Tuesday, April 21, 2015

Ahmet Zeki Okçuoğlu: Kürdistan?ı verin, Kürtlüğünüzü verelim!



Image result for ahmet zeki okçuoğlu kimdir

18.04.2013 09:00:38

Müzakere söyleşilerimizin konuğu yayıncı ve hukukçu Ahmet Zeki Okçuoğlu. Abdullah Öcalan’ın 1999’da Kenya’dan kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesi ardından Öcalan’ın avukatlığını üstlenen Okçuoğlu, devletin Kürt meselesini çözmek, hatta silahlı çatışmaları sona erdirmek gibi bir niyetinin olmadığını ifade ediyor. Kürt aydınları, Kürdistan meselesinde ısrar etselerdi, şu anda Kürtçe seçmeli ders mi, zorunlu ders mi olsun yerine; Kürdistan bağımsız mı, federe mi olsun tartışılıyor olacaktı diyen Okçuoğlu, Kürtler kendilerine kurulan tuzakları eninde sonunda aşarak, varlıklarının tek teminatı olan bağımsız Kürdistan devletini kuracaklar tespitinde bulunuyor. Ahmet Zeki Okçuoğlu’nun sürece ilişkin görüşlerini okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Çetin Çeko
Sayın Okçuoğlu, bir kısım çevreler hükümetin MİT aracılığıyla Öcalan’la sürdürdüğü müzakerelerin Kürt sorununun çözümüne yönelik olduğunu belirtirlerken, bir kısım çevreler de Kürt hareketinin “Türkiyelileştirilmesi”, Kürt sorununun sürdürülebilir bir kriz şeklinde idare edilmesi süreci olarak değerlendirmekte. Sizce söz konusu müzakerenin hedefi nedir?
Önce “Kürt sorunu” tabiriyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. “Kürdistan meselesi” yerine ikame etmek üzere türetilmiş bir tabir bu. Dünyanın her yerinde milli meseleler ülke adıyla anılır. Bir tek Kürt milli meselesinde bu prensibe riayet edilmez. “Kürt meselesi” demelerinin nedeni, onu millet-devlet bağlamı dışında azınlık meselesi seviyesine indirgemek. “Kürt”, “Kürdistan” sözcüklerinin yasak olduğu dönemde Kürtlerin, meseleyi tartışmak için olsa da bu tabiri kullanmaları bir ölçüde mazur görülebilir. Ancak silahların konuştuğu şu dönemde, Kürtler adına söz söyleyenlerin meseleyi hala Türk resmi ideolojisinin tabiriyle tartışmasına mazeret gösterilemez. Türkler bu sayede, milli bir meseleyi, azınlık meselesi seviyesine indirgediler.
Kürt aydınları, “Kürdistan meselesi”nde ısrar etselerdi, şu anda Kürtçe seçmeli ders mi, zorunlu ders mi olsun yerine; Kürdistan bağımsız mı, federe mi olsun tartışılıyor olacaktı. Bir Filistinliye, “Filistinliler meselesi” derseniz kafanızı kırar. Bir de Kürtler neden devlet olamıyorlar diye yakınıyorlar. Devlet kurmak için, devlet fikrine sahip olmak gerekir. Türklerin bütün gayreti, devlet fikrini Kürtlerin zihninden silmek. Türkler, Güney Kürdistan’la ilgili de bu politikayı izliyorlar. Bütün dünya “Kürdistan” derken, onlar “Kuzey Irak” diyor. Bir ara “Irak’ın Kuzeyi”, “Türkmeneli” bile dediler.
Bir şey verdiklerinde, karşılığında daha büyük bir şey almak Türklerin adetidir. Alevi Kürtlere, bize Kürtlüğünüzü verin, size Aleviliğinizi verelim dediler. Alevi Kürtler onların bu isteğine uyarak Kürtlüklerini verdiler, ama Türkler verdikleri sözü tutmadılar. Üstelik onlara Aleviliklerini verseler ne kıymeti var. Alevilikten Kürtlüğü çıkardığınızda geriye bir şey kalmaz. Onları Müslüman Kürtler izledi. Kürdistan’ı verin, size Kürtlüğünüzü verelim dediler. Kürtler bekledikleri tepkiyi göstermeyince, onlardan Kürtçeyi de istediler. Geriye bir şey kalmadı zaten. Kürtler lisanları ve ülkeleriyle vardırlar. Bu iki şey olmazsa Kürtlük olmaz. Lisanları ve ülkeleri Kürtlerin varlık nedeni, amiyane tabirle namuslarıdır. İnsan namusunu pazarlık konusu yapar mı hiç?
Gelelim sorunuza. Kürtler arasında iki çizgiden söz ediyorsunuz. İmralı’da “Kürt meselesi” müzakere edildiğini ve bunun sonucunda çözüme varılacağına inananlar; bütün bunların, Kürt hareketinin “Türkiyelileştirilmesi”, Kürt sorununun sürdürülebilir bir kriz şeklinde idare edilmesi amacıyla yapıldığını savunanlar.
Geçmişte olduğu gibi Türklerin bugün de, “Kürt meselesi”ni  çözmek, hatta silahlı çatışmaları sona erdirmek gibi bir niyeti yok. Baskıları hafifletmek için böyle bir görüntüyü veriyorlar. Bazı Kürtler de bunu ciddiye alarak umutlanıyor. Yirmi yıldan beri Kürtleri bu yalanlarla oyaladılar.
Bir süre önce Türk başbakanı Tayip Erdoğan CNN Türk’te “İmralı süreci”nde nelerin “müzakere” edildiğini açıkladı. Erdoğan üç şeyden söz etti; “Öcalan Ergenekon’a bağlıydı, şimdi bizim adamımız oldu, artık ne desek onu yapıyor. Bunun karşılığında biz de onun cezaevi şartlarında ufak tefek iyileştirmeler yaptık. Bunun dışında aramızda herhangi bir pazarlık söz konusu değil.” Öcalan’ın cezaevi şartları ile ilgili yapılanlar ufak tefek iyileştirmelerden daha iyi şeyler. Otuz yıllık savaştan sonra Kürtlerin kazanımı da bu olacak galiba.
Kürtlerin Türkiyelileştirilmesi, Kürt meselesinin sürdürülebilir bir kriz şeklinde idare edilmesi fikrine gelince. Bu yeni bir şey değil. TC’nin kurulduğu günden beri yürürlükte. PKK’nin çıkarılmasının esas nedeni bu. “Düşük yoğunlukta savaş”, “kabul edilebilir düzeyde savaş” stratejisine bağlı olarak bu proje yürürlüğe kondu. “Savaş” yerine “kriz” ikame edildi, adına da barış dendi.
Hükümet ile Öcalan arasında varılan mutabakatın içeriği bilinmiyor. BDP ve PKK’nin bile bu konuda tümüyle bilgi sahibi oldukları konusunda kuşkular var. Murat Karayılan, “Erdoğan’ın bir çözüm projesi gerçekten var mı? Varsa nasıl bir çözüm projesi? Daha bilmiyoruz bunları…” diyor. BDP ve PKK gerçekten Öcalan’ın söylediklerine iknalar mı? Yoksa Öcalan faktöründen dolayı söylenenlere evet demek zorunda mı kalıyorlar?
Ortada Öcalan’dan başka bir şey olmadığı için insanlar bir şeyler var ama bizden gizliyorlar zannediyor. Oysa her şey ayan beyan. Türk başbakanı daha önce birçok defa “Kürt meselesi” diye bir şey olmadığını söyledi.
Öcalan ile Said’i Nursi arasında birçok benzerlikler var. İttihatçılar, daha sonra Kemalistler Saidi Nursi’yi kullandılar. Aralarındaki tek fark, Saidi Nursi başlangıçta samimi bir Kürt’tü, daha sonra taraf değiştirdi. Taraf değiştirdiğinde fikirleri gibi ismini de değiştirdi. Abdullah da taraf değiştirdi, ama Kürtlükten Türklüğe geçmedi (o hiç Kürt milliyetçisi olmadı, başından beri Türklerin adamı) Türk yönetiminin iki büyük gücü arasında yaptı bunu.
Abdullah Öcalan’la PKK ve BDP arasında fikir ayrılığı olduğu iddiası bir manipülasyon. Cengiz Çandar bu fikri attı ortaya. AKP’nin Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ile bu partinin il teşkilatının başkanı arasında ne kadar görüş ayrılığı varsa, Abdullah Öcalan’la PKK ve BDP arasında da o kadar var. Abdullah Öcalan daha TC’ye getirilmeden PKK yeni konsepte göre dizayn edildi. PKK içinde zaman zaman çıkan ayrık otlar da dönem göre arada bir tasfiye ediliyorlar. En son Sakine Cansız öldürüldü. BDP de hakeza.
Oslo görüşmelerinde bir sonuca varamayan AKP hükûmeti ile Öcalan ve PKK’nin tekrar bir ucu yarı açık ‘süreç’ başlatmalarına neden olan bölgesel ve uluslararası koşullar nelerdir?
Oslo görüşmeleri, dediğiniz sürecin bir önceki aşaması, ileri sürüldüğü anlamda bir başarısızlığa uğramadı. Test mahiyetinde bir girişimdi o. Yukarda da belirtiğim gibi, ortam tam elvermeyince geri adım attılar. Tabii ki her zamanki gibi sorumluluğunu da PKK üstlendi. Daha sonra projenin eksiklikleri tamamlandı ve yeniden uygulamaya kondu. Bu defa da istenen sonucun alınmaması ihtimali var. O zaman bunu yeni bir aşama izleyecek demektir. Ayrıca Türk devleti mümkün olduğu kadar işi ağırdan almaya çalışıyor. Her şey o kadar gönüllerine gidiyor ki, farklı bir boyuta geçmeyi bir türlü içlerine sindiremiyorlar. O yüzden de uzattıkça uzatıyorlar. Bir yılda atılacak bir adımı, on yılda atıyorlar. Kürtleri iyice canından bıktırıp, Kürtlükten vaz geçirinceye kadar bunu sürdürmek istiyorlar.
Ayrıca yapılan açıklamalara göre, “silahların gömülmesi” filan da söz konusu değil, PKK militanları Güney Kürdistan’a çekilecek o kadar. Dinlenme molası demek daha doğru.
O kadar çok yalan söylüyorlar ki insanın doğru ile yanlışı ayırt etmesi imkansız. Oslo görüşmeleri diye bize yutturdukları şey aslında Hewlêr’de yapıldı. Onu izleyen görüşmeler de öyle. Geçenlerde Türk medyası, Hewlêr’de yapılan son bir görüşmeye Abdullah Öcalan’ın da katıldığını yazdı. Doğru olma ihtimali çok yüksek. Özal döneminden beri böyle. Özal’ın bir danışmanı, onun Güney Kürdistan’a gidip Abdullah Öcalan’la görüşmeler yaptığını açıkladı. Kürtler, Özal’ın iyi adam olduğu, Kürdistan meselesini çözmek istediğine hala da inanırlar, ama o tam bir sahtekardı. Özal Kürdistan’ı tamamen boşaltmak istiyordu. Büyük ölçüde amacına da ulaştı.
PKK, BDP dışındaki Kürt kesimlerinin Öcalan’a yönelik iki temel önemli eleştirileri söz konusu. Birincisi, Öcalan’ın tutsaklık koşullarından dolayı baş müzakereci olmasının yanlış olduğu. İkincisi gerillanın otuz yıllık mücadele sonucu hangi kazanımlarla kayıtsız şartsız geri çekilmek zorunda bırakıldığı. Bu eleştiriler konusunda neler söylemek istersiniz?
