Saturday, August 3, 2013

“Duvara Çarpmadan Kim Olduğunu Bilemezsin”


Etgar Keret adını ilk kez Fırat’tan duymuştum. Bu sayfalarda Şişe öyküsünü paylaşmıştı. İlgimi çekmişti ama kitabını aldıracak kadar değil. Aylar sonra bir masa üzerinde terk edilmeye bırakılmış gibi duran ve günlerce dokunulmamış Gazze Blues’u görmüştüm. Okuduktan sonra getirmek vaadiyle alıp, tek seferde okuyup bir daha da geri götürmemiştim kitabı.
Etgar Keret bir okuyucu olarak çok farklı şeyler sunmuştu bana. Yazdıkları benim için daha önce hiç açılmamış bir pencere gibiydi. Basit cümlelerle öyle değişik evrenler yaratıyordu ki okurken ufkum açılıyordu. Zaten “yazmak” hem etken hem de edilgen bir eylem olduğu için Etgar’ın yazdıkları neyi nasıl anlatmam gerektiği konusunda da ciddi fikirler vermişti bana.
İnsanın çok sevdiği bir yazar hiç görmediği ama özel bir bağ kurduğu dostu haline gelebiliyor. Onun için Etgar Keret’le söyleşi yapacak olmak benim için çok önemliydi. Bana O’nun ismini ilk duyuran kişi olarak bu söyleşiyi Fırat’la gerçekleştirecek olmamız da önemliydi. Fakat hasta olduğu için gelemedi (İlginç şeyler öğrenmemize neden olan sorularını sordum tabii ki.) Bu durum benim üzerimdeki gerginliği arttırsa da Etgar Keret’le konuşmaya başlayınca o gerginlikten eser kalmadı.
Çok sıcakkanlı ve sevecen birisi Etgar Keret. Aynı şehirde otursanız sürekli ziyaretine gitmek, yolda görseniz çevirip çay-kahve ikram etmek isteyeceğiniz türden birisi. O halini görünce yazdıklarını daha da benimsiyorsunuz. Yazarın içinizdeki yeri daha da korunaklı ve özel bir hale geliyor.
Masaya oturduğumuzda bir metre bile yoktu aramızda. Kolumu uzattığımda dokunabileceğim mesafedeydi. Bana inanılmaz geldi bu durum. En sevdiğim yazarlardan birisiyle yan yanaydım. Rüyamda görsem gerçekleşmeyeceğini bildiğim için üzüleceğim bir durumdu bu. Ama kanlı canlı yanımdaydı adam. Bakıyor, gülümsüyor, İngilizce bilmediğimi söylememe rağmen bir şeyler anlatıyordu.
Yazar olarak hayatınızı kazanmadan önce neler yapardınız?
İnşaatta ve bir plak dükkanında çalışırdım üniversiteye giderken. Matematik ve Felsefe okudum. Boş zamanlarımda da inşaatlarda evlerin dış cephelerini mermerlerle kapladığım bir işim vardı.
Yazım maceranızın nasıl başladığını merak ediyorum.
Zorunlu askerliğim sırasında yazı yazmaya başladım. Ondan önce yazıyı hiç düşünmemiştim ve bir şey yapmaya çalışmamıştım. Lisede fen okumuştum, mühendis olmam gerekiyordu, bunu planlamıştım. Ama askerde bir gün Borular öyküsünü yazmaya başladım. Yazdığım ilk şey buydu, garip bir tecrübeydi benim için. Çünkü yazmaya başladığımda bile bunların basılıp kitap haline getirilebilecek şeyler olduğunu düşünmemiştim. Bu bağlantıyı yapmam epey zaman aldı.
Nasıl bir gençlik geçirdiniz? İçe kapanık mıydınız yoksa dışa dönük müydünüz?
Daha çok yanlış anlaşılan ve dışa dönük bir tiptim. Hayatımın çoğunluğu boyunca çok konuştum ama insanlar genelde neden bahsettiğimi pek anlamadılar.
Hayalgücünüzün kaynağını merak ediyorum. Sizin dünyanızda her an her şey olabiliyor. Belli bir kalıba sığmıyor yazdıklarınız. Nedir bunun sebebi? Çocukken çok mu hayalperesttiniz mesela?
Hayatım boyunca soyut şeylerle sorun yaşadım. Anlamlandıramadıklarımı açıklayabileceğim, anlatabileceğim şeylere dönüştürmek adına bir şeyler uydurma zorunluluğu hissederdim. Katzenstein adlı öyküm bunun için güzel bir örnektir. Askerliğim sırasında bir gün otostop yapmaya çalışırken otobüs durağında bekliyordum ve yirmili yaşlarda çok güzel bir kadınla yetmişli yaşlarda bir adamın yan yana oturduğunu gördüm. Rusça konuştukları için dediklerini anlayamıyordum. Tek anladığım şey, adamın arada bir “katzenstein” dediğiydi. Kız da adamın bu söylediği karşısında pek mutlu görünmüyordu. İlk başta “katzenstein” sadece cümlelerin arasından seçilirken sonra adam sürekli “katzenstein katzenstein katzenstein” demeye başladı. Kız da ona tokat atıp yürüyüp gitti. Böyle bir şey olduğu zaman hiçbir şey anlamadığım için öyle geriliyorum ki bir şey uydurup dünyayı tekrar anlaşılır kılmak zorunda hissediyorum kendimi. Çocukluğumdan beri böyleydim. Anlamadığım bir şey gördüğümde illa ki bir öykü yazardım.
Kneller’in Mutlu Kampı’nı ne zaman yazdınız?
1996 – 97 arasında yazdım. Askerden yeni gelmiştim. Yazarken o dönemle ilgili değil, o dönemki hayat tecrübemle -yirmi, yirmi bir yaşlarındaki- ilgili düşünerek yazdım. Şu hisse dair: Yirmi bir yaşındasın ve görebileceğin her şeyi gördün. En yakın arkadaşının intihar ettiğini gördün, birilerinin öldüğünü gördün, bütün uyuşturucuları denedin, yapılacak her şeyi yaptın ve hayatın sana sunabileceği başka bir şey olmadığını hissediyorsun. O hisse dair. Sanki bir elektrik fişi var ve akım o kadar yüksek ki kısa devre yapıyor. O hissi düşünerek yazdım. Benim açımdan öyle bir dönemden sonra hayata nasıl yeniden bağlandığıma dair bir öykü aslında. Tekrar nasıl geri döndüğümle ilgili.
Bu yazı yazma ihtiyacı nereden geliyor?

