Friday, November 16, 2012

Ensesti oynamaktan korkmadım


Mehmet Nuri TURAN /mnturan@hurriyet.com.tr

Ensesti oynamaktan korkmadım

Arascan Dönmez, kendisini bağımsız performans sanatçısı olarak tanıtıyor.Aynı zamanda yaşam koçu olduğunu ekliyor.Ensesti anlatan ilk oyunu, ''Ağustosta Karla Dans'la'' bir hayli konuşuldu ve yazıldı.Şu aralar yeni oyunu ''Hadi Gel Domatesli Pilav Yapalım'' a yoğunlaşmış durumda. Kendisiyle, çok sevdiği ve aynı zamanda yaşadığı Cihangir'de buluşup, oyunları ve kendisi hakkında konuştuk.

İlk oyununuz Ağustosta Karla Dans bir hayli ses getirdi. Bunun  nedeni, oyunun konusunun ensest olması mı?
Ağustos’ta Karla Dans pek çok farklı disiplinden işin bir arada olduğu ortaya karışık bir sahne çalışmasıydı. Ben bağımsız bir performans sanatçısıyım, Ağustosta Karla Dans ta benim ilk performansım. Ses getirmesi ilk kez ensestin “baba-erkek çocuk” arasında gerçekleşmiş olanının sahnede “kanlı-canlı “ gösterilmesindendi. Ancak performansta vücut bulan karakter kesinlikle efemine değildi. Amerikan röpdeşambırı ile son derece sert, babadan adlığı iktidarla babaya kök söktüren bir genç erkek. Kurban psikolojisi üzerinden ilerlemiyor performans. Kararlı ve iradesine hakim bir genç erkeğin yaşadığını düşündüğü ensestin yıl dönümü olan 10 Ağustos gecesi babasını uyutarak o geceyi tekrar deşmesini gösteriyor.
/_np/4057/16284057.jpg
Performanstaki karakter çok da karar sahibi gibi değil, gelgitleri çok diyenler olmuştu?
Kararsızlık elindeki iradeyi nasıl kullanacağını bilememektir. Kararsızlar iradelerini ancak kendilerine yön gösterecek, cesaretlendirecek veya omuz verecek birilerinin eliyle ortaya koyabilirler. Performanstaki karakterin buna tahammülü yok. İradesini ve kararını final sahnesinde koyuyor ortaya. “Gecenin sonuna geldik. Şimdi sen de benim kadar savunmasızsın ama benim karakterim seninki ile aynı değil, sana senin bana yaptığınla karşılık vermeyeceğim” diyor ve ekliyor: “Bu bir intikam gecesi değil, sana bir şeyi farkettirme gecesiydi. Sadece farket istedim.”
Oyunda seyirciye bir mesajınız oldu mu?
Ben bu noktada Theodor W.Adorno'cuyum. Sanat varoluşla oluşturduğu karşıtlığı ne kadar ciddiye alırsa varoluşun ciddiyetine o kadar bürünür. Kendi yasalarına dayanarak saf bir biçimde gelişmesi için ne kadar çok emek harcarsa anlaşılabilmesi de o kadar emek gerektirir. Seyirci gereken emeği verdiyse anlamak için bu performansın varolan ya da olması varsaydırılan bir mesaj ensestten de ziyade çocukken uğradığı haksızlığın savaşını genç olduktan sonra veren bir adamın olay karşısındaki duruşunu belli etmesinin performansı olduğunu anlar. İlle de verilmeli gerek görülüyorsa bir mesaj benim ki budur.
Peki ama neden çocuk istismarı konusunu seçtiniz ilk performansta?
Önceki röportajlarımda “eğer Nüfusbilim Derneği ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından hazırlanan "Türkiye'de Ensest Sorununu Anlamak" adlı rapor doğru ise yarın sabah anne-baba olmak yasaklatılmalı demiştim. Saha çalışması Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul ve Kocaeli'de gerçekleştirilen bu rapor içler acısı. Birincisi bu yüzden. İkincisi ABD istatistiklerine göre her 6 erkek ve her 4 kız çocuğundan ikisi ensestle karşı karşıya. Birinci İstanbul Çocuk Kurultayı yapıldığında divan sözcüsü seçilmiş ve sokak çocuklarının sorunlarını kürsüye taşımıştım. Daha 6.sınıftaydım. İlk kısa metrajlı filmimi Sinan Çetin'in de jürisi olduğu bir yarışmaya gönderdiğimde 16 yaşındaydım. Konusu tinerci çocuklardı ve üstün başarısı belgesi ile ilk 10'a girerek ödüllendirildim. Lise son sınıftayken yerel bir medya kuruluşunda yazdığım yazıların yüzde altmışı çocuklarla ilgiliydi. Çocuk hep önemli oldu benim için. Doğru bir çocukluk yaşayamamak belki beni buna iten, kim bilir./_np/2242/17222242.jpg
İĞFAL EDİLDİM DEMEDİM
Artık söyleyebilirsiniz, ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu?
Evet, artık performansın Türkiye ayağı bitti. Tüm reklam ve duyuru, kamuoyu yaratma gündemde tutma taktikleri vsleri de. Şimdi derin bir nefes alıp bu soruyu gayet açık bir şekilde ve soğukkanlılıkla cevaplayabilirim. Önce şu bilinsin: Ben İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü'nde eğitimine devam eden, yolu dünya çağında isim yapmış Mehmet Sander, Şükran Moral ve Türkiye'nin ayakta alkışladığı Ayla Algan gibi isimlerle kesişmiş bir performansçıyım. Ayrıca Associated For Coachin'e bağlı Fa Coach Academy'de yaşam koçluğu eğitimimi tamamladım. Yaşam koçu titrimle ve akademik tarafımla cevaplıyorum sorunuzu, bunun altını çizerim. Bu röportajdan sonra birileri de çıkıp “bize röportajda böyle söylemişti ama”, demesin sonra. Başından beri yarısı otobiyografik, yarısı kurgu diye yazıldı, buna ben izin verdim. “İnsan beyni gerçekle hayali ayırt edemiyor. Neresi gerçek neresi değil ben de karıştırdım” dedim, bunlar doğru. Fakat ben babam tarafından iğfal edildim demedim. Aksi takdirde bu bir üçüncü sayfa haberi olurdu ve beni konuşurduk farkındaysanız şu anda performansı konuşuyoruz.
Burada kesmek istiyorum. Bu soruya vereceğiniz cevap şu anda çok önemli. Performans bitti ve şimdi derseniz ki tamamı kurguydu…
Ne fark eder ki. Ha benim başıma gelmiş ha bir başkasının. Ha bir arkadaşım anlatmış etkilenmişim ve “yarısı benden yarısı kurgu” demişim ha tamamı benim ve kurgu hiç yok. Ben ses getiren bir iş yaptım ve ne biçim ne de içerik açısından sınıfta kaldım. Önemli olan budur. Fakat bu son röportaj Ağustosta Karla Dans ile ilgili. Partizanca konuşmayacağım neyse o. Performansın amacına hizmet etmesi için önce tek başıma bir yere kapanmam ve gözlem yapmam gerekiyordu.  Kaldığım yurttan ayrıldım. Çok sevdiğim Cihangir'de yaşamaya karar verdim, bir ev arkadaşı buldum üstesinden geldim. Marjinal barlara takıldım. Bir sürü arkadaşım oldu.  Saçlarımı karaktere benzetmek için bir yıl öncesinden platin sarısına boyattım. 110 kilodan 74'e indim, performanstaki bornoza girebilmek için. Yani performansla ben de bir şeye dönüştüm. Baştaki kişi değildim artık. Ama ben gerçekte kimdim ya da kimim? Söylüyorum…

BU PERFORMANSTA BABAMA SALDIRDIM
Hadi artık….
Babamla aramda bir cinsel birleşme olmadı. Rus asıllı yönetmen Aleksandr Sokurov'un “babası ve oğlu” isimli filmdeki gibiydi ilişkimiz. Onu severken bir başkasını sevememem ve hayatındaki kadınlar hep ön planda olduğundan “beni sevmesi için benimde mi bir kadın olmam gerekiyor?” diye sorduğumdan ergenlik dönemimde yaşadığım kafa karışıklıkları ve “ben kimim” e veremediğim cevaplar onunla aramdaki ilişkide onarılamaz tahribatlar yarattı. Bugün Eminem bir şarkısında annesine saydırmıyor mu ben de bu performansta babama saldırdım. Hak etti ya da etmedi, sorun bu değil.
Yani?
Ona herkese ve her şeye bakar gibi bakabilirim ama asla bir çocuğun babasına baktığı gibi bakamamam işte tüm mesele bu. Hiç kimse düşünmedi mi bu çocuk bu kadar ses getiren yayın organlarına ve güçlü isimlere performansını anlattı, neler dedi, ama babası onu vurmadı ya da ailesi hala yanında, başına bir iş gelmedi, oyun yasaklatılmadı diye…. Ayşe Arman röportajında  eğer ben suç duyurusunda bulunmuş gibi olduysam babamı içeri atmaları gerekirdi ya da onun peşime düşüp bana haddimi bildirmesi. Ama ses getirmek gerekiyordu ve yolu buydu. Bir sergide tüm bu röportajlar ve oyundan kesitlerle yer aldığında sürecin tamamı da bir performans olacak işte…
Başınızdan bir taciz geçmediği zaten metinde de belli ama hiç zor durumda kalmadınız mı?
Bir iki kötü dokunma ben de tüm çocuklar gibi yaşadım. Yapanın farkında olmadığından yaptığı, kafası yerinde olmadığı için uyurken gelişi güzel, rastgele yaptığı ama sadece bir dokunma. Düşünüyorum da bir dokunmadan bu performans çıktıysa, söz konusu bir ensest yaşansa dünyayı sallardım herhalde… Sanırım hala bir işin alıcısını bulmak ne kadar gerçek olduğu üzerinden ikna etmekle ilintili. İş ikinci kertede “boktan”, “fena değil” ya da “tatmin edici.”

Babanız izledi mi oyunu ?