Abdullah Öcalan dışarıda olsa, onun Kürtleri temsil etmesini kabul mü edeceğiz yani? Hukukta temsilin şartları bellidir. Bu, demokratik bir seçimle tespit edilir. Ayrıca sınırsız bir yetki de vermez. Gündelik tabirle temsilci, milleti satma yetkisine sahip değildir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da temsilciler, sınırları belli ve denetime tabi bir yetkiye sahiptir.
Milli bir meselede müzakere iki çözüm ihtimali üzerinde yürütülür. Bağımlı milletin ayrılma hakkını kullanarak, bağımsız devlet kurması ya da ayrılma hakkını saklı tutarak, bir ya da birden fazla milletle federal ya da konfederal bir birlik içinde yer alması. Milli meselelerin çözümünde üçüncü bir ihtimal yoktur.
Öcalan’ın Diyarbekir Newrozu'nda okunan mesajında atıfta bulunduğu “ortak tarih”, “misakı milli”, “Çanakkale ruhu” ve İslam’a vurgu yapan düşüncelerini içeren “yeni paradigmasını” nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kim olduğu, kime hizmet ettiği konusunda Abdullah Öcalan yeterince açık davrandı. Daha işin başında MİT’le ilişki içinde olduğunu, ondan aldığı paralarla PKK’yi kurduğunu söyledi açıkça. Türk resmi ideolojisi ile ilişkisini de saklamadı. Bu nedenle, Öcalan paradigma değiştirdi fikri yanlış.
Türk resmi ideolojisinin esas çizgisini Türk-İslam sentezi oluşturmaktadır. TC’nin kuruluşundan sonra jeopolitik nedenlerle Türkler, kendilerine has bir laisizm temelinde resmi ideolojinin revize edilmiş bir versiyonunu türettiler. Kemalizm ya da Atatürkçülük dedikleri şey resmi ideolojinin bu yeni versiyonunu bir süre iktidarı tekelinde tutu. Ancak 1950’de Demokrat Partisi ile birlikte Türk-İslam sentezcileri yeniden iktidara geldiler. O günden bu güne iktidar, resmi ideolojinin bu iki kesimi arasındaki çekişmelere sahne olmaktadır.
Türk milliyetçiliğinin oluşumunda (ideolojide ve pratikte) Kürtlerin önemli bir payı var. Ziya Gökalp, Süleyman Nazif bunlardan ikisidir. Siyasi hayata aktif bir Kürt milliyetçisi olarak başlayan Saidi Nursi tarafından ya da adına başlatılan Nurculuk hareketi günümüzde Türk-İslam sentezi hareketinin omurgasını oluşturmaktadır. Apoculuk da Türk milliyetçiliğinin Kürt versiyonudur. Rol icabı bugüne kadar dışlanan Apoculuk yakın bir tarihte Türk milliyetçiliği panteonunda hak ettiği yeri alacak. Abdullah Öcalan adına kaleme alınan kitaplar Türk milliyetçilerinin başucu kitaplarını arasında yer almaktadır.
Yukarda da belirttiğim gibi TC’de resmi ideolojinin iki kanadı arasında iktidar mücadelesi günümüzde bile çekişmeli geçiyor. Kanatlar arasında iktidarın el değiştirmesi, kaçınılmaz olarak sistemin önemli bir unsuru olan Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yi de etkiliyor. Abdullah Öcalan, Kemalist akımın kanatları altında doğup büyüdü.  İktidarın el değiştirmesinden sonra resmi ideolojinin iki kanadı arasında yaşanan gerilimin bir benzeri de AKP ile Abdullah Öcalan ve PKK arasında oldu. Son on yıl yaşanan AKP-PKK çatışması, Türk resmi ideolojisinin iki kanadı arasındaki çatışmanın Kürdistan boyutunu oluşturuyordu. Nihayet Abdullah Öcalan ve ona bağlı olarak PKK, Türk başbakanının tabiriyle “hidayete erdi” ve böylece gerilim de son buldu. Türk-İslamcıların bu ikinci büyük zaferidir. Öcalan da ilk defa taraf değiştirmiyor. Geçmişte de iki kanat arasında bir gel-gidi var. Öcalan, Türk milliyetçiliğinin her kılığına girdi, ama Kürt milliyetçisi hiç olmadı.
Öcalan merkezli PKK ve BDP ile sürdürülen Kürt sorununun olası çözümüne ilişkin müzakerelerde bunun dışında kalan diğer Kürt örgütleri, sivil toplum kuruluşları, Ermeni, Süryani, Alevi ve kanaat önderleri temsilcilerinin bu sürecin içinde aktif yer almaları, sürece dahil olmaları gerekmiyor mu? Gerekiyorsa bunun mekanizmaları nasıl oluşturulmalıdır?
Kürdistan meselesi çözüm bulduğunda bütün mağdurların önü açılacak. İslam dünyasında gayri Müslimlerin en korkusuzca yaşadıkları ve haklarının teminat altına alındığı tek yer Güney Kürdistan. Gelecekte Kürdistan’ın diğer parçalarında da öyle olacak.
 Alevilerin durumu bir parça karışık. Yukarda onlarla ilgili bir iki şey söyledim; bir kaç şey daha ilave etmek istiyorum. Türk Alevilerinin rejimle bir problemi yok. Ayrıca onların Aleviliğinin ciddiye alınır bir yanı da yok. Mağdur olan Kürt Aleviler. Ayrıca Kürtler içinde de en çok mağdur olan kesim onlar. TC devleti Müslüman Kürtlere bir sopa vuruyorsa, Alevi Kürtlere iki sopa vuruyor. Bazı Aleviler, Kürt oldukları halde Kürt düşmanlığı yapıyorlar. Türklere yaranıp, belki bu sayede bir şey elde ederiz diyorlar, ama yanılıyorlar. Aleviliği Kürtlükten ayırmak tarihi, etnik ve kültürel hakikatlerle bağdaşmıyor. Ayrıca bu, onların çıkarları ile de bağdaşmıyor. Renan, “Kendisini millet olarak his eden her topluluk millettir” diyor.
Yukarda sözünü ettiğim nedenlerle, Alevilerin, ayrı bir millet olarak tarif edilmelerine itiraz etsem de, ilerde yapılacak bir referandumda ayrılmaya karar vermeleri halinde buna karşı çıkmam. Buna hakkım da olmaz zaten.
Ancak reel politik durum çok farklı. Aleviliği bir din olarak kabul ettirmek, Kürtlerin millet olarak kabul ettirmekten daha zor. Hatta imkansız. Aleviler Kürtlükten ayrılırlarsa, Aleviliği de terk etmek zorunda kalacaklar. Alevilerin önünde iki yol var. Yezidiler gibi, kadim Kürt inancının ve kültürünün saygın bir kalıntısı olarak, özerk bir statü ile bağımsız ya da federe Kürdistan içinde yaşamak ya da Türk-İslam içinde yok olup gitmek. Tercih kendilerinindir elbet.
Kürt ulusunun özerk, federe veya bağımsız bir siyasal statüye kavuşmadan Ortadoğu’da kalıcı bir barış istikrarın sağlanması mümkün müdür?
Barış ve istikrar izafi kavramlardır. Lozan’dan sonraki durum da bir anlamda barış ve istikrar olarak tarif edilebilir. Ancak dünya değişti Lozan’la tesis edilen “barış ve istikrar” artık işe yaramıyor. Yeni bir barış ve istikrar ihtiyaç var. Bu, yeni çatışma ve istikrarsızlıkları da beraberinde getirecek.
İki kavram arasında diyalektik bir ilişki var. Kainatın ve insanın cevherinde olan bir şey bu. Barış ve huzur insanlığın ezeli ve ebedi idealidir. Güzel bir ideal ve bunun mutlaka canlı tutulması gerekiyor. Aksi taktirde insanlık var olma heyecanını ve gerekçesini yitirecek.
Bu bağlamda insanlığın acil yapması gereken şey, aralarındaki ihtilafları savaş noktasına vardırmadan çözmek. Savaş büyük yıkımlara neden oluyor. İnsanlık savaşa son verebilirse en büyük idealini gerçekleştirmiş olacak. Ancak savaşı, insan doğasının vaz geçilmez bir özelliği olduğunu söyleyenler de var. Benim neslim savaş içinde doğdu, savaş içinde göçüp gidecek ve ne acıdır ki bu daha uzun bir süre böyle devam edecek.
Şu anda Kürtlerin bu felsefi problemlerle kafalarını meşgul edecek ne zamanları, ne de imkanları var. Onların yapması gereken, sağa sola sapmadan, bu savaş-barış, istikrasızlık-istikrar ortamında yolunu bulup bağımsızlıklarını elde etmek olmalıdır. Ondan sonra Allah kerim; insanlığın çıkarları neyi gerektiriyorsa o yapılacaktır.
Kürtler, eğer hükümet samimi ise müzakerelerin sadece MİT-Öcalan görüşmeleriyle sınırlı kalmaması, meclisin de sürece dahil olmasını istemekte. İktidar, Kürt sorununu resmiyette belgelendirmeden, muhataplığı resmi olarak kabul etmeden hala Kürtlerin varlığını suya yazılmış kelimelerle telaffuz etmiyor mu? Yeni anayasa tartışma ve önerilerini, “Akil İnsanlar Grubu” oluşumunu da dikkate alırsak sürece ne kadar umutla bakabiliriz?
Hükümet samimi, hem de çok samimi. Atacağımız bütün adımları açılım sürecinde attık, “Kürt meselesi diye bir mesele yok diye” bas bas bağırıyorlar. Buna rağmen Kürtler kendi kendilerine gelin-güveyi oluyorlar.
“Kürt sorununun resmiyette belgelenmesi”ne gelince. Türkler sadece verdikleri sözlere değil, yaptıkları antlaşmalara da sadık kalmamakta şöhret sahibidirler. Tanıyacakları hakların milletlerarası güvence altına alınması gerekir diyeceğim, ama Lozan Antlaşması ile hakları güvence altına alınan gayrimüslim azınlıkların başına gelenleri hatırlayınca,  bunun da çözüm olmayacağı aşikar. Ayrıca bu nedenle de doğru olan Kürtlerin ayrılmalarıdır.
Her şeye rağmen günümüzde Kürtler, geçmişte olduklarından daha iyi bir durumda. Gelişen teknoloji sayesinde seslerini duyurabiliyorlar. Ayrıca gerçekler bütünüyle ve uzun süre gizlenemiyor. Kürtler, kendilerine kurulan tuzakları eninde sonunda aşarak, varlıklarının tek teminatı olan Bağımsız Kürdistan Devletini kuracaklar, bundan şüphe edilmemelidir. Türkler yaklaşık bir yüzyıl boyunca eritemedikleri Kürtleri bundan sonra eritemezler. Çok yakın bir gelecekte Kürdistan’da, yüzyıldır yapılan zulümlere tepki olarak, çok katı bir Kürt milliyetçi dalgası yükselecek. Türkler akıllı bir millet olsalardı, ihtilafı bu noktalara vardırmazlardı. Boşuna kendilerine  “Etrakê bêidrak” dememişler anlaşılan.
Akil adamlar... Sedası kulağa hoş gelen bir söz… Bu kadar aptal insanın yaşadığı bir dünyada akil olmaktan daha güzel ne olabilir ki! Bu akil adamlardan bazılarını yakından tanıyorum, çoğu savaştan besleniyor. TC ile PKK arasında bir yerde durarak, iki tarafı da idare ediyorlar. Bu sayede bir o taraftan bir bu taraftan nasipleniyorlar. “Kürtler Vadisi” dizisinde onlara da nihayet bir rol verildi. Sahte savaşın sahte barışçıları.
cetin.ceko@gmail.com