Hayattaki en büyük sorunum şimdiki zaman içinde varolabilmek. Hiçbir zaman anın içinde olamıyorum. Şimdi bile otururken “Karım nerede? Beni buldu mu? Nereye gitti bu kadar saattir? Temsilcim buraya nasıl gelecek?” gibi sorular geçiyor kafamdan. Hep böyleyim. Yaptığım en büyük keşif de yazı yazarken tamamen anın içinde olabildiğimdir. Yazarken bana bir başkası soru bile sorsa cevap veremem. O denli içine girmiş olurum anın. Eğer korkmuş, tahrik olmuş, üzülmüş birisinden bahsediyorsam öykümde tamamen onu yaşarım, o hissin içinde olurum. Anı yaşadığım dört tane şey var hayatımda: Yazı yazmak, ot içmek, çocuğumla oynamak ve sevişmek. Ot içmek elbette yazı yazmak kadar derin veya güçlü bir şey değil ama ana tutunmak, o anın içinde olmak anlamında benzerlikleri var.
Gerek tam olarak, gerekse kıyısından köşesinden askerlikten bahsettiğiniz öyküleriniz var. Askeriyenin, asker olmanın sizin için anlamı ve önemi nedir?
İsrail’de zorunlu askerlik üç sene vezorunlu. Hoşuma gittiğini söyleyemem. Muhtemelen hayatımın en karanlık dönemiydi. Ama beni bugün olduğum insan yapmış olabilir. Yani askere gitmemiş olsaydım muhtemelen yazı yazıyor olmazdım. Bir ablam ve abim var, üç kardeşiz biz. Üçümüz de askere gittik ve bambaşka kişiler olarak geri döndük. Kız kardeşim askerdeyken silah operatörüydü ve aynı zamanda askerde olan nişanlısını Birinci Lübnan Savaşı’nda kaybetti ve bunun ardından bir sorgulama dönemi geçirerek askerden sonra ortodoks olmaya karar verdi. Şu anda kırk sekiz yaşında. On bir çocuğu ve beş torunu var. Abim de askerdeyken Suriye’de bir savaş uçağını havaya uçurarak iki pilotu öldürdü. Bu olaydan yirmi altı yıl sonra oldukça radikal bir barış aktivisti ve antisiyonist.. Belki askere gitmeseydik üçümüz beraber bir mühendislik şirketi kurardık. Hayatında bazı anlar vardır; duvara çarpmadan kim olduğunu bilemezsin. Belli engeller vardır, onlarla karşılaşmadan kim olduğunu bilemezsin ve bence bu da onlardan biriydi. Çatışma olmadan yaşadığın bir dünyada kim olduğunu, ne istediğini, ne yapmak istediğini anlaman mümkün olmayabilir.
Çalışma disiplininiz nasıldır? Bir oturdunuz mu saatlerce yazar mısınız? Yoksa biraz daha esnek misiniz? Yazmanız için belli şartların oluşması gerekir mi? Yazacağınız ortamın sessiz ya da gürültülü olması ne derece önemli?
Bir grup yazarla İtalya’daydım ve otobüsle oradan oraya geziyorduk. Bütün gün benim ne kadar tembel ve disiplinsiz olduğumu konuştuk. Hepsi bana ağzımın payını verdiler.
Hikayeyi kafamda oluşturmadan oturup yazamam ben. Mesela son öykümü beş ay önce yazdım. Önce kafamda gelişmesi gerekiyor. Bu biraz hediye almak gibi. İnsanlara kendinize zorla hediye aldırtamayacağınız gibi ben de oturup zorla hikaye yazamam. Aklıma gelmesi gerek.
Yazarken etrafımda kimsenin olmasını istemem. Uyuyor bile olsa dairemin içinde kimsenin olmasına katlanamam. Ama diğer hiçbir şey – temizmiş, pismiş, şöyleymiş, böyleymiş – umurumda olmaz. Yeter ki tam anlamıyla sessizlik olsun, kimse olmasın etrafımda.
Bir yazar konferansındaydım, iki hafta sonra bir arkadaşım beni ziyaret etti. Bilgisayarımın ve masamın nerede olduğuna bakıp bana dedi ki “Üç penceren var. Birinden ormanı, birinden dağı, birinden bahçeyi görüyorsun ve sen masanı tuvalete bakan yere kurmuşsun!” Ben de ona dedim ki oturup yazdığım zaman zaten burada değilim. Onun için baktığım yerin bir önemi yok.
Yaratıcı yazarlık dersleri verdiğinizi okudum gazetede. Yazar olmak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz olur? Ne tür şeyler öğütlersiniz?
İnsanlara nasıl yazılacağının öğretilebileceğine inanmıyorum. Ama yazı yazan insanların desteklenebileceğine ve destek mekanizmaları kurmalarını öğrenmelerine yardım edilebileceğine inanıyorum. Vereceğim en önemli tavsiye “kendin gibi yaz” olur. Yani okuru düşünerek değil ya da bir başkasının yaptığını yaparak değil de kendi anlatmak istediğin gibi kendin olarak yaz. Çünkü “kendin olmak” söz konusu olduğunda dünya  şampiyonu sensin zaten.  Senin yapabileceğin en iyi şey kendin gibi yazmak. Eğer beceriye karşı özgünlük ve tutkuyu koyarsak beceri daha sonra gelir diye düşünüyorum. Özgünlük ve tutku her zaman becerinin üstündedir. American Idol gibi programlar var televizyonda. Bob Dylan şarkısı söyleyen birisini görüyorum mesela. Televizyondaki programda şarkı söyleyen insan Bob Dylan’dan çok daha güzel şarkı söylüyor, hiç kimse Bob Dylan kadar kötü şarkı söyleyemez. Ama televizyondaki adamı dinlediğiniz zaman iyi söylüyor olmasına rağmen kulağa iğrenç geliyor. Bunu düşündüğün zaman cevabı çok basit. Bob Dylan şarkıyı söylediği zaman o şarkıyı söylemeyi düşünüyor. Ama American Idol’daki adam iyi söylemeye çabalıyor. Aradaki fark birinin onu ifade ediyor olması, diğerinin de belli bir şablon üzerinden performans gösteriyor olması. Bana göre anlatmaya değeceğini düşündüğün şeyi anlatmalısın. Senin için önemli olan şeyi yazmalısın. Tutkuyla o bağlantıyı kurabilmek önemli. Eğer senin anlatacak bir hikayen varsa stil kendi kendine oluşur zaten. Stil oluşturup sonra hikaye anlatmaya çalışmak zordur. Anlatacak şeyin olmalı ki o kendi kendini bir şekilde anlatsın.
Meduzot’u çok beğendim. Senaryoyu eşinizin yazmış olmasına rağmen öykülerinizdeki tadı alıyordu insan. Seyirciyi mutlu etmek adına filmdeki tüm öyküler mutlu sona bağlanmıyordu. Bu tarafı hoşuma gitti. Hem hüzünlü hem de komikti. Acı tatlı bir tarafı vardı yani. Tıpkı öykülerinizde olduğu gibi sinema diliniz de yalın ve vurucuydu.
Ben ve eşim 13 yıldır beraber yaşıyoruz. Doğalarımız açısından da çok farklı insanlarız. Ama birisiyle bu şekilde beraber yaşadığın zaman onun bazı özellikleri sana da sirayet ediyor. Shira’nın yaptığı şeylerde kendimden bir iz yakaladığımda acaba ben mi ondan etkilendim, yoksa o mu benden, pek emin olamıyorum. Çünkü bu kadar sene beraber yaşadıktan sonra dönüştüğüm insanı ne kadarı benim, ne kadarı onun diye parçalara ayıramıyorum. Ama hissettiğim şeyi sorarsan ve yazı olarak değerlendirirsek – ben bir düzyazı yazarıysam Shira şairdir. Ve bir düzyazı yazarı öncesinde ne olduğuyla ve sonrasında ne olacağıyla ilgilenir. Çünkü düzyazı yazdığınız zaman konu önemlidir. Shira ise neredeyse her zaman, % 100, yaşadığı anın içindedir. Öncesinde ne olduğuyla ve sonrasında ne olacağıyla ilgilenmez. Şiirde her şey hissedilen ve algılanan üzerine kuruludur. Anlatılan da genelde budur, öncesinde ve sonrasında şeklinde değil. Bu anlamda Meduzot’un başarılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben onu bir hikaye formatına soktum. Eşim de her bir anın kendi şiiri olması için çabaladı.
Çok sevdiğiniz sinemacılar kimler? İzlemekten bıkmadığınız filmler hangileri?
Terry Gilliam filmleri. Hemen hepsi başarısızdır ama izlemesi heyecan vericidir.
Söyleyince fark ettim: Sizin öykülerinizle onun filmleri arasında yarattığınız evren açısından uzak bir akrabalık kurabiliriz sanırım.
Evet, iyi olmadıkları zaman bile çok çarpıcı olurlar.
Coen Kardeşler’in ilk dönem filmlerini severim. Blood Simple, Miller’s Crossing, Barton Fink. Aki Kaurismaki filmlerini severim. Bu konuda saatlerce konuşabilirim aslında ama bunlar şimdilik yeterli.
Oğlumla Yellow Submarine filmini seksen kez seyretmiş olabilirim. John Cassavetes’in A Woman Under the Influence filmini beş kere seyrettim ama her seyrettikten sonra üç dört yıl kadar kendime gelmem gerekti. İçinde müzik olan Yellow Submarine gibi filmleri günde üç kere izleyebilirim. Kimi filmler sizi doldurur, bittiğinizde tekrar izlersiniz. Kimisini de üst üste izlersiniz.
Sevdiğiniz şarkıcılar kimler? En son hangi konsere gittiniz?
Şarkıcılarda tercih hakkımı öykü anlatanlardan yana kullanırım. Benim için müzik tecrübesi müziği dinlemenin ötesinde hikayeyi de dinlemektir. O yüzden Tom Waits, Elvis Costello, Radiohead, Pixies, Randy Newman gibi sanatçıları dinlerim. Son gittiğim konser Susanne Vega’nındı.
Yazımı en uzun süren öykünüz ve kendi favoriniz hangisi?
Yazımı en süren öyküm Nimrod Çıldırışları’ndaki Öykü Biçiminde Bir Düşünce adlı öyküm oldu. Babamın bana çocukken anlattığı bir öyküydü bu. Benim için hem babamın anlattığı şekilde özünü muhafaza etmek hem de kendi kalemimden yeniden yazmak güç olduğu için uzun sürdü yazımı. Dokuz sene boyunca her dört ayda bir oturup bu öyküyü yazmaya çalışırdım ve hep yarım kalırdı.
Genelde favorin olan öykü senin en sevilen öykün olmayabilir. Sen seversin sadece. En sevdiğim öyküm Borular. Çünkü ilk yazdığım oydu ve sanki yazıyor olmamı ona borçluymuşum gibi hissediyorum. Onun için özel bir yeri var.
Okuduğunuz Türk yazarlar kimlerdir?
Türk edebiyatını o kadar iyi bilmiyorum ama Orhan Pamuk okudum. Ayrıca en sevdiğim filmlerden birisi Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmi.
En sevdiğiniz yazar?
Kafka.
Öykülerinizin tümü kurgu mu yoksa direkt anılarınız da var mı?
Yazdığım hemen her şey tamamen biyografik ve tamamen kişisel, ama belli bir kodlamayla değiştirip dönüştürerek yazıyorum. Kaynaklandığı nokta benim kişisel hayatımdan gelmiş oluyor.
Tom Waits’e özel kitap yazmak ister misiniz?
Yazıya geldiğimde tamamen egosantriğim ve tamamen kendim için yazıyorum. O yüzden hiç kimseye özel kitap yazmam. Ona bir hediye almak ya da pasta yapmak falan isterim ama yazım tamamen bana ait. (Gülüyor.)
Jonathan Safran Foer ile arkadaş olduğunuzu duymuştum. Kendisi çok sevdiğim bir yazardır. Tanıdığınız kadarıyla nasıl birisi Jonathan Safran Foer?
Jonathan bir keresinde bir toplantıda aramızdaki en önemli noktanın ikimizin de oturup yazmaya başladığında ne olacağı hakkında hiçbir fikrinin olmayışı olduğunu söylemişti. Jonathan çok iyi bir yazar ve daha önemlisi çok iyi bir insan. Bu çok önemli çünkü gerçekte hıyarın teki olan çok fazla iyi yazar var dünyada.
Sinema ve edebiyat alanındaki gelecek projeleriniz nelerdir?
Yeni bir kitabım çıktı, Suddenly A Knock On the Door. (Seneye Siren Yayınları’ndan çıkacak.) Şu anda yeni projemin ne olacağını bilmiyorum. Bir novellam var ve bunun üzerinde çalışmayı düşünüyorum.
Roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Yazdığım şeyin asla ne kadar uzun olacağını bilemem. Başladığımda roman olacağını düşündüğüm bir hikaye iki sayfa sonra adama araba çarpması sonucu bitebiliyor. Yani roman yazmayı planlamak yaşlandığımda ölmeyi planlamak gibi bir şey. Benim tekelimde değil, başıma gelirse olacak bir şey.
Kaç yıl daha yazmayı planlıyorsunuz?
Hikayeler geldikçe yazacağım. Kasıtlı gerçekleşen bir şey değil yazı. Onlar geldikçe, hikayeler üredikçe yazmaya devam edeceğim. Yazmazsam ne yaparım ki?
Siren Yayınları’na ve Sanem Sirer’e her şey için teşekkür ederiz. Onlar olmasaydı bu söyleşi de olmazdı.
Pınar İlkiz’e fotoğraf makinesi ve ses kayıt cihazı için kucak dolusu sevgiler, saygılar.
akincetin@tramvayduragi.com

Wednesday, July 31, 2013

Dış mihrak bulundu!

Bir arkadaş sohbetinde bahsi geçmese belki haberimiz bile olmayacaktı. Japon heykeltıraş Takaşi'nin polise "Karaköy'e nasıl en kolay yoldan gidebileceğini" sorarken gözaltına alınışı, Taksim'deki polis zorbalığının trajikomik bir özeti. Özgür Ulusoy, Takaşi'nin yaşadıklarını hayretler içinde dinledi.


Cumhuriyet- “Yakalanırsam arkadaşlarım zor durumda kalır” diye Gezi protestocusu olmayan, bunu göstermek için de gaza karşı maske takmayarak yalnızca şalıyla korunmaya çalışan Takaşi, 6 Temmuz’da, “Karaköy’e gitmenin en emniyetli yolunu” sorduğu Türk polisi tarafından gözaltına alındı, hayalarına tekme yedi, yumruklandı.

Takaşi’yi birkaç kez sergi açılışlarında görmüştüm, bir keresinde Karaköy’de bir masa etrafında 8-10 kişi bir araya gelmiştik, özel bir sohbet geçmemişti aramızda, isimlerimizi öğrenmiştik yalnızca sanırım. Bir Alman tanıdıktan bir iki sefer adını duymuştum, sanatçı olduğunu, birkaç aydır Türkiye’de bulunduğunu biliyordum, o kadar...

Gezi Parkı’nda gözaltına alınan ve kimyasal işkenceye maruz kalan Ali Can Sünnetçioğlu ile yaşadıklarını, gazete için konuşurken, Ali Can, “Bizimle birlikte bir Japon da gözaltına alınmıştı” demiş, ardından ismini anımsamak için not defterini karıştırmıştı, başını kaldırıp “Takaşi!” dedi, “İsmi buydu.” Bir polisin “Amirim bir yabancı turist var bunların arasında” diye seslendiğini anlatan Ali Can, amirin “Al al onu da al, daha iyi” yanıtındaki “daha iyi” lafının herhalde dış mihrak yalanına malzeme bulmak için söylendiğini düşünmüştü. Bir başka polis de “Hayrola Takaşi, Tayyip Japonya’daki ağaçları da mı kesti, neden geldi buraya?” diyecekti sırıtarak.
Evde Takaşi’den söz ederken kızım Feride “Tokyo’dan kalkıp eyleme mi gelmiş” diye sordu. Fukuşima’yla beraber Japonya’yı takip etmeye başlayan Feride, Takaşi’nin tek bildiği Japonya kentinden geldiğini düşünmüş, Fukuşima nedeniyle çevreci olduğuna hükmetmişti.
Dış mihrak ne demek?