Evet. Şunu dedi:  Ailen olarak seninle ve performansınla gurur duyuyoruz. Gerçek mi, kurgu mu diye çok üstüne gelecekler. Koçluk eğitiminle de bunun üstesinden geleceksin eminim. Performans devam ettiği sürece zorlu bir süreç seni bekliyor. Bizi de. Bazı durumlarda çevreye açıklamak güç olabilir ama aldığın eğitime ihanet edemezsin sen benden önce Joseph Beuys'un oğlusun.
''BEN TİYATROCU DEĞİLİM''
Siz de dediniz Beuys'un devamıyım diye? Bu nedir?
Ben tiyatrocu değilim. Meseleleri olan bir adamım. Çomağı sokup sonra geri çekilen cinsinden. Millet o çomağı alsın baksın, üstünde dursun, incelesin, konuşsun. Şu an da olduğu gibi. Çağdaş sanatın en hermetik sanatçısıydı Beuys. Kişiliği, ortaya koyduğu felsefe, yaptığı işler onu hala tartışmamızı sağlıyor. Tartışılmayanlarla dolu bir ülke burası, tartıştıklarımız bizi ileri götürecek.
Siz mi mesela?
Olasılıklar, hipotezler, varsayımlar… Yansımam ne olacak bilmiyorum, bakalım birlikte diyebiliyorum.
70 hafta oynadınız bu oyunu. Devamı gelecek mi yoksa bu kadar mı ?
Türkiye'nin en uzun süren performansı oldu. Benim anlaşmalarım bir yıldır. Ağustosta Karla Dans bu süreyi geçti. Karanlıktaki versiyonlarını da sayarsak 70 hafta, 75 performans oldu. Eylül'de Berlin ve New York var. Türkiye ayağı ancak üniversiteler davet ederse olabilir. Halk için gösterim kati surette yok. Başka biri performe etmek isterse onunla ilerleyebilir. Kişinin kararlığı önemli burada benim için, gerçek hisleri. Herkes bu metnin altından kalkamaz.
Toplumda tabu olarak görülen bir konuyu sahnelemekten korkmadınız mı?
70 haftadır hep aynı soru. Mevlana'nın dediği gibi eli görmeyen yazıyı kalem yazdı sanır, onlardan mı korkacaktım?
Oyun sırasında izleyicilerin tepkisi nasıldı ? Sanırım kızıp çıkanlar da olmuş.
Daha farklı daha sert tepkiler aldığınız oldu mu ?E, bu bir performans. Para verip aldığı bilet karşılığında oraya oturan kişiye patlamış mısır vermiyorsunuz. Ya da külahta dondurma. Rahatsız etmek, sinirlendirmek, duygularını altüst etmek için sarfediyorsunuz tüm eforunuzu. Varolan bir ilüzyonu değil birebir gerçeği sunuyorsunuz gözlerinin önüne. Siz yaşamış ya da yaşamamış olabilirsiniz ama o anda yaşar durumdasınız ve yaşatmak.
SOĞUKTAN ÖLMEK ÜZEREYKEN....
Nasıl bir ruh hali içinde yazdınız Ağustosta Karla Dans'ı?
Üstümde bir Kurt Cobain hırkası, açık adresini sadece benim bilebileceğim bir dağ evinde, elimde bir kutu soğuk bira soğuktan ölmek üzereyken, ya da Cihangir'deki evimin tuvaletinde duvardaki bir James Dean fotoğrafına bakıp dişlerimi fırçalarken…
James Dean'i sever misiniz, onu anlayabiliyor musunuz?
Onu sevebilmem için tanımam lazımdı ve güvenmem. Güvenmediğim birini sevemem. Anlayabilmem içinse 24 yaşında ölmem gerekir. Bu dünyanın yükünü daha fazla taşıyamayacağını düşündüğü için gittiğine inanıyorum 24'ünde ölenlerin. Dean da onlardan biriydi.
“Ağustosta Karla Dans” biter bitmez yeni performansınız başladı. Yeni performansınızı tanıyalım biraz.
Ağustosta Karla Dans başlayalı 8 hafta olmuştu ki ben ikinci için hazırlığa giriştim. Borderline kişilik bozukluğu olan bir karakterle ilgili bir konusu vardı. Adı "Dün Gece Ben Kimdim Doktor?" du. Ama Nedim Saban tiyatrosu üstlenmek istedi. Üzerinde düşünüyoruz hala. İkinci işim bu olacaktı ama kısmet domatesliyeymiş. Benim çalışmalarından çok etkilendiğim Rus asıllı performans sanatçısı Oleg Kulik'e bir gönderme de içeren "Hadi Gel Domatesli Pilav Yapalım" isimli ikinci single çalışmam "insan-hayvan" arasındaki ilişkiye bakıyor. Ama olduğu gibi değil hiç olmayacak gibi. "Özgürlük", "tek başınalık" ve "aşkzedelik" bu performansta seyircinin anahtar kelimeleridir.

Oyunun çıkış noktası ne oldu ? İlk oyun kadar sert bir oyun bizi bekliyor diyebilir miyiz ?

Sondan giderek cevaplayayım bu soruyu. İlk oyundan daha sert diyerek amacım daha fazla seyirci çekmek olacaksa hayır ama evet bu da sert bir oyun. Çünkü ben seyircisini germeyi ve izlerken yormayı seçen bir performansçıyım. Beni diğerlerinden ayıran tek şey bu. Çok yumuşak bir karakter ama bir o kadar sert ve su geçirmez. Düşünüyor sürekli, isteyip de yaptığı şeylerin onun için önemini, anlamını. Buluyor, bulamıyor ve sonunda bir karar alıyor. 14 Şubat sabahı kalkacak ve o domatesli pilavı yapacak. Daha fazla söylemeyeyim, pilavın tadı kaçmasın. Oyunun iki çıkış noktasından biri yine benim. Hayatımdaki pek çok kadını bu performansta adını verdiğim "Aslı" yüzünden kaybettim. Ve o Aslı şimdi bir performansta. İkinci çıkış noktası sanatçı Oleg Kulik ve kendisinin "Geleceğin Ailesi" isimli fotoğraf çalışması. Bu performans ona saygı duruşumdur.

Wednesday, November 14, 2012

Gazeteci kendini haber yaparsa

Gazeteciler artık haber olarak kendilerini sunuyor; aşklarını, gittikleri mekânları, yediklerini, içtiklerini, kavgalarını anlatıyorlar. Günümüzün gösteri toplumunda, onlar da sahnedeki yerlerini aldı. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, gazetecilerin “star”laşmasının tehlikeli olduğunu söylüyor.

Haber mi gazeteciden çıkar, gazeteci mi haberden? Bu soru işin esprisi, ancak doğruluk payı da yok değil. Uzun süredir, gazetecilerin haber nesnesi olduğu bir medyayla karşı karşıyayız. Umre ziyaretlerini haberleştirenler, pozlarıyla konuşulanlar, aşklarını dökenler, yediklerini, içtiklerini anlatanlar, birbirine laf yetiştirenler… Sınırlar her geçen gün biraz daha genişliyor. Üstelik de korkutucu bir hızda! Kimi “Yeni Gazetecilik” diye tanımlıyor bunu, kimi içsel bir yöntem… İşin aslını haberin nesnesi olan, yapılan gazetecilerden öğrenelim istedik. İlk akla gelenlerin, Ertuğrul Özkök’ün, Ayşe Arman’ın, Reha Muhtar’ın, Hıncal Uluç’un, Ahmet Hakan’ın, Ayşe Özyılmazel’in peşine düştük kafamızda sorularla; sadece yazdıklarıyla değil, özel hayatlarındaki ayrıntılarla da konuşulmaktan rahatsız oluyorlar mıydı? Popülerliklerinin, gazeteciliklerinin önüne geçtiğini düşünüyorlar mıydı? Gazetecinin kendini öne çıkarması yazıya ne katıyordu? Ancak sorularımız havada kaldı. Kiminin sesini bile duyamadık, çoğu yoğundu, kimisi ise başka isimlerle aynı haberde olmak istemedi. Bir tek Ayşe Arman yanıtladı, kendini, yaptığı gazeteciliği anlattı.
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ise gelinen süreci analiz etti.
- Aşklarını dökenler, umre ziyaretlerini haberleştirenler, atışanlar… Gazetecilerin nesnesi olduğu bir medyadan söz ediyoruz. Nasıl geldik bu hale, bunda kimin parmağı var?
Yasemin İnceoğlu: Bugünkü “gazeteci” ve “köşe yazarlığı”nın dönüşümünde muhakkak ki 1980 sonrası yaşanan depolitizasyonun ve 1983 Özal iktidarı ile Türkiye’nin etkisi altında kaldığı neo-liberal esintilerin etkisi büyük. Yükselen değerler; optimum çıkar, rantabilite, kısa yoldan köşeyi dönme edebiyatı, şöhret, haz kültürünün prim yapması olmazsa olmaz unsurlar.
- Bunlar gazeteciliği de etkiledi yani. Peki bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor: Gazetecilik bozuldu mu yoksa popüler kültürün gazeteciliği kaçınılmazca getirdiği yer, “yeni gazetecilik” bu mu?
- Egosuna yenik düşen, hedonist, ben-merkezci, oportünist olarak niteleyebileceğimiz bir gazeteci tipi yaygınlaştı, en büyük dezavantajı kültürel sermayeden yoksun olmasıydı. Sürekli “haber olma”, “kendinden bahsetme” çabasında olan köşe yazarları furyası oldu. Seyirsel her haber çok sattı, adeta gösteri toplumu haline dönüştük. Bu arada kamuoyunu haber pazarı, pasif izleyici gibi algılama eğilimi rahatsız edici boyutlara ulaştı, “okuyucu”nun bazı değerlerine saygısızlık edildi, bu yapılırken de toplum “yeni gazeteciler” tarafından demode olarak nitelendirilen “geleneksel gazetecilik anlayışından” uzak biçimde, ince zevk, haz duyma gibi konularda eğitilmeye çalışıldı.
- Ertuğrul Özkök sık sık Abdi İpekçi, Uğur Mumcu gazeteciliğinin bittiğini, gençlerin “yeni bir gazetecilik” anlayışını kabullenmesi gerektiğini vurguluyor. Gazetecinin kendi hayatıyla haberin içinde olduğu, dolayısıyla şöhret bile olabildiği gazetecilik anlayışından söz eden çok gazeteci var…
- Öncelikle Abdi İpekçi, Uğur Mumcu gazeteciliğinin bitmesi Türk basını açısından çok üzücü, zira araştırmacı gazetecilik, kamu yararı adına ihmal, haksızlık ve yolsuzlukların ortaya çıkarılmasını sağlayan, sosyal veya politik güç, iktidar odaklarının engellemelerine karşı yapılan bir gazetecilik türü. Özkök’ün bahsettiği “Yeni Gazetecilik” türü 1973’lerde Tom Wolfe’un gazetecilik antolojisinde yer verdiği örnekler ise, bunun Türk basınında başarılı örneklerini saymak zor, yapmaya çalışılıyor ama bu örnekleri araştırmacı gazeteciliğin alternatifi olarak sunmak yanlış, zira farklı amaçlara hizmet ediyorlar.
- Mesela?
- Yeni Gazetecilik edebi tekniklerin kullanıldığı Sosyal Gerçekçi yazarlar Emile Zola ve Charles Dickens’dan esinlenilmiş bir haber yazım ve gazetecilik stili. Bilgi vermek yerine, gazeteci ilk elden olaylara tanıklık ediyor, sonra okuyucu için yeniden olayı canlandırıyor, adeta “toplumsal otopsi” yapıyor.
- Bizde bu durum daha çok gazetecinin kendini öne çıkarmasıyla sonlanıyor. Peki bu, toplumsal algıyı nasıl etkiler, sizce?
- Yazar okuyucu için “dünyaya açılan bir pencere” olmalıyken, vitrinin baş köşesine yerleşiyor, haber malzemesi oluyor, adeta “star”laşan gazetecilerden bahsediyoruz burada, bence tehlikeli bir durum. Türkiye gerçeklerinden uzak bir gazetecilik yaparak ne bilgilendirebilirsiniz, ne de psikolojik kaçış sağlayıp uyutabilirsiniz. Olsa olsa hiddetlendirip, öfkelendirirsiniz.
Ayşe Özyılmazel
- Bu yurtdışında da yaşanıyor mu, yoksa Türkiye’ye özgü mü?
- 1980’lerle birlikte ABD’de hard news yerini soft news’e bıraktı, haber-eğlence, apolitik haberler, bol şiddet, kan, cinayet, seks pompalandı, bu da halk istiyor türünden saçma bir gerekçelendirme ile yapıldı. Sonuçta Althusser’in dediği gibi medya, devletin ideolojik aleti. İktidar politikalarının meşrulaştırılmasında, yeniden üretilmesinde çok başarılı bir alet olarak kullanılıyor, kendini de kullandırıyor.
- Türkiye bu bozuk dünya medyasının sadece bir parçası yani…
- Türkiye’de bir de köşe yazarı furyası var. Ulusal gazetelerde 300-400 köşe yazarı var. Ne hikmetse haftada yedi gün yazabilecek yetkinlikteler. Böyle olunca iş fıkra anlatıcılığına, anı defteri tarzındaki köşelere dönüyor. Dünyanın hiçbir yerinde yedi gün yazılmaz. Gazetecinin de toplumsal sorumluluğu olduğunu göz ardı ediyoruz.
- Bunda, gazetelerin artık bir kâr aracı olarak görülmesinin de payı var… Gazeteciden haber yapmasından ziyade, gazetenin satmasını sağlaması bekleniyor…
Holdingleşen medyalar, büyük holdinglerin medyaya girmesi, özellikle 90 sonrası hızlandı. Didaktik olacak ancak yurttaş gazeteciliği devreye sokulmalı. Amaç kamu merakını gıdıklamak değil, kamu yararını gözeten haberler yapmak olmalı. Medyaya, dördüncü kuvvet denmesi boşa değil.
- İletişim öğrencileri nasıl bir gazetecilik yapmak istiyorlar?
- Özellikle işadamı tipli gazeteciler iletişim fakültelerinden çıkan öğrencilerden memnun değil. Medyaya düşman gazeteciler yetiştirmekle suçlandık. Umutsuz değilim, zaman değişecek ve bu gençler bir yerlere gelecek. (Cumhuriyet Pazar, 04.10.2009)