Sunday, March 22, 2015

Tarkovski’nin peşindeki ‘iz sürücü’


Günseli Işık
07 Ocak 2015

Geoff Dyer
Bir yazar, sinema tarihinin en gizemli filmlerinden Stalker’ın peşine düşerse ne olur? Tarkovski’nin, seyirciyi eşiğine kadar götürdüğü ‘oda’ya erişmek yazara nasip olur mu? Günümüzün sıra dışı yazarlarından Geoff Dyer, Zona adlı kitabında bu sorulara cevap arıyor. Yazarın alışılmadık bir film okumasıyla kişisel bir yolculuk olarak ele aldığı Stalker yorumu, şimdi Türkçede. Dyer ile kitabını konuştuk.
Zona, Türkçede büyük bir yayınevi tarafından yayımlanan ilk kitabınız. Daha önce İçimdeki Yağmur, (Yoga For People Who Can’t Be Bothered To Do It) daha küçük bir yayınevince basılmış ama Türkiye’de pek dolaşıma girmemişti. Zona sizi Türkiye’deki okurlarla buluşturmak için doğru bir seçim mi?
(Gülüyor) Herhalde daha kötü bir seçim olamazdı diye düşünüyorum, çünkü kitabın ticari çekiciliğinin fazla olduğu söylenemez. Diğer taraftan, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmindeki yazar kahramanın kuzeniyle birlikte Stalker’ı (İz Sürücü) izlediği o muhteşem sahne hakkında uzun bir dipnot düştüğüme çok memnunum. Belki bu bile kitabın Türkiye’deki edebiyat ve sinema çevrelerince ilgi görmesine yetecektir!
Kitaptaki bazı yazıların daha önce kaleme alındığını söylüyorsunuz (The Guardian’da ve Durham Kitap Festivali’nde değerlendirilenler). Bir bütün olarak Stalker’ı ele almaya tam ne zaman ve nasıl karar verdiniz?
Tenis hakkında bir kitap yazmak üzere anlaşma yapmıştım, aslında bu pek akıllıca değildi, çünkü ne bir kitap için anlaşma yapmayı seviyordum ne de o tenis kitabını yazmak istiyordum. Sonra Britanya Film Enstitüsü’nde Stalker gösterildi, ben de filmin benim için ne ifade ettiğini anlattığım ve aslında hoşuma giden bir üslubu da tutturduğum kısa bir deneme yazdım. Böylece o tenis kitabını yazmamak için, tamamen eğlence amaçlı belki de pek de uygun olmayan, yine de çok hoşuma giden bir şekilde Stalker’ı özetlemeye giriştim. Nihayet basılması için tenis kitabı yerine Tarkovski kitabını teslim ettim ve hem Amerika’daki hem İngiltere’deki yayıncım, haklarını teslim edeyim, kitabın yazılmaya başladığı ve dönüştüğü hal arasındaki fark konusunda takdire şayan bir şekilde anlayış gösterdiler.
Film eleştirilerinde kuramlara, ideolojik yaklaşımlara daima yer verilir ancak kişisel tarih üzerinden yapılan okumaya pek rastlanmaz. Bu, üzerinde düşündüğüm bir konuydu ve kitabınızı okuduyunca bu açıdan çok memnun oldum. Bir anlamda sözlü tarih çalışması da sayılabilecek ve sinema tarihinin ‘seyirci’ ayağındaki eksiği de kapayan bu üslubu tercih etme sebebiniz neydi?
Aslında tam olarak bir seçim yoktu. Benim için kuram bir ölçüde ölmüştür. Goethe’nin, önce Walter Benjamin sonra da John Berger tarafından alıntılanan şu cümlesindeki hali hariç: “Ampirik olanın, kendisini incelenen nesneyle çok yakından özdeşleştiren hassas bir biçimi var ki, bu nihayet kurama dönüşüyor.” Üslup, filmle ilgili yazmaya başladığım andan itibaren beliren üsluptu. Seyirci konusundaki bakış açımda önemli nokta şu: Hiçbir zaman belirli bir seyircinin temsilcisi olmaya çalışmadım ve tek bir seyirci türünü de tutmadım.
Anlatının üslubu kişisel olsa da çağrışımlar ve referanslar çok geniş ve farklı disiplinlerden. Filmi tekrar (ya da tekrar tekrar) izlemek dışında kitap için filmle ilgili başka çalışmalar yaptınız mı?
Tam olarak araştırma yaptığım söylenemez ama filmin her boyutuyla son derece ilgiliydim ve bu şekilde filmle ilgili bulabildiğim her şeye ulaştım.
Bir başka önemli sanatçı, D.H. Lawrence hakkında da bir kitap yazdınız. Lawrence’ın sizde yazar olma isteği uyandırdığını söylemiştiniz. Tarkovski’yi sizin için özel yapan ne? O da sizde bir yönetmen olma isteği mi doğuruyor?
Film yapmaya yönelik hiçbir arzum yok. Yazı hayatında sevdiğim nokta, bir kitap yazmak için kimseden izin almak zorunda olmamanız; öneri taslakları hazırlamak, ödenek bulmak zorunda değilsiniz. Zamanınız olduğu sürece sadece yazıyorsunuz. Öte yandan, film yapmak için her zaman izne ihtiyacınız var ve elbette bir sonraki aşamaya geçebilmek için de paraya. Benim için bu, sonucunun ve getirisinin devasa olacağını görebilsem de, bir tür cehennemi andırıyor. Şimdi Los Angeles’ta yaşadığım için bunu çok daha güçlü bir şekilde hissediyorum.
Bunca izleme, bu kadar çalışma sonunda bir şansınız olsa Tarkovski’ye film hakkında ne sormak isterdiniz?
Bir şey sormak istemezdim, pek çok söyleşisini okudum ama söylediği şeylerin çoğu benim için pek de aydınlatıcı değildi. Başka insanların görüşlerinden eklemeler yapmayı isterdim ama kitabı bitirdikten sonra öğrendiğim şeyler oldu. Film editörü Walter Murch örneğin, kitabın yayımlanması sırasında yapılan sempozyumda film hakkında muhteşem şeyler söyledi.
Doğru anladıysam, Tarkovski’nin, inancın tamamen ve sonuna kadar bir sınama olduğu yönündeki fikrine katılıyorsunuz. Öyleyse ‘Oda’ ve ‘Bölge’ hakkında –Tarkovski’den alıntılar da yaparak- olumsuz yönde kesin hükme varmanızın  sebebi nedir?
Filmle ilgili nihai bir sonuca vardığımı sanmıyorum. Oda’nın etkisi konusundaki bütün o şüpheler de zaten filmi bu kadar muhteşem yapan şeylerden.
Sizin de zaman zaman yaptığınız gibi film Hıristiyanlık motifleriyle yorumlanabilecek özelliklere sahip. Yine de bazı şeylerin belirsiz kaldığı ya da tam ters ikili yorumlara imkân verdiği de ortada. Öte yandan, İslam referanslarıyla baktığımda pek çok şeyin daha net olarak yerli yerine oturabildiğini gördüm. Bu yorum ya da Tarkovski’nin inanca bakışının İslam’a daha yakın olma ihtimali hakkında ne düşünürsünüz?
Bu konuda bakış açımın son derece kısıtlı olduğuna eminim, çünkü din konusunda oldukça cahilim. Film sürekli olarak bizi bir tür alegorik ve dinî okumaya teşvik ediyor ama daha sonra alegorik yapı hızla parçalanmaya başlıyor. Olması gerektiği gibi. Alegoriler ilgi çekici sayılmaz, sizce de öyle değil mi? Bence filmi iyi yapan en önemli unsurlar, herhangi bir alegorik düzene yenik düşmeye karşı koyan unsurlar.
Nihayetinde kendi ‘oda’nıza erişebildiniz mi?
Aslında ‘oda’ya yazarken eriştim. Yazmak bir süre için benim en derin arzum oldu. Bu elbette geçici bir tamamlanmışlık haliydi.
Kurmaca ve gerçek arasında kesin bir ayrımı reddettiğinizi biliyorum. Bildiğiniz gibi, Kuzey Kore hakkındaki Röportaj (The Interview) filmiyle ilgili bir kriz yaşandı. Öyle görünüyor ki kimi durumlarda kurmaca ve gerçeklik arasındaki çizgi silikleşebiliyor. Kitabınız bağlamında bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu kitabın yapısına bağlı biraz da. Bazı kitapların doğru olması ve anlatılanların güvenilir bir belgesinin bulunması gerekiyor. Benim ilgi alanıma daha çok bu yükümlülüğün pek olmadığı türler giriyor. Bazı çağdaşlarımın inandığı gibi ben, özellikle örgünün konvansiyonlarına bağlı olan romanın, belgesel doğruluk fikrine bağlı olmayan şeyleri ifade etmek için otomatik bir araç olduğuna inanmıyorum. Zona’ya gelince, o Davis Thomson’un referans kitabı A Biographical Dictionary of Film (Biyografik Sinema Sözlüğü) için söylediği gibi, bazı açılardan sinemaya gitmek hakkında bir roman. 
