Tuesday, June 10, 2014

“Tutunamama” yolculuğuna bakış | Feridun Andaç




Serol Teber’le (1938-2004) ne çok konuşmuştuk bunu. Oğuz Atay ve kendi kuşağı ekseninde aydınımızın seyrine bakmış, ana sorunsalın bir başına “tutunamama” durumu olmadığı kanısına varmıştık. Teber, o süreçte Aşiyan’daki Kâhin’ i (2002) yazdı.
Ardından, buluşma zamanlarımızda da, biraz daha edebiyatın ve politik-psikolojinin içinden bakarak, aydınımızın Osmanlı’dan bugüne uzanan serüvenini belirli dönemeçlerde yaşanan kırılmalarla irdelemek istediğini anlatmış; 1940’lardan beri oluşan “yeni edebiyat”ın seyrine dair  neler düşündüğümü öğrenmek istemişti. Aramızda kayda değer bir görüş alışverişi, tartışma zemini oluşmuştu. Öyle ki, acaba birlikte bir çalışma yapsak mı diye de konuşur olmuştuk.
Ancak bir süre için, ben yayıncılığa dalmıştım, o da “emeklilik” zamanı için düşünü kurduğu araştırma yolculuklarına çıkmıştı. Sıklıkla haberleşip, yeniden bir araya gelme planları yaptığımız bir dönemde, bir yolculuğum esnasında aldım onu yitirdiğimizin haberini. Şu an elimdeki bu çalışmasının seyrinden haberliydim, henüz bitmediğini biliyordum.
Her Karşılaşma Zenginliktir
Onu ilkin “Düşün” ve “Görüş”teki yazılarından tanıdım. Ardından kendisiyle yüz yüze gelip tanışıp söyleştik. Almanya’da çalıştığı klinikten, ortak dostlarımızdan söz etmiştik. Picasso kitabının yeni basımını yapmak istediğimden bahsettiğimde sevinmişti. Böylelikle birlikte ilk ortak çalışmamıza da adım atmıştık. Ardından Papirüs’teki İnsanın Hiçleşme Serüvenine Giriş gelmişti.
En son Beylerbeyi’ndeki evinde buluşmuştuk. Artık emekli olmuştu. Türkiye’ye daha çok gelip gidiyordu, burada daha çok zaman geçiriyordu.
Serol Teber, parıltılı bir zekaydı. Donanımı, bakışı, dünyayı ve Türkiye’yi okuma biçimi…- Osmanlı aydınları üzerine konuştuğumuzda,Tevfik Fikret’te onu çekenin belki de kendisinin adlandıramadığı ama benim gözlemleyebildiğim, ikisinin arasındaki benzerlik olduğunu hissediyordum. Onda, bir “kâhin” edası olmasa da; politik-psikiyatri üzerinden toplumu/insanı okuma bilinci/bilgisi şaşırtıcı bulguları çıkarıyordu ortaya.
Şu an okuduğumuz kitabında da bunun ipuçlarını görmemiz mümkün.
Yakın dostu Ayşen Anadol editörlüğünü yapmış kitabın, bir bakıma da o tamamlanamayan yapıyı kurmaya çalışmış. Teber, bu kitabın yazım sürecinin ilk faslı bittiğinde okumamı istiyordu. Özellikle, Oğuz Atay’la ilgili biyografik roman çalışmamı biliyordu. Bu nedenle görüştüğüm kişilerle konuşmalarımın bir ikisini de anlatmıştım kendisine. Erzurum’u Tehcir’den 1970’lere uzanan süreçte anlatan bir roman yazdığımı biliyor; bu nedenle benimle Erzurum ve Atay üzerine anlatacaklarımı/yazdıklarımı daha detaylı konuşup, tartışmak istiyordu. Tabii bir de kendi yazdıklarına dönük yorumumu da merak ediyordu.
Bir rastlaşmamızda, Oya Baydar’la Serol Teber’i konuştuk. Benim gözümde Serol da bir roman kahramanıydı. Çok farkına varmadığımız benzersiz bir aydın kimlikti.
Şimdi, bu kitabı karşıma çıkınca, elimde bir akkor tutmuş gibi oldum. Sayfaları özenle çeviriyor, yazılıp edilenlerin de ötesine geçerek yudumlayarak okuyorum Teber’in her satırını.
Hayatın/hayatımızın  “tutunmaca” oyununu anlatmaya başladığının ilk işaretini kitabın öndeyişinde veriyor bize hemen. Sonrasında ise okurunu acı ve ıstıraptan, sorgu ve yüzleşmeler geçireceği kesin!
Doğrusu, ilk okumayı notlar almadan satırları çizerek yapıyorum. İkinci okumada  yeni kapılar aralayacak eminim. Çünkü, zihinsel yoğunlaşmayla birlikte ona dair hatırladıklarım, onun söyledikleri, konuşup tartıştıklarımız bellek havuzumdan bir bir çıkmaya başlıyor.
Sorgulayıcı Olan
Sürekli sorgulayıp açımladığı kimlik krizi/sanrısı; aidiyet durumu, hiçleşme korkusu ve tutunamama hali bu kitabın da en temel sorgusu.
Kişilik yarılması, sınır kişilik, bölünmüş benlik…Ve Mankurtlaşma… Teber, tarihsel bir bakışın ötesinde psiko-analitik bir yaklaşımda bulunuyor. Birey-insan, arınmış/arındırılmış insan tipolojisi…Tanzimat’la gelen bölünme, Cumhuriyet’le oluşan Anadolu’nun Türkleştirilmesi projesinin önü ve arka planı Teber’in aynasında hep sorgulama imi olmuştur. Oradan gelip Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay’ın anlatılarına/düşünce dünyalarına yansıyanlara bakması da bu yüzdendir. O insan/birey nasıl bir varoluşun sonucunda varlığını romanlara taşımıştır. Yazılan kadar bunları yazanların da o serüvenin bir parçası olması ilginç ötesi, sorgulanmaya değerdir. Teber’i, Tevfik Fikret’i irdelemeye yönelten de aslında buydu. Onun sıkışıp kalmış tutunamayan aydın olma hali…
