn, Kürtlerin artarda kazanımlar elde edip bunları koruması gerektiğini belirtiyor.
“Kürtler için her şeyin olumlu gittiği iddiasında değilim. Sadece ciddi kazanımlar olduğunu söylüyorum” diyen Cockburn, Kürtlerin statükoyu tehdit etmesi nedeniyle Batı’nın endişeli olduğunu söylüyor.
Independent’ın Ortadoğu uzmanı ve bölgedeki muhabiri Patrick Cockburn, Lübnan, Irak ve Suriye’den geçtiği tarafsız haberlerle dikkat çeken önemli bir gazeteci.
“Türkler büyük konuşurlar ama harekete geçmeye sıra gelince hayal kırıklığına uğratırlar. İranlılar ise tam tersi…” bu şık tespitin sahibi Cockburn ile Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri konuştuk.

Son dönem yazılarında Türkiye’yi de yakından izleyen Cockburn, Türk dış politikasını ‘felaket’, Gülen Cemaati ile AKP yönetimi arasındaki çatışmayı ise ‘Türkiye bölünmüş durumda’ sözleriyle değerlendiriyor.
“Suriye’nin bazı bölgeleri Afganistan ve uzun yıllar iç savaşın sürdüğü Beyrut’u andırıyor” diyen Patrick Cockburn ANF’nin sorularını yanıtladı.

‘KÜRTLERİN KAZANIMLARI VAR AMA DURUM KIRILGAN’
Son dönemdeki yazılarınızda, Kürtlerin ‘Arap Baharı’nın en önemli kazananları arasında olduğunu yazdınız. Fakat Suriye’de Kürtlerin arkalarında güçlü bir ‘aktörün’ desteği yok ve kazanımlarının kırılgan olabileceğine dair yorumlar var…
Bu iki nokta da doğru. Kesinlikle önemli kazanımlar elde ettiler. Belirli bir bölgede kontrolü sağladılar, Suriyeli Kürtler üzerinde her zaman baskı oluşturmuş Baas devleti geri çekilmek durumunda kaldı. Vatandaşlıklarını kabul etmiyordu; Kürt bölgelerine yerleşimci yerleştiriyordu; hapse atıyordu; baskı ve işkence yapıyordu. Bu devlet şimdi çok daha güçsüz. İsyancılar da Baas devletine karşı bir zafer kazanamadı. Suriye’de güç dengesi ve iktidarın kimin elinde olduğu konusunda, mevcut statüko Kürtlerin lehine.
Böyle kalacak mı?
Bilmiyoruz. Durum tabii ki kırılgan. İkinci olarak da şiddet hakim ortama, birçok sivil Kürt kaçmak durumda kaldı. Ağır çatışmalar yaşanıyor. Kürtler için her şeyin olumlu gittiği iddiasında değilim. Sadece ciddi kazanımlar olduğunu söylüyorum.
‘BATI ŞAŞKIN DURUMDA’
Suriye’deki Kürtlere Batı’nın bakışı neden soğuk. Suriye’deki Kürtlerin yolu ülke çapında çatışmaların çözümü için bir reçete olamaz mı?
Bence, batı olan biten karşısında şaşımmış durumda. Türkiye’nin bölünmesini istemiyorlar. PYD’den şüpheliler. Bu konuda net bir çizgileri olduğunu zannetmiyorum. Bu bakış açısı da Suriye’de ne yapılacağı ile ilgili daha büyük karmaşanın bir parçası. Bence Batı’nın Kürtlerin yanısıra, Özgür Suriye Ordusu, İslami gruplar gibi diğer gruplar konusunda ne yapacağı da net değil. Suriye’nin dağılmayacağı konusunda bir umut taşımak istiyorlar ve Kürt milliyetçiliğine şüphe ile bakıyorlar.
Kürt hareketine bu şüpheli bakış neden?
Öncelikle Sykes-Picot Antlaşması sonrasında Ortadoğu’da zaten bugünkü sınırları ortaya koyan batının kendisiydi. Bölgedeki ayrışmaların sürmesi, sınırların aynı kalması konusunda çıkarları var. Bu nedenle de Kürtlerin sınırlarla ilgili ortaya koyan statükoyu tehdit etmesinden endişe ediyorlar.
El Kaide neden PYD’ye saldırıyor? Neden gücünün büyük bir kısmını Esad ile savaşmak yerine Kürtlere saldırmak için kullanıyor?
Tam olarak durumun ne olduğunu bilmiyorum. Fakat Suriye’nin Kuzey doğusundaki petrol sahalarının kontrolü, Türkiye’ye sınır geçiş kapılarını kontrol etme gibi somut bazı amaçlar var. Irak Şam İslam Devleti özellikle Irak’a geçişleri sağlamayı umuyor. Bu gruplar asıl olarak dinci gruplar ve milliyetçi değiller fakat yine de içlerinde bir Sünni Arap özelliğine sahipler bu da etnik ve dini azınlıklara karşı hoşgörüsüz olmalarına yol açıyor. Mücahit gruplar, kendileriyle özellikle de IŞİD kimseye hoşgörü göstermiyor. El Nusra’nın daha hoşgörülü olduğu iddia edilse de bence tüm bu cihatçı gruplar genel olarak aynılar. İdeolojileri ve tutumları pek farklı değil.

‘TÜRKİYE BÖLÜNMÜŞ DURUMDA’
Türkiye’deki ‘barış’ süreciyle, Arap ülkelerindeki gelişmeler arasında bir bağlantı kuruyor musunuz?
Türkiye’deki mevcut bölünmüşlüğün, AKP ile eski müttefikleri arasındaki ayrımların Kürtlerin lehine olup olmadığından emin değilim. Bir yandan eğer bu hükümeti zorlarsa belki sonrasında Erdoğan gibi bir figür olmazsa Kürt sorunu konusunda değişiklikleri zorlayacak başka bir lider olmayacak diye düşünülebilir. Dolayısıyla bu konuda bir yanıt vermek için biraz erken gibi.
Şimdi, Arap Baharı’yla birlikte Kürtler için en önemli gelişmeler Irak ve Suriye’de yaşandı. Suriye’de devletin zayıflaması ve Irak’ta 2003 yılından itibaren yarı bağımsız bir devlet kurmuş olmaları ve Bağdat’taki hükümetin devam eden zayıflama süreci ve Sünni Araplarla ayrışmalar nedeniyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde hakimiyet kurmakta başarısız kalması. 2008 yılına dönüp baktığımızda Bağdat’taki merkezi hükümetin, gittikçe güçlendiğini ve Kürtlerle sürtüşme yaşadığını görüyoruz. Bugün ise bu söz konusu değil ve bunun kazananı da Kürdistan Bölgesel Yönetimi.