Bir yazar, sinema tarihinin en gizemli filmlerinden Stalker’ın peşine düşerse ne olur? Tarkovski’nin, seyirciyi eşiğine kadar götürdüğü ‘oda’ya erişmek yazara nasip olur mu? Günümüzün sıra dışı yazarlarından Geoff Dyer, Zona adlı kitabında bu sorulara cevap arıyor. Yazarın alışılmadık bir film okumasıyla kişisel bir yolculuk olarak ele aldığı Stalker yorumu, şimdi Türkçede. Dyer ile kitabını konuştuk.
Zona, Türkçede büyük bir yayınevi tarafından yayımlanan ilk kitabınız. Daha önce İçimdeki Yağmur, (Yoga For People Who Can’t Be Bothered To Do It) daha küçük bir yayınevince basılmış ama Türkiye’de pek dolaşıma girmemişti. Zona sizi Türkiye’deki okurlarla buluşturmak için doğru bir seçim mi?
(Gülüyor) Herhalde daha kötü bir seçim olamazdı diye düşünüyorum, çünkü kitabın ticari çekiciliğinin fazla olduğu söylenemez. Diğer taraftan, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmindeki yazar kahramanın kuzeniyle birlikte Stalker’ı (İz Sürücü) izlediği o muhteşem sahne hakkında uzun bir dipnot düştüğüme çok memnunum. Belki bu bile kitabın Türkiye’deki edebiyat ve sinema çevrelerince ilgi görmesine yetecektir!
Kitaptaki bazı yazıların daha önce kaleme alındığını söylüyorsunuz (The Guardian’da ve Durham Kitap Festivali’nde değerlendirilenler). Bir bütün olarak Stalker’ı ele almaya tam ne zaman ve nasıl karar verdiniz?
Tenis hakkında bir kitap yazmak üzere anlaşma yapmıştım, aslında bu pek akıllıca değildi, çünkü ne bir kitap için anlaşma yapmayı seviyordum ne de o tenis kitabını yazmak istiyordum. Sonra Britanya Film Enstitüsü’nde Stalker gösterildi, ben de filmin benim için ne ifade ettiğini anlattığım ve aslında hoşuma giden bir üslubu da tutturduğum kısa bir deneme yazdım. Böylece o tenis kitabını yazmamak için, tamamen eğlence amaçlı belki de pek de uygun olmayan, yine de çok hoşuma giden bir şekilde Stalker’ı özetlemeye giriştim. Nihayet basılması için tenis kitabı yerine Tarkovski kitabını teslim ettim ve hem Amerika’daki hem İngiltere’deki yayıncım, haklarını teslim edeyim, kitabın yazılmaya başladığı ve dönüştüğü hal arasındaki fark konusunda takdire şayan bir şekilde anlayış gösterdiler.
Film eleştirilerinde kuramlara, ideolojik yaklaşımlara daima yer verilir ancak kişisel tarih üzerinden yapılan okumaya pek rastlanmaz. Bu, üzerinde düşündüğüm bir konuydu ve kitabınızı okuduyunca bu açıdan çok memnun oldum. Bir anlamda sözlü tarih çalışması da sayılabilecek ve sinema tarihinin ‘seyirci’ ayağındaki eksiği de kapayan bu üslubu tercih etme sebebiniz neydi?
Aslında tam olarak bir seçim yoktu. Benim için kuram bir ölçüde ölmüştür. Goethe’nin, önce Walter Benjamin sonra da John Berger tarafından alıntılanan şu cümlesindeki hali hariç: “Ampirik olanın, kendisini incelenen nesneyle çok yakından özdeşleştiren hassas bir biçimi var ki, bu nihayet kurama dönüşüyor.” Üslup, filmle ilgili yazmaya başladığım andan itibaren beliren üsluptu. Seyirci konusundaki bakış açımda önemli nokta şu: Hiçbir zaman belirli bir seyircinin temsilcisi olmaya çalışmadım ve tek bir seyirci türünü de tutmadım.
Anlatının üslubu kişisel olsa da çağrışımlar ve referanslar çok geniş ve farklı disiplinlerden. Filmi tekrar (ya da tekrar tekrar) izlemek dışında kitap için filmle ilgili başka çalışmalar yaptınız mı?
Tam olarak araştırma yaptığım söylenemez ama filmin her boyutuyla son derece ilgiliydim ve bu şekilde filmle ilgili bulabildiğim her şeye ulaştım.
Bir başka önemli sanatçı, D.H. Lawrence hakkında da bir kitap yazdınız. Lawrence’ın sizde yazar olma isteği uyandırdığını söylemiştiniz. Tarkovski’yi sizin için özel yapan ne? O da sizde bir yönetmen olma isteği mi doğuruyor?
Film yapmaya yönelik hiçbir arzum yok. Yazı hayatında sevdiğim nokta, bir kitap yazmak için kimseden izin almak zorunda olmamanız; öneri taslakları hazırlamak, ödenek bulmak zorunda değilsiniz. Zamanınız olduğu sürece sadece yazıyorsunuz. Öte yandan, film yapmak için her zaman izne ihtiyacınız var ve elbette bir sonraki aşamaya geçebilmek için de paraya. Benim için bu, sonucunun ve getirisinin devasa olacağını görebilsem de, bir tür cehennemi andırıyor. Şimdi Los Angeles’ta yaşadığım için bunu çok daha güçlü bir şekilde hissediyorum.
Bunca izleme, bu kadar çalışma sonunda bir şansınız olsa Tarkovski’ye film hakkında ne sormak isterdiniz?
Bir şey sormak istemezdim, pek çok söyleşisini okudum ama söylediği şeylerin çoğu benim için pek de aydınlatıcı değildi. Başka insanların görüşlerinden eklemeler yapmayı isterdim ama kitabı bitirdikten sonra öğrendiğim şeyler oldu. Film editörü Walter Murch örneğin, kitabın yayımlanması sırasında yapılan sempozyumda film hakkında muhteşem şeyler söyledi.
Doğru anladıysam, Tarkovski’nin, inancın tamamen ve sonuna kadar bir sınama olduğu yönündeki fikrine katılıyorsunuz. Öyleyse ‘Oda’ ve ‘Bölge’ hakkında –Tarkovski’den alıntılar da yaparak- olumsuz yönde kesin hükme varmanızın  sebebi nedir?
Filmle ilgili nihai bir sonuca vardığımı sanmıyorum. Oda’nın etkisi konusundaki bütün o şüpheler de zaten filmi bu kadar muhteşem yapan şeylerden.
Sizin de zaman zaman yaptığınız gibi film Hıristiyanlık motifleriyle yorumlanabilecek özelliklere sahip. Yine de bazı şeylerin belirsiz kaldığı ya da tam ters ikili yorumlara imkân verdiği de ortada. Öte yandan, İslam referanslarıyla baktığımda pek çok şeyin daha net olarak yerli yerine oturabildiğini gördüm. Bu yorum ya da Tarkovski’nin inanca bakışının İslam’a daha yakın olma ihtimali hakkında ne düşünürsünüz?
Bu konuda bakış açımın son derece kısıtlı olduğuna eminim, çünkü din konusunda oldukça cahilim. Film sürekli olarak bizi bir tür alegorik ve dinî okumaya teşvik ediyor ama daha sonra alegorik yapı hızla parçalanmaya başlıyor. Olması gerektiği gibi. Alegoriler ilgi çekici sayılmaz, sizce de öyle değil mi? Bence filmi iyi yapan en önemli unsurlar, herhangi bir alegorik düzene yenik düşmeye karşı koyan unsurlar.
Nihayetinde kendi ‘oda’nıza erişebildiniz mi?
Aslında ‘oda’ya yazarken eriştim. Yazmak bir süre için benim en derin arzum oldu. Bu elbette geçici bir tamamlanmışlık haliydi.
Kurmaca ve gerçek arasında kesin bir ayrımı reddettiğinizi biliyorum. Bildiğiniz gibi, Kuzey Kore hakkındaki Röportaj (The Interview) filmiyle ilgili bir kriz yaşandı. Öyle görünüyor ki kimi durumlarda kurmaca ve gerçeklik arasındaki çizgi silikleşebiliyor. Kitabınız bağlamında bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu kitabın yapısına bağlı biraz da. Bazı kitapların doğru olması ve anlatılanların güvenilir bir belgesinin bulunması gerekiyor. Benim ilgi alanıma daha çok bu yükümlülüğün pek olmadığı türler giriyor. Bazı çağdaşlarımın inandığı gibi ben, özellikle örgünün konvansiyonlarına bağlı olan romanın, belgesel doğruluk fikrine bağlı olmayan şeyleri ifade etmek için otomatik bir araç olduğuna inanmıyorum. Zona’ya gelince, o Davis Thomson’un referans kitabı A Biographical Dictionary of Film (Biyografik Sinema Sözlüğü) için söylediği gibi, bazı açılardan sinemaya gitmek hakkında bir roman. 