Değişen söz ve duruşlardan söz edecek olursak eğer önce şu “makbul vatandaş”/”özgür yurttaş” kavramlarının ne anlama geldiğine bakmamız gerek. Çünkü Teber, kitabında olmayanı oldurma serüvenine dönük tespitler yaparken, aslında; kurulan/inşa edilen bu yeni aidiyetlerin hiçbirinin “yerli” olmadığı, bir tür “icat edilmiş vatandaş”ın “sürü”den sıyrıltılarak oluşturulduğunu imler.
Osmanlı’da itilen/ötelenen, adı bile imparatorluğa yakıştırılamayan “Türk”, yani “Kötü Türk”; Anadolu’nun yekpare sahibi olmaya nasıl hazırlandığının serüvenine dönük tespitlerde bulunur, Teber. Kuşkusuz dayanakları olan belirlemeler/öne sürmelerdir bunlar. Sorgulayıcılığın ötesinde derin bir psiko-analiz yapar. Yeni icat vatandaş nasıl vatandaştır, sorusunu da sorar sıklıkla.
Türkiye’nin kimlik inşa sürecindeki önsorunlar; her ne kadar 1839 Tanzimat’la başlatılsa da, öncesi de vardır. Eğer 1839 sonrasına bakacak olursak; 1856 Islahat, 1876 ilk Meşrutiyet, 1908 Jöntürk ihtilali, ve nihayetinde 1923 Cumhuriyet’in ilanı…
Bu tarihsel süreçlerin arka planı geldiğimiz “yeni durum”un, yani ülkenin AKP’lileştirilme/muhafazakârlaştırılma sürecinin nasıl inşa edildiğini de anlatmaktadır bize.
İşte Serol Teber, kitabında, bu inşa sürecindeki “yeni insan”/”yeni kimlik”in nasıl/neden/niçin oluşturulduğunun sorgusuna yönelir.
Uluslaşma Sürecinin Yansıları
Serol Teber, ezber bozan aydın kimliğiyle yazan biriydi. Ki, bu kitabı da tek başına örnek olarak  gösterilebilir.
Bizi uluslaşma sürecinin açmazlarına götürenlerin neler olduğuna dair de ilginç gözlemleri var. O, daha çok bunları; kurulan düşünsel/yazınsal metinler üzerinden yaparken, kendi düşüncelerini de dillendirir. Yani salt  yapıt çözümü/düşünce yorumuna gitmez. Kendi özgün düşüncelerini de içeren/verimli kılabilen bir söylemi seçer.
Teber’in Oğuz Atay için kullandığı tanımı, şimdi de ben kendisi için burada yinelemek isterim: “kâhin aynası”. Evet, onun bilincidir bu. 2000’lerin başında yazdıklarıyla 2014 Türkiyesi’ni okuyabilen bir aydındır Serol Teber. Yani bir “Menetekel!”
Gerçi, Teber, (ki, kendisiyle burada ayrışırız) roman gibi romanın yazımını edebiyatımızda Oğuz Atay’la başlatır. Ona, bir konuşmamızda Kemal Bilbaşar’dan, onun Denizin Çağırışı romanından söz ettiğimi hatırlıyorum. Yusuf Atılgan’ı biliyordu. Kuşkusuz onda “aydın”/”kimlik” sorgusu yoktu. Ama Bilbaşar, bunun ilk kıpırtılarını, o sıkışıp kalmış tutunamayan insanı ağdırmıştı romanına.
Gene de, Teber’in Oğuz Atay’dan yola çıkarak yaptığı tespitler/analiz ve getirdiği sav önemlidir. Ama Atay için şu söylediklerine pek katılmak mümkün değil:
“Başta Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar romanları olmak üzere Atay’ın yapıtları kanımca Türkçe edebiyat tarihinin süpernovalarından biri, olasılıkla birincisidir.”
Onun “süpernova” dediğine, ben, “kurucu yazar”/ “kurucu anlatı” derim.  Ve bana göre Atay’ın yapıtları bu anlamda kültleşecek düzeyde edebî değildir.
Bu ayrımı başta koymak gerekir.
Teber’in çıkarsamaları/yorumları kendi bakışı birikimiyle zenginleşir aslında. Bir tür uranyum zenginleştirmesi gibidir bu.
Sanırım, Serol Teber’in bu yapıtını okurken, onun kendisine dönük sözlerini de hep akılda tutmak gerekecek:
Ama, ‘tutunanlardan’ olup da ‘suya sabuna dokunmadan’ yaşam boyu ‘pis’ kalmaktansa, tutunamayanlara yakın olmak pahasına bu süpernovanın içinde yitip gitmeyi yeğledim. Hem de seve seve.” (s. 41)
Kuşkusuz kitapta Atay’ın romanındaki bu ana izleğin yanı sıra Tanpınar ve  Pamuk’a dönük düşüncelerine de yer vermiş, Teber.
Osmanlı aydınlanmasından Cumhuriyet’in kuruluşuna, Anadolu’nun Türkleştirilmesinden Cumhuriyet’in kırılma noktalarına değin birçok konuyu/sorunu politik-psikoloji açısından irdelemesi kayda değer elbette.
Sanırım ikinci okumamdan sonra Serol Teber’e dair daha uzun/etraflıca yazacağım sevgili okurum.
Feridun Andaç – edebiyathaber.net (10 Haziran 2014)