 ‘KÜRTLER KAZANIMLARINI KORUMALI’
Sizce Suriye Kürtleri şu anda ne yapmalı? Taktiklerini ve ittifaklarını değiştirmeliler mi?
Bence Suriye Kürtleri olayları kontrol edemedikleri için tutumları da biraz olayların akışına bağlı. Şam yönetiminin, isyancıların ya da yabancı güçlerin yaptıklarına bağlı olarak hareket etmek zorundalar. Önlerindeki görev, artarda kazanımlar elde edip bunları ellerinde tutmak ve kendi bölgelerini koruyup halkın başka yerlere kaçmak zorunda kalmasını engellemek. İç savaşın sonunda tekrar güçlü bir merkezi hükümet kurulması durumunda kazanımlarının ellerinden gitmesini engellemek zorundalar.
Arap Baharı’ndan ‘en karlı’ çıkan hareketin El Kaide olduğu tespitine katılıyor musunuz?
Bu tabii El Kaide derken neyi kastettiğimize de bağlı. Amerikalılar geçmişte Usame Bin Ladin tarafından yönetilen El Kaide örgütünün kalıntılarını anlıyorlar. Ancak bunun pek gerçekçi bir tanımlama olduğunu düşünmüyorum. Bence genel olarak El Kaide ile benzer inanç ve pratiğe sahip cihatçı örgütlere bakılmalı. El Nusra’nın El Kaide’nin Suriye’deki kolu olduğunu, IŞİD’in daha da bağnaz ve şiddet yanlısı bir grup olduğunu söyledim. Başka örgütlere de, örneğin Libya gibi ülkelere bakarsanız da benzer şeyleri görürsünüz.
LADİN KANADININ SURİYE’DEKİ ÖRGÜTLER ÜZERİNDE ETKİSİ SINIRLI
El Kaide’yi yakından takip ediyorsunuz. Sizce örgüt Usame Bin Ladin’in ardından farklı bir siyasi çizgi izledi mi?
Özellikle güçlü bir dönüşüm fark etmedim. Fakat El Kaide’nin Usame Bin Ladin kanadının, El Kaide ile bağlantılı örgütler olarak tanımlanan Irak, Suriye ve Libya gibi başka ülkelerdeki örgütler üzerinde her zaman sınırlı bir etkisi oldu. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’den sonra bir değişim olduysa bile bu değişimlerin de etkisi oldukça sınırlı.
Diğer cihatçı örgütlerin tutumları, Usame Bin Ladin’den sonra değişti mi?
Gördüğüm kadarıyla hayır. Dolayısıyla El Nusra, Irak-Şam İslam Devleti gibi örgütlerinin tutumları geçmiştekiyle hemen hemen aynı. Bu soruyu yanıtlamak zor çünkü, yanıtlarken, Batı’nın Suriye’deki gerçek amacının ne olduğunu bildiğimizi varsaymamız gerekiyor. Arap Baharı da, devrimler ile karşı devrimlerin bir iç içe geçmişliğinden oluşuyor. Eğer Batı’nın amacı Esad’ı devirmektiyse, tabi ki bunu yapamadılar. Eğer amaç, Esad’a karşı kabul edilebilir bir alternatif yaratma idiyse bunu da başaramadılar. Bu anlamda politikaları iflas etmiş olabilir. Ama amaçları, bir devlet olarak Suriye’yi zayıflatmak, İran’ı zor durumda bırakıp zayıflatmaktıysa o anlamda bazı başarıları olduğu söylenebilir.