Takaşi’yle buluşmamızda sordum: “Dış mihrak ne demek biliyor musun?”, “What” (Ne) dedi Takaşi, İngilizce dış mihrak’ı anlatmaya çalıştım, kelimesi kelimesine tercüme ettim, aynı anlamaz bakışlarla baktı, bu sefer kelimenin Gezi’yle bağlantısı, daha doğrusu Başbakan’ın kelimeyle Gezi arasında kurduğu bağlantıyı anlattım. “Dış mihrak” belli ki Takaşi’ye hiçbir şey ifade etmiyordu, ancak Erdoğan bir şeyler ifade ettiğinden, bu tanımlamanın altında nasıl bir suçlama yattığını sezebildi.
Yaşadıklarını gazete okurlarıyla paylaşma teklifimizi kabul eden Takaşi’ye Gezi Parkı protestolarına katılıp katılmadığını sordum. Takaşi, protestoculardan birisi olmadığını, ancak hem bir birey hem bir sanatçı olarak bu olağanüstü olayları anlamak, her iki tarafı da dinlemek için hemen hemen her gün Gezi Parkı’na gittiğini, protestocularla görüştüğünü, polislerle de konuşmaya çalıştığını anlattı. Takaşi, başlangıçta sadece gözlemlemek üzere gittiği Gezi Parkı’nda, polisin muamelesi karşısında şaşkına dönmüş, eylemcilerin taleplerinde haklı olduğuna kanaat getirmiş. Her bulduğu polise gidip “Niçin böyle davranıyorsunuz“ diye soruyormuş.
Bol bol fotoğraf çekmiş, ancak hiçbir zaman gaz maskesi takmamış. “Niye?”, “Çünkü,” diyor Takaşi, “Eğer, gaz maskesi taksaydım, olaylara karışmaya hazır olduğumu gösterecekti bu, bense iki taraftan da değildim, ben kendi yolumu bulmak, hissetmek için oradaydım...” İlk gaz yediği günden, son gaz yediği güne kadar, nalburdan bile bir maske almamış Takaşi, yalnızca atkısıyla kapatmış ağzını burnunu.
Takaşi’nin protestolara katılmamak için saydığı bir nedeni, “herhalde Uzakdoğu duyarlılığı bu olsa gerek” diye dinliyorum: “Protestolara katılan bazı arkadaşlarım vardı. Yakalanırsam, ya da başıma bir şey gelirse onların başına iş açılacağını, onların zor durumda kalacaklarını düşündüm, bu yüzden Gezi’de protestocu olarak bulunmadım.” Türk polisi olaylara bu açıdan bakmadığından olsa gerek, Takaşi 6 Temmuz günü gözaltına alındı...
O gün yaşadıklarını soruyorum Takaşi’ye, Ali Can Sünnetçioğlu’yla birlikte gözaltına alındığı günü... Ali Can’ın anlattıklarını aktarıyorum, “Hayrola Takaşi, Tayyip Japonya’daki ağaçları da mı kesti?” Takaşi, araçta konuşulanların hiçbirisini anlamamış...
Gözaltına alındığında Odakule yakınlarındaymış, Karaköy’deki stüdyosuna gitmenin en emniyetli yolunu arıyormuş. Bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
“İstiklal’in iki yanında Gezi eylemcileri, Odakule tarafında da polis duruyordu. Polis, buradan aşağı gidip, Tünel tarafından Karaköy’e yönelmemi söyledi, ancak arkamı dönüp ilerlemeye koyulduğumda, sağımdan solumdan ateş etmeye başladılar. Gaz bombaları, başımın hizasından geçip gidiyordu. Geriye dönüp polisle konuşmaya başladım, size güvenli yolu sordum, siz gösterdiniz, ben de o taraftan gidiyorum dedim, niçin bana, sivillere ateş ediyorsunuz, diye sordum. İçlerinden bir tanesi İngilizce “Ben bunu daha önce de Taksim’de görmüştüm” dedi, o günü mü kastetti, yoksa daha önceki günlerde mi görmüştü bilmiyorum. Sonra beni yakaladılar, tekme tokat dövmeye başladılar. Gözaltına alınan bir çift, “Vurmayın ona” diyordu ama dinlemediler. Hayalarıma tekme yedim, kulak dibime yumruk yedim, vücudumun her yerine hem yumruk hem tekme yedim. Bacağımda, kollarımda çürükler oluştu”
Takaşi İto devam ediyor: “Sonra yüzümüzü duvara dönmemizi istediler, niye diye sordum, buna hakkınız yok dedim, boynumdan kavrayıp başımı aşağıya bastırdılar. Niye diye sordum. Sonra zırhlı bir araç geldi, bizi koydular, bir karakola götürdüler, burada çantamı, kimliklerimi aldılar, pasaportumu aldılar, bu eşyaları aldığınıza dair bir kâğıt verin dedim, vermediler, sonra Taksim’e gittik, başkalarını da doldurdular arabaya. Zamanı bilmiyorum ama belki bir saat, belki daha uzun kaldık polis otosunda. Sonra bizi başka, daha büyük bir karakola götürdüler (Vatan’ı kastediyor). Sonra bir hastaneye götürdüler (Eyüp Devlet Hastanesi), bir şeyi yoktur diye rapor verildi, beni o gece çıkardılar. Bir polis, ‘Şanslısın hiç kimse geldiği gün çıkmadı şimdiye kadar’ dedi. ”
Takaşi, şubat gibi gelmiş Türkiye’ye, bir süre sonra ayrılacakmış ama Gezi olayları patlak verince, kalmış.
Takaşi’ye polise çok öfkeli olup olmadığını soruyorum. Takaşi’nin ailesinde de polisler varmış, “O yüzden zor bir soru benim için” diyor, ancak Türk polisinin “çok aşırıya kaçtığını” düşünüyor. Türk polisiyle Japon polisini karşılaştırmasını istiyorum Takaşi’den... “Dünyanın her yerinde polis polistir ama Türk polisi çok aşırı yapıyor... Çok fazla vuruyor, çok fazla gaz kullanıyor, Japonya’da gaz yok.” Peki yabancı uyruklu birisi böyle bir muamele görür mü? “Ancak polise şiddet uygularsa, ama ben burada hiçbir şiddet uygulamadım, sadece güvenli bir yol neresi diye soruyordum. Polis zarar vermek üzerine vuruyor. Bir insanın başını bükmek, hayalarına tekme atmak sadece zarar vermek amaçlı. Divan oteliyle Point otelde revir varken de, oraya kaçışan sivilleri hedef alıyorlardı, ben de durun diye bağırıyordum. Bu yaptıkları çok bilinçli, doğrudan halka saldırıyorlar. Türk polisine verilen eğitimi, Türk polisinin olduğu hali hiç beğenmiyorum.”
Takaşi bir de Tayyip Erdoğan’ın demokratik olmayan uygulamalarını beğenmiyor. “Tayyip Erdoğan’ın demokratik olmadığı sonucuna nasıl vardın?” “Bir insan 10 yıldan fazla iktidarda kalırsa, tek adamlığa doğru gider, burada da öyle oldu, yakın çevresi bir sürü mülk edindi.” Takaşi, Japonya’da bir başbakanın “kadınlar üç çocuk yapsın, kafası kıyak gençlik istemiyorum” gibi cümleler kurmasının da mümkün olmadığını söylüyor.

'Büyük Durgunluk' Küreselleşiyor

Bu haftaki The Economist dergisinde “Büyük yavaşlama” başlıklı bir yorum var. Yükselmekte olan ekonomilerde başlayan yavaşlama, dünya ekonomisinde bir dönüm noktası oluşturuyormuş. Bu yeni dönemde liberal ekonomik modele olan ilgi yeniden artabilir, Batı özgüvenini biraz olsun yenileyebilirmiş. Ne diyelim? Çan seslerini duymuş The Economist, ama kimin için çaldığını bilmiyor.
Ekonomistler, politikacılar mali krizin yarattığı ortamı tanımlarken
“Büyük Bunalım” kavramını kullanmamayı başardılarsa bunu, BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ülkelerinin, “yükselen ekonomilerin” büyümeye devam ederek dünya ekonomisini peşlerinden sürüklemelerine borçlular.
Mali krizle birlikte dünya ekonomisinin ortalama büyüme hızı yükselmekte olan ülkelerin katkıları sayesinde yüzde 2.5’in altına düşmekten kurtuldu. Yüzde 2.5 dünya ekonomisinde resesyon sınırı olarak kabul ediliyor.


Büyük yakınsama’
Peterson Institute’den Arvind Subramanian ve Martin Kessler’in bir çalışmasına atıfla The Economist, “Büyük Yakınsama” (Great Convergence) dediği bir olguya işaret ediyor. 1960’tan 1990 sonuna kadar, gelişmekte olan ülkelerden yalnızca yüzde 30’unun kişi başına hasıla oranı Amerika’nınkinden daha hızla artmış. 1990’ların sonundan sonra bu oran yüzde 75’e yükselmiş. Geride bıraktığımız on yıl içinde “yükselmekte olan ekonomiler” grubunun dünya hasılası içindeki payı da yüzde 38’den yüzde 50’ye yükselmiş. Bugün BRIC ülkeleri, en büyük on ulusal ekonomi içinde yer alıyorlar.
1990’lar boyunca, neo-liberal küreselleşme yayılırken, bu ülkelerin hızlı büyüyen ekonomileri, “
gelişmiş” ülkelere yeni yatırım, ucuz ithalat olanakları sunuyordu. Ancak Asya krizinden sonra bu ülkelerin ihracatları dünya ekonomisinde gelişmiş ülkelerin pazarları üzerinde basınç yapmaya, “uluslararası dengesizlikler” oluşmaya başladı: Gelişmiş ülkelerde dış açıklar, gelişmekte olanlarda dış fazla, rezerv birikimi oluşuyor, bu rezervler gelişmiş ülkelere borç olarak veriliyor, bu borçlar da ithalatı, finansal hareketleri teşvik ediyor, “dengesizlikler” büyümeye devam ediyordu.
Bunlar, uluslararası sermayenin birikim sürecini gittikçe genişleyen finansal hareketler üzerinden desteklemeye, tüketici talebini kredi genişlemesiyle ayakta tutmaya, borçları menkulleştirerek riski sırtından atmaya çalıştığı “
finansallaşma” döneminin de sonuna gelindiği yıllardı. “Finansallaşmanın” mali krize yol açmasıysa, neo-liberal küreselleşmenin tükendiğini gösteriyordu.
Mali krizle birlikte merkez ülkeler, ekonomilerini spekülasyon ve kredi genişlemesiyle destekleme olanaklarını kaybettiler. Artık devletin mali sisteme yönelik, trilyonlarca dolarlık kurtarma paketlerine, ABD merkez bankasının günde 85 milyar doları bulan niceliksel genişleme dediği parasal destelere dayanarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı.
Bu ortamda gelişmekte olan ülkelerin büyüme eğilimleri, merkezden çevreye kısa dönemli sermaye hareketleriyle hem güçlendi hem de istikrarsızlaştı. BRIC ülkeleri büyümeye devam ederken kriz eğilimlerinin ihraç edilebileceği alanlar; kârların gerçekleşmesi için talep, finans sermayesini emecek borsa, devlet borçları, üretim için ucuz işgücü gibi olanaklar sunuyorlardı ama, “
Merkez” de kriz eğilimlerini, ekonomik modelini çevreye taşıyordu.
Yükselmekte olan ekonomilerin yapılarıyla, “
gelişmiş” ülkelerinkiler arasında, liberalizm, teknolojik gelişmeler, finansal modeller üzerinden bir yakınsama gelişince, karşı karşıya kalınan sorunlar arasında da bir yakınsama oluştu.
Kapitalist dünya ekonomisinde
yakınsama, her yerde benzer sorunların öne çıkması, bunları dışsallaştıracak alanların da bitmesi anlamına gelir. O zaman kendi pazarını koruma, dış pazarlar, kaynaklar üzerinde rekabeti sertleştirme eğilimleri güçlenmeye başlar. The Economist, BRIC ve diğer gelişmekte olan ülkelerin yavaşlamaya başlamasına işaret ederken, liberalizme ve “küreselleşmeye” ters bir ortamdan söz ettiğinin ayırdında değil. Nouriel Rubini, Project Syndicat’taki, yorumunda, yükselmekte olan ülkelerdeki yavaşlama eğilimine işaret ederken, bu döneme yüksek cari açık, bütçe açığı ve yüksek borçla giren ülkelerin ekonomilerinin çok kırılganlaşacağını vurguluyor; Türkiye, Brezilya, Güney Afrika ve Hindistan’ın altını çiziyor. Tam bu noktada aklıma Wall Street Journal’da (Türkçe) okuduğum bir araştırma geldi. Türkiye’de özel sektörün borcu 10 yılda on kat artmış.