Sunday, June 8, 2014

Çapulcuların medyası ‘Çapul TV’ 1 yaşında! – Sibel Yerdeniz (T24)

6 Haziran 2013’te Gezi’de, ‘Haziran İsyanı’nın tam ortasında, penguen medyasına inat, direnişçilerin sesini duyurmak için kuruldu. 15 Haziran gecesi gaz bombalarının arasında Gezi’yi en son terk eden direnişçi grubuydu. Yayın yaptığı ilk on gün içinde 1,5 milyon internet kullanıcısına, ayrıca 7 uydu kanalının izleyicilerine ulaştı.
Gezi Parkı’nda kamerayı parka çevirip mikrofonu çapulculara uzatarak yapılan yayınlar, hem Gezi’ye gelen kitlenin “kim olduğu, neden ve nasıl orada bulunduğunu” ilk ağızdan duyurmuş, hem de egemen medyanın objektifleri hükümetin tarif ettiği yere çevrildiğinde Gezi’nin içinde yaşanan gerçekleri teşhir etmişti.
24 Ekim 2013’de İstanbul stüdyosunu, birkaç ay sonra Ankara stüdyosunu açarak düzenli yayına geçti.
Ancak stüdyodan çok sokaklardan yayın yapmaya devam ettiler. “Aksak Terazi, Kızlı Oğlanlı Felsefe, Hadi Ateistler Bunu da Açıklayın, Fışkiye’yi Biz Kırdık!, Şantiye Sahası” gibi özgün ve çoğu periyodik 14 program üretti. Reklam, fon almadı; bu güne kadar gönüllü katkılarla yol aldı.
Bu süreçte, ‘alternatif olma’ iddiası taşıyan bir iletişim deneyiminin sahip olması gereken -asgari düzeyde- temel nitelikleri şöyle tanımlıyorlar:
Toplumsal muhalefete ve mücadeleye, daha eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yapılanmayı amaçlayan hareketlere destek vermek;
“Bilgi tekelleri tarafından görmezden gelinen, insan hayatının her alanına dair bilgiyi üretmeye katkı sağlamak. Bilginin sunumu ve dolaşıma girmesi için uygun bir platform oluşturmak;”
Bilgi üretim sürecinde hiyerarşik yapılanmaya karşı çıkmak ve profesyonel-amatör ayrımı yapmamak;
Ticari faaliyetlerle hiçbir bağı olmadan kendi maliyetlerini karşılamak;
İletişim sürecinin ve bunun sonucunda üretilen bilginin ticarileştirilmesine karşı mücadele vermek..
*
Bu bir yılı Çapul TV’den Ali Ergin Demirhan ile konuştuk:
Gezi’de bu kadar ‘hızlı’ nasıl doğdu bu fikir? Öncesinde bir çalışma var mıydı?
3 Haziran gecesi Gezi Parkı’nda dolaşırken, parktaki gerçekliğin doğru yansıtılmadığı, bu nedenle de buradaki insanların kim olduklarını, neden ve nasıl orada olduklarını anlatacakları bir internet televizyonunun kurulması gerektiğini düşündük. Fikir böyle oluştu. Daha önce 2009′da Tekel direnişi sırasında canlı yayın yaptığımız Sendika TV deneyimimiz vardı. Ancak burası bambaşka bir bileşimdi, o nedenle Sendika TV yerine ayrı bir TV kurmak gerektiği üzerine konuştuk.
Parka, barikat çatışmalarından hâlâ dalga dalga biber gaz geliyordu. Sahra stüdyosu için görece korunaklı bir yere ihtiyacımız vardı. Gezi Cafe’yi gözümüze kestirdik. Ertesi gün mekanın sahibi ve parktaki gündelik hayatı düzenleyen koordinasyonla iletişime geçmeye kara verdik.
Pratik bir canlı yayın için ustream üzerinden yayın yapmayı kararlaştırdık. Tayyip Erdoğan, direnişçiler için ‘Çapulcu’ sözünü henüz söylemişti. Biz de adı ‘Çapulcu TV’ olsun dedik. Gece mevcut olan ‘capulcu.tv’ adresi, sabah kalktığımızda açıkgözün biri tarafından alınmıştı. Biz de bu kez ‘Çapul TV’ olmasına karar verdik.
Bu süreçte kimler emek verdi, katkı sundu?
Emek verenler, yıllardır Sendika.org, Sendika TV ve İşçi Filmleri Festivali ekiplerinden gönüllüler. İçinde öğrenciler de var akademisyenler de; mühendis de var oyuncu da… Ama orada gelip kamerasını veren, çekimlerini paylaşan, ortak yayın yapan bütün çapulcuların emeği var. Yayın sırasında gelip terimizi silen çocukları, saldırı olduğunda parktakileri koruma güdüsüyle koşa koşa yayına gelip “biz de buradayız” mesajı veren gazetecileri, sanatçıları, anneleri, ihtiyar delikanlıları da unutmamalı.
Gezi’nin boşaltıldığı 15 Haziran gecesini Çapul TV nasıl yaşadı?
Gergin bir gündü. Saldırı bekleniyordu ama bir taraftan da işçiler, aileler, çocuklar, ünlü simalar parkı doldurmuştu. Daha önce 11 Haziran gününü de saldırı altında geçirmiş ve yayının sürmesinin tüm Türkiye açısından bir moral olmasının yanısıra haber alma hakkı açısından da çok önemli olduğunu görmüştük. Ağır sansür altında saldırıda yaşamını yitirenlere, gözünü kaybeden, yaralanan, direnenlere karşı bir sorumluluğumuz vardı. Yaralanabilirdik, ekipman kaybedebilirdik ama göz önünde olduğumuz ve Gezi Cafe’de yayın yaptığımız için görece korunaklı olmanın hakkını da vermeliydik.
15 Haziran’da saldırı olacağı zaman, her şeye rağmen orada kalmanın ve yayını sürdürmenin direnişe güç katacağını ve şiddeti sınırlandıracağını düşündüğümüz için, sonuna kadar kalıp elimizden geldiğince yayını sürdürme kararı aldık. Maskeliydik, biber gazının yayını durduracak kadar bir etkisi yoktu. Yayında da bir kaç kez söylemiş, slogana çevirmiştik: “Demirden korksak, trene binmezdik…”
Daha çok, kayıtları kaybetmemenin kaygısını taşıyorduk. Saldırı oldu, parka polis ve akrep girdi, park boşaldı, artık direniş Elmadağı’na doğru çekilirken biz de boş parkta beklemenin bir anlamı olmadığını düşündük ve ekipmanlarımızdan toplayabildiklerimizi toplayıp çekildik.
Otellerde, parkı gören ofislerde yer aradık ancak bulamadık. Bu kez Osmanbey’de caddeyi gören bir binaya geçerek, tekrar yayına başladık. Ustream üzerinden yayını engellediler. Bu kezlivestream‘e birkaç saatlik bir yayın için yüklü sayılacak miktarda para ödeyip oradan devam ettik. Diğer taraftan da muhabirlerimiz caddede, direnişçilerin sığındığı apartman girişlerinde çekim yapmaya çalışıyordu. O geceyi böyle geçirdik…
Sonraki günlerde, seyyar halde setimizi nereye kurabilir, 3G bağlantısını nerede yakalayabilirsek oradan yayın yapmaya başladık ve böylece birkaç ay sürecek yeni bir dönem başladı.
Sonraki süreçte Ayşenur Arslan gibi medyanın önemli isimleri de program yaparak destek vermeye başladı Çapul TV’ye…