MEZHEP ÇATIŞMASINI BATI MI DERİNLEŞTİRİYOR?
El Kaide ve diğer bazı güçler tarafından derinleştirilen mezhep çatışmasının, bölgedeki devletleri zayıflatması anlamında, Batılı güçlerin avantajına işlediği görüşüne katılıyor musunuz?
Evet, bence Ortadoğu’da yalnızca şimdilerde değil, örneğin 2003 yılından itibaren olanlara bakarsanız, Batı’nın ve Körfez monarşilerinin, Irak, Suriye ve Libya gibi ülkelerin zayıflamasını arzu ettiğini görürsünüz. ABD, Irak’ın yalnızca iç güvenlik için askeri güç bulundurması gerektiğini söylemişti. Bu anlamda, bu devletleri güçsüzleştirecek adımları kendi avantajlarına gördüklerini söyleyebiliriz.
‘SURİYE’NİN KUZEYİ 1980’LERİN AFGANİSTAN’I GİBİ’
BBC, geçen hafta Batılı istihbarat kuruluşlarının Batı ülkelerinden Suriye’ye savaş için giden mücahitler konusunda Suriye istihbaratıyla görüştüğünü duyurdu. Fakat şimdiye kadar bu mücahitlerin gidişini engelleyemiyorlar mıydı yoksa buna göz mü yumdular sizce?
Açıkça görülen, Batılı ülkelerden mücahitlerin gidişini engellemedikleri. Bu konuda Türkiye’ye de büyük bir baskı uygulamadılar. Bu insanların büyük kısmı Suriye’ye Türkiye üzerinden gittiler ve Türkiye’nin bu geçişleri engellemesi için güçlü bir baskı yapılmadı. Bence bu da Batı’nın Esad’ın süratle devrileceği ve Suriye’nin de 2011 yılındaki Libya gibi olacağı konusundaki yanlış hesabının bir parçası. Aslında Libya’da da cihatçıları destekleyerek benzer bir hata yaptılar. Tabi Suriye’de savaş daha uzun sürünce sorun da daha büyüdü. Bu anlamda, Suriye’nin Kuzeyini 1980’lerin Afganistan’ı gibi bir yere dönüşmesine katkıda bulunarak büyük bir hata yaptılar.
Suriye’de sorunların nasıl çözüleceğini öngörmek zor. Suriye’nin bazı bölgeleri Afganistan ve uzun yıllar iç savaşın sürdüğü Beyrut’u andırıyor. Ne muhalifler ne Esad birbirini yenecek gücü yok. Öte yandan çeteler, savaş ağaları bazı kentler ve kasabaların yöneticileri haline geliyor. Cenevre-2 konferansıyla ilgili olarak ise ilerleme şansı pek parlak görünmüyor.
‘TÜRK DIŞ POLİTİKASI TAM BİR FELAKET’
Erdoğan, Ortadoğu politikasını doğru okuyup, bölgede doğru bir dış politika izleyebildi mi sizce?
Bence Türkiye’nin dış politikası, 2011 yılından bu yana tam bir felaket olarak nitelenebilir. Aslında Türkiye o tarihte, bölgede olumlu bir rol oynamak için elverişli bir pozisyondaydı. Komşularıyla iyi ilişkilere sahipti, Suriye’de isyancılarla Esad hükümeti arasında da nüfuzunu kullanarak önemli bir arabuluculuk rolü üstlenebilirdi. Nihayetinde Türkiye’nin Suriye ile oldukça uzun bir sınırı var ve bu sınırın isyancıların askeri faaliyetleri için oldukça önemli bir konumda. Ancak Türkiye bir iç savaştaki taraflardan birini seçti ve Esad’ın sonunun da yakın olduğunu ve Kaddafi gibi olacağını varsaydı. Tabi ki, bu değerlendirme gerçeklikten oldukça uzaktı. Irak’ta Türkiye’nin bir varlığı ve ticari nüfuzu var fakat bu etki oldukça sınırlı. Bugün ise Türkiye, Irak siyaseti içinde belirli bir tarafı destekler konuma gelmiş durumda ve bunun ciddi olumsuz sonuçları var. Türkiye’nin dış siyaseti Mısır ve Libya’da da başarısız oldu. Dolayısıyla Türk dış politikasının olağanüstü derecede başarısız olduğunu söyleyebiliriz.
İRAN-ABD GÖRÜŞMELERİNİN YANSIMALARI
Geçen yazki Gezi direnişi ‘Arap Baharı’nın bir devamı olarak görülebilir mi sizce?
Evet, bence, protestolarda daha geniş demokratik haklar gibi benzer talepler dile getirildi. Fakat, Gezi olaylarının uzun vadede nasıl bir önemi olacağını tespit etmek için biraz erken.
Sizce İran’la görüşmelerin, Suriye ve diğer bölgelerdeki gelişmeler üzerinde ciddi bir dönüştürücü etkisi olacak mı?
Evet, şimdiden bir etkisi olduğunu görebiliyoruz. Fakat bunun gelecekte nasıl bir sonuç ortaya koyacağını söylemek için erken çünkü İran ile ABD ve Körfez monarşileri olan müttefiki ülkelerin ilişkilerinin nasıl devam edeceğini bilemiyoruz. Tabi ki ortada bir İran’ın nükleer programı konusunda geçici bir anlaşma var ama bunun uzun dönem bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek şu anda mümkün değil ve belki de insanlar bu konuda biraz fazla iyimser düşünüyor. Şu anda hem Tahran hem de Washington bu anlaşmanın kazananı olduğunu düşünüyor. Ama bu mümkün değil.

Tuesday, August 27, 2013

Dersimlinin hep bir yanı eksik

Dersimli ozan Mikail Aslan belki de bir müzik arkeoloğu. Çünkü unutturulmaya çalışılan geçmişin peşinde. Pirlerin, dedelerin sesi soluğu oluyor kendini bildi bileli. Acıları ve katliamları hatırlatıyor. Hikâyesi sarp, özlemi ise hep Dersim. Şimdi de yeni albümü Xoza (Doğa) Kalan Müzik'ten yayımlandı.

Pazar Dergi - Mikail Aslan, “Dersimlilerin bir yanı sürekli eksiktir. Dağlara baktığımda asalet gelir hep aklıma, bir yandan da geri gelmeyecekler....” diyor, “ne şimdiyim, ne sonra ne de geçmiş. Sürekli bir göç halindeyim.” Başlıyor hikâyesini anlatmaya; “Sekiz yaşına kadar Türkçeyi köyümüze gelen askerlerden ve devrimcilerden duymuştum yalnızca. Bizim köy aslında ‘Taug’ diye bir köye bağlıydı. ‘Pekoy’ diyorlardı, Zazaca ‘Dağ arkası’ minvalinde. Terk edilmiş bir hali vardı hep. Sonra ismi çok kez değişti, Türkçeleştirildi.”
Peki, ya göç? Bir solukta anlatıyor; “10 yaşındaydım, baskı görüyorduk. Tabii gençler de sessiz kalmıyordu, kalamıyordu. Abimin de o dönem faaliyetler içine girmesiyle işler şiddetlendi. Abim cezaevine girdi ve biz de Kayseri’ye geldik, kaçtık, zorundaydık! Zaten Dersim’den çıkarılan aileler Kayseri’de toplanıyordu. Orada hayvancılık yapıyorduk, bir de arıcılık. Arılardan çok şey öğrendim. Mesela? O zamanlar devrimciler geliyordu dedim ya hep. Eşitlik ve sosyalizminden bahsediyorlardı ama neydi anlattıkları? Sonra baktım cevap arılarda. Birlikte çalışıyorlar. Kimse kimseyi çalıştırmıyor, çalışıyorlar! Erkek egemenliği de yok. Elimde kraliçe arı sevmişliğim vardır. Belki diyorum yıllar sonra arıcılık yaparım yine.”
İnsan hep kendi doğusunu özler
Aslan, ortaokul ve liseyi Kayseri’de okumuş. Sonra Malatya’da İnönü Üniversitesi’nde matematik bölümüne girmiş ama üniversite macerası iki yıl sürebilmiş, çünkü kavgalar ve çatışmalar hiç bitmemiş. “Ne zaman bana saldıracaklar?” diye düşündüğüm çok oluyordu diyor Aslan, “O sırada annem Almanya’ya kardeşinin yanına gitmişti. Bana bir şey olmasından korkuyordu. Gözaltına alınmıştım, okuldan uzaklaştırıldım. Ben de Almanya’ya gittim ve bütün aile oraya yerleşti. Sonra da müzik çalışmalarım başladı. Zihnimdeki müziği ağır ağır demledim. Anadilimde kendi ülkemde yapamadığım şeyi burada yapabilirim. Zazaca albüm yapacaktım! İçimdeki açlığı doyurmam kaçınılmaz olmuştu. Ama ilk başlarda her şey çok fluydu. Sonra hem matematik eğitimime hem de konservatuvara devam ettim. Armoniyi anladıkça matematikten
uzaklaştım ve hayalimi gerçekleştirdim, albümümü Zazaca yayımladım.” “Agerayîs” dönmek anlamına geliyor. “Sürgünden dönmek mi?” diye geliyor akla, Aslan yanıtlıyor; Bizde sürgün ‘Garp’ demektir, Bizim anadilimizde sürgüne giden insana Garb’a gitmiş derler. Gariplik de oradan geliyor hatta. Bizde hiçbir sürgün Doğu’ya gitmemiş. Biz de hep Batı’ya doğru gittik. Bedensel bir kopuş var ama tinsel olarak ailemin, politik ve siyasal çevremin bana dayattığı kimlikle varolmak istemiyordum ve müziğime sığınıyordum. Durdum ve ayağa kalktım, kulağıma sesimi verdim; “İnsan hep kendi doğusunu özler, esmer yanını yine de gizler” diye bir söz yazdım.