Tuesday, October 14, 2014

Bir devrin kamera arkası!

Cumhuriyet Kitap’ta Mevsimler üzerine söyleşi
Cumhuriyet Kitap‘ın 9 Ekim 2014 tarihli 1286. sayısından alınmıştır. 

Gün Zileli ile “Mevsimler” adlı yeni romanını ve otobiyografik beşlemesini konuştuk.

 Bir devrin kamera arkası!
  
Gün Zileli, Mevsimler adlı yeni romanında, üst ve orta sınıftan, isyankâr, maceracı, bireyci, idealleri olan, çağın hâkim duygularıyla sarmalanan, 1930 ve 1940′lı sol kuşakların ve sınıfsal yapıdaki değişimlerin öyküsünü, fraksiyonlara bölünen sol’un iç mücadeleleri çerçevesinde dört mevsimde edebiyata taşıyor. Söyleşide otobiyografik beşlisi Ev (1946-1954), Yarılma (1954-1972), Havariler (1972-1983), Sapak (1983-1992), Sığınmacılar (1990-2000, Londra)’ı da konu ettiğimiz Zileli, beşlisinde yaşamının ilk yıllarından başlayarak sol mücadele içindeki gelişimini paylaşıyor okurlarla. Gün Zileli ile Mevsimler adlı romanını ve otobiyografik beşlemesini konuştuk.


Gamze AKDEMİR


- Çekilen, itilen veya gönüllü katılan bireyin dönüşüme hazırlanması, birey üzerinde bir siyasal inşa, adım adım, içselleştire içselleştire. Bunun da ifadesidir diyebilir miyiz Mevsimler için.

- Bir akım var o yıllarda. Bir heyecan var. O akıma, heyecana öncelikle üst ve orta sınıf çocukları kapılıyor. Özellikle 1960′larda liderlik yapanlar üst ve orta sınıftan gelenler. Gediz memur çocuğu, Suat büyükelçi çocuğu, Rü Demokrat Parti’nin ileri gelenlerinden birinin kızı.

1960’lı yıllardan 1970’li yıllara geçildiğinde sınıfsal yapıda bir değişim meydana geliyor. Bu durumda Suat gibi karakterler hızla o değişime adapte oluyorlar. Mesela Suat, klasik müzikle yetişmesine rağmen halk müziğine yöneliyor. Bunlar hep dönem ruhuyla ilgili.

’1930 DOĞUMLULARIN ROLÜ UNUTULDU! ONU DA GÖSTERMEK İSTEDİM’

- Memur çocuğu olmayı neden vurguladınız?

- Memur çocukları yetişme tarzları nedeniyle çekingen bir karaktere sahiptirler genellikle. Gediz’in kafasından geçen düşüncelerde olduğu gibi, bir limon bile satmayı beceremezler. Dolayısıyla yıkımları da daha trajik olur. Nitekim öyle olmuştur. Atok bunun en tipik örneğidir. Bir de 1930’lu yıllarda doğanlar ön planda romanda…

-Neden 1930’lular?

-Füruzan’ın romanında 1947’liler, yani genellikle 1940’lılar vurgulandı. 1960’larda yirmili yaşlarını yaşayan 1940’lılar doğal olarak bu mücadelenin sahibi gibi gözüktü. 1930’larda doğanların mücadeledeki rolleri görünmez oldu. Oysa onların rolü çok önemlidir. 1940’lılar kadar gürültü patırtı yapmamışlardır ama aslında isyancı bir kuşaktır. Atok bunu temsil ediyor romanda. Ama 1940’lılar gibi ideallere sıkı sıkıya bağlı, hatta dogmatik bir isyancılık değildir Atok’unki. Daha bireycidir ama aynı zamanda daha özgürlükçüdür. Örneğin bu kuşak, bana soracak olursanız, 1940’lılardan daha esprilidir. Bunun en iyi kanıtı, Türkiye edebiyatının en ironik romanlarını yazan Oğuz Atay’ın 1930’lular kuşağından olmasıdır. Şimdi, yine Atok’u ele alacak olursak, Atok o delişmen maceracılığıyla gidip lejyoner oluyor. Fazlasıyla anti-emperyalist 1940’lı kuşak sömürge ordularında paralı asker olmayı aklının köşesinden bile geçirmezdi. İşte böyle farklılıklar var. Ama her şeye rağmen ben 1930’luları daha sevimli buluyorum. 1940’lılar gibi çatık kaşlı değiller en azından.