Ayşenur Arslan, Gezi direnişi sırasında parka gelmiş, yayın konuğumuz olmuştu. Medeni Yıldırım’ın öldürüldüğü gün Abbasağa’da düzenlediğimiz Çapulcu Meydanı’na çağırmıştık, geldi. Çok geniş katılımlı, renkli, hareketli bir program oldu. Sonra başka bir gün, gazetecilerin buluştuğu bir toplantıda karşılaştık, ne yaptığımızı sordu, stüdyo hazırlıklarından söz ettik. “Gelip size Medya Mahallesi yapayım,” dedi, memnuniyetle kabul ettik. Stüdyomuza birkaç kez uğradı, Roboski Katliamı’nın olduğu gün CNN Türk’te yayında yaşananları anlattığı “Medya Mahallesi”ni Çapul TV’de yaptık. Hâlâ da iletişim halindeyiz.
Şu anda ne durumda? ‘Gönüllü muhabir’ projesi ve Çapul TV için dayanışma kampanyası nasıl gidiyor?
Alternatif Medya Derneği’ni kurarak direniş muhabirliği eğitimlerine başladık. 15 ilde, 200′e yakın muhabir eğittik. 20′ye yakın farklı merkezde canlı yayın yaptık. Biri İstanbul, diğeri Ankara’da olma üzere iki stüdyomuz var. İzmir’de, İzmir Direniş Muhabirleri diye bir topluluğumuz var. Çoğu periyodik 14 özgün programımız var. Biz web’de kalacağız ama muhalif uydu kanallarıyla iletişimimizi daha da güçlendirip bir dayanışma geliştirmeye çalışıyoruz. Pek çok kanalla (Halk TV, Hayat TV, Ulusal Kanal, İMC, TV10, Artı 1, Besta Nuçe) ortak yayınlarımız, dayanışmamız oldu.
Geçen yıl ‘Çapul TV direniş kampanyası’nda  direnişçi dostlarının İndiegogo üzerinden yaptığı bağışlarla stüdyo ekipmanlarını ve kira giderlerinin bir bölümünü karşıladık. Bu yıl da yine İndiegogo üzerinden yeni bir kampanya açtık…
Neyi hedefliyor, nasıl bir medya  amaçlıyorsunuz?
Biz, egemen medyanın düzenli ordularına karşı, bir gerilla televizyonculuk faaliyeti yürütmeye çalışıyoruz. Onlarla ve ideolojik aygıtı oldukları sistemle rekabet değil, mücadele ediyoruz. Bir direniş olarak medyayı yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.
Bugün, Çapul TV’yi ‘egemen’ medyaya alternatif kılan ne?
İlk olarak içeriği ile alternatiftir. İktidara karşı direnişin sözünü söyler, haberini yapar, polis şiddetini ve iktidarın fiziksel ya da ideolojik saldırılarını teşhir eder. İktidar karşısında direnişçilerin kendilerini ifade ettiği, haberleştiği, saldırganı teşhir edip mücadele edeni görünür kıldığı bir mücadele aygıtıdır.
İkincisi, biçimi/tekniği ile alternatiftir. Sürekli ve nitelikli bir yayın için büyük sermaye gruplarının ya da siyasi iktidarın desteğini, daha doğrusu sahipliğini gerektiren ekipman ve yapılarla değil günlük hayatın bir parçası haline gelen internet bağlantısı ve cep telefonu ile yayın yapabilmeyi mümkün kılar. Bu, direnişçilerin siyasi iktidarın doğrudan ya da dolaylı denetiminden, profesyonel aracıların çarpıtıcı, pasifleştirici etkisinden kurtulmamızı sağlar. Direnişçilerin, hayatın pasif seyircisi değil aktif öznesi haline gelmesinin ekrandaki yansımasıdır.
Geleneksel medya çalışanlarının engellendiği, ekipmanların sağlanamadığı ya da ‘profesyonel’ bir muhabirin çağrılı bulunmadığı anlarda yaşanan hak ihlallerini, polis saldırılarını belgeleyerek, yüz binlerce hatta milyonlarca izleyiciye ulaşan pek çok video, basit telefon kayıtları ya da amatör kamera çekimleri ile sağlandı. ‘Büyük’ medya zaten olanaklarını siyasi iktidarla ya da ekonomik çıkarlarla çelişen meselelerin açığa çıkması için seferber etmekten kaçınmakta, (uydu kanalları, günlük gazeteleri vs ile) ona öykünen aynı biçimsel/teknik kulvardaki muhalif medya ise yeterli finansmanı olmadığı için çok sınırlı olanaklarla hareket etmekte, farklı sıklette olmasına rağmen aynı piste çıktığı ‘egemen medya’ karşısında ezilmekte.
Son olarak emek süreci ile alternatiftir. Ücretli emeği değil, gönüllü emeği esas almakta, direnişin ihtiyaçları için direnişçinin yeteneğinin seferber edilmesine dayanmaktadır. Verili koşullarda muhalif bir medyanın ücretli emeğin gerektirdiği ekonomik motivasyonu sağlamasının pek mümkün olmadığı ortada. Gönüllü emek, yabancılaşmanın karşısına bir set çekeceği gibi ücretli emeğin açığa çıkaramayacağı nitelikte sonuçlar açığa çıkarmakta. Bugün egemen medyanın etki alanını daraltan, onu işlevsizleştiren, yer yer değiştiren alternatif medya mecraları ücretli emek karşısında gönüllü emeğin daha başarılı sonuçlar üretebileceğinin de delili.
Peki son olarak, bu süreçte yaşadığınız, seni/sizi çok etkileyen bir olay oldu mu?
Aslında Gezi’deki bütün anlar olağanüstüydü. Yaşananları tek tek saymak gerekir. Ama Taksim’e saldırının olduğu ve polisin parka doğrudan girmese de gaz bombası yağdırdığı 11-12 Haziran çok özeldi. Gezi Cafe’nin camlarına çarpan plastik mermiler, üstümüzdeki tenteye düşen gaz bombası fişekleri derken, maskesiz içeride durmak mümkün değildi. Ama ünlü-ünsüz konuğumuz hiç eksik olmadı. O gün ara veremediğimiz, uzun süren yayın sırasında gelip terimizi silen, sandviç, su vs getiren adını bilmediğim bir ufaklık vardı. O hep aklımdadır…
Pek çok yazar, sanatçı, ünlü sima da “biz de orada olursak belki saldırının şiddetini düşürmelerini sağlarız” diye o gün parka gelmişlerdi. Günlerce parkta kalan Zeki Demirkubuz’a “Gezi’yle ilgili bir film yapacak mısınız?” diye sorduğumda, Gezi’nin filminin yapılamayacağını, kendisinin de böyle bir işe girişmeyeceğini söyledi. Pek çok insanın aklında, direnişe katılmanın, direnişçileri sahiplenmenin ötesinde bir şey yoktu. Bu, Zeki Demirkubuz’la terimizi silen adsız ufaklığın buluştuğu hemzemin güzelliktir; unutulmayacak şey budur.
Daha direnişçilerin kanı akmaya devam ederken “Gezi’nin kitabını” yazıp tezgâha koyanlar ve aslında pek de ortalarda görünmemişken sonrasında “biz Gezi’yi örgütlerken…” diye lafa başlayıp, “Gezi’nin ekmeğini” başka türlü yemeye heveslenenlerin anlayamayacağı şey de budur.