Su elbet yolunu bulacak


Gelelim yeni albüm Xoza’ya. Albüme ismini veren Xoza melodik yapısıyla, bir yandan bu topraklarda yaşanan katliamları bize hatırlatırken diğer yandan sıranın o insanları yıllardır besleyen doğaya geldiğini anlatıyor ve uyarıyor.

Aslan bu coğrafyadaki katliamlardan sadece insanların değil doğanın da çok etkinlendiğini anlatıyor. Aslan, “yaşadığımız bu acıların yanında doğanın yaşadığı acıyı fark etmedik. Üzerinde yaşadığımız bu tarlanın yeniden ekilmesi gerekiyor, çoraklaşan ve verimsiz hale gelen bu toprağın yeniden ürün vermesi için dinlenmeye ihtiyacı var, toprağı dinlenmeye bıraktım, yeniden doğuşunu gerçekleştirmesi için” diyor. Çem Vano’da ise Munzur derdini anlatıyor. “Her seferinde akışına müdahale edilen Irmak ısrarla meftunu olduğu denizine doğru yol alıyor, her seferinde ‘çekilin önümden, daha çok yolum var’ diyor. Kendi toprağının rengini gururla taşıyor, bütün ırmaklar gibi.
Ve Türkiye, Aslan şiir gibi özetliyor her şeyi; “Türkiye’de tüm dereler birleşiyor güçleniyor ama yolunu bulamıyor. Ama akıyor, aktıkça da berraklaşıyor. Elbette yolunu bulacak!”
Fotoğraf: Vedat Arık

Monday, August 26, 2013

Müslüman Kardeşler'in en büyük hatası aşırı İslamcılığı değil kibriydi

"Müslüman Kardeşler seçim zamanı halkı mobilize etme konusunda müthiş başarılı. Ancak gücü ele geçirdikten sonra kendisinden başka hiçbir güçle müzakere etmeyi beceremiyor."
Müslüman Kardeşler'in en büyük hatası aşırı İslamcılığı değil kibriydi
NEDEN
Doç. Dr. Carrie Rosefsky Wickham, siyaset bilimi eğitimini Harvard ve Princeton üniversitelerinde tamamladıktan sonra araştırma alanını Ortadoğu, Arap ülkeleri, Arap dünyasındaki anti-sistem partileri ve Mısır’daki İslami aktivizm olarak belirledi. Emory Üniversitesi’nde ders veren Wickham iki kitap yazdı, ikisi de Mısır siyasetiyle ilgili. İlk kitabı ‘İslamı harekete geçirmek: Mısır’da din, aktivizm ve siyasi değişim.’ Son kitabı ise Mursi’nin darbeyle düşürülmesinden 10 gün önce piyasaya çıkmıştı: ‘Müslüman Kardeşler: Bir İslami Hareketin Evrimi.’ Wickham’dan neyin ne olduğunun duygusal reaksiyonlarla gölgelendiği bir dönemde Mısır darbesinin soğukkanlı ve derli toplu bir analizini yapmasını istedim.

Darbeyi getiren  laikler ile İslamcıların kavgası değildi 
Foreign Affairs dergisi için yazdığınız analizde Mısır’daki darbenin arkasında çok etkenin varlığından söz ediyorsunuz. Nedir bu etkenler? 
Sıralamaya başlayalım: Devletin payı var. Hükümetin payı var. Seküler muhalefetin payı var. Ordunun payı var. Mursi hükümetinin aşil tendonu, temel yanlışı ideolojik aşırılık değildi. Evet, uygun gördüğü ahlak kurallarını topluma dayatmaya çalışıyordu ama aslında bu yaptıkları Mısır toplumunun geneline uyuyordu. Yani onların kafasındaki ideal yaşam tarzından uzak değildi. 