Monday, July 29, 2013

''Kürtler devlet kurmak istemiyor''

PKK’nin Suriye’deki kolu PYD’nin Eş Başkanı Salih Müslim, bu hafta içerisinde yeniden Türkiye’ye geleceğini, Türk yetkililerden insani yardım ulaştırılması için 3 sınır kapısı açılacağına dair söz aldıklarını söyledi.

İstanbul- Hakkında kapatılma kararı alınan PKK çizgisinde yayın yapan Nuçe (Haber) TV’deki tartışma programına dün akşam konuk olan PYD Eş Başkanı Salih Müslim, hareket olarak ilkeleri bulunduğunu, dost veya düşman olacaklarsa da da birbirlerini tanıyarak hareket etmeye çalıştıklarını söyledi. Müslim, “Diyaloğu her zaman istedik. Son zamanlarda çeşitli vesilelerle medyada görüşlerimizi istediklerimizi söyledik. Diyalog çağrısı yaptık” dedi.

Türkiye ile daha önce de görüştük

Salih, 25 Temmuz’daki İstanbul temaslarından önce Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bazı sorumluları ile Kahire’de bir araya geldiklerini anlatırken şöyle dedi:
“Rojava (Kuzey Suriye) için geçici bir sivil yönetim kurulması projemiz vardı. Türkiye tarafından yanlış yorumlandı. Davet, Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi. 25’inde İstanbul’da görüşmelerimiz oldu. Çok olumluydu. Her şeyi takip etmelerine rağmen, anlatacak çok şeyler olmasına rağmen, geçici yönetimi izah ettik. Oradaki çatışmalardan, halkın ambargo altında olduğunu, yardım yollarından bahsettik. Niyet belirleme konusunda çok iyi oldu. Karşılıklı olarak görüşmelerin sürmesini kararlaştırdık.”

Yeniden Türkiye'ye geleceğim

Salih, bu hafta içerisinde Türk yetkililerle İstanbul veya Ankara’da yeniden bir araya geleceklerini, çeşitli partilerden oluşan Kürt Yüksek Konseyi’ndeki bazı partilerin ziyaretini olumlu karşıladığını, bazılarının sessiz kaldığını söyledi.

"İmralı'dan bahsedilmedi"

Salih Müslim, gelecekte Kürt Yüksek Konseyi temsilcileri ile birlikte Ankara’ya ziyaretler olabileceğini ifade ederken Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı’dan söz edilmediğini kaydetti. Müslim, “Görüşme tamamen Rojava, Türk- Kürt ilişkilerinin tarihsel ve günümüz ile ilgili boyutlarıyla ilgiliydi. Konular; Kürt olgusu birbirine bağlıdır. Etkileri de tartışılıyor. Kuzeydeki barış görüşmelerini halk, biz de izliyoruz. Sonuçları, etkisi Rojava’da olacaktır” diye devam etti.
Müslim, Türk yetkililere Kuzey Suriye’deki Kürtler’in ağır ambargo altında tutulduğunu anlattıklarını, görüşmede Kobani (Ayn-al Arab) (Şanlıurfa'nın Suruç İlçesi'nin karşısı), Afrin (Kilis ve Hatay'ın Cilvegözü İlçesi karşısı) ve Derbesiye (Mardin'in Kızıltepe İlçesi'nin karşısı) sınır kapılarından insani yardımların ulaşması için çaba harcanacağına dair söz aldıklarını, Türkiye’nin Suriye’deki Kürtler’in çatıştıkları El Nusra’ya yardım iddialarını kabul etmediğini söyledi. Müslim, Kuzey Irak’taki Kürt Konferansı hazırlık toplantısında Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin hem kendi adına hem de, Öcalan ve Talabani adına konuştuğunu vurguladığını ifade ederken, İstanbul’da kendisine toplantının neden yapıldığının sorulduğunu anlattı. PYD Eş Başkanı, “Kendilerine, ‘Siz eğer doğru dürüst davranırsanız, her şeyi hizmetinize; dostluğun, kardeşliğin hizmetine sokabilirsiniz’ dedim” diye konuştu.
Salih, Suriye’deki Kürtler’in direnişe başladıklarında kendilerini yalnız hissetmediklerini bildirirken, "Tarih, yüzyıldır başkaları tarafından yanlış yazılıyor. Halka haksızlık edilmiştir. Rojava devrimi ile bunlarla hesaplaşmaya gidilecektir. Bütün bu haksızlıkların giderilmesi, tarihin yeniden yazılması ve gözden geçirilmesi için geçici yönetimi de oluşturacağız" dedi.

Aydar: Sınır, AB benzeri olmalı

Kürdistan İslami Partisi Başkanı Hikmet Serbilind, Kürdistan Komünist Partisi Temsilcisi Kemal Bilget’in de konuk olduğu programın diğer konuğu Kongra Gel Eski Başkanı Zübeyir Aydar, tren hattının belirlediği Suriye sınırını ‘Ülkeyi parçalayan bir hançer’ gibi tanımlarken, şöyle dedi:
"Başkan Apo, hem bize hem hükümete Misak- Milli Komisyonu oluşturulmasını önermiştir. Bugün ‘sınırları hemen kaldıralım’ demiyoruz. Bu sınır; 90 yıldır ölüm sınırları oldu. Oysa bu sınırlar, ticaret, kültür, insanlık ve dostluğun geliştiği ve birleştirici sınırlar olmalı. AB’deki gibi sınırlara dönmesi lazım. Türkiye’nin bugün yapması gereken bölge halkları arasında kardeşlik bağını güçlendirmek, anti Kürt cepheyi desteklemeden vazgeçmek. Kürtler’e kapatılan kapıların hepsi açılmalı. El Nusra’nın elindeki kapıların hepsi açık. Sınırdaki o mayın, tellerin sökülmesi gerek. Sınır zaten anlamsız hale gelmiştir. AB’deki gibi iki yaka arasında insanlar gidip gelebilmeli."

"PYD, Türkiye'de temsilcilik açsın''

Aydar, önümüzdeki dönemde Kuzey Irak’taki gibi; PYD ve Suriye Kürt Yüksek Konseyi’nin Türkiye’de temsilcilik açması gerektiğini; ilişkilerin gelişmesinin sürece büyük katkı sağlayacağını, Kürt Ulusal Kongresi’nin mimarının Abdullah Öcalan olduğunu belirtti. Aydar, Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasındaki sınırların Kürtler ve bölge halklarını ayıran değil birleştiren, kardeşleştiren bir konuma gelmesi gerektiğini, demokratik devlet temelinde bütün halkların demokratik yaşam birlikteliğini amaçladığını savundu. Aydar, Ağustos ayı ortalarında Kuzey Irak’taki Kürt Ulusal Kongresi’nin yapılacak olmasında Türkiye’deki ‘Çözüm süreci’nin önemli rol oynadığını, Türk Hükümeti’nin anket, seçim hesabı yapmadan bölgenin gerçeklerine göre hareket etmesi gerektiğini öne sürdü.

"Kürtler devlet kurmak istemiyor''

Programda KCK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Mustafa Karasu ile Kandil Dağı’nda yapılan röportaj da yayınlandı. Karasu, ‘Kürtler’ denilince bölgedeki devlet ve muhaliflerin akıllarına boyun eğmiş bir halk geldiğini demokratik, özgür yaşam isteklerine karşı çıkıldığını öne sürdü. Karasu, “Kürtler’in tek derdi;, kendi bölgelerini, özgür yaşamlarını korumak. Kim statülerini kabul ederse onlarla görüşmeye hazırdır. Suriye’deki Kürtler kesinlikle çatışmak istemiyor. Devlet kurma şeyleri de yok. Elbette kendi yönetimlerini kurmayı, özerk olmayı istiyorlar. Ama devlet olmak istemiyorlar. Başkan Apo’nun ideolojisinde, felsefesinde iktidar ve devlet olmak yoktur. Kürtler, demokratik yaşam içinde diğer toplum kesimleri ile yan yana yaşamaya hazırdır. Rojova; Kürtler’in bir nevi Filistini’dir. Sahiplenmesi gerekir.”

Kürt yönetimi sınırı kapattı

Karasu, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimin insani yardım yapılmasını engellediğini Suriye Kürtleri’ne sınırı kapattığını, “Sınırı kapatayım, benim dediklerime gelsinler” anlayışı ile hareket ettiklerini bunun çok ciddi eleştirilecek bir konu olduğunu belirtirken, “Böyle dar, basit politika olabilir mi?” diye sordu.
Karasu, geçmişi 100 yıla dayanan Kürt sorunun seçim hesaplarına kurban edilemeyeceğini, son dönemde çekilen PKK’lilerin kemiklerinin yakınlarına teslim edilmesinin eleştirildiğini ifade ederken, şunları söyledi:
"Gerilla çekilirken arkadaşlarının cenazelerini kurda kuşa mı bırakacak? Arkadaşlarının kemiklerini toplayıp, ailelerine teslim etmesinden doğal olarak ne olabilir? AKP adım atmamasına bunları gerekçe gösterecekmiş? Bu ipe un sermek, kılıf bulmaktır. Rojava’da Kürtler Serikani’yi (Resulayn) kurtarmışlar. Oraya bayrak asılmış. Daha önce çetelerin bayrağı vardı, ses çıkarılmıyordu. Çetelerin bayrağına ses çıkarmamak, Kürt bayrağına karşı çıkmak en azından kendi halkına saygısızlıktır. Kürtler, haklarından vazgeçmez. Kürtler, Türk devletine de karşı değil. Kendi toraklarında özgür yaşamak istiyor. Biz güçlerimizi çektik. Başka ne adım atıldı? Yüzde 10 barajı için bile adım atılmıyor. ‘Seçim yaklaşıyor, oyalarım’ yok böyle bir şey. Kürtler çatışmasızlık ortamını sağlamıştır. Türkiye’deki; oyalayan, ‘Alavere- dalavere Kürt nöbete’ yaklaşımıdır. Soruna basit demogojik yaklaşıyorlar. "

"Patrona Halil sesizliği''

Karasu, sözlerinin son bölümünde Türkiye’de hükümetin henüz sorunun özüne gelmediğini, karakol ve ‘Kürt kültürünü boğma yatırımı’ olarak nitelendirdiği baraj yapımını durdurması gerektiğini ileri sürerken, “Havaalanını da askeri amaçla yapıyorsun. Önderliğimiz (Abdullah Öcalan) de, hareketimiz de sabırlıdır. Sabrın da sınırı vardır. Sessizlik çözüm değildir. Kürt sorunu çözülmezse o sessizlik 'Patrona Halil sessizliğidir.' Kimse Kürtler’den köleliğin sessizliğini bekleyemez. Adım atılmazsa 1 günde Kürtler sesini yükseltir.”
29 Temmuz 2013