Saturday, June 7, 2014

Michael Hardt, Soma faciasını ABD’de Katrina Kasırgası’na benzetti.

Michael Hardt: 'Maden şehitleri' ifadesi absürd, sanki zenginler için feda edilmişler gibi...


Hardt, dönemin ABD Başkanı George Bush ile Erdoğan’ın benzer tepkiler verdiklerini söyledi
20 Mayıs 2014 Salı
Michael Hardt: Maden şehitleri ifadesi absürd, sanki zenginler için feda edilmişler gibi...
Edebiyat kuramcısı ve siyaset felsefecisi Michael Hardt, Soma’da yaşanan facianın Başbakan Tayyip Erdoğan için bir dönüm noktası olabileceğini söyledi. Hardt, “İzlenimim bu öfkenin sadece geleneksel Erdoğan muhaliflerinden yükselmediği; siyasi yelpazenin daha geniş bir kesimi kızgın” dedi.
Radikal gazetesinden Pınar Öğünç’e konuşan Hardt, Soma faciasını ABD’de Katrina Kasırgası’na benzetti. Hardt, dönemin ABD Başkanı George Bush ile Erdoğan’ın benzer tepkiler verdiklerini söyledi. Öğünç’ün Hardt röportajı şöyle:
Hardt: Soma Erdoğan için dönüm noktası olabilir
Siyaset felsefecisi Michael Hardt'la Soma'daki iş cinayetini, yeni 'sınıf mücadelesini', Gezi ve benzeri hareketlerin istikbalini konuştuk.
Edebiyat kuramcısı ve siyaset felsefecisi Michael Hardt’ın Antonio Negri’yle yazdığı ‘İmparatorluk’ için ‘21. yüzyılın Komünist Manifestosu’ tarifi oturdu gibi. ‘Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi’ ve ‘Ortak Zenginlik’le üçleme tamamlandı. (Ayrıntı Yay.) İkilinin yeni bir demokrasi önerisi olarak 2011-12 işgal ve kamp hareketlerini incelediği ‘Declaration’ (Bildiri) isimli bir de elektronik kitapçıkları mevcut.
Boğaziçi Chronicles’in konuğu olarak İstanbul’da bulunan Hardt, yarın saat 16.00’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Bütün o liderler nereye kayboldu’ başlıklı konferans verecek. 25 Mayıs, 16.00’da da Gezi üzerine bir foruma katılacak.
Neoliberalizmden, son yılların toplumsal hareketlerinden, kaybolan ‘sınıftan’ zaten konuşacaktık, her şeyin ortasına Soma oturdu. Şimdiye dek anlattıklarının acı bir özetiydi bu katliam.
Hardt’ın hiç biber gazı tecrübesi yok, ilkinin İstanbul’da olabileceğini düşünüyordu içten içe.
Başbakan, madenciliğin doğasını ve bu ölümlerin ‘olağan’ sayılabileceğini vurgulamak için Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında, geçen yüzyılda yaşanan maden kazalarından örnek verdi. Madencilik işaret ettiği dönemin iş düzenini, istihdam biçimlerini, iş güvenliği anlayışını anımsatan sektörlerden. Bu koşullar 2014’te hâlâ mevcutsa katliam kaçınılmaz, yani ‘olağan’ mı demek? Siz ne çıkarırsınız bu ifadeden?
Bugün çağdışı saydığımız geçen yüzyılın koşullarıyla bu şekilde bağlantı kurmakta haklısınız. Bu, yaşananın rezaletini tarif etmenin bir yolu. Ama bence aynı zamanda 21. yüzyılın ‘kazalarının’ doğasını da iyi anlatıyor. Soma liberalizmin trajedisidir. Hükümetin madeni sadece özelleştirmesi değil, sonra da mesuliyetini yok sayması, son 30-40 yılda tüm dünyada gördüğümüz tipik bir neoliberal siyaset örneği. Bazı noktalarda AKP ve Erdoğan tam bu çizgide. Bu da sosyal bir tehlike olarak neoliberalizme odaklanmamız gerekliliğini gösteriyor. Aslında Soma’dan gelen haber bana New Orleans’ı, Katrina Kasırgası’nı hatırlattı.
Bir doğal afeti?
Evet, çünkü doğal afet olduğu kadar, bu anlamda bir kazaydı da. Takip eden sosyal bir felaket olmuştu; zaten doğal afetin böyle yaşanmasına neden olan da sosyal politikalardı. Kasırganın nereden şehre gireceği belliyken dikkate alınmamıştı. Bu bir 21. yüzyıl sorunu; çevresel yıkımların kendisi doğal afetler yaratır hale geldi. Soma’da kimsenin insanları bile isteye öldürme niyeti olmayabilir ama neoliberalizm ve yoksullara karşı yürütülen politikalar bu kazanın, bu afetin koşullarını yarattı. İki olay arasındaki ilginç bir benzerlik, Katrina’dan sonra Bush’un neoliberal politikalarının yıkıcı sonuçlarına dair ani ve yaygın bir kabul oluşmasıydı. O esnada halk tarafından kibirli ve suçlu görülmeleri açısından da Bush’un New Orleans, Erdoğan’ın Soma ziyaretlerini benzetiyorum. Bush’un popülerliğini yitirmesinde dönüm noktası, Irak Savaşı’ndan çok Katrina’dır.
Bunun Erdoğan’ın popülerliği açısından da bir dönüm noktası olabileceğini mi düşünüyorsunuz?
İnsanların Erdoğan’ın politikalarının yarattığı sonuçları bir mozaik halinde görmesiyle, belki. Gezi bunu yaratabilirdi, belli bir kitledeki etkisiyle sınırlı kaldı, çoğunluğa yayılmadı. Soma trajedisinin sınıfsal tabiatı, neden olan sosyal ve sair politikalar, işçi sınıfının en dibindeki yoksullar... Bazen teki de yeter ama bunlar bir araya gelip de görünür olduklarında insanların Erdoğan politikalarının sonuçlarına dair fikri değişebilir. Dışarıdan bakan biri olarak sadece tahminde bulunabilirim. Ama izlenimim bu öfkenin sadece geleneksel Erdoğan muhaliflerinden yükselmediği; siyasi yelpazenin daha geniş bir kesimi kızgın.
Kazanın sınıfsal tabiatı dediniz. Sınıf siyaseti de, sınıf perspektifi de geçen yüzyıla ait kavramlar haline getirilmedi mi?
Bugünün temel politik meselelerinden biri sınıf perspektifini, sınıfı yeniden tanımlamaktır. Bunu yapmak için bence geleneksel tariften çıkmak gerekiyor. Bir süre öncesine kadar, Türkiye’de de öyledir, işçi sınıfı erkek sanayi işçisi demekti. İşin doğası değişti, tarifi genişledi. Düzenli maaş sahiplerinden prekaryaya, işsizlere geldik. Şu an eski sınıf fikrinin geçerliliğini yitirdiği, bizim de layıkıyla yenisini tarif edemediğimiz geçiş dönemindeyiz. Negri’yle ‘çokluk’ fikrini yaratırken ilhamımız bu ihtiyaçtı. Bu aynı zamanda emek örgütlenmeleri için de yeni biçimler bulma gerekliliğini doğuruyor. Sendikalar da dönüşerek bu kesimleri içerebilmenin yolunu bulmalı. Zor ama şart. Soma, sermayenin ve devletin cinai faaliyetini gösterdiği kadar, ne yazık ki sendikaların çalışma koşullarına dair talepte bulunacak kifayette olmadıklarını da gösterdi. Bu suçlama değil, tespit.
Hükümet politikaları ortada, özel sektörün kâr hırsı belli, sendikalardan hayır yok. Hayatta kalabilmek için her tür koşula rağmen o işleri reddedecek gücü bulunmayan, öyle protestoya falan da zamanı olmayan yoksulun da yoksullarının şansı ne bu kıskaçta? Ya da bu yüzyılın ‘sınıf mücadelesi’ nasıl kurulabilir?
Buna anında verecek iyi bir cevabım yok. Genel olarak emek örgütlenmelerinin zayıfladığı son 10 20 yılda, Gezi’ye benzer yatay sosyal hareketler kendini gösterdi. Geleceğin, emek örgütlenmeleriyle bu tür sosyal hareketlerin etkileşiminde olduğunu düşünüyorum. Geldikleri noktada iki tarafın birbirine ihtiyacı var. Sadece eylemlilikte değil, alternatif yaratmada da.