Öyleyse ne?
Müslüman Kardeşler’in (MK) yarattığı algı. Devlet gücünü partizan emelleri için kullanıyor ve kendisi gibi düşünmeyenleri dışlıyor algısı. Elbette bu da tartışmaya açıktır. Çünkü MK’ya sorduğunuzda “Biz seküler liberallere ulaşmaya çalıştık ama onlar yönetimde pay sahibi olmak istemediler” diye bir savunma duyuyorsunuz. Ki bu kısmen de doğru. Seküler liberaller etkin gücün Müslüman Kardeşler tarafından paylaştırıldığı bir yönetimde yer almayı istemediler.
Seküler muhalefetin de darbede payı var dediniz, o pay bu mu? 
Bir noktaya kadar sekülerlerin ifade ettiği endişeler son derece anlaşılabilirdi. Özellikle Mursi’nin 2012 yılında yargıda yaptığı değişikliklerle tek karar mercii olarak kendisini belirlemesinin ardından. İslamcıların hâkimiyetinde ve çoğunluğunda bir komisyon tarafından yazılan yeni anayasanın çarçabuk referanduma sokulması da.
Anayasayı İslamcıların yazmış olmasında nasıl bir sakınca var?
Yok. Aslında söz konusu anayasaya baktığımızda Mısır halkının hayat pratiğine uzak, agresif bir dayatmacılık da görülmüyor. Ama problem şuydu: Anayasayı yazan komisyon ülkenin farklı seslerini barındırmıyordu, aksine tek bir sesin, MK’nın sesi olmuştu. Ve bu durum anayasanın içeriğinden bağımsız bir rahatsızlık ve dayatma olarak algılanıyordu. Bir de tabii bu yazılmış anayasanın tartışılmasına ve üstünde çeşitli değişiklikler yapılmasına izin verilmemesi tepki çekti. Tüm bunların yanında yine de sekülerler farklı bir yol izleyebilirdi.
Ne yapabilirlerdi?
Mursi hükümetiyle demokratik süreç içerisinde yüzleşmeye devam etmeliydiler ama onlar ordunun müdahalesine bir bakıma hoş geldin dedi. Hatta bazılarına göre orduyla işbirliği yaptılar. Bu kısmından emin değilim. Ama şunu biliyorum: Sekülerler ordu ile fikir alışverişinde bulundu. Müdahaleden önce. Sonrasında ise seküler bazı figürler çıkıp “Ordudan başka çare yoktu, İslamcı bir diktatörlükle karşı karşıyaydık” diyebildi. Halbuki orduya hiçbir şartta müdahale etmesine sıcak bakmayacaklarını anlatabilir, kitleleri demokratik yöntemlerle mobilize ederek protestoları sürdürebilirlerdi. Böylelikle erken seçim baskısı yapabilirlerdi.
Düşürülmüş bir lider olduğu için Mursi’nin hatalarını konuşmak darbeci diye etiketlenme riskini getiriyor mu sizin çevrenizde?
Hayır, tam olarak anlayamadım. Niye öyle olsun! Evet, darbe bir ülkenin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri ama buna yol açan sebepler arasında ana pay Mursi hükümetine ait bana kalırsa. Çünkü tüm ülkeyi temsil edebilecek, tüm ülkenin birliğini sağlayacak bir hükümet kurmak için yeterince vakti vardı. Öyle bir hükümetin seküler liberaller nezdinde de meşruiyeti olacaktı. Olmadı. 30 Temmuz’da milyonlar sokağa dökülüp onun istifasını istediğinde istifa edebilir yahut erken seçime gidileceğini söyleyebilirdi. Bunları yapsaydı darbe gibi büyük bir melanetle karşılaşmayacaktı ülkesi.
Tüm bu yaşananların laikler ve İslamcıların çarpışması olarak yorumlanmasına ne dersiniz?
Ciddi bir basite indirgemecilik derim. Mısır’daki darbeyi getiren laikler ve İslamcıların çarpışması değildi. Her şeyden önce bu meselede iki taraf değil üç, belki de dört taraf var: Derin devletin kurumları ve oralarda görevli yüksek rütbeli bürokratlar, ordu mensupları, seküler muhalifler ve İslamcılar. Ki İslamcılar da Müslüman Kardeşler ve Selefiler olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ve tüm bunların ötesinde ama nedense birçok kişinin unuttuğu bir taraf daha var aslında: Mısır halkı. 30 Temmuz akşamı Mursi’nin istifasını isteyenlerin seküler muhalefeti desteklediğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Oradaydılar çünkü yiyecek lokmaları yoktu, kendileri de aileleri de açlık ve yoksulluk çekiyordu. Evet, Mursi’ye kızgındılar ama devleti kendi çıkarları uğruna ele geçirdi yahut yargı bağımsızlığını yerle bir etti diye değil. Gitmesini istiyorlardı çünkü Mursi onlara iş ve aş yaratamamıştı. Şunu da unutmayalım: Laikler Mısır halkının çoğunluğuna hitap eden bir mesaj ya da lider de çıkarmadı, çıkaramadı. MK’nın gözden düşüşüyle kitleleri bir çatı altında toplayacak siyasi bir teşkilât da kalmadı. Ordu dışında! Gerçekten de olay bu.
Mursi’nin düşüşü Arap Baharı ve bu baharda Müslüman Kardeşler rüzgârıyla ilgili ne söylüyor?
Arap Baharı otoriter rejimlerin hükmünde on yıllar geçirmiş ülkelerde tartışmasız en organize teşkilâtlanmanın İslamcılara ait olduğunu gösterdi. Hem devlet içinde önemli noktaları tutmuşlardı hem de davalarını halka anlatmak konusunda çok yoğun çalışabiliyorlardı. Kesinlikle halkın dilinden konuşuyorlardı. Bu bakımdan Ortadoğu’da genelde İslamcıların, özelde MK’nın eşdeğeri başka bir siyasi hareket yok. Ki bu Arap Baharı’yla test edilip görüldü. Dolayısıyla otoriter liderler indirildikten sonra yapılan ilk seçimi ancak MK gibi bir örgütlenme kaldırabildi ve böylelikle iktidarın sahibi oldular. Ama demokrasiyi getiremediler.
Sebep neydi?
Aslında MK değil de başka bir siyasi grup iktidar olsaydı da getiremeyecekti. Çünkü şu üç büyük zorlukla karşı karşıya kalınmıştı.
Bir: Bu ülkelerde derin devletin kurumları aynı şekilde iş görmeye devam ediyordu. Bu kurumların tek derdi kendi hükümlerini sürdürebilecek sistemin devamını sağlamaktı ve bu demokratikleşmenin, dolayısıyla seçilmiş liderin önünü tıkıyordu. İki: Mısır özelinde düşünürsek, Mübarek karşıtı koalisyonun muhteviyatı da sonrasında başa geçen Mursi için bir dertti. Bu koalisyonda seküler liberaller de vardı ve Mübarek indikten sonra yönetimde eşit derecede söz sahibi olmak istiyorlardı. MK ise onlara ancak uygun gördüğü kadar alan tanıyacaktı çünkü “Artık güç bizim elimizde, niye paylaşalım” ruh haline girdiler ve bu hatalı ruh haliyle çöküşlerini hazırladılar. Arkalarındaki kitle desteği seküler liberallerinkinden çok daha fazlaydı, evet. Ama bu vatandaşların bir bölümünü dışlayarak ülke gerçeklerini görmelerini engellememeliydi. Bu iklimi yarattıktan sonra seküler muhalifler de MK’nın attığı her adımı, makul ya da değil, netameli buldular. Ciddi bir güven bunalımı doğdu.