Saturday, July 27, 2013

Cinsiyet ve Özgürleşme -Ramazan Kaya


Mekâna ve zamana göre değişerek farklı biçimler alan, öte yandan ahlaki baskı ve kısıtlamalarla kendini sürekli yenileyen patriyarkal cinsiyet rejiminin heteronormatif kalıplarından özgürleşmeyi içerebilecek mücadeleler dizisi için geniş anlamda cinsiyet özgürlükçü mücadeleler diyebiliriz. Cinsiyet özgürlüğü mücadeleleri, feminist mücadele kadar toplumsal cinsiyeti sorunsallaştıran ve verili hegemonik erkeklik kimliklerine karşı mücadele eden erkekleri de içermektedir. Yakın zamanda dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı erkek girişimleri, cinsiyetçilik, kadına yönelik şiddet, homofobi ve transfobi karşıtı mücadelelerde yerlerini almaya başladılar. Benzer bir gelişme birkaç yıldan beri Türkiye’de de çok küçük kıpırdanmalar halinde başladı diyebiliriz. Aşağıdaki soruları bu genel bakış açısıyla cevaplamanızı rica edeceğiz.
Sonliberters:Türkiye'de cinsiyet özgürlükçü, homofobi ve transfobi karşıtı mücadelelerin radikal politik arenadaki diğer mücadelelere katkıları neler olmuştur? Bu mücadeleleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumsal bir dönüşümü hedefleyen bu mücadelelere dair önerileriniz neler olabilir?

Ramazan Kaya: Bu mücadelelerin radikal siyasetlere en büyük katkısı, bütün toplumsal bölünmeleri birleştiren ve sabitleyen “evrensel” söylem veya öznelerin çözülüşünü hızlandırmaları, her sorunun indirgenemez bir toplumsal temeli olduğunu ve özerk bir mücadele hattını gerektirdiğini ortaya koymalarıdır. Birlik ve dayanışmanın temelini aynılık olarak kuramlaştıran her siyaset, farklılıkların çözücü ve bölücü zaferine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Kısacası toplumsal ilişkileri merkezi bir fail üzerinden kuramlaştıran tüm teoriler ve politikalar krizdedir. Hiçbir sorun bir başka sorunun türevi veya yan etkisi değildir. Post-kolonyal entelektüellerin yürüttüğü “Maduniyet Çalışmaları”nın “evrensel sınıf anlatısı”na getirdiği temel eleştiriler de bu yöndedir.“Evrensel sınıf anlatısı”, Batı dışındaki halkların, siyah ırkların, kadınların, madun sınıfların ve eşcinsellerin tarihte oynadığı rolü görünmez kılarak bu özneleri tarihin kıyılarına itmiştir. Bu bağlamda Geleneksel Marksizmin sınıf siyasetinin en önemli başarısızlıklarından biri, öznelerin cinsiyetlendirilmiş ve ırksallaştırılmış bütünsel kimlikler içinde konumlandırılmasını görememesi olmuştur. Çözüm; ne salt yerelden türetilen ve başka hiçbir yere genişletilemeyen ve taşınamayan kategoriler üretmektir, ne de tarih ve mekândan bütünüyle soyutlanmış kibirli kategorilerin buyruklarına boyun eğmektir. Kavramların evrenselci kullanımını çürütmenin yegâne yolu, başka bir evrenselci iddiaya başvurmaktır; yani, her tarihsel bağlamın kendine özgü eleştirel kavramlar kümesi olduğunu göstermektir. Gelinen aşamada farklıklarını ve özerkliklerini üretmeyi başarmış bütün toplumsal mücadele alanlarının ortak örgütlenme hatlarını da yaratmaları gerekmektedir. Her direniş öğesinin talepleri bir başka direniş öznesinin gündemi haline gelmedikçe kimlik kompartımanlarına kapanmaktan kurtulamayız. Qeer Nation hareketinin Utah’taki bir Mormon konferansında gerçekleştirdiği bir eylem belki de hepimize esin kaynağı olabilir. Bu eylemde kamuya açık bir mekânda erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla öpüşerek eşcinsellik karşıtlarını şoke etmişlerdi. Bu topraklarda da Kürt hareketi onur yürüyüşünü Diyarbakır’da organize etmeyi düşündüğünde, metropollerdeki lgbtt hareketi sempozyumlarını Kürtçe sunmaya başladığında, anarşist ve komünist erkekler etek giyip morarmış gözlerle kadına yönelik şiddete karşı sokaklara döküldüğünde ve feministler KCK tutuklamalarına karşı cezaevleri önünde nöbet tutmaya başladığında mevcut toplumsal bedenlerden kurtulmamız mümkün hale gelir. M.Hart ve A. Negri’nin “Çokluk” kitabında dedikleri gibi “Qeer bedenler yoktur sadece qeer et vardır, o da toplumsal davranışlardaki iletişim ve işbirliğinde yatar”

 Sonliberters: Emek ve beden arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Bu ilişki, cinsiyet özgürlükçü bir mücadele hakkında bize hangi izlekleri sunar? Toplumsal cinsiyet ile toplumsal sınıf mücadelelerinin kesişimleri üzerine neler söylemek istersiniz?
 Ramazan Kaya: “Patriyarkal kapitalizmin” üretim dünyasında, kadınların dünyadaki toplam işin üçte ikisini yapıp dünya gelirinin sadece onda birini kazanıyor olması ve dünyadaki üretim araçlarının sadece %1’i üzerinde kontrol sahibi olması küresel cinsiyet rejiminin tartışmaya yer bırakmayan somut bir fotoğrafını sunmaktadır. Claudıa Von Werlhof, “Kapitalizmin doğuşuyla yaratılan “doğa” kavramının, maliyetlerden muaf ekonomik bir doğa tanımına oturduğunu, yani sınırsız biçimde ele geçirilmesi serbest olan her şeyin “doğa” olarak görülmeye başlandığını ve “doğa” kavramının kadınları, dünyayı, suyu ve diğer “doğal kaynaklar” ile yerli halkları, toprağı ve sömürgelerdeki halkları da içerdiğini” vurgulamaktadır. Ayrıca kadınların ev-kadınlaştırılması, kadınların sahip oldukları kaynakların çalınması, sosyal ağlarının yıkılması ve ücretsiz bir hizmetçi konumuna düşürülmesi anlamına gelmektedir. Kadınların bedenlerine el konması, emeklerine el konmasıyla yakından bağlantılıdır. Kadınların erkeklerin fiziksel mekânına hapsedilmeleri, kadınların erkeklerin kavramsal evrenine kapatılmasını da beraberinde getirmiştir. Ev-içi sömürü, hane ile sınıf arasındaki ilişki toplumsal mücadelenin önemli bir alanı olmuştur. Ev, emek gücünün kapitalist üretimin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik düzenlenmesi ve kuşaklararası biçimde yeniden üretilmesinin kilit mekânıdır. Kapitalizm ve patriyarka, toplumsal yaşamın her alanında birbirleriyle etkileşim içinde bulunan toplumsal ilişki sistemleridir; toplumsal cinsiyet dolaysıyla “üretim ilişkilerinin” bir parçasıdır. Kısacası ucuz, güvencesiz ve düzensiz kadın emeği kapitalizmin can suyu haline gelmiştir. Kapitalizmin en büyük yedek ordusu ve yeni proletaryası artık “kadınlar sınıfı”dır. Feminist politika, kapitalist endüstriyel sistemin kadın emeğini sömüren ve değersizleştiren yapısını etkili bir şekilde görünür kıldığı gibi, sistemin kadın bedeni üzerindeki disipline edici tekniklerini, kadın bedenini metalaştıran arzu politikalarını ve fallusantrik ekonomiyi açığa çıkarmada da önemli bir yol kat etmiştir. Çünkü kapitalist pazarda erkeklerin sadece işgücü meta haline gelirken, kadının bütün varlığı meta haline gelmiştir. Kapitalizmin özel yaşam alanlarını kolonileştiren ve bu alanlardan beslenen özelliklerinin bir analiz ünitesi, bir politik ödev haline gelmesi yine feminizmin kararlı politikası sayesinde mümkün olmuştur.
 Sonliberters: Yaygın bir kanaat, heteroseksizme karşı verilen lgbtt mücadelelerinin yalnızca lgbtt bireyleri ilgilendirdiği yönündedir. Türkiye'deki homofobi ve transfobi karşıtı mücadelenin en meşhur sloganlarından biri olan "eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir" sözü size ne ifade ediyor?

 Ramazan Kaya: Her erkeğin toplumsal avantajlarıyla, suç ortaklıklarıyla hesaplaşmasında bu hareketlerin yarattığı farkındalıkların önemli bir rolü olmuştur. Eşcinsel hareket, ayrımcılıkla, homofobiyle mücadele etme ve tanınma gerekliliğinden doğmasına rağmen mücadelesinin her zaman temel eksenlerinden biri de hegemonik erkekliğin ve patriyarkanın sorunsallaştırılması olmuştur. Çünkü heteroseksizm, hegemonik erkekliğin ve patriyarkanın en güçlü dayanaklarından biridir. Patriyarkanın bütün toplumsal örgütlenmesinin temel hedeflerinden biri de heteroseksizmin yeniden üretilmesidir. Aile kurumu aracılığıyla kadının bedenine ve emeğine el koyan patriyarka, aynı zamanda hegemonik erkekliğin başka erkeklikler üzerinde ve heteroseksizmin de başka cinsel yönelimler üzerinde tahakküm kurmasının “doğal” temelini oluşturur. Aile kurumu dolayımıyla cinsel hazzın üreme temelli bir ilişki formuna sokulması, cinsel işbölümü ve toplumsal cinsiyet temelli hiyerarşiler ve eşitsizlikler bir şekilde heteroseksizmin “doğallaştırılmasını” ve mutlaklaştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda heteroseksizmi sorunsallaştırmadan patriyarkayla ve hegemonik erkeklikle hesaplaşmak mümkün değildir. Lgbtt bireylerin varlığı hegemonik erkekliğe cepheden bir meydan okumadır, hegemonik erkeklik değerlerinin ve temsillerinin sarsılması ve bozulmasıdır. Lgbtt hareketinin mücadelesi sonucunda lgbtt bireylerinin cinsel yönelimlerinin kabul görmesi veya bazı yasal hakların, eşitliğin elde edilmesinden çok (ki bu kazanımlar da fazlasıyla önemlidir) bu hareketin patriyarkaya, hegemonik erkekliğe, heteronormativiteye ve militarizme getirdiği eleştiriler ve oluşturduğu tehdit beni daha çok heyecanlandırmaktadır. Lgbtt hareketinin evlenme ve orduya alınma hakkı gibi düzen-içi taleplerle toplumsal cinsiyet rejiminin elverdiği çokkültürlülük çerçevesinde bir azınlık kimlik haline gelme çabası bütün radikal özünü yitirmesine yol açar ki bu da patriyarkayı, hegemonik erkekliği, militarizmi, milliyetçiliği ve eril iktidarı aşındırmamızı zorlaştırır.
Sonliberters: "Kadının en büyük talihsizliği ya bir melek veyahut da bir şeytan olarak görülmesi olduğu içindir ki onun hakiki kurtuluşu yeryüzü üzerine yerleştirilmesinden, yani insan olarak görülmesinden geçer." Emma Goldman'ın bu sözünden yola çıkarak, arzuya ilişkin soruları tamamen bastırmayı tercih eden bir söylemin kadını ittiği bu konumlara dair ne söyleyebilirsiniz? Bu açıdan kadına has özgürleştirici bir söylem geliştirmenin potansiyellerini nerede aramak gerekir? 