Soma sonrası Türkiye’nin farklı yerlerinde Gezi’nin izini taşıyan eylemler oldu. Bu bir dokunuş belki ama söz ettiğiniz iki tarafın gerçekten birlikte hareket edebilmesinin yolu yordamı ne?
Genel bir cevabı, keşfedilmiş bir yöntemi yok. Türkiye’yi iyi bilen bile bunun yolunu, zamanını söyleyemez, kaldı ki ben yabancıyım. Dayanışmanın ötesinin gerektiği kesin. Soma’dan sonra yaşananlar bu anlamda bir kapı açmış olabilir. Gezi fikrinin, dokunmadığı kitlelerle dokunmaya, kendisini zenginleştirmeye ihtiyacı var. Çok tatmin edici bir cevap olmayabilir ama işte asıl mesele zaten bu.
Hükümetin “Bu ülkenin başbakanına yuh çekersen tokadı yersin” noktasına erişmiş muhalefet bastırma yöntemini nasıl buluyorsunuz?
Son bir yıldır hükümetin her türlü protestoya sadece güçle karşılık vermesi çok ilginç. Biber gazı harcaması bütçede gerçekten büyük bir kalem tutuyor olmalı. Benzer durumlarda başka hükümetler küçük ödünler verir, göstericilerin bir kısmını kazanmaya çalışır. AKP sadece baskı kullanıyor. Genelde bu strateji çok uzun ömürlü olmaz. Hatta hükümet politikaları arasında en vahşi ama en zayıf olanıdır. Bunun er ya da geç geri tepeceğini düşünüyorum. AKP bana ne tavsiye edeceğimi sorsa, neyse ki sormayacaklar, esnek bir siyaset sergilemenin daha zekice olduğunu söylerdim. Bu sadece gaddarlık, üstelik çok da tehlikeli.
Bu da sizin alanınız… Hükümetlerin bir biyoiktidar biçimi olarak bir grubu ‘iç düşman’ ilan edişinden, ağır militarist teçhizatlı polis gücünü, göstericileri sokak sokak yakalamaya, yaralamaya, doğrudan zarar vermeye yönelik kullanışından konuşurken ‘savaş’ kelimesini kullanmaktan imtina etmeli miyiz? Bir hükümet vatandaşlarının bir kısmına savaş açmış olabilir mi?
Öncelikle, haklısınız bunu daimi bir savaş ya da bir tür savaş olarak tanımlamak doğru. Türkiye’de Kürtler’in iyi bildiği bir hal bu. Gezi’den sonra yaşanan da. Evet, hükümetler savaş mantığıyla politika üretebilirler. Ama yine de ‘savaş’ dediğimizin farklı usulleri ve yoğunlukları var. İmtina edeceğim nokta, bunu kabul ettiğimiz anda ‘savaşı’ şiddetlendirmiş olmamız. Öncelikli vazifemiz tansiyonu düşürmeye, insanları korumaya gayret olmalı. Son yıllarda dünyada Gezi’ye benzeyen hareketlerde yapılan yanlışlardan biri, ‘savaşa’ savaşla cevap vermek oldu. Bunun sonu felaket. Çünkü polise karşı bu şekilde ‘kazanmak’ asla mümkün değil.
Peki öneriniz ne?
Bunu ellerinizi kavuşturun ve asla protesto etmeyin anlamında söylemiyorum. Brezilya’da da benzer durum var. Başka teknikler bulmak gerekiyor. ‘Duran adam’ eylemleri ilginçti örneğin. Öyle biçimler bulmalıyız ki şiddetin dişleri sökülsün, kurtların öndeki o sivri dişini söker gibi… O en tehlikeli diştir ve söktüğünüzde işler değişir.
Yarın konferansta yatay örgütlenmeler ve liderlik meselesi üzerine konuşacaksınız. Dediğiniz gibi ‘liderliğin çoğul hali’ mümkün mü?
Öncelikle solun geleneksel liderlik anlayışını ve merkezi otorite mefhumunu sorgulaması gerekliliğini çok önemsiyorum. Sahip olduğumuz yatay ilişkilerin yetersiz kalması, itiraz ettiğimiz otorite formlarına yönelmemizi gerektirmiyor. Liderliğin neyi çözdüğünü anlamak, bunu merkezi otorite olmaksızın örgütleyebilmemiz lazım.
Son yıllarda tüm dünyadaki Gezi benzeri hareketlerin bir süre sonra bulundukları ülkenin iktidar karşıtlığına ya da mevcut toplumsal kutuplaşma hatlarına oturması hangi zaafın ürünü?
Bu gerçekten sık rastlanan bir durum. Türkiye hiç yalnız değil bu anlamda. Örneğin son yıllarda İtalya’da Berlusconi o kadar ön plana çıkan bir figür oldu ki, tüm sol ve muhalif güçleri Berlusconi nefreti bir arada tutar hale geldi. Berlusconi gittiğinde kalakaldılar.
Bir grup diyor ki fabrikalar işçi sınıfının olacak, bir grup liberal demokrasi istiyor, anarşistler sistem içi çözümü reddediyor ve daha bir sürü başka tahayyül... Bu haliyle ‘çokluk’u yaşatacak bir sosyal siyasal form yok. ‘Çokluk’un itiraz ettiği sisteme alternatif üretmekteki eksikliği, belki de hevessizliği, her bir parçasının içten içe ‘çokluk’ olarak güçlerine inanmayışlarından olabilir mi?
Bence bu çok önemli bir teşhis. Önünümüzdeki dönemin mühim tartışma konularından birini işaret ediyorsunuz. Çok açık ki sadece protesto etmek yeterli değil. Direnişin bir alternatif vizyonla ilerlemesi şart. Sosyal kökleri olmasa da Gezi Parkı’nda kurulan alternatif düzene odaklanabiliriz; bu iyi bir temrin olabilir.
Umutlu musunuz?
Öyle sormadığınızı biliyorum ama kimileri ‘umutlu’yu aşağılama olarak kullanıyor. Bize karşı olanın gücünü ve buna rağmen başardıklarımızı unutabiliyoruz. Bazen umut, sadece ne becerdiğimizi hatırlamaktır.
Umutlu oluşunuza kinayeyle bakılıyorsa, neşenin politik olarak örgütlenmesinden, mutluluğun kurumsallaşmasından söz ettiğinizde iyice naif, sevimli falan bulunuyor olmalısınız. Öyle mi?
Bir de aşktan konuştuğumda öyle oluyor, evet. Sanırım insanlar beni duygusal ve de gayrı ciddi buluyor. Dini yanından bakan var; alakası yok oysa. Kuşaklarla da ilgisi var bu algının. 1960’lar, 70’ler kuşağı politikayı vazife duygusuyla ele alıyordu; neşesiz bir militanlık söz konusuydu. Bu yüzden de politika geçici olarak yapılıp sonra hayata devam edilen bir aktiviteydi. Son on yılda politikayı neşeyle yapan bir kuşak var. Gezi Parkı’nı o dönem gezenler neşeyi de, aşkı da fark etmiş olmalılar. Politika artık hafta sonlarında ya da geçici bir süre, üstelik mutluluktan uzak kalarak yapılan bir şey değil.
‘Hayatlarını zenginler için feda etmişler gibi…’
‘Maden şehidi’ tarifi nasıl geliyor kulağınıza?
Çok ilginç. Böyle mi diyorlar? Dinsel okumasıyla anlayabiliyorum. Dini manada şahitlik var orada; katliama, suça şahitlik… Kahramanlık manasında kullanılıyorsa, evet hayatlarını zenginler için feda etme gibi bir kahramanlık var. Zenginler için kurban edilmişler gibi. Çok absürd.
Bir hükümet temsilcisine basın toplantısında, yoksulların zor şartlarda çıkardığı kömürün, seçim zamanında başka yoksullara dağıtılmasındaki çelişki üzerine soru sorulduğunda dedi ki: Ne yani, fakirlerin kömürünü zenginler mi çıkarsın! Ne anlatıyor bu cümle size?
Gazetecinin ortaya koyduğu acı bir ironi gerçekten. Takip ettiğim kadarıyla AKP yoksulların ihtiyaçlarını anlama konusunda maharetli oldu. Bu Türkiye’yi aşan bir mesele. Son yıllarda tüm dünyada sol yoksulların ihtiyaçlarını karşılamayı beceremedi. Beceremedikçe bu işi dinsel organizasyonlara, yoksullara ekseriyetle dürüst olmayan biçimde yaklaşan sağ hükümetlere terk etti. Fakirlerin kömürünü zenginler mi çıkarsın? Bilemiyorum, gerçekten cevaplaması imkânsız bir soru. Galiba yoksullar önce şimdiye kadar çıkardığı kömürün sahibi olmalı.