Monday, November 12, 2012

Savaşın gölgesinde bir kent Antakya

HAZIRLAYANLAR: AYSEL KILIÇ-GÜLŞEN İŞERİ

Aylardır yanı başımızda süren bir savaş var. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları için ‘demokrasi götürüyoruz’ diyerek masum halkı öldürmesi ve bu ölümlerin hala Suriye’de devam etmesi Türkiye’de özellikle de sınır bölgelerinde derinden hissediliyor.


Her gün üzerlerine bombaların yağdığı Suriye halkıyla dayanışmak için birkaç girişim oldu Türkiye’den…


Geçtiğimiz hafta  ‘sınır’da anlamlı bir etkinlik daha yapıldı. Her yıl yapılan Yeşilpınar Defne Kültür ve Sanat Festivali bu yıl müziği bıraktı ve bir foruma dönüştürülerek’ Barışa Çığlık’ adıyla sanatçı, aydın, yazar, akademisyen, siyasetçiyi bir araya getirdi.  Bizde bu vesileyle Antakya’daydık… Sınırdan Suriye’ye nasıl bakılıyor, nasıl yorumlanıyor, Antakyalılar savaş gölgesinde nasıl yaşıyor yakından bakalım dedik.


Ama hemen hatırlatalım; Antakya’ya yola çıkışta en yakınımızın bile bize “oraya gideceğinize emin misiniz, kötü şeyler olacak” demesi aslında Türkiye’deki genel algıyı özetler niteliğindeydi. Sınıra gidiyorsunuz ve sınırda size bekleyen silahlı güçler vardı…


Bizde iki gün boyunca Antakya’da sokak sokak gezdik. Aslında Türkiye’nin herhangi  bir noktasından sınıra kaygıyla bakmak doğal, silahlı güçlerle sokaklarda karşılaşmazsak da Özgür Suriye Ordusu’ndan olduğunu tahmin ettiğimiz insanlarla sıkça karşılaştık.


Tabii bir de Türkiye’nin gündemine oturan Apaydın Kampı ve o Kampta karşılaştığımız Özgür Suriye Ordusu’nun Komutanının anlattıkları kampa alınmadığımızın en açık kanıtıydı.


İşte bu savaşın tam da gölgesinde yaşayan insanlarla konuştuk, kaygılarını dinledik, en çok da huzursuzluklarını paylaştılar bizimle…


Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor

Antakya ve Suriye halkları bugüne kadar iç içe yaşamış.  Ekmeklerini bölüşmüşler,  sevdalanmışlar, acılara ve sevinçlere ortak olmuşlar.  ‘Sınır’ nedir bilmemişler Antakyalılar.  Kimisinin kardeşi var tellerin diğer yakasında,  kimisinin sevgilisi, eşi, dostu.  Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Arap’ı aynı çatı altında yaşamış... İşte bu nedenle Suriye’deki ateş Antakyalıların yüreğine düşüyor.  Sınırın ötesinde düşen her can Antakya’yı yasa boğuyor.

Suriye’deki  ateş Antakya’nın sokaklarında  hissediliyor.  Sokaklar sessiz... Adım adım yarıyoruz sessizliği.  Harbiye sokaklarında ayakkabı boyacılığı yapan ustaya çeviriyoruz objektiflerimizi.  Eve ekmek götürmek için yıllarca fırça sallamış Ali Usta.   Dilinden türkü eksik olmuyor Ali Usta’nın, hem işini yapıyor hem söylüyor. Arapça, Kürtçe sonra da Türkçe... “Bu topraklardaki tüm dilleri bilirim” diyor Usta.   Yanı başlarındaki savaşın Antakya esnafı üzerindeki etkisini konuşuyoruz Ustayla. “Eve,  çay, ekmek eskisinden daha da zor giriyor. Savaş yoksulları vuruyor”  diyor Ali Usta.  Usta ile sohbetimizin ardından Harbiye esnafının kapısını çalıyoruz tek tek.


EKMEK KAVGASI ‘SINIR’TANIMIYOR
Yılmaz Kart bölgede 25 yıldır esnaf.  Ekmek kavgası sınır tanımıyor, yeri geldiğinde ‘sınır’ı aşıp gitmiş Suriye’ye, ticaretini yapmış gelmiş, yeri geldiğinde de dostlarını, oradaki kültürü kendisiyle alıp gelmiş.  “Suriye halkı misafir perver, onlarla bir sorunumuz yok. Ben de giderdim onlar da gelirdi buraya ama çatışmalar başladığından beri gidip gelemiyoruz” diyor Kart yüzündeki üzgün ifadeyle. Şiddet ortamından duyduğu kaygıyı da dile getiriyor Yılmaz Kart:   “Güvende hissetmiyoruz kendimizi,  Savaş bizi çok etkiledi,  işlerimiz de çok düştü.”



Yurdanur İşbilir ise Harbiye’nin sayılı kadın esnaflarından biri.  Suriye’deki savaşın halkların savaşı olmadığına dikkat çekiyor İşbilir. “Alevi’si- Sünni’si, Kürt’ü- Türk’ü kardeşiz” diyor İşbilir ve ekliyor: “Başbakan bu savaşa ortak olmamalı, halkın tepkisini dikkate almalı.”


Mürsel Gül de üç defa geçmiş sınırın diğer tarafına.  “O kadar gittim ama hiçbir kötülüklerini görmedim Arapların. Suriyelilerle kardeşiz, savaş istemiyoruz” diyor Gül.  Sokağa kurduğu tezgahların başında duruyor Mehmet Gül.   Taze meyve satıyor.  Şiddet ortamının satışları olumsuz etkilemesinden yakınıyor, “ Bu savaş bizi daha da yoksullaştırdı, çoluk çocuğumuz perişan olacak” diyor.


Mürsel Gül’ün  tezgahı etrafında toplanan komşu esnaf da tedirgin.  “Başbakan bizi duymuyor, televizyonlar bizi görmüyor. Biz savaş değil, barış istiyoruz! Sesimizi duyurun artık! “ diyor  Hacı Murat da.



‘SAVAŞA DEĞİL, EĞİTİME BÜTÇE’

Harbiye sokaklarında genç esnafla da sık karşılaşırsınız.  Karşımıza çıkan ilk gençle selamlaşıyoruz.  Mehmet Temizkan henüz 18’inde bile değil.  Bir yandan ekmek kavgası derdine düşmüş,  diğer yandan da kapısını çalacak askerliğin derdinde Temizkan.  “Askere gitmekten korkuyorum, savaş çıkarsa ne yaparız?” diye soruyor.



Yaz sürecini okul harçlığını çıkarmak için değerlendiren lise öğrencisi Ramazan Aydın da, “Biz bu topraklarda savaş istemiyoruz, kimseyle sorunumuz yok. ” diye kaygısını dile getiriyor. Karagözlü,  kara kaşlı genç de “ Başbakan silahlara para yatıracağına, biraz da gençlere baksın, eğitime bütçe ayırsın. Biz savaşa değil, okula gitmek istiyoruz” sözleriyle Hükümete tepkisini dile getiriyor.


BİR SAVAŞIN İÇİNDE BULMAK İSTEMİYORUZ KENDİMİZİ

Antakya’nın Harbiye ilçesini geride bırakıp merkezde, Zenginler Mahallesi’ndeyiz.  Mahalle’nin daracık sokaklarını yürürken,  taburelerini altlarına çekip, sabah çaylarını yudumlayan esnafın arasında buluyoruz kendimizi.  