 Ramazan Kaya: Kadını kutsallaştıran, tanrıçalaştıran kısacası onu gökyüzüne çıkaran her söylem kadını cinsiyetsiz, aseksüel bir varlığa dönüştürme gayretkeşliğidir. Bütün semavi dinlerin, yaratılış miti bile kadının (Havva) baştan çıkarıcı özelliği yüzünden yeryüzündeki sürgün serüvenimizin başladığı üzerine kurulmuştur. Semavi dinlerin güvenilmez “fettan kadın” imgesi zamanla seküler ideolojiler tarafından da devralınmıştır. Kadının cinsel varlığı ve cinsel potansiyeli her zaman bir korku ve endişe kaynağı olmuştur. Muhafazakâr ve modern ideolojilerin kadına biçtiği “meşru roller” çoğunlukla anne, bacı ve eş olmaktan ibaret olmuştur. Kutsal anne miti, kadının cinselliğini bastırmak ve denetlemek ideolojisinin hala önemli bir parçasıdır. Muhafazakâr ve milliyetçi ideolojiler açısından kadının iffeti ve namusu, milli onurun sembolü olagelmiştir. Kadının bedeninin kirlenmesi, toplumsal onurun lekelenmesi veya bir “erkeklik kaybı” olarak görülmüştür. Kadınların bedenlerinin denetimi bir milli görev olarak telakki edilmiş, ulus’un büyük bir aile olarak kurgulaması kadının bu aile içindeki rollerinin “doğallaştırılmasıyla” iç içe geçmiştir. Muhafazakâr ve modern ideolojilerin toplumsal projelerinde kadına biçilen roller genel itibariyle benzerdir: Ulus’un biyolojik yeniden üretiminin nesnesi, geleneğin koruyucusu ve kültürel sınırların temsilcisi olmaktır. Ulusal modernleşme süreçlerinde kadın hakları, toplumsal cinsiyet ayrımlarını ortadan kaldırmak, bireysel özgürlükler çerçevesini genişletmek temelinde ele alınmaktan çok uluslaşma sürecinin bir parçası veya modernleşmenin zorunlu bir göstergesi olarak ele alınmıştır. Kadının kamusal yaşama müdahil olmasına ve toplumsal örgütlenmesine patriyarkal yapıları zorlamayan, toplumsal cinsiyet rollerini sarsmayan bir çerçevede izin verilmiştir. Solun, kadın sorununa bakışı da radikal bir kopuşu maalesef doğurmamıştır. Sol, kadınların ezilmişliğini ülkenin geri kalmışlığına ve feodal ilişkilerinin egemenliğine dayandırmış, kadınların sol örgütlerde yaşadıkları bütün olumsuz deneyimler, aşılamamış feodal kültürün etkileri olarak değerlendirilmiştir. Kadınların cinsel eşitlik ve özerk örgütlenme talebi devrim saflarını bölen ve “dava”ya zarar talepler olarak görülmüş ve ötelenmiştir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu, bedenini tanıması ve isimlendirmesi kadınların toplumsal ve cinsel özgürlük mücadelesiyle mümkün olmuştur, bundan sonra alacağı konum, geliştirilecek söylem veya stratejilere de yine kadınların bizzat kendisi karar verecektir.

 Sonliberters: Erkekler her zaman kendilerine toplumsal olarak benimsetilen rollerle uyumlu olabilir mi? Erkeklerin bu konudaki çatışma ve uyumsuzluklarından ötürü baskılar yaşaması söz konusu mudur? Günümüz toplumunda bir erkeğin toplumsal olarak ona sunulmuş avantajlardan, erkekliği üzerinden kendisine yüklenen görevlerden, diğer erkeklerle ya da kadınlarla kurduğu ilişkilerin duygusal farklılığından rahatsız olması ne anlama geliyor? 

 Ramazan Kaya: Olamaz çünkü toplumsal cinsiyet rejiminin sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla zorladığı, her daim güçlü ve yeterli olması varsayılan erkeklik rolünün hakkını vermeye çalışmak sanıldığı kadar kolay değildir. Yaşadığımız topraklarda erkekliğe giden çetin yolda erkeği; sert, duygusuz ve ağır yüklerle dolu bir dizi toplumsal ödev beklemektedir. Erkek olmak; sünnet, askerlik, iş bulmak, evlilik, çocukları otoritesiyle yönlendirmek gibi sonu gelmez ritüellere ve rollere razı olmak demektir. Ayrıca erkeklik, kazanıldığından hiçbir zaman emin olamadığımız bir “imkânsız iktidar”dır. Her daim yeniden kanıtlamak ve temsil edilmek zorunda olduğumuz bir yok-kimliktir. Erkeklik bir kere elde edildikten sonra ömür boyu keyfi sürülen bir krallık değildir. Onaylanmaya ve okşanmaya muhtaç bir kudrettir. Hayattan yediğimiz güçlü şamarların etkisi çoğu zaman iktidarsızlık ve yetersizlik duygularını beslemekte buda erkeğin ruhunu zehirleyen hınç duygusunu bilemektedir. Sürekli kışkırtılan erkeklik mitinin hayatın sert duvarlarına toslamasıyla keşfedilen iktidarsızlık duyguları samimi bir yüzleşmeyi doğuracağına, yaşanan “erkeklik krizi” çeşitli maskelerle, güç gösterileriyle maalesef savuşturulmaktadır. İktidarın, işsizliğin, militarizmin ve patriyarkanın yol açtığı yaralar ve değersizlik hissi; şiddetle, tecavüzle, rekabet oyunlarıyla, ırkçı veya köktenci siyasal hareketlere katılmakla aşılmaya çalışılmaktadır. Erkeğin yaşamı boyunca; güçlü bir erkek, fedakâr bir koca, romantik bir âşık, rol modeli bir baba, vatan kurtaran asker rollerine cevap olması zaten mümkün değildir. Çocukluktan başlayarak öğretilen duygularını bastırmak, korkmamak, eşcinsel yönelimden nefret etmek, yetersizliklerini saklamak, evi geçindirecek bir baltaya sap olmak rolleri erkeklik adına çoğu zaman bir öz-yıkım yaratmaktadır. Kimi erkeklerin hegemonik erkeklik değerleriyle yüzleşmesinde ve bu değerlere başkaldırmasında, doğrudan ilişkilendikleri kadınların yaşadıkları erkek kaynaklı acılara ve şiddete tanık olmaları, feminist kadınlar ile yaşarken edindikleri farkındalıklar veya savaş karşıtları, vicdani ret, lgbtt ve feminist hareketin yürüttüğü politikalarla yollarının bir şekilde kesişmiş olması gibi faktörler etili olmuştur.

 Sonliberters: Bir toplumsal aktör kendi performansının kişiliğiyle uygun olmasına çaba harcar. Dolayısıyla rol ve kişilik arasında karşılıklı bir koordinasyondan bahsedebiliriz. Bu bağlamda annelik/babalık rollerinin sürekli yeniden üretilmediği bir çekirdek aile tasavvur edebiliyor musunuz?

Ramazan Kaya: Bugüne kadar bir çocuğum olmadığından veya bir çocuğa bakma deneyimini yaşamadığımdan bu konuda edeceğim her sözün hükümsüz olduğunu düşünüyorum. Anti-otoriter ebeveynlerin deneyimlerinden edindiğim bilgiler ışığında bu konuda umutlu olmamızı sağlayacak örneklerin çok az olduğunu söyleyebilirim. Çocuğun tek başına büyümek zorunda kaldığı sınırlı sosyalleşme koşulları, çoklu ebeveynlik deneyimlerine kapalı aile modelleri ve ebeveynlerin çocukla kurduğu yoğun özdeşleşmeler annelik ve babalık rollerini yıkan/bozan alternatif deneyimlerin çoğalmasını zorlaştırmaktadır. Çocuğun bir gelecek sigortası olarak görülmesi veya yenik hayallerimizin bir temsilcisi olarak konumlandırılması çocuğu bir yatırım aracına dönüştürmektedir. Bu da ebeveynlerin sundukları emek karşılığında çocuk üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip oldukları duygusunu ve anlayışını güçlendirmektedir. Çocuğu belli beklentiler doğrultusunda şekillendirmek arzusu annelik/babalık rollerinin kesintiye uğramasını nerdeyse imkânsız kılmaktadır. Aile, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin ve heteronormatif değerlerin üretildiği, ortak varoluşu parçalayan bir makinedir. Özgürlük bilinci gelişkin, farkındalığı yüksek çiftler olsak bile çoklu ebeveynlik pratiklerini kolaylaştıracak sosyal dayanışma ağları veya gönüllü ebeveynliklere açık alternatif sosyal kurumlar yaratamadığımız sürece bu konuda tökezlemeye ve geleneksel rolleri üretmeye devam edeceğiz gibime geliyor.
  
Sonliberters:Cinsiyet özgürleşme mücadelelerini, kimlik politikası olarak gören değerlendirme ya da eleştiriler hakkında neler söylemek istersiniz?

Ramazan Kaya: Kurtuluş ile özgürleşme asla aynı anlama gelmemektedir. Kurtuluş, gerçekte olduğun şey olma özgürlüğü için çabalarken, özgürleşme, ne olabileceğini belirleme özgürlüğünü hedefler. Özgürleşmeyi esas alan bütün kimlik politikalarının radikal özü, eşitsizliklerin, ayrımcılıkların ve köleleştirmelerin kökenlerine saldırmak olduğu kadar varolduğu kimlikten de bir özgürleşme arayışıdır. Asıl amaç, madunun egemen üzerinde hâkimiyet kurmasını sağlamak değil, bu ikiliğin kendisini yıkmak ve bozmaktır. Qeer teorinin, yerini pekiştiren ve duvarlarını güçlendiren kimlikleri istikrarsızlaştırması ve kimlik kategorisine getirdiği eleştirilerin tamda bu noktada önemi ortaya çıkmaktadır. Beyaz ırkın, egemen sınıfın ve toplumsal cinsiyetin yarattığı kimliklere karşı savaşırken aynı zamanda ırksallaştırılmış, cinsiyetlenlendirilmiş ve sınıfsallaştırılmış düşünce ve performanslardan da özgürleşmeyi sağlamamız gerekmektedir. Qeer kuramcılar için cinsel kimlik bazı organlar, pratikler veya toplumsal cinsiyetlerden otomatik olarak türemez, aksine bir geçişkenlik alanıdır. Kimliği sabit veya eşsiz bir öz yerine heterojen ve açık uçlu bir performans, bir akışkanlık alanı olarak düşünmemiz durumunda belli aidiyet hücrelerine kapatılmaktan belki de kurtulabiliriz. Kimlikler kurtarılabilir; ancak sadece tekillikler kendilerini özgürleştirebilir. Ne olabileceğimizi keşfetmek için olduğumuz şeyi reddetmek zorundayız.