Friday, June 6, 2014

İstanbullu kadınlar: ‘Söz bizim kent bizim’

Haziran İsyanı’nı mahallelerine taşıyan kadınlar, forumlarını Büyük Kadın Forumu’nda birleştirdi. Kadınlar nasıl bir kentte yaşamak istediklerini tartıştı, yerel yönetimlerde kadınlar için bir kent yaratmak üzere taleplerini çıkardı
kadin-forumu-manset
İstanbul Kadın Dayanışması’nın düzenlediği Yerel SEçimlere Giderken Büyük Kadın Forumu bugün (9 Şubat) Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.
Kadınların Gezi’deki kadın militanlığını taşıdıkları forumlardan gelen kadınlar Büyük Kadın Forumu’nda “Nasıl bir kent” istediklerini konuştu. Etkinlikte Atakent İkitelli Kadın Korosu da sahne aldı
Mahallelerinde muhtarlık yapan, belediyelere başkan ve eşbaşkan adaylıklarını koyan, bölgelerinde yerel seçimlerde kadınların ihtiyaçlarına yanıt verecek talepleri hazırlamak için çalışan kadınlar, kadın dostu kentler için fikirlerini salona taşıdı.
Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleşen forum etkinliğe katılamayan Pınar Aydınlar, İlkay Yıldırım ve Ankara Güven Park Forumu’ndan gelen mesajlarla başladı. Forumun ilk bölümünde AKP’nin kadın düşmanı politikaları, ikinci bölümünde ise önümüzdeki dönem mücadele programı ve kadın dostu kentler yaratılması üzerine tartışıldı.
Önce dayanışma ve örgütlenme
Kadın dayanışması ve örgütlenmenin ilk gereklilik olduğunu vurgulayan kadınlar, doğrudan demokrasiyi ve özgür sokakları kendilerinin kuracaklarına olan inançlarını dile getirdiler.
Konuşanlardan biri erkek şiddetiyle kızkardeşini kaybettiğini ve bu nedenle mücadeleye başladığını belirtirken, bir diğeri Roboski’de kaybettiği kardeşi için mücadeleye daha da sarıldığını ifade etti. Bir diğer kadın erkek arkadaşıyla birlikte tutuklandıktan sonra, erkek arkadaşının, örgütlü olmasına karşı çıktığını bu yüzden ondan ayrıldığını söyledi. Ancak kadın mücadelesinde yer almasının çocuk doğurduktan sonra kendisine “Ona sen bakmak zorundasın” dendiği an olduğunu söyleyen kadın salondan yoğun alkış aldı.
Evde, hastanede çalışan kadınlar forumda
Emeklilik hakkını 6 erkeğe bakmak için feda ettiğini ve bundan rahatsızlığını dile getiren kadının yanı sıra 12 sene ev işçiliği yaptıktan sonra işten atılan kadın da süren davasını anlattı. Kocasından gizli olarak çalıştığı ilk gün kocasının “Nasıl hizmetçilik yaparsın? Millet ne der?” diye kendisine bağırdığını onun da “Bu işlerin aynısını evde de yapıyorum. O zaman ben senin hizmetçinim” diye yanıtladığını söyledi.
Bir başka kadın sağlık alanında çalışırken bir kadın olarak yaşadığı zorluklara değindi. Taşeron sağlık işçilerinin kreş hakkından yararlanamamasındam dem vurarak, sendikalaşmanın önemine vurgu yaptı.
Bir başka kadın da bu talebi, patronların kadın istihdamını azaltması sonucu doğurmaması için erkekler için de kreş hakkı istemek gerektiğini söyleyerek tamamladı.
Liselerde, üniversitelerde kadınlar mücadelede
Konuşma yapan liseli kadınlar, kadın öğrencilerin etek boylarından, kıyafetliğin darlığına-bolluğuna karışıldığından, okullarında kantinlerin merdivenlerin cinsiyetlere göre ayrıldığından bahsetti.
Üniversiteli kadınlar da, kampuslardan yurtlara, öğrenci evlerinden sokaklara yaşadıkları baskıyı anlattı. Üniversiteli kadınlar İTÜ’de erkeklerin yaptıkları “Abaza yürüyüşü”nden ve erkek egemen yönetimin tavrının kadınların mağduriyetini daha da artırdığından söz etti. Kadınlar Tayyip Erdoğan’ın “kızlı-erkekli” evlerle ilgili sözlerini de eleştirdi.
kadin-forumu-15Kadınlar için sağlık ve sosyal hizmetler
Yapılan konuşmalarda kaldırılan sağlık ocaklarının, ana sağlığı merkezlerinin kapatılmasının yerel seçim çalışmalarında öne çıkarılması gereken mücadele alanlarından biri olduğuna, yerel yönetimlerin ilgilenmesi gereken konulardan bazılarının da kadınların psikologa ve avukata erişemezliği olduğuna dikkat çekildi.
Yel değirmeni’nde yapılan anket çalışmalarından kadınların sosyal alanlara olan ihtiyacının görünür olduğu ifade edilirken, yıkım araçlarının gölgesindeki Gaziosmanpaşa’da kadınların mahallelerine sahip çıkan mücadelelerinden bahsedildi. Kadınlar, erkeklerin nasıl kentler yaratmak istediğinin değil, kadınların onların bu kentleri yaratmalarına izin verip vermeyeceğinin önemli olduğunu söyledi.
Kentimize sahip çıkmak yaşamımıza sahip çıkmak demek
Kuzey Ormanları Savunması’ndan yapılan konuşmada kentlerin neoliberal bir mal gibi alınıp satılmasının kadın cinayetleriyle ilişkisi anlatılarak, kadınların kenti yönetme hakkına sahip olmasının doğrudan eylemlerle bulundukları bölgeleri yeniden ele geçirmesinin ilk hedef olduğu söylendi. Kadınların taleplerinin sandığa sığmadığı ifade edildi.
Kadınların ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir kentin herkesin yaşayabileceği bir kent olduğunu bir başka kadın eklerken, bir diğer kadın trans bireylerin, eşcinsel kadınların öldürüldüğü sokakları anlattı. Sistemin trans kadınlara “fuhuş” sektöründe çalışmaktan başka şans tanımadığını belirterek sonuç metnine de koydukları bir madde ile, belediyelerde eşcinsel ve trans kadın çalıştırma kotası konulmasını taleplerine ekledi.
Görme, işitme, ortopedik engelliler için de yaşaması mümkün olan bir kent istediklerini belirten bir başka kadın “Ben ortopedik engelli bir kadın olarak yaşamın her karesini kullanmak istiyorum” dedi. Kadınların ihtiyaçlarının ve arzularının dikkate alındığı bir kent talebinin dile getirildiği konuşmada, “Her mahallede bir çamaşırhane, her mahallede bir organik mutfak” önerisi sunuldu. Aynı konuşmada annelik hukukundan değil, herkes için olduğu gibi kadınlar için doğalgazın, suyun ve elektriğin parasız olması gerektiği söylendi.
Cesaretinden cesaret aldım
Bir mahalle muhtarı kadın da kendisinin seçildiği dönemde 8 erkek adayla yarıştığını ancak bu kez bir kadının daha muhtarlığa adaylığını koyduğunu anlatarak, yeni muhtar adayına yaptığı ziyarette “Benden memnun olmadığın için mi aday oldun?” diye sorduğunu onun da “Hayır cesaretinden cesaret aldım” diye yanıtladığını iletti.
Kadınların mağduriyetlerini anlatmaktan çok alternatif konulması gerektiğini önemseyen başka bir kadın da kadınların bunun için kurucu misyon edinmesi bunun hukukunun, sanatının, mücadelesinin yaratılması için çalışması gerektiği değerlendirmesinde bulundu. Erdoğan’ın kadınlara hitaben “En büyük kavgayı siz vereceksiniz. Artık 2,3,4 kat daha çalışmanız lazım” cümlelerinin hatırlatıldığı konuşmada, bu örgütlü çalışmaya karşı kadın özgürlüğü için daha büyük bir çabaya ihtiyaç olduğu kaydedildi.
Kadınlara söz, yetki, karar hakkı
Kadınlar ayrıca, yaptıkları konuşmalarda kadınların yalnızca söz hakkı değil, karar ve yetki hakkının da olduğu kadın meclislerini birlikte kurma çağrısı yaptı. Yapılan bu forumun da bunun garantisi olduğu söylendi.
Bir başka konuşma da forumdaki birliğin 8 Mart’ta büyütülerek sürdürülmesi istendi ve tartışmaların sağlıklı yürütülmesi için kadın düşmanlığını kendilerine yasaklamak önerildi. Aynı konuşmada, bir başka kadının “Devrime evlerimizden başlamalıyız” görüşüne yanıt verilerek, “Evlerimizde ancak dışarıda özgür bir dünya için mücadele etmekle devrim yapabiliriz” dendi.
Rojova’da devrim yapan kadınların mücadelesine sıkça selam gönderilen forumda, 8 Mart’ta kadınlara ücretli izin verilmesini ve o gün ulaşımın parasız olmasını, çift dilli belediyeyi talepleri arasına koydu.

Tuesday, June 3, 2014

Tayfun Kahraman ile söyleşi: "Gezi'den dönüş yok"


Şunu unutmamak lazım: Gezi bir iktidar söylemi üretmedi, bir muhalefet söylemi üretti. Eğer Gezi'nin bir iktidar söylemi olsaydı, o söylem bir siyasi partide vücut bulabilirdi belki.
Tayfun Kahraman ile söyleşi: "Gezi'den dönüş yok!"