‘SOL’UN GELENEĞİ ZİNCİRLEME FRAKSİYONLAR DOĞURDU’

- Gediz, Sol’un hızına yetişmekte de zorlanıyor, bir yandan da fraksiyonlar arasında mekik dokuyor… Çelişkili bir durum değil mi?

- Teorik yetersizliği bu mekik dokumaya yol açmış olabilir. Tabii bu fraksiyon bolluğunun sol’un geleneğiyle de yakın bağı var. Katı merkeziyetçilik ve fraksiyon yasağı, ironik bir şekilde solda fraksiyon bolluğuna neden olmuştur. Bu iş Lenin’le başladı ve giderek bir gelenek halini aldı. Bir şeyi ne kadar yasaklarsanız o kadar teşvik etmiş olursunuz. Türkiye İşçi Partisi (TİP) görece bu geleneğin dışında bir partiydi başlangıçta. Çünkü Komintern geleneğiyle bağı zayıftı, tüm sol’u kucaklayan bir havuz gibiydi. Ama bu olumlu durum fazla sürmedi. 1960’ların ikinci yarısından itibaren Komintern geleneği sol’a hâkim oldu. Gediz’in daha işin başında bu fraksiyon trafiğinin içine düşmesi ne kadar acıklı ve ne kadar ironik. Çocuğun zaten bilgisi kısıtlı, bir de bu tür entrikalarla başa çıkmak zorunda kalması… Yine de fena sayılmaz.

‘FRAKSİYONLAR BİRBİRLERİNE DÜŞMAN KESİLDİ’

- TİP’ten çıkan fraksiyonların da izini sürüyoruz roman boyu.

- Evet. Bu belki işin başında, bu fraksiyonların gelişme çizgisini bilmeyen okuyucuyu biraz şaşırtabilir ama aslında romanın akışı içinde şu ya da bu fraksiyondan olmanın pek de önemli olmadığı anlaşılacaktır. Bunun en iyi örneği Gediz’in yaşadıkları. Hayat devam ediyor, insanlar yaşamaya devam ediyor, aşklar devam ediyor. İnsanların hayatını domine eder gibi görünen fraksiyonlar ise cansız nesneler olarak dökülüp gidiyorlar. Kısacası, bunların bilinmesi o kadar şart da değil. Roman bir yandan da aslında gerçek hayatta fraksiyon farklarının hiçbir önemi olmadığını gösteriyor bence.

- 12 Mart darbesinde bir bunalıma giriyor Gediz. 12 Eylül’de de farklı değil. İçine kapanıyor. Toplumda birçok kişiye, kimliğe karşılık geliyor hissettikleri.

- O çok tipiktir, örgütün çok ön planlarında olmayanlar, o hareketli ortam dağılınca -mesela romandaki o SBF (Siyasal Bilgiler Fakültesi) kantinini düşünün- boşluğa düşerler. Suat ile Rü bunu pek yaşamıyor gibi ama Gediz yaşıyor. Çünkü örgütler, ne kadar “kitle”, “halk”, “taban” lafları ederlerse etsinler aslında sadece merkezdeki ayrıcalıklıları korumayı hedeflerler. 12 Mart’tan sonra koca Dev-Genç örgütünü yirmi şehir gerillasının cephe gerisi haline getirdiler, aslında fiilen pasifleştirdiler. 12 Eylül’den sonra da örgütler bütün taraftarlarıyla birlikte direnmek yerine, taraftarlarını ortada bırakıp sadece kendi ‘kadro’larını gizlemekle ilgilendiler. Kısacası, örgüt dediğimiz yaratık, aynı bencil insanlar gibi kendisinden başkasını düşünmez.


‘MUHALİFİN SONU BELLİ: TECRİT!’

- 1970’lerde de aynı şey geliyor Gediz’in başına. Ama bu sefer biraz daha bilinçli görünüyor. En azından, örgütteki eksen kaymasını saptayabiliyor.
.
- Doğru. Ama bu onu örgütle karşı karşıya getirebilirdi. Örgütle yeniden bağ kurabilseydi bu kesinlikle olacaktı. Nitekim Suat’ın yaşadıkları ortada.

- Zaman zaman nükseden bir bellek kaybı var. O bellek kaybı nasıl bir anıştırma?

- Toplumsal bellek kaybına ya da travmalarla baş edememeye işaret ediyor denilebilir.

‘ÖRGÜTLER 12 EYLÜL’DE DİRENMEDİLER. CUNTACILAR BİLE ŞAŞIRDI’

- Çatışmalar yoğunlaştıkça toplumun politize olma sürecinin tersine dönmesini de okuyoruz. Kimi zaman sahile inip insanları, sıradan hayatı gözlemleyen Gediz’e göre de, örgütlerin lokomotifi ile halkın lokomotifi ters yönlerde seyrediyor. O halkla kopuşu da imliyor roman.

- O kopuş çok kesin. Örgütler mahallelerde o kadar hummalı bir faaliyet içindeydiler ki gözleri dünyayı görmedi. Her biri sadece güç toplama peşindeydi, topluyorlardı da. Oysa halk başka bir süreç içine girmişti. 1974′te sol’a akan kitleler, 1979-80′e gelindiğinde sol’dan, daha doğrusu siyasi çatışmalardan kaçmaya başlamıştı. Örgütler bunu göremedi. Onlar sadece kendilerine gelen on kişiyi gördüler, kaçan yüz kişiyi göremediler. Darbeden sonra da yine örgüt bencilliği ile içlerine kapandılar ve direnmediler. Buna cuntacılar bile şaşırdı. Hani bir yumruk atarsın, yarısı boşa gider ya öyle oldu.

- Sayısız insan işkencedeydi, herkesi dağıttılar da öte yandan.

- Elbette ama sol’un güçleriyle bağlantılı bakarsan yine de bir direniş olabilirdi.

- Sol ona, yüze bölünmüştü.

- Bölünmenin çok etkisi var, fakat en azından o anda bunu geri planda tutabilirlerdi. Bir araya gelmek için bile bir çabaları olmadı.


‘SUAT, HER ÜÇ DÖNEMİN DE DEVRİMCİ PROTOTİPİDİR’

- Bu noktada Suat nasıl bir simge? Avrupa’da okumuş, babası Büyükelçi. Burjuvaziye karşı, bu nedenle ailesini bile reddediyor. Babası öldüğünde miras kalan evi satarak harekete bağışlayacak denli davaya adanmış.

- O dönem açısından böyle daire falan bağışlamak çok önemli bir özveri olarak görülmezdi, hatta doğal, olması gereken şeylerdi bunlar. Yüksek bir ruh hali sarmıştı insanları. Kimsenin gözünde mülkiyet, para falan yoktu.

Suat, her üç dönemin de, ‘60, ‘70 ve ‘80′lerin devrimci prototipidir. 1960′larda büyük idealler peşindedir ve müthiş bir atılım içindedir. Militanlaşan entelektüeli temsil eder. 70′lerde büyük bir dönüşüm geçirdiğini zanneder, militan, parti önderi, illegal çalışmalar içinde popülist bir parti önderi haline gelir, entelektüellik değerden düşmüş, işçicilik ve popülizm her yanı kaplamıştır. 1980′lerde ise hayal kırıklıkları içindeki bir entelektüele dönüşür yeniden. Tabii bir de 1980’lerde artık örgütlerin tekeli kırılmaya başlamıştır, kapalı devre okumalar sona ermiştir. Suat, olumlu ve olumsuz yönleriyle bu değişimleri temsil eder.

- O sorgulamalar ve örselenmeler kişilerin salt benliğinde değil sağlıklarında da beliriyor, başta sağlığı bozulan Suat mesela. Bir devrin ve kuşağın durumuna da işaret ediyor adeta.

- Çok doğru. Yaşamayı unuttuğunu düşünüyor. Asla teslim olmuyor ama devrimi sorguluyor. Proletarya diktatörlüğünü sorguluyor, ‘Pek çok şeyi körü körüne yaptık. İlkelliği sosyalizm sandık’ diyor mesela. Hep tek kaynaktan beslendiklerini, kapalı devre okumalarla beyinlerinin yıkandığını düşünüyor. Orada bir çözülme yaşıyor. Tabii bir insandan her zaman çok ideal davranışlar da beklememek lazım. Mevsimler’deki hiçbir karakter ideal değildir. Yani gerçek hayattaki gibi.

‘BENCE ÖRGÜTLER İLE İDARE ARASINDA ZIMNİ BİR ANLAŞMA VARDI’

- Örgüt tecriti de devlet tecritinden farksız.