İslamcılar ve laikler arasındaki güven bunalımı Mısır’a mı özel?
Biraz öyle çünkü Tunus’ta bu iki kanat arasındaki güç dengesi daha doğru bir seviyede tutulabildi. Biri diğerine tam manasıyla üstünlük sağlayamadı. MK için üçüncü zorluğa gelirsek… Çökmek üzere olan ekonomi. Sadece mali sıkıntılardan değil sanayisinin global pazara uyum sağlayamaması gibi yapısal bozukluklardan söz ediyorum. Buğday ithalatından benzin kıtlığına kadar günlük hayatın akışını etkileyen sıkıntılar bitmiyordu. Sonuç olarak, İslamcı ya da seküler hangi ideolojiye sahip olursa olsun başa gelen iktidarın bu devasa sorunlarla baş etmesi çok zor olacaktı. Dolayısıyla Mursi’nin düşmesini, Müslüman Kardeşler ideolojisinin düşmesi gibi yorumlamak hata olur. Bir yandan da bu hatalı yorumlara yol veren MK’nın kendisidir.
O ne demek? 
Gücü ve devletin imtiyazlarını başka hiçbir siyasi oluşumla paylaşmamayı tercih ettiği için aslında herkesin altında ezileceği sorunlarla tek baş edemeyen kendisiymiş gibi bir tablo oluştu. Böylelikle davasına zarar verdi. Bana kalırsa Müslüman Kardeşler’in en büyük hatası aşırı İslamcılığı değil kibriydi. MK seçim zamanı insanları mobilize etmek konusunda müthiş başarılı ama gücü ele geçirdikten sonra kendisi dışındaki hiçbir görüşle müzakere etmeyi beceremiyor. Evet, demokratik haklara ve çoğulculuğa önem veren dil değişimlerine rastlıyoruz ama henüz gücü paylaşmak, toplumun tamamını ilgilendiren bir konuda tartışmak, müzakere etmek gibi bir alışkanlığı yok. Farklı görüşe sahip siyasi oluşumları eşit bir partner olarak görmüyor. Tüm bunları topladığınızda toplumun diğer katmanlarında bir güvensizlik yaratmasını normal karşılarsınız.
Batı’nın aksine, Türkiye’de AK Parti’nin ve harekete geçirdiği bir kısım seçmeninin Mısır’daki darbeyi çok şiddetli biçimde kınadığının farkında mısınız?
Evet ve darbeye böyle bir tepki verilmesini çok da doğru buluyorum. Fakat Türkiye’de Mısır’daki meselenin iyi analiz edilmeden, bir tür indirgemecilikle iç siyasete yarayacak biçimde kullanıldığını da söylemek zorundayım. Mısır’da yaşanan şey, anlatmaya çalıştığım gibi son derece karmaşıktır ve ‘Darbenin arkasında İsrail var’ demek dev bir basite indirgeme örneğidir. Elbette Mısır ordusunun İsrail ve ABD ile ilişkileri vardır. Yoktur diyemem. Ama lütfen bir bakalım; Ortadoğu’da hangi ülkenin yok ki? Türkiye’nin yok mu?! İsrail stratejik olarak darbeden memnun olabilir ama bu darbeyi planladığını göstermez, hele ki diğer tüm faktörler masadayken. Bu tür argümanların MK hareketinin hatalarını tespit ve tahlil etmesini perdeleyeceğinden endişe ederim. 
Batı’nın darbeye darbe demesi, sert tepki vermesi niye uzun sürdü sizce? Mursi’ye göre Sisi’yi mi tercih eder Batı?
Hiç sanmıyorum. Obama’nın Mursi’ye düşmanca davrandığına dair hiçbir kanıt yok, hatta şans da tanıdığını düşünüyorum. Avrupa ve ABD’nin tepkisinin gecikmesinde temel sebep şuydu: Sisi’nin Mursi’yi indirdikten hemen sonra kenara çekilip seçimlerin yapılacağını açıklayacağı zannedildi. Halbuki o bırakın seçimi, Mursi’yi protesto eden sivil halkı öldürmeyi tercih etti. Sanırım Batı’nın durumun vahametini anlaması gecikti.

Wednesday, August 21, 2013

Hüseyin Bul: “Bayrağın olduğu yerde hep bir erk olmuştur.



Hüseyin Bul: “Bayrağın olduğu yerde hep bir erk olmuştur. Bayraklar özgürlüğün aksine sınırları simgeler”.
 