Sohbetlerine ortak oluyoruz.  Zenginler Mahallesi eski muhtarı Şaban Gür de var aramızda. “Mahallemiz adını kültür zenginliğinden almış.  Zenginliğimiz parasal değil, Arap’ı, Kürt’ü , Türk’ü bir arada yaşıyoruz; kiliselerimiz camilerimiz yan yana, bundan ötürü zenginiz” diyor   Şaban Gür. Sınırdaki savaşa işaret eden Gür,  “Komşumuz iyiyse biz de iyiyiz, bir savaş olursa orada bizi de kötü etkiler.  Üç kez Suriye’ye gittim, ticaretimiz, dostluğumuz var onlarla. Savaş hem onları hem de bizi bitirir “ sözleriyle şiddetin karşısında duruyor.

Zeynel Abidin  Eraslan da  Zenginler’de esnaf.   ‘70’lerden önce gitmiş Suriye’ye. “ İş güç derken zaman akıp gitmiş, yanı başımızda ama bir daha da gitme fırsatım olmadı. Bir kez daha görmek isterdim oraları. Hepimiz kardeşiz…”diyor Eraslan.


Suriye’den gelen mültecilere işaret eden Sedat Umut ise çatışma ortamından duyduğu tedirginliği dile getiriyor:  “Oradan gelen mültecilere karşı değiliz. Biz oradan gelen eli silahlı insanlara karşıyız. Dışarıdan bomba sesleri geliyor. Suriye ordusunun bombaları. Bu durum bizi tedirgin ediyor. Bir savaşın içerisinde bulmak istemiyoruz kendimizi”


SİLAHLI İNSANLAR DOLAŞIYOR ORTALIKTA

Her sokağı ayrı bir zenginlik olan mahalleyi adım adım yürüyoruz. Avlulara açılan eski, cumbalı evler eşlik ediyor bize.  Sokağa açılan kapılardan biri dikkatimizi çekiyor. “Ehliddar Kültür Merkezi” yazılı kapıyı aralayıp içeri giriyoruz. Geniş bir avluda sıcak bir ortamın içerisinde buluyoruz kendimizi. Arapça müzik çalıyor banttan. Kürtçe, Türkçe, Arapça gazete ve dergiler masalarda.

Ehlidar Genel Sanat Yönetmeni Hasan Özgün’ün  yanına oturuyoruz. Arapça bir kelime olan “Ehliddar” ın ne anlamına geldiğini anlatıyor bize Özgün. Mekana bu ismi vermenin anlamlı olduğunu şu cümleyle ifade ediyor: “Çünkü, ‘Ehliddar’ hem ağırlayan, hem de ağırlanan anlamında.”



Özgün’e, Antakya’yı ziyaret amacımızı anlatıyoruz, yanı başlarındaki savaşı soruyoruz.


“Antakya tedirgin. Çünkü bombalar patlıyor yanı başımızda, insanlar ölüyor” diyor.  Özgün AKP hükümetini de eleştiriyor: “Siyasi iktidarın söylemleri sorunlu. Suriye yönetiminden bahsederken bizi rencide ediyor.  Buradaki halkların, Alevilerin tedirgin olmasında ciddi gerekçeler var. Farklılıkları ötekileştiren bir yaklaşımı var.  Bu bizi rahatsız ediyor. Burası bir kültürel mozaik, kentin bütün dokuları tepki veriyor.  Sendikaları, odaları, Sünni’si ,  Alevi’si, Kürt’ü, Türk’ü tepkili hükümete. AKP tabanına yakın kesimlerden de tepki var. Hükümetin yaklaşımı ve söylemlerine karşı halk arasında yine de bir umut var, sağduyu var. Barış talepleri yükseliyor.  1Eylül Dünya Barış Günü’nde Antakya halkı sokaklarda olacak, biz sanatçılar da bu sürece destek vereceğiz.”


Hasan Özgün, Suriye’den gelen silahlı kesimlere de dikkat çekiyor ve anlatıyor:  “Silahlı insanlar dolaşıyor ortalıkta, bu durum bizi tedirgin ediyor. El Kaide militanların tedavileri Antakya hastanelerinde yapıldığı için buradaki hastaların tedavileri aksatılıyor, bu durum yurttaşın tepkisine neden oluyor. Hükümet onların arkasında duruyor.  Yediden yetmişe herkesin bu duruma tepkisi var. İnsanlar sokaklara çıkamaz oldu. Suriye’den gelen eli silahlı adamlar, Antakyalı kadınların yaşam tarzlarına giyim kuşamlarına bile karışır duruma geldi, sokaklarda gerilim var. Alevi düşmanlığı yapılıyor. Ama bunlar burada tutmaz, yüzyılın getirdiği bir doku var burada. Aleviler, Hristiyanlar, Sünniler bir arada. Halkların kanı üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Halk bu oyuna gelmeyecek.”


SAMANDAĞ: BİR MASAL DİYARI

Bu kez yolumuz 150 bin nüfuslu Samandağ’ına düşüyor... Kültürel olarak farklılık gösteren ancak yıllardır bir arada yaşamayı başarmış bir yer Samandağ.

Aleviler, Hristiyanlar, Ermeniler, Sünniler, yan yana, iç içe yaşamışlar. Nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Alevileri oluştursa da etnik ve kültürel zenginlik kendini hemen belli ediyor burada.


Günlük yaşamlarında anadilleri Arapçayı konuşan Samandağlılar elbette yaşanan son süreçlerden kaygılılar. Bu kaygılarını paylaşmak için ilk olarak bir Alevi ailesine konuk oluyoruz.


BU ZULÜM BİTSİN

Hasibe Oktay 83 yaşında; yüzünde 83 yılın acısı, kederi ve yaşanmışlığın izi öylece duruyor. Dört çocuğunu kaybetmiş, ama yine de yaşama sımsıkı tutunmasını bilmiş… Arapça konuşuyor bizimle ama bizim anlamadığımızı düşününce Türkçe konuşmaya çalışıyor. Arada Arapçaya kayıyor dili; insan en iyi kendi dilinde ifade eder ya kendini o da en sonunda öyle yapıyor, Arapça anlatıyor, bize Türkçe tercüme ediliyor…83 yılda neler yaşadığını sorduğumuzda önce bir duruyor, 83 yıl, kolay değildi elbet…



Biraz geçmişe gidiyor; eskiden çok yoruluyorduk çalışırken ama mutluyduk, şimdi makineleşmeyle işler kolaylaştı ama Mutsuzuz diyor…  Birde espri yapıyor, feministler kızmasın ama 10 çocuk yaptım hiç pişman değilim gene olsa gene yaparım diyor, gülümsüyor…


Biz derdimizi ise biraz gündemi sormak… “ Bunca acı gördün, yanı başında savaş oluyor ne düşünüyorsun” dediğimizde hemen söze giriyor:


“Yapılan zulüm ve katliamdan haberdarım, bu coğrafyada kan akıyor, masum insanlar ölüyor, elbette savaşa karşıyız, bu kan dursun artık! Bu savaş kim için… Tam olarak yetkililer ne yapmak istiyor bilemiyorum. Birbirlerini kardeş olarak görenlerin, birbirlerini boğazlamasını istemiyorum” diyor.


ERDOĞAN’IN ‘ÖZEL’ MİSAFRİLERİYMİŞ!
Söze Şevki amca giriyor… Suriye üzerine onun da anlatacakları vardı… Kendi tanıklığını anlatıyor hemen:


“Antakya oteline gittim, orada gördüğüm olaylar çok kötüydü… Büyük Antakya otelini istila etmişler, ben artık muhalif değil terörist diyorum onlara. Onları yönlendiren insanlar var.  Kendi kulaklarımla duydum, damadımla otururken orada gördüğümüz sarışın, zayıf, orta boylu bir erkek iyi şekilde Arapça ve İngilizce biliyordu, resepsiyona girip birini sordu; sonra salona geçip bekledi ve yanına iki sakallı adam geldi, İdlib’den söz ettiler. Şöyle diyordu; “orada yapacağınız şey İdlib ele geçirirseniz nizami ele geçirebilirsiniz...”  Ürkütücüydü.


Kimi kime şikayet edeceksin, Türkiye basının yazdığına göre teröristler gece Suriye’ye gidip savaşıyor, gündüz Apaydın kampında konaklamaya geliyorlar. Çok korkunç şeyler oluyor... “


Antakya’da pek çok duyum var tabii… Şevki amca bu durumdan kaygılı… Karaçay beldesinde birkaç evin taşlandığından da söz ediyor,  minibüse binenlerin para vermediğini ve Erdoğan’ın misafirleri olduklarını söyleyenler vs…


Hatta Samandağ’ında 60’a yakın El kaide olduğu bilgisini de aldıklarını iletiyor.  Sonra şaşkın şaşkın anlatıyor; “ Bir Müslüman bir Müslümanı katletmez. İnsan katletmez ama onlar insanı katlettikten sonra tekbir getiriyorlar… “ diyor.


Antakya’ya ya gerçekten mülteci olarak gelenler var dediğimizde, “mülteci olarak gelenlere karşı değiliz. Mültecilerin arasında gelen muhaliflere karşıyız...”


Ve yaklaşık bir haftadır basında yer alan haberlere dikkat çekiyor ve basının dilini neden değiştirdiğini soruyor: “Ulusal basın iki gün içinde ağız değiştirdi ve Apaydın kampında teröristler var demeye başladı,  ne oldu,  akıllarına ne geldi de söylemleri değişti, ama biz biliyoruz yukarıdan talimat aldılar dillerini değiştirdiler” diyor.


Ve elbette bu savaş ortamı, savaşın gölgesinde yaşam süren Antakyalıları en çok da ekonomi vurmuş… “Esnaf kan ağlıyor” diyor şevki amca ve devam ediyor: “Halk tedirgin, dışarı çıkarken bomba sesleri geliyor, iki gündür duyduğumuz ses bombaydı, ister istemez tedirgin oluyoruz… “


FİİLİ BİR SAVAŞ DURUMUNDA DEVLETİ KARŞIMIZA ALIRIZ

Peki, fili bir savaş durumu yaşanırsa ne yapacaksınız?  Şevki amca bu konuda net; Aleviler ılımlıdır, eline silah almaz diyor; “ hem alsa da silahı nereden alacağız, kaçak silah mı alacağız… “

Samandağ’ında bize mihmandarlık eden Avukat Halil İbrahim Özgün ise savaşın burada yayılması devleti karşınıza almak demek diyor ve elbette bir kırılma yaşanacağından söz ediyor.


ABDULLAH YUMURTA-RUM  ORTADOKS KİLİSESİ(PAPAZ)
HALKLAR ARASINDA MEZHEPSEL AYRIŞMA YOK

Sohbet uzadıkça uzuyor ama bizi bekleyenler de var.... Bu kez yolumuzu Hristiyan mahallesine çeviriyoruz… Bir diğer adıyla Zeytuni…Zeytuni denilmesinin nedeni ise eskiden buralar zeytinlikmiş adı öyle kalmış…



Abdullah Yumurta-Rum Ortadoks kilisesinde Papaz ve 20 yıldır bu görevi yapıyor.  5 yıl Suriye Laskiye’de eğitim almış… 16 yıldır da Antakya/Samandağ’ında.