- Hatta ben örgütler ile idare arasında zımni bir anlaşma olduğunu bile düşünüyorum. Mesela romandaki olayda ışıkların sönmesi. Niye o anda söndü, kim söndürdü? Örgütler şu teoriyle hareket ediyorlardı: ‘bizden kopan karşı tarafa gider’. Yani idarenin adamı olur. Cezaevlerinde örgütlerden kopan bağımsızlar vardı, onları hiç istemiyorlardı. Çünkü bağımsızlar örgütlerin o teorisini zayıflatıyorlardı. Örgütten kopmuşlardı ama idarenin de adamı olmamışlardı, itirafçı olmamışlardı. O nedenle örgütler, bağımsızlar idareye gitmek zorunda kalsınlar diye büyük baskı yapıyorlardı. Yani örgütler itiyor, idare de çekiyordu, işte aralarındaki zımni anlaşma buydu. Aytekin Yılmaz kitaplarında bunları çok net anlatır. Sol, sağ’a karşı mücadelesine harcadığı enerjinin daha fazlasını kendi içindeki mücadelelere harcadı. Sağ’da, sol’daki kadar örgüt içinde infaz olduğunu sanmıyorum. Bu Stalin’in paranoyasıyla kökleşen o katı gelenekten geliyor yine. Hep söylerim; Stalin, Hitler’den bile daha fazla komünist öldürmüştür. Şunu da ekleyeyim: Stalin’in öldürdüğü Stalinistlerin sayısı Troçkistlerin sayısından bir hayli kabarıktır.

‘BU KESİNLİKLE SİYASAL BİR ROMAN DEĞİLDİR’

- Siyasal bir roman olarak nitelemiyorsunuz Mevsimler’i.

- Siyasal olaylar içindeki insanlar etrafında gelişse de kesinlikle siyasal bir roman değildir. Çünkü siyasal romandan bir nevi siyasi bildirimler veya mesajlar falan anlaşılıyor. Siyasi romanda bireylere, hayatlarına yeterince önem verilmez. Mevsimler ise bireyi merkeze alıyor. Bütünüyle bir devrin kamera arkasıdır. Kamera arkasında görünen, örgütlerin yıkımının altında kalan bireylerin trajedisidir. Diğer roman kahramanlarından farklı olarak yoksul bir aileden gelen Sibel karakterinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sibel, bence örgütsel baskıyı en ağır tarafından yaşamış bir karakter. Kendini nasıl savundu, nasıl bir yaşam sürdü? Bence romanın esas önemli yanları bunlardır, cansız ve renksiz fraksiyonların örttüğü ölü toprağının içinden ışıldayan gerçek insan karakterleridir. Sırları dökülen fraksiyon ve örgütler aynasından artık sahte yansımaları değil, sırları dökülüp cama dönüşmüş aynanın ardında, bugüne kadar saklanmak istenmiş hayattan insanları görüveririz.

- Halis’e gelirsek, o, dönemin ruhundan neyi temsil ediyor?

- O dönemde işçinin nasıl idealleştirildiğini, gerçek hayatta olmayan işçi kahramanlar yaratıldığını anlatıyor Halis karakteri. Daha doğrusu, entelektüeller ve örgütler, diğer insanlardan insani zaaflar ve özellikler bakımından pek bir farkı olmayan Halis’ten “işçi önderi” bir Halis yaratırlar. İşin esasında bu bir ideolojik mistifikasyondur. Her örgüt bir ideolojiye, her ideoloji bir sınıfsal idole ihtiyaç duyar. Oysa gerçek hayattaki işçiler, diğer sınıflardan insanlar gibi birçok insanî zaaf ve özelliklere sahiptir. Elbette sömürülen bir sınıfa mensup olmaktan gelen birçok olumlu özellik (dayanışma ruhu, mücadelecilik, paylaşımcılık vb.) barındırabilecekleri gibi, yine sömürülen bir insan olmanın getirdiği birçok olumsuz özelliğe de sahip olabilirler (patron yalakalığı, sınıf atlama özlemi, baskı karşısında çabucak boyun eğme, kültürden yoksunluk gibi).  Geçmişte solun en büyük hatalarından biri de işçi ya da işçi sınıfı mistifikasyonuna doludizgin koşmasıdır. Bunun yarattığı hayal kırıklıkları da az değildir. Sanırım Halis, bu hayal kırıklığının tecessüm etmiş hali.

‘EV’, ‘YARILMA’, ‘HAVARİLER’, ‘SAPAK’, ‘SIGINMACILAR’…

- Beş kitaptan oluşan otobiyografik kitaplarınızı da konuşmak isterim. Ev’le başlıyor.

- Ev’de doğumumla İstanbul’a taşındığımız tarih olan 1954 arası dönemi, ailemi, yakınlarımı, çocukluk mahallelerini anlattım. Yarılma (1954-1972) İstanbul’a gelişimizle başlar. Çocukluğumun Arnavutköy’deki geri kalanını anlattıktan sonra 1960’ların fırtınalı yıllarına yelken açar. “Yarılma” adı, fraksiyon bölünmesinin adeta canlı bir organizmanın bir balta ya da satır darbesiyle ortadan derin ve keskin bir biçimde yarılmasına işaret etmektedir. Bunun sol mücadeleye verdiği zarara ve sol mücadele içindeki gelişimine odaklanır ve Denizler’in idamıyla biter.
Havariler (1972-1983)’de de hizipler meselesi vardır. 1974′te tüm fraksiyonların temsilcileri dışarı çıktılar ve sol’a müthiş bir yöneliş olduğunu gördüler. Her fraksiyon toplum denizine attığı ağla karaya çok sayıda taraftar çekti. Bunu yaparken, elbette öldürülmüş “peygamber” ya da “aziz”lerin izinden giden havariler olduklarını kanıtlamak zorundaydılar. Gerçekte öyle olmasa da.

Sapak (1983-1992) 12 Eylül sonrası, Aydınlık hareketi içindeki bölünmeleri ve benim anarşizme varışımı anlatır. 1992′nin sonlarında tüm bu fraksiyon meseleleri, genel olarak sosyalizm sorunları üzerine derinlemesine düşündüm. 1980′li yıllarda yirmi yıllık bilgilerimin çoğunu yeniden gözden geçirdim, sorguladım. Yine de hep Marksizm içinde bir yenilenme olur umudundaydım. Sonunda, I. Enternasyonal’de Marx’la Bakunin arasında devlet konusunda cereyan eden tartışmada Bakunin’in haklı olduğuna karar verdim ve anarşist oldum. Bu benim “sapak”ımdı.

Sığınmacılar (1990-2000) ise Londra’daki göçmen hayatımın on yılını anlatmaktadır. Londra’ya gidişimle başlar ve Milenyumla biter.

‘GEZİ, SOL’DA ÖNEMLİ BİR KIRILMA NOKTASI’

- Günümüzdeki sol’u nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Gezi isyanı sol’da önemli bir kırılma noktası oldu. İnsanlar özgür toplumun küçük bir modelini Gezi Parkı’nda gösterdiler. Sol fraksiyonlar gördüler ki, “öncü” partinin önderliği olmadan da insanlar pekâlâ alanlara çıkabiliyor, çok güzel dayanışmalar kurabiliyorlar. Sol da artık bunu değerlendiriyor bence.

Sol’da şu da bir gerçek ki; “eski” ile “yeni” hem iç içe ve hem mücadele halinde. Bu bir süre devam edecektir. Bir de 1980′lerde de olmuştu şimdi de oluyor; sol genel olarak özgürlüklerin değerini 12 Eylül darbesiyle kavradı. Ondan önce sınıf meselesinden hareketle ‘sömürüyü kaldıracağız’ inancını öne çıkarır, özgürlükleri ise geçiştirirdi. Ne zamanki 12 Eylül’le birlikte her türlü özgürlük kaybedildi ve ağır baskıya uğrandı, o zaman özgürlük solun gözünde değer kazandı. Stalin’in sorgulanması da bu temelde başlamıştır. 12 Eylül’den sonra, önceleri solun asla yüz vermediği feminizm, LBGT gibi akımlar solda kendilerine ifade olanağı bulabildiler. Türkiye’de hiçbir zaman kendine alan bulamamış olan anarşizm, bundan sonra parladı.

Bugün de AKP iktidarı, aynı 12 Eylül’den sonra olduğu gibi, diktatörce yönelimleriyle sol’da özgürlükçü değerlerin yükselmesine katkıda bulunmaktadır. Her şerde bir hayır vardır.


Mevsimler/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/355 s.
Ev (1946-1954)/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/136 s.
Yarılma (1954-1972)/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/613 s.
Havariler (1972-1983)/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/574 s.
Sapak (1983-1992)/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/290 s.
Sığınmacılar (1990-2000, Londra)/ Gün Zileli/ İletişim Yayınları/380 s.