Thursday, July 25, 2013

Sulukule: “Şen şakrak, müzikli, yaşam dolu bir mahallemiz vardı”

Özkan Bitirmiş'in hayatını kaybettiği nokta. Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Özkan Bitirmiş’in hayatını kaybettiği nokta. Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Özkan Bitirmiş, 7 Aralık’ta Sulukule yakınlarındaki evine girerken, sokaktaki bir kavga yüzünden ateşlenen silahların kurbanı oldu. Kentsel dönüşüm şokunu atlatamayan Sulukule Mahallesi sakinlerinden biri, Özkan’ın ölümünü, kentsel dönüşümü ve Sulukule’nin geleceğini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Özkan Bitirmiş henüz bir buçuk yaşındayken babasını kaybetti. Tek çocuktu, annesi ona yıllarca baktı, büyüttü. 18 yaşına geldi. Hiç günahı yokken uyuşturucu satanların yanında oturduğu için suçlu olarak gösterildi. Suçu üstüne yıktılar yani. Aşağı yukarı 5 sene bir ceza yattı.
Özkan’ın bu olayla karıştırılmasının özel bir sebebi var mıydı?
Hiçbir günahı yoktu. Sadece uyuşturucu satanların yanında duruyordu diye cezalandırdılar. Ölümünden 5 ay önce cezaevinden çıktı. Cezaevinden çıktığı zaman mahalledeki evi yıkılmıştı zaten. Burada, mahallenin çeperinde annesine bir ev tuttuk…
Özkan cezaevinden çıktıktan sonra ne işle uğraştı?
5 aydan beri ne uyuşturucu, ne yasal olmayan bir iş yaptı. Çalışmaya başlamıştı; parfüm, saat, kazak falan satıyordu.
Özkan’ın yaşamını yitirdiği gün neler yaşandı?
Özkan Bitirmiş
O gün de işten geliyor, annesine 30 lira gibi bir para veriyor. “Anne,” diyor, “kız arkadaşımı bir göreyim, yarım saat sonra gelirim.” Evden çıkıp mahalleye gidiyor, kız arkadaşıyla görüşüyor. Özkan kız arkadaşının yanına gittiği sırada, evi civarında iki grup arasında bir kavga yaşanmış. Mahallenin dışından gelen gençler dayak yeyip kaçmışlar. Sonra da silah bulup gelmişler. Orada ateş ediyorlar ortalığa. Gururlarına yediremiyorlar dayak yemeyi, gelip göz dağı vermek için ateş açıyorlar yani. Özkan da tam bu sırada evine dönüyor. Olaylardan hiç haberi yok, tamamen tesadüf eseri o sırada o noktada. Özkan sırtından vuruluyor, akciğerine saplanıyor kurşun. Atardamarı parçalanıyor. Olay bizim evin önünde olduğu için hastaneye de biz götürdük. Cuma günü 11:30’du vurulduğunda, 13:30 gibi de ölüm haberini aldık. Cenazesini kaldırdık. Annesi de şu anda hastanede tedavi görüyor. Vuranların biri yakalanmış. Emniyet diğerlerini de arıyormuş. Onlarla hasım bile değiliz. Ne o Özkan’ı tanır, ne Özkan onu; ateş ediyorlar, Özkan’a isabet ediyor. Ama Özkan Bitirmiş’in bitirilmesi bu tesadüften ibaret değil. Bu, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ndeki politikaların yol açtığı olaylarla alakalı. Siyasetimiz yanlış. Bırakın mahallelerdeki kavgaları, bizi yönetenlerin mecliste ettiği kavgalara bakın. Politikamızın ne kadar yanlış olduğunu görüyoruz o örneklerde. Söylemde ilkin millet, sonra devlet, en son da hükümet gelir. Ama uygulamada bunun tam tersi oluyor.
Bitirmiş Ailesi’nin yıkılan evi. Fotoğraf: Zafer Melek’in çektiği İstanbul Çıplak belgeselinden alınmıştır.
Sulukule’de ve artık Neslişah Mahallesi’ne, Karagümrük’e taşan bu tip şiddet olaylarının ortaya çıkmasında en etkili sebep ne?
Bizim bir mahallemiz vardı; şen şakrak, müzikli, danslı, yaşam dolu bir mahallemiz vardı. 5366 sayılı yasaya dayanarak bu mahalleyi yıktıkları için insanlar bu mahalleden kopup başka başka yerlere girmeye başladılar. Biz mahallemizden, kültürümüzden, tarihimizden, anamızdan-babamızdan her şekilde koparıldık. Bizi apartman dairelerine taşımak zorunda kaldılar. Apartman dairelerinde yaşayanlarla bizim yaşamımız çok ayrı. Mesela geceleri saat 4’e, 5’e kadar evlerimizde otururuz. Ama o apartmanda saat 6-7’de işe gidenler de var. O yüzden anlaşmazlıklar kaçınılmaz.
Sulukule Mahallesi sakinlerinin kentsel dönüşüm sonrasındaki göç haritası. Görsel: Sulukule Atölyesi, Temmuz 2009
Tabi ki bu toplumun dağılmasıyla, toplumumuzun ekonomisinin çöktüğünü bilenler, uyuşturucu satanlar mahalleye sirayet etti. Herhangi bir geliri olmayan kentsel dönüşüm mağdurları da bu işleri yapmak zorunda kalıyorlar. Ancak mahallemiz ekonomik olarak desteklenseydi, mahalleli de bu insanlarla teşvik-i mesaiye girmek zorunda kalmazdı.
Mahallenin 2007′den önceki hali. Fotoğraf: International Network for Urban Research and Action arşivi
Uyuşturucu kentsel dönüşümle birlikte yaygınlaştı mı?
Uyuşturucu bizim eski ama eskimeyen bir olayımız. Uyuşturucu mahallelerde hep vardı, eski bir olay. Ama hiçbir zaman da eskimiyor, devamlılığını koruyor. O yüzden devletin buna el koyması gerekiyor. Bu illetin bu mahallelerden uzak tutulması için gerekiyorsa MOBESE kameralarının kurulması ,nokta polislerin yerleştirilmesi lazım. Trafiğin engellenmesi gerekiyor.
Uyuşturucu meselesi, kentsel dönüşümle karşı karşıya gelen pek çok mahallede gündeme geliyor. Yetkililer, “Biz bunu yapıyoruz ama burada uyuşturucu var, haberiniz olsun” diyorlar. Toplumcu olmayan kentsel dönüşüm uyuşturucu üzerinden mi meşrulaştırılıyor?
Yıkımdan bir görüntü. Fotoğraf: Ntvmsnbc.com arşivi
İnsanlara bir şeyler yapacaksanız onların kötü, olumsuz yanlarını ararsınız. Demin de söyledim ya, bizim uyuşturucu eski ama eskimeyen bir sorunumuz. Ama yalnızca bizim sorunumuz da değil. Bunu inkar etmiyoruz, uyuşturucunun bitirilmesi gerekli. Kentsel dönüşüme de hayır demiyoruz, olması gerekir. Ama kentsel dönüşüm veya uyuşturucunun bitirilmesi demek, bizim toplumumuzun dağıtılması demek değildir. Pire için yorganı yakmaz insan. O yüzden toplumun tamamıyla araştırılması ve gözlem altında tutulması gerekiyor. Gerçekten niyet uyuşturucuyu bitirmekse bunları yapsınlar. Ama bu “kentsel dönüşüm” aslında “rantsal dönüşüm” olduğu için bunlar yaşandı. Uyuşturucunun bitirilmesinin çözümü mahallenin yıkılması mıydı? Aha, yıktılar, yine uyuşturucu devam ediyor. Çözümü biz ürettik: Mahalleyi denetle, uyuşturucu trafiğini engelle. Biz mahalleli olarak buna tamam diyoruz, yardım etmeye de gönüllüyüz. Bir yandan da uyuşturucu satan kardeşlerimize de bir şey diyemiyorum çünkü maddi imkansızlıklar yüzünden bu yola girdiklerini biliyorum. Gelirleri yok.
Plan şuydu; bu mahallede hak sahibi olanları ve kiracıları 45 km uzaklıkta TOKİ’nin Taşoluk’ta inşa ettiği apartmanlara yerleştireceklerdi. Ama orada da herhangi bir yaşam, gelir kaynağı yoktu. Planın bu aşamadan sonrası düşünülmedi mi?
Oraya giden 337 ailenin 330’u geri döndü. Sadece 7 aile kaldı orada. Mahallelinin çoğu şimdi Karagümrük civarında yaşıyor. Oralar bizim yaşam alanımız değil, o yüzden geri döndüler. Orada rahat yaşasalar niye dönsünler? Bunun çözüm olmadığını biz en başından beri söyledik.
Mahalledeki uyuşturucu trafiğini ortadan kaldırmak için sizi yaşamın olmadığı bir yere gönderdiler. Mahalleli orada yaşamakta inat etseydi benzer sorunlar orada da ortaya çıkmayacak mıydı?
Elbette. Orada bir geçim kaynağı yok ki! Oraya gidenler nasıl yaşayacaktı? Asıl istedikleri uyuşturucuyu bitirmek değil, bizim yaşadığımız yerleri elimizden almaktı. Kentsel dönüşüm bugün Türkiye’nin pek çok yerinde deprem riski gerekçesiyle uygulanıyor. Kentsel dönüşümde evlerin değişmesi, çevrenin değişmesi değil, orada yaşayan halkın durumunu daha iyi hale getirmektir aslında. Ancak işin içine çıkar girdiğinde idealler arka plana atılıyor. Siyaset çıkar için yapılır hale geldiğinde yanlış yollara sapıyor.
Mahallede yapılan yeni konutlar. Fotoğraf: sulukulegonulleri.blogspot.com
İlk provayı 2006’dan itibaren burada yaptılar. Pilot bölge olarak buranın seçilmesi kasıtlı mıydı?
“Ses çıkaramazlar” dediler, “bir şey olmaz” dediler ama biz çok ses çıkardık. Toplumun en zayıf halkası olarak gördüler, “kimse onlara sahip çıkmaz” dediler ama çok ses çıktı. Bunu tüm dünya duydu. Çünkü Sulukule tarihiyle anılan bir yerdir.
Mahalleli yeniden eski yaşam alanının çevresine toplandı. Bir yandan da sizin Bostan diye tabir ettiğiniz, mahallenin düğün, eğlence, toplantı gibi toplumsal olaylarına ev sahipliği yapan alanda artık lüks konutlar yükseliyor. Bundan sonra mahalleli ne yapacak?
Sulukuleliler yıkıntıların arasında
Her zaman söylüyorum; Sulukule Sulukuleliler’indir ve her zaman Sulukuleliler’in olacaktır.  Bizle yaşamak isteyenler bizim baş tacımızdır, onlarla hiçbir sorunumuz olamaz. Ama oraya gelecek olanlar günün birinde bizi istemezlerse neler olur bilemem. Burada olanları devletimiz bize yaptığı için biz sakin durduk. Çünkü bu devlet bizim devletimiz. Vurdu-kırdıyla hiçbir şey yapmadık, kanunun bize gösterdiği yolları izledik mücadelemiz boyunca. Buraya gelecekler bizi istememezlik yapamazlar; biz onları istersek isteriz, istemezsek istemeyiz. Canları bizle yaşamak istemeyen toplar eşyasını köyüne döner. Bizim gidecek köyümüz yok. Bizim her şeyimiz Sulukule. Bizim soyumuz burada bin yıldan beri yaşıyor. Yanlış politika izleniyor burada. Buradaki insanların durumlarını düzeltebilirdi devlet. Kadınlar ve çocuklar için atölyeler kurulabilirdi, sanat okulları açılabilirdi. Evler restore edilebilirdi. Deprem riski yoktu ki bizim mahallemizde! Bizim evlerimiz iki katlı, bilemedin üç katlı. Bir deprem olsa iki-üç kiremit düşer. O residanslardakiler nasıl kurtulacak?
Hükümet samimi olarak bu toplumda sorun olarak tespit ettiği noktaların üzerine gitseydi durum farklı mı olurdu?
Keşke sorun olarak tespit ettiklerini gelip bizlerle görüşseydi. O zaman burası dünyanın en sosyal projesi olurdu. Hiçbir şekilde bizim taleplerimizi almadılar. Ama biz tek değiliz, bizim gibi kentsel dönüşüm mağduru olan mahallelerle de görüşüyoruz. Her gittiğimiz yere birlik ve beraberlik içinde olmalarını öğütlüyoruz.
Kentsel dönüşüm ve beraberinde gelen şiddet noktasında hükümetin pozisyonunu, rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devlet bu konuda çok eksik kaldı. Dertleri uyuşturucuysa gelsinler, trafiği engellesinler. Biz de yardımcı olacağımızı söylüyoruz zaten. Çok fazla bir şey istemiyoruz. Özkan Bitirmiş  gibi başkaları da bitirilmesin istiyoruz.