16 yıldır Samandağ’ında ama ilk geldiği yıllarda kendini kabul ettirmekte bir hayli zorlanmış... “Bir toplumdan geliyorsunuz, sizi tanımayınca kendinizi anlatmak zorundasınız, zorlanıyorsunuz elbette”   diyor.


Dikkatimizi çeken bir noktaya değiniyoruz hemen... Kilisenin karşısında Alevilerin de türbesi var. İki farklı kültür karşılıklı ne güzel diyoruz... Bu ziyaret yeri aslında Hristiyanlara aitmiş, kilisemiz var kim burada ibadet yapmak isterse gelsin alsın demişler ve Aleviler de bu ziyaret yerini alarak birlikte kültürel bir kaynaşmaya da adım atmışlar... Anlıyoruz ki; Hırıstanlığın ilk yayıldığı yer olan Antakya’ya kültürler mozaiği boşuna denmemiş.


Suriye meselesine geldiğimiz de halkın huzurunun bozulduğundan söz ediyor Abdullah Yumurta; halkların savaş istemediğinin de altını çiziyor defalarca. Mezhepsel çatışmalara neden oldu mu dediğimizde ise farklı düşünüyor; Yumurta’ya göre halklar arasında mezhepsel bir süreç yaşanmıyor. Bu dış güçlerin saldığı bir korku.


Bu söz üzerine hatırlatıyoruz;  Selefiler “Hırıstiyanlar Beyrut’a, Aleviler tabuta” diyorlar? Tabi bir din adamı tek taraflı düşünmez... Kim derse desin bütün dinleri kabul ettiğini söylüyor, din, dil, ırk ayrımı gözetmeden herkese insan olarak baktığını ifade ediyor.


Peki, 5 yıl Suriye Laskiye’de kaldınız o zamanlar yaşam nasıldı dediğimizde?  “5 yıl kaldım güven çok iyiydi, bugünkünden elbette daha iyiydi, eğer komşun yemek yapmışsa bana yemek getiriyorlardı,  kim olursan ol, önce insandın...  Şimdi değişti her şey... “


TOP SESLERİNİ DUYUYORUZ, BİLİYORUZ Kİ İNSANLARI BOMBALIYORLAR

Hırıstiyan mahallesinin az ilerisinde Ermeni köyüne doğru yola çıkıyoruz. Vakıflı,  Anadolu’nun tek Ermeni köyü. 35 haneli köyde 135 kişi yaşıyor.

Vakıflı köyü Ermeni Kilisesi ilk uğrak yerimiz... Samandağ Ermeni Cemaati Başkanı Cem Çapar’la son yaşanan süreci konuşmak için kilisenin önünde sohbet ediyoruz... Ermeni cemaati nasıl bakıyordu Suriye meselesine?


Cem Çapar Suriye’deki olayların acı verici olduğunu anlatıyor ve ekliyor:  “Bir insanın ölmesi belki de 7 milyar için hiçbir şeydir ama ölen insan için her şeydir,  hayatın bittiği yerdir.”



Çapar insani sorumluluktan söz ediyor, Ermeni cemaati olarak da bu sorumluluğu duyduklarını ifade ederek; “Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan haksız yere ölüyorsa, öldürülüyorsa,  acı çekiyorsa bunun sorumluluğunu insan olarak duymamız gerekir. Bu sorumluluğu biz burada yaşıyoruz, duyuyoruz, bu sorumluluğu sadece Ermeniler için değil, bütün insanlar için, çünkü bizim burada en büyük şansımız her milletten insanı görüp tanımamız, onların da aslında insan olduğunu, duygularının olduğunu biliyoruz...”diyor.


Yanı başlarında olan savaşı konuşurken top seslerini hatırlatıyor...  “Burada top sesler duyuldu birkaç gün önce, uyuyamadım, çünkü o bombaların insanların üzerine atıldığını biliyorum, bu sorumluluğu bu şekilde duyuyoruz… Elimizden ne gelir, bir şey gelmiyor elimizden, sizin gibi gelenlere iyi yaşayın, barış içinde yaşayın, birbirinizi öldürmeyin demekten başka bir şey gelmiyor…”


Yaşanılan savaş için bunun da bir çözüm olmadığını söylüyor Cem Çapar...


Antakya’nın her bölgesinde olduğu gibi savaşın tedirginliği Vakıflı köyüne de sirayet etmiş. Bu tedirginliği cemaat başkanı Cem Çapar pek de yaşamadığını söylüyor. Cemaatine ve komşularına güvendiğini ifade ederek;  “çünkü biz burada, Hatay’da Aleviler Sünnilerin, Sünniler Alevilerin haklarını koruyorlar…


Biz Ermeniler olarak Türklerin, Türkler de Ermenilerin haklarını savunuyorlar… Bu seviyeye geldik…”


SURİYE’DE MEZHEP ÇATIŞMASI OLABİLİR

Çapar mezhep çatışmasının Antakya’da yaşanmasına pek ihtimal vermiyor ama; “böyle bir çatışmanın olacağına dair tedirginliğim yok ama Suriye’yle ilgili tedirginliğim var, Suriye’de mezhep çatışması olabilir…

Suriye’de yıllarca insanlar beraber yaşamışlar ama orada her toplum kendi katmanında yaşamış... Suriye’de yaşayanlar kendi sorunlarını çok iyi biliyorlar ama bu sorunları kendi içlerinde yaşıyorlar.


Orada yaşayan cemaatlerin yemeğe gittikleri lokantalar farklı, alışveriş yaptıkları yerler farklı… Olabilecek bir mezhep çatışması tedirginliğim var ama burası için yok...”  diyor.


Çapar, Suriye olayını sadece mezhep çatışması olarak görmediğini, Suriye üzerinde oynan büyük bir oyunun parçası olduğunu söylüyor.


Çapar, “adına emperyalizm dersin, adına çıkar dersin, adına İsrail, Amerika, Rusya,  Çin’in oyunu dersin; iki kutbun Suriye üzerindeki güç gösterisi dersin, ne dersiniz deyin,  olayı büyük çerçevede bu şekilde görüyorum ama içeride masum halkın ölmesi var, bunu nasıl açıklayacağız. “


Mülteci olarak gelenler içinse söylentilerin çok fazla olduğunu ama kendi gözüyle görmediği bir olayı da anlatmanın gereksiz olduğunu vurguluyor.


“Mülteci olarak gelmişlerse onların canlarını kurtarmak için yer açarız ama işin içinde farklı oyunlar varsa onu da çözecek mekanizma biz değiliz.  Siz bile o kamplara girmemişsiniz, daha ne olsun! “


EMPERYALİZMİN AMACI BİZİ BİR BİRİMİZE KIRDIRMAK

Vakıflı’dan ayrılıp Samandağ’ına geliyoruz, artık dönme vakti ama Şevki amca bizi alıp Ahmet Deniz’in evine götürüyor… Deniz, evinin bahçesinde ağırlıyor bizi…

Samandağ’ın biraz daha rahat olduğunu ve Antakya’da Selefilerin varlığından söz ediyor. Keyfi muamele beklediklerinden, başbakanın özel misafirleriyiz dediklerinden söz ediyor.



Ahmet Deniz; “Sık sık Yurt dışına çıkıyorum ben, özellikle ilk yeni gelişlerinde Libya’dan yaralı gelmişlerdi, işin ilginç tarafı bu yaralı arkadaşlar o kadar hastane varken neden Antakya’da tedavi görüyorlar. Başka yer kalmadı mı? İnsanlar sözde yaralı ama çok sağlıklı, güçlü insanlardı… Benim bindiğim uçakta olduğu gibi selefi teröristi vardı” diyor.


HAVAİ FİŞEK PATLASA KORKUYORUZ

Asıl sorunun Suriyeliler olmadığı, dışarıdan gelen Selefilerin olduğunu söylüyor. Deniz,  “çünkü onlar kan emici insanlar, onlar paralı askerler... Sorun Alevi Sünni değil, emperyalizmim amacı budur, Ortadoğu yer altı kaynaklarını ele geçirmek için tabii ki birbirimizi kırdıracak… Herkes tedirgin, burada havai fişek patlarken bile korkuyorlar… Eski Antakya kalmadı, akşamları sokakta dolaşmaya korkuyoruz... “ diyor.

***

Apaydın Kampı ‘gizli’ tutuldu!

Reyhanlı’da bulunan Apaydın Kampı’na yolculuğumuz... Yedi-sekiz gazeteciyiz ve CHP heyetinin içerisinde yer aldığı araçları takip ederek ilerliyoruz.  Mısır ve pamuk tarlaları arasından geçip sınıra yaklaşıyoruz.  Yolculuğumuz esnasında bizi kampa götüren aracın şoförüyle sohbet ediyoruz.

Anlatıyor kaptan:


“Bu kamp Antakyalıların yaşamını felç etti.  Antakya’da eskiden kadınlar gece saatlerinde bile rahatlıkla dolaşırken şimdi erkekler bile dışarı çıkmaktan çekiniyor.  Kamptaki militanlar gece de şehir içlerinde çünkü. Ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, minibüslere, suya, yemeğe para vermiyorlar, ‘masrafları Erdoğan’dan kesersiniz’ diyorlar.  Hükümetten desteği çoktan almışlar.”


Sorular, yanıtlar derken kampa yaklaştığımızı duyurdu önümüzde ki araçtan arkadaşlar. Güvenliğimizin tehlikede olabileceğini,   toplu hareket etmemizde fayda olabileceğinde hem fikir olduk. Hayli büyükçe bir yerleşkenin önünde durduk.  “AFAD Başbakanlık, Apaydın Konaklama Tesisleri” yazılı dev levha asılıydı kampın ana girişinde.  Kamyonetlerle yemek taşınıyordu içeriye.   Bir koşturmaca, bir telaş  vardı. Kapıdaki güvenlik ve kampa girip çıkan gençler bizim görüntü almamıza engel olmaya çalıştı. Arapça konuştukları için ne dediklerini anlamıyorduk.
..


Kampa girmek için Bakanlık’tan izin alan CHP heyetini bekledik.  Milletvekili Hurşit Güneş’in aralarında olduğu heyet geldi ve kendilerinin de içeri alınmadığını söylediler. Bakanlık önce izin vermiş, ardından bu izni geri almıştı nedense. Bakanlık Apaydın Kampı'na  ‘gizlilik’ getirmişti. Yasağı getirmiş ama bunu herhangi hukuki bir gerekçeye dayandırmamıştı.