AYŞE ÇAVDAR

Gezi Direnişi başladığında gencecik ama devletle kentsel mekanın müzakeresi konusunda bir hayli tecrübeli bir şehir plancısıydı Tayfun Kahraman. Çünkü Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı olarak İstanbul’da gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projelerine mesleği adına itirazlar yapıyor, gerekirse bu itirazları mahkemelere taşıyordu. Gezi Parkı’nın tünel çalışması dolayısıyla kırpılması ya da AVM’ye feda edilmesi de bir İstanbul sakini ve şehir plancısı olarak muhalefet ettiği iktidar atraksiyonlarından biriydi. İşi ve vicdani pozisyonu gereği Gezi Parkı’nı savunan gençler arasındaydı. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi aynı zamanda Taksim Dayanışma Platformu’nun da bileşenlerinden biriydi. Direniş büyüyüp Başbakan karşısına çıkacak bir muhatap istediğinde Kahraman da Başbakan’la görüşmeye giden ekibin içindeydi. Gezi Direnişi bittikten sonra ise kendi hayatına döndü. Bir ay kadar Gaziantep’te görevlendirilmesi, “Gezi’ye katıldı diye sürgüne mi gönderildi,” şeklinde şüphelere neden oldu ama sonra döndü İstanbul’a. Halen devam eden doktora teziyle ilgili çalışmalarını sürdürdü, Şehir Plancıları Odası’ndaki işlerine devam etti. Acaba her şey sahiden eskisi gibi miydi? 

Bir senede neler değişti?

Kent hareketi merkezli bir toplumsal muhalefet ortaya çıkmıştı Gezi’de. Ve bu muhalefet gözle görünür bir değişim yaratmadı. Lakin zihinlerde çok ciddi bir değişim var. Kurumsal, partilere dayanan şekli siyaset henüz Gezi’de olup bitenden payına düşeni almış değil. Çünkü siyasi partiler kendi yapı taşlarını değiştirme noktasında direniyor. İktidar partisinin yüzde 43 alması, muhalefet partisinin görece başarısızlığına rağmen oy oranlarını yükseltmesi, bu anlamda bir yansımanın da olmadığını gösteriyor. Lakin zihinlerde yarattığı değişime baktığımızda, esasında iktidar partisinin, Gezi’nin yarattığı dönüşümden o kadar da güçlü çıkmadığını görüyoruz. Daha da fazla güç kaybetmesini bekliyordum ama görünürde böyle bir durum yok ve bunun da bir açıklaması var. Böyle durumlarda orta sınıflar iktidarda olandan yana tavır koyup istikrarsızlığa neden olabilecek siyasal değişkenin ortadan kalkmasını beklerler. Ne var ki AKP hükümetinin yaptığı yanlışlar durmadı Gezi’den sonra. 17 Aralık vb operasyonlar sonrasında bu hatalar iyiden iyiye görünürleşmeye de başladı. Dünya siyasi tarihinde de böyle olmuştur. Bu türden toplumsal muhalefet çıkışlarının ardından seçmenler iktidar partisinin yanında bir müddet durup ilk fırsatta da gemiyi terk ederler. Bu esnada da toplumsal muhalefetin sözü siyasetin dilini değiştirir. Ben de bunu bekliyorum ve formel siyasetin dilinin Gezi’ye kendini uyduracağı bir geleceğin çok uzak olmadığını düşünüyorum. Şunu unutmamak lazım: Gezi bir iktidar söylemi üretmedi, bir muhalefet söylemi üretti. Eğer Gezi’nin bir iktidar söylemi olsaydı, o söylem bir siyasi partide vücut bulabilirdi belki. Ama bir muhalefet söylemi olarak G ezi bütün siyasi partilerini ve iktidar söylemlerini etkisi altına alacak. Özellikle, geçmişte iktidarlar tarafından zulüm ve baskı görmüş muhafazakar kesimin, şu anda süregitmekte olan zulüm ve baskıyı teşhis etmede çok gecikmeyeceğini düşünüyorum. Bu da birçok şeyi değiştirecek.

Toplumun kendini ifade etme eğilimi ve şekli değişti galiba…

Şu an bütün medya, toplumun kendini ifade ettiği her çıkışı marjinalleştirmeye çalışıyor. Başbakanın kendisi yapıyor bunu öncelikle. İnsanlar öfke duyuyorlar ve acı hissediyorlar. Siyasetin en önemli alanlarından biridir sokak. Sokağı ve siyasetin bu şeklini marjinalleştirmeye çalışmak, siyasetin önemli bir alanını ortadan kaldırmaya kalkışmak demek. Marjinalleştirme politikası Gezi’de işlememişti, şimdi biraz işliyor. Çünkü insanlar sokağa çıktıklarında tarifi imkansız bir şiddet görüyorlar ve bu şiddet de her gün yaşanabilecek bir şey değil. Şöyle bir durum var: Bir yandan sosyal bir rahatlama var. Kendini idame ettiriyor. Aç değil insanlar. Bu nedenle de başka türlü taleplerde bulunuyorlar. Artık birincil ihtiyaçlar giderilebildiği için, siyasal taleplerini daha rahatlıkla dile getiriyorlar. 

Ama iktidar birincil ihtiyaçların giderilmesi haliyle yetinmemizi istiyor.

Evet, bununla yetinin diyor, hatta bizi sürekli bunun da elimizden alınabileceği tehlikesiyle tehdit ediyor. Ama insanlar siyasal taleplerinden ve haklarından vazgeçmiyorlar. Bu artık geri dönüşü olmayan bir nokta ve bu noktaya gelindiğini Gezi ile anladık. 

Gezi’nin fetişleştirildiğini düşünüyor musun?

Belki ama buna hiç gerek yok. Gezi olmasa başka alanlarda da ortaya çıkabilirdi. Gezi’de olmasının sebebi, parkın insanların kendilerini dile getirebilecekleri bir mekanda buluşmalarına olanak sağlamasıydı.  Gezi siyasal bir mekana dönüştü kolaylıkla, çünkü zaten bir mekandı. Yüzer geçer bir istek değildi, bütün talepler bir mekanla somutlaştı. Toplumun her kesiminin sesini yükseltebileceği, kendini ifade edebileceği bir mekan olduğu için Gezi önemli bir yere dönüştü. Böylece muhalefet mekansallaştı ve herkesin kendini ifade edebileceği bir ortak noktaya dönüştü. Mesela Tekel’de böyle bir durum yoktu. Emekçi sınıfın sorunu olarak görüldü. Ama Gezi’de bütün sınıflara yer vardı. Böyle yeni mekanlar oluşacak bundan sonra. Soma da böyle bir mekana dönüştü. Orası da Gezi benzeri bir iz bırakacak toplumun hafızasında. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın unutulacağını zannetmiyorum. 

Senin kişisel olarak Türkiye’ye bakışın değişti mi Gezi’den sonra? “Bu ülke” diye başladığın cümlelerin içeriğinde nasıl bir farklılaşma var?

Elbette. Özellikle kent hakkında çalışanlar için Gezi bir dönüm noktası. Yaptığımız, söylediğimiz şeylerin toplumda bir karşılığı olduğunu gördük. Mekana ilişkin itiraz noktaları ve mekanın siyasal kullanımına ilişkin yeni formlar belirmeye başladı. Forumlar ortaya çıktı. Bunların da yeni yapılanmalara doğru evrileceğini düşünüyorum. Bir sene önceki düşüncelerimle bugünküler arasında fersah fersah fark var. O zaman bunun kurtuluşu olmayan bir süreç olduğunu düşünüyordum. Şimdi kötü yapılan bir çok şeyin geri alınabileceğini, iyi bir yöne evrilebileceğini düşünüyorum.