Söyleşi: Rifat Mertoğlu

Hüseyin Bul’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Kar Suyu isimli romanı devlet içindeki bazı kirli ilişkilere ışık tutuyor. Hüseyin Bul ile ilk romanı Kar Suyu üzerine söyleştik.
Roman içinde kitabın adını çağrıştıracak bir ipucu yok, “Kar Suyu” adının belli ki alegorik bir göndermesi var, okurlara bu konuda yardımcı olmak gerek. Neden Kar Suyu?
Aslında alegorik gönderme konusunda haklısın. Sanıyorum edebiyat ya da sanat biraz da bu dili kullanmaktır. Günlük dili yeri geldiğinde yumuşatmak, yeri geldiğinde daha da yalınlayarak estetikle buluşturmaktır. Gülmecelerin, karikatürlerin ve hicivlerin böyle bir ayağı hep olmuştur. Romanın bütününe baktığımızda bir tür vodvil de diyebileceğimiz bölümler olduğunu göreceğiz; komik, kimin nerede ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan, yer yer eğlenceli ve okuyucunun gözüne merteği sokacak kertede abartılı karakterler… Kar Suyu ismi de biraz okuyucuyu dürtmek, kışkırtmak amaçlı biraz da romandaki Ayhan karakterinin uzun süreden beri aradığı birini, karlı bir havada farkında olmadan bir yerden bir yere bıraktıktan sonra aklına takılan soruyu kendine sormasıyla ilgili bir durumu özetlemesi. Kulağına kar suyu kaçması yani.
Romanda da birçok yerde izlerini gördüğümüz gizli bir gücün nefesi sürekli kahramanların ensesinde… Takip edilme, ölüm korkusu, tehdit insanların ruh yapısını da değiştiriyor. Bu bağlamda soracak olursak; ülkemizde derin devlet, toplum psikolojisini nasıl biçimlendirdi?
Aslında derin devlet dediğimiz gerçeklik biraz da bizim içimizde. Okulda, sokakta, evde. Tehditkâr bir yönümüz cebimizdedir her daim. Yaptırım gücü olarak miras aldığımız bir kültürdür. Bu miras bize –Türkiye toplumundan bahsediyorum– ta Teşkilat-ı Mahsusa’dan kalan, devam edip gelen bir mirastır. Bu aynı zamanda bir iletişimsizlik ve anlayamama, anlamama halidir ve sonucu yıkımdır, korkudur, sindirmedir, evcilleştirmedir ve içtimaya çekmedir. Şiddet gören insan şiddet uygular ve bunun doğru olduğunda şiddetle ısrar eder. Şiddetin her türlüsünü yaşamış bu toplum insanları kendilerini ifade etmekten mümkün mertebede çekinmişlerdir. Solcu, Alevi, Kürt, olduklarını saklamaya çalışan –düne kadar dindar olduklarını saklayanları unutmadan– insanlardan oluşan bir cehennemdir bu coğrafya. Bu şiddet kültürüyle büyüyen insanlarız ve hep bir sınırımızın olduğu sokuldu gözümüze. Bazen özgürlük alanlarımızı belirleyen bir çizgi oldu bu sınırlar, bazen de gözümüze sokulan bayraklar oldu. Bayrağın olduğu yerde hep bir erk olmuştur. Bayraklar özgürlüğün aksine sınırları simgeler. Özetle şuraya gelmek istiyorum; derin devlet el değiştirse de bu topraklarda gelenek değişmedi. Ülkesini terk etmek zorunda kalan aydınlar geleneği Nazım’dan bu yana devam ediyor. Sürgünde hayatını kaybeden sanatçı ve aydın damarı Yılmaz Güney’le son bulmadı ne yazık ki.
Kar Suyu’nda farklı bir teknik yakaladığınızı düşünüyorum; sorgulamalar üzerinden toplumsal yapıyı; derin devlet, mafya, politika ilişkisini irdeliyorsunuz; tıkandığınız ya da zorlandığınız anlar oldu mu?
Farklı teknik konusunda hepimiz daha önceden denenmişi tekrarlıyoruz kanımca. Konularımız ufak farklılıklar göstermiş olsa da yöntemlerimiz merdiveni oluşturan basamaklara benzer, kimi düz kimi yarı döner kimi de sahanlıklı merdivenlerdir ve sonuçta biz hepsine merdiven deriz. Merdivenlerin iki yönü vardır; iniş ve çıkış yönü. Çıkış yönü yaratıcılığı simgeler bende. Çıkış yönünün çileli olmasının sebebi bundandır. Romanla yeni bir dünya kurduğumuzu düşünürsek ki bu bazen hayal ettiğimiz bazen de kaçtığımızdır, zorlandığımız anlar, yerler, karakterler elbette ki olacak. Bazen yardımımıza kurgu bazen dil bazen teknik yetişiyor ya da çağırıyoruz. Derin devletin Komiser Ayhan üzerindeki baskısının dozajı konusunda zaman zaman zorlandığımı söyleyebilirim. Doğru zamanda ve yerde doğru dille anlatmak meşakkatli bir işti. En kolayı sanıyorum ki sorgu kısmıydı. (Burada gülüyor.)
Kar Suyu’ndaki kahramanlar, özellikle komiser Ayhan, romanın başkarakteri olmasına rağmen silik kişilikli. Sorgu sırasında insanların statülerine veya tavırlarına göre hemen renk değiştirebiliyor, onların alayına, küçümsemesine, tehdidine maruz kalabiliyor. Böyle durumlarda pek bozuntuya da vermiyor, bu bilinçli bir seçim mi?
Evet, bilinçli bir seçim. Komiser Ayhan karakteri yetkilerinin de sınırlarının da farkında olan memur zihniyetli biri. Fazla ileri gidemeyeceğinin farkında. Ne zaman kulağının çekileceğinin bilincinde. Damarına basılmadığı sürece mesaisini doldurma derdinde. İdealleri, tutkuları, hırsları olmayan sıradan, düz bir adam. Diğer karakterlere gelirsek Tikilek ve Köşetaşı, romanın en komik ve renkli simaları. Gözümü kaparım vazifemi yaparımcılardan. Cantekin karakteri Veli Ok’un aksine romanın omurgasını oluşturuyor. Dikkatli okuyucu Mahmut Cantekin ve Veli Ok karakterlerinin gerçek hayatta kime tekabül ettiğini anlar. Romanı inandırıcı yapan hayal ürünü de olsa karakterlerin gerçekçi olmalarıdır. Yeni bir dünya kuramadığınız sürece roman havada sallanır. Ayakları vardır iyi bir romanın, karakterler bu ayaklardan biridir.

Romanda bireysel, siyasal, dinsel, ulusal ve toplumsal kimlik ne ifade eder?