Kampa girişimizin engellenmesi üzerine CHP Heyeti kamp önünde basın açıklaması yaparak uygulamayı protesto etti.  Basın açıklamasının ardından kampın önünde bir hareketlilik yaşandı.  Kameralarımızı hareketliliğin olduğu yöne çevirdik.  Biri askeri üniformalı diğeri sivil, iki kişi kameralara konuşmak istedi. Sivil olan kişi ünüformalı olanın söylediklerini tercüme ediyordu bize.


Ebu Hüseyin, Özgür Suriye Ordusu'ndan 50 kişilik bir birliğin komutanıydı.  Suriyeli komutan,  neden burada olduklarını ve günlerinin nasıl geçtiğini anlatıyordu tercümanı aracılığıyla. Sabahları çatışma alanına gittiklerini, akşamüstü de kamplara döndüklerini, ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılandığını söylüyordu.  Ebu Hüseyin, "Türkiye hükümetine ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, bize kucak açtığından dolayı çok teşekkür ederiz" diyordu.



Kaldıkları çadır kampta askeri eğitim yapıldığını açıklayan Ebu Hüseyin devamında şunları anlattı:


"Türkiye'ye günübirlik gelip gidiyoruz. Sınırın hemen diğer tarafındaki çadır kampta kalıyoruz. Sabah savaşa gidiliyor, akşamüstü de kamplara geri dönülüyor. Sınırdan rahatça geçebiliyoruz. Lojistik desteği bize Türkiye sağlıyor. Yiyecek, içecek ve ilaç ihtiyacımız Türkiye tarafından karşılanıyor. Bize diğer ülkelerden de yardım geliyor. Şimdiki amacımız sınıra yakın bir bölge olan İdlib'de tampon bölge oluşturmak.  Üç gün önce sınırın Suriye tarafında Suriye ordusu tarafından kuşatıldık, sınırın Türkiye tarafına kaçarak kurtulduk. Rejim düşerse özgür bir ülke kurmak istiyoruz."


Suriyeli komutanın anlattıkları, kampa neden alınmadığımızı anlamaya yetiyordu.

Sunday, November 11, 2012

En sevdiğim ressam Bahadır Baruter’den tekinsiz aile tabloları

Yüzeyde kalamayan, bilinci geçip ruh altına falan inen ve oralarda acayip kazılar yapan Bahadır Baruter’in en sevdiğim ressam olduğunu daha önce söylemiştim değil mi? Galeri X-İst’te açtığı muhteşem yeni sergisinden dolayı onu artık daha da çok seviyorum. Bu kez ruhtan bile daha karmaşık bir yapıyı, aileyi inceliyor bahadır. “Tek bir aileye bakarak bütün toplumun ne halde olduğunu görebilirsin” diyor. “Tek bir hücreyi inceleyerek bir canlının tüm özelliklerini öğrenmenin biyolojide mümkün oluşu gibi…”
Sergisinin adı, “Senin Ailen Bir Yalan, Yavrum”. Evlerimizdeki büfelerin, şöminelerin, dantel örtüler üzerine yerleştirdiğimiz gümüş çerçevelerdeki mutlu ve gururlu aile fotoğraflarının üstünü kazıyor bu kez Bahadır ve yüzeyin altındaki karanlığı, kasveti, tekinsizliği gösteriyor. Resimlerin isimleri de manidar: “Uzun Bir Gece”, “Mukadderat”, “Genetik Hafıza”, “Baban Çok Üzülür”, “Benim Çocuklarım Yapmaz” ve “O Akşam Yemeği”… 

Bahadır Baruter, “İçinde kaybolduğumuz karanlığın, yaşadığımız olumsuzlukların nüvesi olduğuna inandığım aile kavramı beni uzun zamandır düşünsel olarak ilgilendiren bir konuydu” diyor. “Etrafa karşı en kalın maskelerimizi taktığımız ortamın aile olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden onu en gerçek haliyle, arada yazı baloncukları olmadan anlatmak istedim. Ve bakışlarıyla, duruşlarıyla, başlarını keder içinde yana eğmeleriyle, dudaklarındaki melankolik kıvrımlarla acıyı haykıran grotesk insan imgeleri yarattım.”
Yeni serginizde çok acayip, ürkütücü, hatta tekinsiz aile tabloları var. Çizdiğiniz aileler hiç alışık olduğumuz türden değil…
Aslında onlar alışık olduğumuz aileler. Ama hiçbir zaman fotoğrafları bu şekilde çekilmez. Parlatılmış, üstleri kalın bir yalan tabakasıyla kaplanmış fotoğraflar görürüz. Sofralardan bereket taşar. İnsanlar, “Bakın, ne kadar mutluyuz, birbirimizi ne kadar seviyoruz” mesajı vermek için kameraya gülümseyerek bakarlar. En melankolik aileler bile o fotoğraflarda öyle değilmiş gibi görünür. Hepsi harikulade hayatlar yaşıyordur. Mağrur, gururlu, mutludurlar… Ben, yüzyıllardır anlatılan büyük yalanı resimlerimle deşifre ettim bir bakıma. Analitik bir kazı çalışması yaptım. Bak, burada herkes ya tamamen ya yarı yarıya suyun altında. Karikatür kökenli bir resim yolcusu olarak denizin dibine inip harıl harıl kumu kazmışım da içinden en gerçek yüzleriyle, anneler , babalar, evlatlar çıkarmışım gibi…
Su neyi simgeliyor?
Bilinçaltımızı da simgeliyor olabilir, yalanlarımızın üzerini örtmek için icat ettiğimiz cilayı da… Ama ölü planktonlar sarmış her yeri. Yüzler, bedenler yüzyıllarca su altında kalmış objelerin yüzeylerinde rastlanan türden derin çatlaklarla dolu. Bu insanlar belli ki büyük felaketlerden sağ çıkmış ama aynı zamanda çok yıpranmışlar.
Hep mi böyleydi aile fotoğrafları?
1950′li, 60′lı yıllarda insanlar yalan söylemeyi henüz bizim kadar iyi beceremiyorlardı. O siyah-beyaz fotoğraflarda daha ciddi, cool dururdu herkes. İkonalardaki gibi grotesk bir mülayimlik, vakar olurdu yüzlerde, duruşlarda. Alt metinleri okursan, “Bu kadın ne kadar yalnız” derdin. “Bu adam çok despot, bu çocuk dertli, abi hain yaradılışlı, abla kıskanç.” Şimdi artık “yakalama” fotoğrafları çekmek moda. Pikniklerde, yemeklerde, tatillerde herkes doğal görünüyor. Dijital olarak sayısız alternatif çekilebildiği için en uygununu seçip baskıya verebiliyoruz. Gerekirse Photoshop’ta düzeltme bile yapıyoruz.
Niçin hep tir tir titreyen, korkuyla bakan çocuklar çizdiniz?
“Çocukçu” bir tavrım var, diyelim… Çocuklar ailenin henüz şekillenmekte olan en masum bireyleri. Dünyayı yeni yeni keşfederlerken, hayatı ilk kez aile adı verilen o tekinsiz ortamda öğreniyorlar. En çok yaralanan da onlar oluyor.
Ama tabii o anne babalar da çocuktu. Onların da travma üreten anne babaları vardı.
Haklısın. Psikoloğa ya da psikiyatriste gitsen, koltuğa oturduğunda duyacağın ilk soru “Çocukluğunda neler yaşadın?” olur. Ne işyerindeki problemleri sorar sana terapist, ne maddi sıkıntılarını… Annen ve babanla ilişkini merak eder. Senin bile unuttuğun anları hatırlaman, onların sende bıraktığı izleri keşfetmen için ev ödevleri verir. Hatırlamayı ve uyumsuz parçaları doğru yerlere yerleştirmeyi başarırsan, annenle baban dahil çocukluğun üzerinde etkili olmuş bütün aile bireylerini sorgulamaya, anlamaya başlarsın. Orada mutsuz olmak kaçınılmaz. Geçmişte yaşadıklarının ağırlığını iyice üzerinde hissedeceksin ki o yüklerden kurtulmanın yollarını arayasın.
O halde niçin mutlu aile yalanları anlatmaktan vazgeçemiyoruz?
Çünkü kapitalizm bunu istiyor. İnsanlar evlilik ve aile üzerinden tüketime teşvik ediliyorlar. Bir ailen yoksa toplum içinde birey olarak fazla bir değerin olmuyor. En saygı duyulacak işi bile yapsan, özgeçmişin “Evli, üç çocuk babası” diye bitiyor. Reklamlarda da öyle. İnsanların en zayıf noktası çocukları olduğu için bir ürünü çocukları kullanarak satmayı deneyenler kazanıyor.
Biz ailelere bölündükçe kapitalizm güçleniyor gibi bir şeyden söz ediyorsunuz…
Efsaneye göre, Kral Süleyman, Babil Kulesi’ni yıktırdığında o zamana kadar bir olan dili 72′ye ayırmış ve herkes ayrı dilde konuşmaya başlamış. İnsanlık denen o devasa örgüyü ufak parçalara ayırmanın, onları manipule etmek, birbirlerine düşürmekte ne kadar etkili olduğunu düşünsene.
Eşimle hâlâ sevgiliyiz, henüz aile olamadık
Uzun yıllardır yazar Mine Söğüt’le evlisiniz. Siz nasıl bir ailesiniz?
Eşimle hâlâ sevgiliyiz, henüz aile olmadık. Sadece fotoğraflarda değil hayatta da makul, güleryüzlü, pozitif insanlarız biz aslında. Depresif, melankolik görünmeyiz. Karanlık kendini masa başında gösterir. Mine yazıyla yürüyor, ben çizgiyle yürüyorum ama aynı noktada buluşuyoruz. Bakış açılarımız, dertlerimiz, yaratıcı süreçteki kasvetimiz, sorularımız, bulduğumuz ters cevaplar benziyor.
Yaratıcı süreci nasıl anlatırsınız?
Yaratıcılık insanın eksik taraflarını tamamlamaya çalışması. Dolayısıyla her sergi çalışması benim için tasavvufi bir olgunlaşma süreci oluyor. İnsanın terapiste gitmesine sebep olan acılar, obsesyonlar sanat üretirken şifa verici hale geliyor. Yaralarını keşfediyorsun, onlarla yüzleşmediğin sürece iyileşemeyeceğini fark ediyorsun ve sonunda o yaraları tüm insanları ilgilendirecek, belki onların değişmesine, iyileşmesine vesile olacak ürünlere dönüştürüyorsun. Hayat kadar kısa bir mesafede yapılacak en erdemli iş bu.
Senin Ailen Bir Yalan, Yavrum!
Bahadır’ın sergisinden istediğiniz resmi seçebilirsiniz, fal bakar gibi… Ve her birinde mutlaka aşina olduğunuz, sizi ya da çevrenizdekileri anlatan bir şeyler bulursunuz.
O Akşam Yemeği
Mutlu, güvenli, neşeli, konforlu insanlardan oluşan büyük ve cici aile sofrası fotoğraflarını herkes bilir. Her ailenin de vardır öyle bir fotoğrafı. Ama o da yalandır. Sofradaki herkesin korkuları, endişeleri, üzüntüleri, öfkeleri, kıskançlıkları olur. Herkes birbirine bir şekilde yalan söyler, birbirinden sırlar saklar. Biri diğerine küsmüştür, konuşmazlar. Öteki bir şeye alınmış, hır çıkarmak üzeredir. Biri ailenin reisi olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki onu çekemez… Erkeklerle kadınlar arasındaki bastırılmış gerginlikler su üstüne çıkmak için fırsat kollar.
Uzun Bir Gece
İktidar sahibi gibi görünmek için bazı afralı tafralı jestler takınmış bir erkek ve ne adama, ne de adam kadar minicik olan odaya ve yatağa uygun dev bir kadın var bu resimde. Pencereden içeri canlı, enerjik bir ışık süzülüyor ama kadın o ışığa gidemiyor, buradaki hayatın içine hapsolmuş.
Genetik Hafıza
Başlangıçta serginin adını La Sagrada Familia koyacaktım. İronik bir kutsallığı çağrıştırmak adına. Genetif Hafıza da bu sebeple yaptığım bir kutsal aile resmi. Baba-oğul-kutsal ruh ikonalarını çağrıştırıyor. Sadece bunda bir değil 3,5 evlat var. O yarım evlat birçok şeyi simgeliyor olabilir…
Benim Çocuklarım Yapmaz
Bu cümle kendine ve başkalarına söylediğin bir yalan. Sen istediğin kadar çocuklarının kötü şeyler yapmadığına, yapmayacağına inan, durumu değiştiremezsin, onlar da herkes gibi kötü şeyler yaparlar.
Mukadderat
İlk bakışta iki çocuk birbirlerine bağlıymış gibi ama aslında bağlı falan değil düpedüz yapışıklar, ayrılamayacak kadar eklemlenmişler.
Gülenay Börekçi, Habertürk