Wednesday, July 24, 2013

Direnmek ruhu iyileştirir

Bu aralar “Gezi Ruhu” kelimesi düşmüyor ağızlardan. Anlatılmak istenen malum; dayanışma, isyan, paylaşma, umut... Peki bu ruhu ortaya çıkaran insanların psikolojileri hakkında neler söylenebilir?

Cumhuriyet / Dergi- Önce şiddet gördük, kızdık, korktuk; haklı olduğunu savunduğumuz şeyler için sokağa döküldük, sesimizi duyurduğumuz için rahatladık; çoğaldık umutlandık; paylaştık, dayanıştık, “aynı” olmasak da yan yana durdukça birbirimize daha çok güvendik; hükümetin tavrını gördükçe şaşırdık; polisin vahşetine öfkelendik; “hiç” olmadığımızı görüp sağaldık; geleceğimize sahip çıktıkça umutlandık... Gezi Direnişi boyunca öyle çok duyguyu bir arada yaşadık ki yazmakla bitmeyecek. Öyleyse gelin işi uzmanına bırakalım, “Gezi ruhu”nu İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyesi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Murat Paker anlatıyor.
- Gezi Direnişi’ne katılanların yaşadıklarını paylaştıkları Psiko-Diren sohbetlerini düzenlemeye nasıl, neden karar verdiniz?

- Yüzbinlerce insan olağanüstü birkaç hafta yaşadı, ciddi bir polis şiddetine maruz kalındı. Bir sürü psikolog, psikiyatrist, terapist de direnişteydi. Bu kadar büyük sosyal olay haliyle bizi olumlu-olumsuz etkiliyor. İnsanlar geniş yelpazede duygular yaşıyor. Siyasi mücadelede duygulara pek yer verilmez, ama terapistler, duyguları paylaşmanın önemli bir güçlülük olduğunu bilir. Dolayısıyla direnişteki psikologlar olarak nasıl etkilendik, ne tür duygular yaşadık, olumlu olumsuz nasıl baş ettik, bundan sonra ne olabilir’i konuşmanın hayat direncimizi ve esnekliğimizi artıracağı düşüncesiyle Psiko-Diren yani “Psikoloji de direniyor” anlamına gelen bu sohbetleri başlattık. Siyasi tahliller yerine “ben” ne hissettim, yaşadım düzeyinde içimizi yoklamayı ve bunu bir kollektif içerisinde yapabilmeyi amaçlıyoruz. Şimdiye kadar iki toplantı düzenledik ve ihtiyaç oldukça devam ettireceğiz.
- Direnişin bize yaşattığı duygular ne yönde, “ben”i nasıl etkiledi sizce?

- Yüzbinlerin katıldığı böylesine bir sosyopolitik eylem sürecinde olanların çoğunun olumlu etkilendiğini söyleyebiliriz. Dünyada daha önce yaşanmış deneyimlerden çıkan sonuçlar da bu yönde. Böylesi bir aktivizme katılanlar, önceki hayatlarına kıyas kabul etmeyecek derecede eylemlilik, yapabilirlilik durumuna geçiyorlar. Kendilerini aşan bir dava, amaç için başka insanlarla dayanışıyorlar. Parkta mutfak, kütüphane, revir oluşturma gibi bir anda örgütlenebilen insanların yaratıcılıklarını sergiledikleri müthiş dayanışmacı anlar ortaya çıktı. Bunlar insanlara “Ben bir hiç değilim”, “Bir şey yapabiliyorum”, “Başkalarıyla birlikte bir şey yapabiliyorum, çaresiz, umutsuz değilim” duygusu verdi. Eyleyebilirlik, öznellik kapasitesini arttırmasıyla bir tür doğal antidepresan rolü görüyor aktivizm. Travmalarla baş etmenin çok önemli mekanizmalarından biri olarak aktivizm öteden beri travma literatüründe zikredilirdi. Bu süreçte insanlar eskisinden daha güçlenmiş hissetti. Tabii şiddete doğrudan maruz kalmış ya da yakınlarının tehdit altında olduğunu hissetmiş insanlarda daha travmatik bazı şikâyetler görülebilir. Ama eylemlerin haftalarca devam etmesi katılanların küçük bir azınlığında olumsuzluk yaşandığını gösteriyor. Bunlar da genellikle zamanla, sosyal dayanışmayla büyük ölçüde bertaraf olabilen zorluklardır. Daha da küçük bir azınlıkta olumsuz etkiler daha şiddetli olabilir, o zaman profesyonel destek almak gerekebilir.
- Peki biraz daha başa gidelim. Türkiye’de gelişmiş bir biat kültürü olduğundan yakındık hep. Ama Gezi Direnişi’yle örgütsüz binlerce insan plansızca sokağa döküldü. Bu eylemler nasıl bir psikolojinin ürünü, nasıl bir kırılma yaşandı sizce?
- Herhalde ilk kırılan 12 Eylül’le atılan ölü toprağı oldu. Korku duvarları aşıldı. 12 Eylül’ün apolitizasyon katmanı bayağı yırtıldı. Niye şimdi sorusuna yanıt vermek için derinlemesine inceleme yapılmalı. Ama gözlemlerime göre birkaç değişken var. Biri, küresel ısınma, ekolojik felaketlere gidiyor olmamız, dünyada ve Türkiye’de giderek daha fazla insanı bu konuya kulak kabartmaya itiyor, ekolojik bilinç uyanıyor. Haliyle, son yıllarda hükümetin HES’ler, madenler, kentsel dönüşüm, 3. köprü, 3. havaalanı, kanal-İstanbul gibi projelerle kent ve doğa talanında epey mesafe alması tepki biriktiriyor. Gezi Parkı yüzde yüz haksız bir proje, Topçu Kışlası yapılmasına, AKP amigoluğunu bir tarafa bırakırsak, çocuğunun parka ihtiyacı olacağı için herkes karşı çıkar. İkinci neden, tabii ki devlet terörü, polis şiddeti. Böyle bir talebe, barışçıl eyleme yapılanlar sigortaları attırdı. Adaletsizlik duygusu yarattı ve dur demek, yalnız bırakmamak için sokağa çıkıldı. Üçüncüsü, hükümetin, başta başbakan olmak üzere çapulcu, ayyaş gibi aşağılayıcı söylemlerinin ve hayat tarzı müdahalelerinin biriktirdiği öfke taştı. Daha dış çeperde ulusalcı bir hassasiyetin de olduğundan bahsedilebilir ama, Gezi Direnişi’nin hiçbir aşamasında belirleyici olmadı bu damar. Kürtler 12 Eylül’ü çoktan aşmışlardı, ama Türkiye’nin ortasında ve batısında 12 Eylül ilk defa Gezi direnişi sayesinde aşıldı, 33 yıl sonra.
- Türkiye’de polisle bu kadar muhatap olunan eylem yoktur herhalde; TOMA’ların önüne yatmak, polislere çiçek vermek, sevgi zincirleri... Bunda 80’lerin sonunda doğmuş gençlerin yaratıcılığı ve orta sınıfın yüksek özgüven duygusu etkili sanırım.
- Orta sınıf kapitalizmin geldiği noktada artık eski statüsünde, umut düzeyinde değil. Yukarılara tırmanma ihtimalleri kısıtlandı. Esnek iş düzeni, güvencesizlik yaygınlaştı. Orta sınıf da yeni bir tür proleterleşme sürecinde. Diğer sınıflara göre eğitim düzeyi çok daha yüksek ve iletişim teknolojileriyle haşır neşir olduğundan bu insanlar, dünyada ne oluyor, nerede ne tür deneyimler yaşanıyor, daha fazla biliyor... Bir de şu var, herhangi bir sol örgütlülük geçmişiniz varsa bu işin belli formatı vardır ve polisle ilişkinin, siyasi mücadelenin tarihten gelen belli kodları bulunur. İlk defa eyleme katılanların hem avantajları hem dezavantajları, naif bir şekilde ortaya çıkmaları, “Polis öyle mi davranır, işkence görür müyüm” gibi hesapları yoktu. Bu çocuksulukları devletin şiddetiyle ilk defa karşılaştıklarında bir kırılganlık yaşatsa da, en güçlü yanları da. Devletin, polisin ezberini bozdu, ama devlet eski sistemine dönmek istiyor, çünkü o güç, kapışma, gaz, mermi üzerinden varlık gösterebiliyor. Başka dil bilmiyor.
- Şimdiye kadar polisi seven ya da en azından nötr bir duyguyla yaklaşan pek çok insan nefret beslemeye başladı.

- Bunun tek sorumlusu, polisin kendisi. Bunu incelemeliler. Polis bu devlet düzeninde güvenlik teşkilatı olarak yer almıştı, ama şimdi toplumun büyükçe kesiminde güvensizlik nedeni olarak algılanıyor. İşgalci bir güç gibi algılanmak, nefret edilmek, yabancı görülmek herhalde onların da hoşuna gitmiyordur. Düşünebiliyor musunuz, iki hafta Taksim ve Gezi Parkı’nda polis yokken hiçbir güvenlik olayı olmadı. Ne zaman ki polis geliyor, olay oluyor. İnsanlar o zaman polis niye var, diye soruyor tabi.
- Aslında Gezi eylemlerinde farklı kimlikten insanlar büyük oranda yan yana durmayı başarabildi. Empati duygumuz da arttı anlaşılan...
- Bazı şeyler doğrudan yaşayınca ancak anlaşılıyor. Umuyorum ki, Gezi Direnişi’nde devletin, polisin çıplak şiddetiyle karşılaşanlar dar çevrelerinden çıkıp öteki saydıkları, kendilerinden uzak başka toplumsal kesimlerin neler yaşadıklarına dair samimi merak, empati, yakın bir duruş geliştirebilirler. Buradaki en kritik şey, eşitlik ve eşdeğerlilik yani değişik toplumsal talepler ve bunları dile getirenler arasında hiyerarşi gözetilmemesi. Diğer yandan tekil hassasiyetler sadece bir mesele olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir, herkesi içine alabilecek, tutarlı bir sosyal, siyasi zemin kurabilmeliyiz. Bunun uğraşmaya değebilecek bir gelecek ihtimali olduğunu Gezi’de gördük. Tam da böylesi bir dertle bugünlerde başlatılan “Adalete ve Saygıya Çağrı” imza kampanyası, farklı kesimlerden demokratları biraraya getirip, mağdur edilen farklı toplumsal kesimlerin taleplerinin eşitlik zemininde birlikte savunulması gerektiğine işaret ediyor.
21 Temmuz 2013