Genelde edebiyat özelinde roman yazıldığı çağın siyasal ve toplumsal değişikliklerini, psikolojisini, duyarlılıklarını bireyler üzerinde anlatmayı denediği için bize ipuçları verir o toplumun, kültürü, ahlakı ve siyasal yapısı hakkında. Okurun kurguyla oluşturulmuş dünyadaki karakterler üzerinden kendini yeniden yaratması, üretmesi romanın gücünü gösterir. Okurun romanlarda kendine seçtiği bir karakter mutlaka vardır. Artık neredeyse formüllerle yazılmaya başlandı diyebiliriz çok satan romanlar. Çok satmaya, piyasaya yönelik oluşturulan romanların şifrelerine bakın biri diğerinden farklı değildir. Hiçbir iddiasının olmadığını düşündüğümüz romanlar en politik romanlardır. Alt metinleri siyasidir, ideolojiktir. Bu romanlardaki karakterlerin nötr gibi görünmeleri okuyucuyu yönlendirmekten başka bir amaç gütmüyordur. Okuyucuyu çektikleri en zararsız liman bile dilin bozulduğu tersanelerdir ki bu da işin en başıdır. Dolayısıyla romanda kimlik saf değildir, bir parça yazarın estetik bakışıdır, politik duruşudur, kanayan yarasıdır.
Kar Suyu’nda sizden izler var mı? Kendi görüşünüzü ne kadar kattınız romana? Yazar sorumluluğu olmalı mı?
Yazar sorumluluğu elbette ki vardır, olmalı mıdır, doğrusu bu konuda çok da emin değilim, yazar toplum mühendisi değildir. Yazar aynı zamanda aydın mıdır ha bu konuda düşünülmelidir. Günümüzde yılda ne kadar kitap ya da roman basıldığına, yayınlandığına baktığımızda yazarın öyle çok da etkisinin olmadığını –elbette ki etkisiz eleman değildir– görebiliyoruz. Bunca yayınlanan kitaplara rağmen iki toplumun boğalaşması biraz garip değil mi?
Kendi görüşümü romana ne derece yansıttığımı sanıyorum beni tanıyanlar bilirler. Ben ne söylesem romana paralel duracaktır çünkü. Hayatımdan izler var mı, elbette ki var. Zaten inşaat alanını seçmem hâkim olduğum bir konu, mesleğim çünkü.
Romanda abartılardan, ayrıntılardan özellikle kaçındığınız görülüyor. Dil ne ifade ediyor sizin için? Dili yeniden yaratmak ya da özgün bir dil oluşturmak gibi bir kaygınız var mı?
Sartre’ın dediği gibi, insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır. Burada yazar olduğumu söylemekten çok Sartre’ın dediği “belli bir biçimdeki” kastının dibinde yatan içine dili de alan uzun ve zahmetli bir uğraştan bahsediyorum. Dil kendi olanakları içinde zorlandıkça açılır ama yerel olmadan evrensel olmayacağına inanıyorum. Anadiliyle yazmak daha verimli ve lezzetlidir. Aslında yazarın bir ülkesi varsa bu diliyle oluşturduğu, kurduğu yerdir. Bir aidiyetten bahsedeceksek bu dilin ta kendisidir. Kaygısı derdi olmayan yazamaz gibime geliyor. Bu kiminde yeni bir dildir kiminde başka bir şeydir. Roland Barthes’ın de dediği gibi sözcükler herkesindir, cümle sadece yazarındır.
Avrupa ve Amerika’da çok satan listelerinde polisiye romanlar ilk sırada. Örneğin Agatha Christie’nin kitapları yıllarca çok satanlar listesinden inmedi. Ülkemizdeki polisiye roman yazarlarının durumu nasıl?
Kafka’nın arkadaşını polisiye roman okurken görmesi sonucunda neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Polisiye ya da dedektiflik ya da nam-ı diğer “katil” romanlarına bakışımız yeraltı edebiyatına bakışımızla aynı. Biraz çekiniriz, biraz utanırız ve belki biraz da kınanmaktan korkarız. Edebiyattan mı saymıyoruz ne? Gülmece gibi üvey evlat muamelesi görmüştür her daim. Son dönemlerde yavaş yavaş kendine bir alan açan polisiye romanlar için yayınevleri de çeviri edebiyatıyla ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Çok satanlar listelerine ülkemizde de polisiye romanların girmesi oldukça sevindirici.
E. Allan Poe’dan bu yana iki yüzyıl geçti. Suç, gerilim edebiyatı oldukça yol kat etti. Daha gidecek çok yolumuz olsa da bu türdeki romanların nitelikleri de satışları da umut verici. Polisiye türdeki romanları okuyucu elbette ki sadece katilin kim olduğunu öğrenmek için okumuyor. Aslında okuyucuyu cezbeden dilsel kurulum, öykü yapma tekniği ve kurgudur.

Neden bir politik polisiye roman ile edebiyata giriş yaptınız?

Aslında 2010 yılında gölge adlı öykü kitabımla edebiyata giriş yaptım diyebiliriz. Tabii bunu “kitaplı yazar” olarak düşündüğümüzde böyle, ama doksan üçten bu yana çeşitli kültür sanat-edebiyat dergilerinde yazıyorum.
Polisiye roman olarak özel bir tercihim yoktu, uzun süreden beri biriktirdiğim, tasarladığım bir projeydi, hazır olduğumda da oturup ortalama bir yıl süren bir çalışmayla ortaya çıkan bir roman oldu. İlginçtir Alamut romanını okuduktan sonra gelişen bir projeydi. Gerçi bire bir düşündüğümü kitaba aktaramasam da gelen tepkilerden memnunum. Bir de bu alanda bizde çok da öyle aman aman yazılmış romanlar yok maalesef. 90-95 yılları arasındaki Çiller-D.Güreş dönemindeki faili meçhul cinayetlerin artması ve kaotik bir ortamın yaratılması en az 12 Eylül 80 darbesi kadar iç karartıcıdır. 80 darbe sonrasında az da olsa bu dönemi anlatan romanlar yazılmasına rağmen Çiller dönemindeki faili meçhullerin, örtülü ödenekle tırmandırılan savaşta evini yurdumu terk edenlerin öyküleri, romanları pek yazılmadı. Kar Suyu biraz da Çiller’in elindeki tasfiye edilecek Kürt işadamları listesine bir gönderme niteliğinde. Derin devletin pervasızlının deşifresi desek çok da abartmış olmayız.
Bazen politikanın, tarihin yapamadığını sanat yapabiliyor, bu anlamda Kar Suyu toplumsal bilincimizde unutuluşa terk ettiğimiz gerçekleri yüzümüze vuruyor, çok teşekkür ediyorum bu anlamlı söyleşi için…
Ben de teşekkür ederim, çok keyif aldığım bir söyleşiydi.