Friday, November 9, 2012

Önder: Paşa ‘terör ve PKK’ kavramlarında dönüp bana bakıyordu

Önder: Büyükanıt’a meşhur Kandil harekâtını sordum. “Üç günde geri döndünüz” dedim. Arayı bulduk, 4-5 günde anlaştık. Gerekçe olarak “çok soğuktu” dedi
T24-TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu dün (8 Kasım 2012)  eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt dinledi. Komisyon içerisinde yer alan BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’de  bugün  Radikal gazetesinde görüşmeye dair notları aktardı.
Önder’in Radikal gazetsindeki yazısı şöyle:
İsmet İnönü işitme güçlüğü çekerdi. Muhalifleri bu durumu “sadece işine gelmeyen şeyleri duymuyor” diye yorumlarlardı. Bu ‘sağırlık’ durumunun topçu askerlerin meslek hastalığı olduğu söylenir. Yaşar Büyükanıt da salona girip yerini aldıktan sonra söylenenleri duymayıp, aynı gerekçeyi “malum meslek hastalığımız” diyerek dile getirince, Komisyon Başkanı Nimet Baş yerinden kaldırtıp yanımıza oturttu.
Görevde olan kudretli askerlerin seçilmişlere ve milletvekillerine karşı tavrı pek demokrasiye uygun değil. Geçen yıla kadar Meclis’te bizle karşılaşmamak için gelmiyorlardı mesela… Bu ambargo şimdilerde kırıldı kırılmasına ama yazışmalarda bu kibir halen sürüyor. Biz komisyon olarak resmi yazıyla, Genelkurmay’a sorular soruyoruz. Onlar verdikleri cevapta bizim adımızı ısrarla tam olarak yazmıyorlar. Peki neyi eksik yazıyorlar sizce? ‘Darbe’ sözcüğünü!
Biz Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu olarak soru soruyoruz.
Onların cevap yazılarındaki hitap tam olarak şöyle: “Meclis Araştırma Komisyonu Başkanlığı’na”
Yani hayvanlarda şap hastalığını araştırma komisyonu olsa yanlışlıkla onlara da gidebilir. Kısacası darbe yapmaya karşı ne kadar iştahlılarsa, adını geçirmek bahsinde tam tersine bir
iştahsızlık hali içindeler.
Yaşar Büyükanıt da 27 Nisan muhtırasının aslında bir muhtıra olmadığını anlatabilmek için kırk dereden su nakliyesi yaparak başladı konuşmaya.
Bütün arkadaşları tutuklanmış, bütün tersanelerine girilmiş bir ordunun eski komutanı olarak gayet ‘tırsmış’ bir vaziyetteydi.
‘Tırsmış’ değerlendirmesini biraz açmam gerekiyor. Bu kanaate varmamdaki ölçü, onun komutanken gayet pervasızca söyledikleriyle şimdi verdiği cevaplar arasındaki temkinlilik halidir. Açık söyleyeyim, ben paşanın zeki, çevik ve darbe konusunda haddini bilenini daha çok sevdim ama bu sevincim kısa sürdü. Sıra Kürt meselesine geldiğinde paşa her ‘terör ve PKK ’ kavramları geçince, dönüp dönüp bana bakıyordu. “Niye bu kavramlar her geçtiğinde dönüp bana bakıyorsunuz” diye sordum.
Doğrusu “ne yani Nimet Baş’a mı bakayım?” dese tam bir kurmay zekâsı olacaktı ama o mahcup bir şekilde eliyle yüzünün yarısını kapattı sevgili okur. “Bundan sonra size döndüğümde elimle yüzümü kapatayım” dedi. Bu pozu bir daha verirse fotoğraflayacağımı söyledim, tekrar aynı pozu verdi ve sayfada gördüğünüz fotoğraf tarihteki yerini böylece aldı.
CHP ’li vekillerin temel derdi, tahmin edeceğiniz gibi, tarihi ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ idi. Maazallah Büyükanıtda tutuklansa sürecin tümü meşru olacakmış gibi bir çürük zeminde kıvranıp duruyorlardı.
İktidar vekilleri de bu sulara hiç girmeyince oturumun seyri belli olmuştu. Niye girdi, nasıl girdi bilmiyorum ama Şemdin Sakık da dahil oldu mevzuya… Paşa kendisinin Şemdin Sakık tarafından nasıl andıçlandığını anlatmaya başladı.
Ben, “Ah keşke Akın Birdal, Cengiz Çandar ve M. Ali Birand da burada olaydı da bu halleri göreydi” diye hislenmiştim ki “ Sırrı Sakık bile onu sevmiyor” deyiverdi.
Devreye girerek ‘bile’ lafını geri almasını ve Sırrı Sakık’tan özür dilemesini istedim. Orduya bel bağlayan arkadaşlar üzülecekler belki ama ne yapalım ki sözünü geri aldı ve düzelterek özür diledi…
Meşhur Kandil seferi olarak başlayıp, Kandil bozgununa dönüşen harekâtı sordum. Ben “üç günde” geri döndünüz dedim. O “Yaklaşık bir hafta sürdüğünü” söyledi. Arayı bulduk, 4-5 günde anlaştık. Gerekçe olarak “çok soğuktu” dedi… Vallaha böyle dedi. Üstelik önündeki su şişesini kaldırarak “aha bu su bile donuyordu” diyerek de kavileştirdi. Ben “iyi ama ‘düşman’ da aynı koşullarda değil miydi?” diye sorduğumda “Onlar mağarada kalıyorlar” gerekçesini dile getirdi.
Halen Kandil’e sefer etmeyi düşünenler varsa diye söylüyorum, ben demedim paşa dedi… Bir ara “Kandil’e sefer olur ama zafer olmaz” diyenler haklı mı yani paşa? diye soracaktım, paşanın Ergenekon ’dan yırtıp KCK ’dan içeri düşmesine vesile olmak istemedim.
“İyi çocuktur, tanırım” meselesi için “Talabani, Barzani’ye saldırıyordu, o zaman Barzani bizim emrimize 3 bin peşmerge vermişti ve hep birlikte Talabani ile PKK’ya sefer eylemiştik benim yardımcılarımdan birisi de peşmergeydi, işte bu başçavuş Ali o zaman benim tercümanlığımı yapıyordu oradan tanırım” dedi. İktidar kanadından bir vekil o gün Başçavuş Ali’nin kendisiyle tam 5 kez telefonla görüşüp görüşmediğini sorunca hafif benzi attı ama “yok öyle bir şey” dedi.
Demokrasiye ve Avrupa Birliği ’ne olan inancını “AB’ye inanmayanı Allah çarpar, tam Atatürk ’ün muasır medeniyet projesine uygundur” deyince bunu Kenan Evren ’e söyleyip söylemediğini merak ettim. Evren AB standartlarını isteyenlere “orada 18 yaşını bitiren kızlar, oğlanlarla aynı evde kalıyorlar, ne yani onların dediğini yapalım da bizimkiler de mi öyle olsun” şeklinde ‘muasır’ bir yaklaşım içindeydi.
Mehmet Ağar siyasetçiyken “Düz ovada siyaset yapsınlar, anaların feryadını duymak lazım” dediğinde “Ağar cumartesi analarını duymuş herhalde” diye başlayan zehir zemberek demecini hatırlattım. Önce öyle bir demeci olmadığını söyledi, önüne kupürü koyunca okudu ve “evet ya, söylemişim” dedi…
TESEV raporu için ettiği hakaretleri söyledim, o KESK olarak anladı ve KESK’in ne kadar ‘münafık’ bir yapı olduğunu anlatıp durdu..
Tekme tokat içeri atılan vekillerimiz için “devletten emekli maaşı almaları kanıma dokunuyor” demişti. Şimdi yargılanan askerler hakkındaki hüküm kesinleşirse ki aynı maddelerden ceza tesis edilmiştir, silah arkadaşlarının emeklilik maaşı da kanına dokunur mu diye sordum “onlar için böyle diyemem” dedi.
Velhasıl paşanın demokrasi hakkındaki düşünceleri kulak memesi kıvamına gelmişti.
Bana da arkasından şu dizeyi mırıldanmak kaldı:
“Sunar bir cam-ı memlû, bin tehî peymâneden sonra Felek ehli-i dili dilşad eder ammâ neden sonra.”

Thursday, November 8, 2012

Herkes kaçarken biz burada yaşıyorduk

Önce bir iki kişi yerleşti apartmana. Herkes deprem dolayısıyla kaçtığından neredeyse boştu, ıssızdı. Ama zaten onlar için çok da seçenek yoktu, ölümü göze alıp boşluğun huzuruna sığındılar. Sonra arkadaşları geldi. İlk defa 'çoğunluk'tular. Ama ne zaman ki İstanbul'un çeperleri merkezleşmeye başladı, gözler evlerine, denizin hemen kenarında, göl manzaralı, dibinde metrobüs durağının olduğu Meis Apartmanı'na dikildi. Linç girişimlerine varan şiddetin astarı hazırdı: 'Translar ahlaksız'. Şimdi bir kez daha ölümü göze alıp evlerine sahip çıkıyorlar.


Cumhuriyet Dergi - Avcılar’da oturan şoförümüz “onlar” yıllardır burada, herkes de bilir onları, diyor, deniz kenarındaki geniş tek blok halindeki apartmanın önüne geldiğimizde. İlginç bir mimarisi var yapının. İşlevselliğin ön planda olduğu Sovyet tarzı binaları andırıyor. Geniş, ahşap kapıdan geçtiğinizde başka bir dünyaya girmiş hissi uyandırması bundan. Kırık camlı koridoru takip edip merdivenleri tırmanmaya başladığınızda daha bir ağır basıyor bu hava, sağlı sollu iki upuzun koridor boyunca sıralanmış dairelerin arasında yürüyüp rasgele birinin ziline basıyoruz, kapı duvar. Başkasını deniyoruz, açılıyor, “Sizinle dertlerinizi, hayatınızı, bu binadaki yaşamınızı konuşmak istiyorduk”. Çat. Konuşmuyorlar. Burada, bu binada kendilerine kurdukları hayatın dengesi bozulsun istemiyorlar çünkü. Anlıyoruz. Birkaç ay sonra, o denge bozulacak ama henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.
Tarih, 6 Ekim. Cumartesi gecesini kornalar çalarak, sloganlar atarak bina önünde toplanan kalabalığın nefret yüklü sesleri bölüyor: “Köklerinizi kazıyacağız”, “PKK ile savaştık, travestilerle mi savaşamayacağız?” Tam 40 dakika kin kusuyor toplananlar, küçücük çocuklara da sloganlar attırıp nefreti nesilden nesile taşıyor. Üstelik de polisin gözü önünde. İçeride büyük bir korku var. Korkuyorlar. Çünkü “onlar” hepimizden çok daha iyi biliyorlar insanın içindeki kötücüllüğü, cinsel kimliklerini kabullendikleri ve ona sahip çıktıklarından beri etlerinde yankı bulan şiddeti. Nefretin hedefi kim mi? 121 haneli Meis Sitesi’nin 18 dairesinde yaşayan translar. Geçen hafta nefretin sahipleri hakkında suç duyurusunda bulundular, bekliyorlar. Bu ülkede yıllarca belki de ilk defa huzurla, güvenle nefes alabildikleri evlerini bekliyorlar.
Daha önceden tanıştığımız Michelle Deminhevich ayarlıyor bu görüşmeyi. Onunla Meis Sitesi’nde buluşuyoruz, “Ben de buradan ev tuttum” deyip en üst kata çıkarıyor bizi. Bir tarafı gölü, diğeri denizi gören evini gezdiriyor. Dört aydır süren ev arayışı stresinden, telefonda sıcak davranan emlakçıların travesti olduğunu anlayınca “Size verecek evimiz yok” söylemlerinden kurtulmanın mutluluğu yüzünden okunuyor. Ama zaman yok; “Kızlar bizi aşağıda bekliyor”. Hararetli bir konuşmanın ortasına düşüyoruz. Gündem malum; hayatta kalmak!
Siz fotoğrafta dört kişi görüyorsunuz ama çok kişinin sesi var bu haberde. Ailesi cinsel kimliğini bilmediği için saklanan, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya yaşayan ve bu yüzden fotoğrafta yer almayan, isim vermeden konuşan birkaç kişiden bahsetmiyorum, Meis Sitesi’nde yaşayan bütün translardan da. Sözünü ettiğim fazlası; Ülker Sokak’ta, Cihangir’de, Kazancı Yokuşu’nda, vb. barınma hakkı elinden alınan, dışlanan, suçlanan yüzlerce transın ve insan olmanın ağırlığını taşıyanların sesi. Çünkü Meis Sitesi’nde yaşananlar bir insanlık sorunu.
Hepsi farklı zamanlarda, farklı şehirlerden yola çıktılar İstanbul’a doğru. Çünkü İstanbul onları da “saklayabilecek” kadar, kendileri olmalarına izin verecek kadar genişti, öyle sandılar. Olmadı. Avcılar’da, deniz kenarındaki bu apartmanı bulana kadar...
17 Ağustos 1999 sabahı saat 03.02. Yaklaşık 20 bin kişinin hayatını kaybettiği Gölcük depremi Avcılar’ı da yerle bir etti. “İmkân”ı olanlar, terk etti ilçeyi.
- Ve siz de o zaman geldiniz Avcılar’a...
“İstanbul’da bile bize yaşam hakkı verilmiyordu, verilmiyor. Trans olduğum için paramla ev tutamadım aylarca. Günlerce parkta yattım. Düşünebiliyor musunuz? Paramızı harcama hakkına bile sahip değiliz. 99 depreminden sonra insanlar Avcılar’dan kaçmaya başlayınca bu sitede bir ev kiralayabildim. Bomboştu. Gazinoya çalışmaya gidip geliyor, evimde huzurla oturuyordum. Öyle huzurluydum ki biriktirdiğim bütün parayı buraya yatırdım, bir daire aldım”.
- Herkesin kaçtığı bir binada oturmak, deprem sizi korkutmadı mı?
- “Korkunun ecele faydası yok! Parklarda gecelemek de pek güvenli değil; tecavüzü, öldürülmeyi beklemek... Bu sitede huzurluydum. Bir ara değişti. Randevu evleri açılmaya başlandı, ama hemen suçu bize atmayın, translar değil, yabancı uyruklu kadınlar satılıyordu. Beş sene önce baskınlar nedeniyle onlar çekti gitti, suç bize kaldı. Ne de olsa transız, başka ne olabiliriz ki? Bizim cinsel kimliğimiz bile suç kimilerine göre... Neyse ki herkes böyle düşünmüyor. Karşı komşum, hemşire. Balkonlarımız karşı karşıya bakıyor, kapılarımız birbirine açık. Anahtarımın biri onda. Kötü biri olsaydım böyle bir ilişkimiz olmazdı. Gidin, onunla konuşun, eğer benden bir rahatsızlığı varsa evimi, herşeyi bırakır, giderim”.
13 yıldır sığındığı, huzur bulduğu bu çatı altında huzur bulamıyor artık Elçin. Korkuyor.
Apartmanda yaşayan diğer arkadaşları da. Öfkeli bir ses giriyor araya, “Bayan, beni dinleyin” diyerek, “İnsanlar ev alırken burada travestilerin oturduğunu biliyordu. Bilerek geldiler. Apartmanın ilk sakinlerindenim. 12 yıldır buradayım. Burada yaşamayı biz seçmedik. Zorunlu kaldık. Ölümü göze aldık. Bu apartmana girdik. Sonrasında arkadaşlarımız da geldi, dayanışma için yaşadık. Artık çoğunluktuk. Ama bugün bizi sürmek istiyorlar. Nereye gideyim, evimi niye satayım? Bu dairelerde bir aile rahat edemez zaten; çok küçük, büro gibi, 1+1. Kiralar da düşük değil. Hepsi bahane yani. Uyurken belki de evimi yakacaklar diye korkuyorum.”
- Peki ne değişti de “tehlikeli” oldunuz, sizden ne istiyorlar?
- “Off, ben normalde de kelimeleri bir araya getiremem, bu kayıt cizahına nasıl konuşacağım”.
Aslında bu saldırılar olmasa bizimle hiç işi olmaz Banu’nun, kendini anlatmak zorunda olmayı sevmiyor çünkü, belki de o kadar çok anlaşılmak için uğraştı ki yorgun biraz. Ama şimdi susamaz:
“Valla, ne değişti, bilemiyorum. Kafam karmakarışık. Dokuz yıldır burada oturuyorum. Ankara’dan iki günlüğüne burada yaşayan arkadaşımın yanına geldim, geliş o geliş. Huzurluydu. Güvenli geldi, başka translar da vardı çünkü. Daire kiraladım. Bu hafta da satın aldım”.
- Apartmanı ve aslında sizi yakmakla tehdit edecek kadar nefret dolu insanların hedefiyken daire almak biraz fazla cesaret işi değil mi?
- “Evet, ama burası bizim evimiz. Nefretin ve korkunun kazanmasına izin veremem. Buradan sürülsem nereye gideceğim ki, transım diye ev bile vermezler. Burayı seviyorum. Arkam deniz. Sakin. Komşularımla dokuz yıldır hiç sorunum olmadı. Aslında şimdi de yok. Hastayım diye bugün yan komşum bana çorba getirdi. Kötü biri olsam yapar mıydı? Çocuklar bizden korkuyormuş. Yalan, merhaba abla, deyip geçiyorlar yanımızdan. Bizden şikâyetçi olanların çoğu yan apartmandan. İşin garibi, travestilerden şikâyetçi olan birkaç apartman sakini dairelerini travestilere kiraladı. Bizden ne istiyorlar, anlamıyorum”.
Aylardır arkadaşlarını yalnız bırakmayan LGBT İstanbul Dayanışma Derneği’nden Ebru Kırancı, dayanamıyor, kızgınlığını bastıramadığı sesiyle araya giriyor:
“İstekleri çok basit, burada bir rant hesabı var. Bugüne kadar kimse bu evlerle ilgilenmiyordu. Dokuz yıl önce de böyle yaşanıyordu burada, şimdi ne oldu da namus bekçiliğine soyundular? Çünkü fuhuş bahane, rant şahane! Basın açıklamalarında da söylediler bu gerçeği, şu an 40-50 milyarmış, translar gidince 100 milyar olacakmış evlerinin değeri. Bu kadar basit yani insan yaşamı. Denizin manzarasını satacaklar diye bizi harcıyorlar. Bu ülkede transların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi, hayatım. Devlet transa iş vermiyor. Tek alternatif, seks işçiliği. O zaman da polis dikiliyor karşına. Toplasınlar, yaksınlar bizi”.
- Sizin isteğiniz nedir bu hayattan?
- “Yıllarca nasıl rahat yaşadıysak bundan sonra da evlerimizde rahat oturmak. Suçlanmadan, dışlanmadan. Tıpkı eskisi gibi!”
“Ama sadece Meis Sitesi’nde değil” diye düzeltiyor Banu’nun dediklerini Ebru, “şehrin tamamını istiyoruz, Şişli’yi, Ortaköy’ü, Bağdat Caddesi’ni. Çünkü translar vardır”.
esraacikgoz@cumhuriyet.com.tr