Thursday, June 26, 2014

Nilüfer Koç: “Kürtler artık başkaları tarafından yönetilmek istemiyor”

Kürt Ulusal Kongresi (KNK) Eş Başkanı Nilüfer Koç’la üç bölümlük söyleşimizin bu son bölümünde, Rojava devriminin dört parçadaki Kürtler açısından politik anlamını, Rojava’nın sunduğu toplumsal modeli, yeni gelişen bu sürecin sosyalizm ve sol ile ilişkisini konuştuk
Murat Bay: Şu anda Ortadoğu denkleminde kabul edilemez bulunan şey Kürtlerin ne istediğini bilen ve uygulayan bir güç haline gelmesidir diyebilir miyiz?
Nilüfer Koç: Bunu söylemek pek abartılı olmayacak, Kürtler belirliyor Ortadoğu’nun denklemini. Şimdi dikkat ederseniz Rojava devrimi ile şöyle bir gerçeklikte açığa çıktı. Son on yıldır veya son on beş yıldır Ortadoğu’nun hali bir kaos sürecidir ve Lenin’in bu kaos sürecine bir tanımlaması vardır. Yani kaos aralığını şöyle tarif ediyor: Yönetenlerin yönetemediği, yönetilenlerin de artık yönetilmek istemediği bir süreç.
Kürtler başkaları tarafından yönetilmek istemiyor artık. Bu kaos aralığına en örgütlü olarak girmiş ve ne Türk devletinin ne İran ne Irak ne de Suriye’nin denetimini istemiyor. Ortak yaşama evet, fakat onların üst egemenliğini, iktidarını artık kabul etmiyor. Mesela son 10 yıldır Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında sürekli bir anti Kürt koalisyonu vardı. Şimdi bu koalisyon da bozuldu.
Birincisi neoliberal sistem bu devletlerden rahatsız, ikinci olarak da halkların kendileri işleyen bu sistemden rahatsız. Halklar gerçek özgürlük istiyor ve biraz önce de belirttiğim gibi bu halkların içinde bunu en örgütlü talep eden Kürtlerdir. Buna ek olarak mücadele konusunda da en tecrübeli olan ve bu devletleri mikro düzeyine kadar tanıyan da Kürtlerdir. Sistemi emekçiler de tanıyor elbette ama emekçiler bazen etnik kimlik üzerinden devletle uzlaşma riskini de taşıyor.
Kürtler hem ekonomi olarak hem de etnik kimliği sömürüldü yani inkar edildi. Bu bakımdan uzlaşmalar çok daha az. Bu noktada Kürtler kendilerine bir öncü güç olarak bakıyorlar.
KÜRTLER ÜZERİNDEKİ ARAP TAHAKKÜMÜ SON BULDU
Diğer yandan özellikle de 2000’den sonra daha da hızlanan değişim sürecinden sonra Güney Kürdistan bir statü kazandı. Yani Kürtler açısından Federal Irak içerisinde Kürdistan özerkliği çıktı. Ve orada ilk defa, Kürdistan’ı tahakkümü ve denetimi altında tutan bir Arap iktidarı gitti. Yani Saddam rejimi ile birlikte kurulan Arap tahakkümü, Irak Kürdistan’ı üzerindeki tahakkümü yitirdi. Rojava devrimi ile birlikte, Araplar Suriye Kürdistan’ı üzerindeki tahakkümü de yitirdiler. Yani Kürtler şimdiye kadar Arap Türk ve Fars tahakkümü altındaydı. Bu üst kimlikler ulus devletin karakterini belirledi. Bunlardan Arap tahakkümü, Irak ve Rojava Kürdistan’ında sonlandırıldı. Bu statünün Türkiye ve İran’a yansımaması için, bu iki güç Suriye savaşına çok ciddi katıldılar. Bu iki devlet, Arap tahakkümü altından çıkan Kürt coğrafyasını kendi aralarında paylaşım mücadelesi veriyorlar. Türkiye bu nedenle El Kaide’yi destekleyip Rojava’daki savaşa yönlendiriyor. Kürtlerin Irak’tan sonra yeni bir özerklik kazanmasını istemiyor.
İkincisi, burada otorite boşluğu var ve bunu kendisine göre doldurmak istiyor ve bunu da savaş yöntemiyle yapıyor. Uluslararası denklemde, Sünni cephesini destekleyen devletler dışında el Kaide örgütlenmelerini tehlike olarak görüyor. Denetim dışı, yani kontrol dışına çıkabilecek potansiyel taşıdığı için ve herkesin kullanımına açık olduğu için tehlikeli görülüyor. NATO’nun müttefiki olan Türkiye resmiyette desteklemiyor ama fiili ve lojistik olarak, askeri anlamda ve bürokratik anlamda el Kaide’yi Rojava’daki savaşta destekliyor.
HALKLAR REJİM DEĞİŞİKLİĞİ DEĞİL SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ İSTİYOR
Diğer yandan İran da Suriye’deki rejim üzerinden bunu yapıyor. Bir tarafta el Kaide’nin Sünni cephesi, öte yandan Şii İran’ın desteklediği Suriye rejimi. Burada Rojava üzerinde bir savaş var iki güç arasında. Bölgedeki bu güçlerin Rojava üzerindeki bu çabalarının başarılı olacağını da düşünmüyoruz çünkü Rojava’da Kürtlerle birlikte diğer halklar gerçekten de özgürlüğün tadına vardılar. Yani Suriye rejiminin karakterini bilmeyen, bugün Rojava’da inşa edileni de anlayamaz. Diktatoryal bir sistemden demokratik bir sisteme geçişin süreci, Rojava’da kısa bir sürede büyük bir ilerleme kaydetti. Diktatoryal Baas rejimi en başta ifade özgürlüğünü yasaklamıştı. Yasaklara karşı ayaklanan kim varsa -en başta da Kürtler olmak üzere- bütün muhalifler, cezaevlerinde yargısız infazlarla katledildi, binlerce insanın akıbeti bilinmiyor. Yargı sistemi zaten yoktu, totaliter bir rejim. Hukuk sistemi olmayan totaliter bir rejim. Böyle bir gerçeklikten total demokrasiye geçiş var Rojava’da.
Suriye’de rejimin karakteri, diğer Ortadoğu devletlerinkinden çok farklı değil. Belki yöntemde farklılıklar var, onlar da çok az. Halklar bu rejimleri gerçekten istemiyor ama bu rejimlerin yerine gelecek başka rejimler de istemiyorlar. Başka işgalleri de istemiyorlar. Mesela bunu Irak örneğinde gördüler. Saddam rejimi gitti yerine başka bir şey inşa edildi fakat bu durum halkları hala tatmin edemiyor. Dışarıya bağımlı hale getirilen egemen güçlerin çıkarlarıyla uyum içerisinde inşa edilen bu rejim tutmuyor. Her gün Bağdat’ta, Kerkük’te, Musul’da insanlar ölüyor. Mısır’da da rejim değişikliği yaptılar ama tutmadı. Libya’da da tutmadı. Halklar rejim değişikliği değil, sistem değişikliği istiyor. Yani rejimleri getirip götürmek kolay ama sistemi değiştirmek gerekiyor. Onu da çok birilerinden beklemeye gerek yok. Rojava biraz da bunu da ifade etti.
KÜRDİSTAN’A ANKARA’NIN GÖZÜ İLE BAKILMAMALI
Mısır örneğinde bir önceki diktatörün yerine bir başkası geldi şimdi o da gitti, yenileri geliyor.  Rejim istediği kadar değişsin sistem değişmediği sürece hiçbir şey değişmiyor.
Yani oligarşik, teokratik, otokratik rejimler Ortadoğu’da miadını doldurdu. Ortadoğu kendisine biçilen paltoyu yırttı artık. Burada tabi herkesin farklı farlı çıkarları var.
Burada solun, sosyalist güçlerin çok daha gerçekçi bir bakış açısına ihtiyacı var. Özellikle Kürt hareketi ile Kürtlerle yeniden bir temasa geçmeye ihtiyaçları var. Ulus devletlerin kendisine bıraktıkları izlem, etki üzerinden bakmamaları gerekir. Hal böyle olunca dostluğun köprülerini inşa etmek sorun oluyor. Yani Kürdistan’a Ankara’nın gözü ile bakılmamalıdır. Zaten Kürtler kendilerinin ne istediğini ifade ediyor, bunu anlamak önemli. Hani yok mu Kürtlerin başka seçenekleri, var! Şu anda tüm Ortadoğu coğrafyasında en avantajlı konuma sahip olan Kürtlerdir. Çünkü dengeler, ittifak arayışı içerisinde. Herkes kendisine müttefik aramaya çalışıyor. Kürtler  müttefik olarak devletleri değil, halkları tercih etti. Devletlerle de gelişen diyalog savaşı öteleyip diplomatik yolla çözüm üretmek temelindedir. Kürtler kendi gücünün ve Kürdistan’ın jeostratejik  bilincine varan bir halktır artık. Burada Kürt öncü siyaseti de bu bilinçle siyaset üretiyor. Burada  tercihleri oldukça yalın ve açık: halklarla bir çözüm üretmek. Kürtler barış tanımını somutlaştırmıştır. Buna da kalıcı barış diyorlar. Kalıcı barış Kürtler açısından, birlikte yaşanılan toplumlarla barışmak anlamına geliyor. Yoksa sınırları çizmek, duvarları inşa etmekle sorun çözülmüyor. Nitekim doksan yıl önce çizilen sınırlar yapılan duvarların hepsi yıkıldı. Bugün sınırların gerekliliği de artık tartışma konusu. Barışı sadece siyasal bir müzakere süreci olarak algılamamak gerekiyor. Böylesi ancak geçici bir barıştır. Yani savaşsızlık hali değildir barış.
Tabii savaşın da çok farklı versiyonları var, silahlı boyutu değil. Burada Kürtler siyaseti iyi okuyorlar artık. Yani burada Kürtleri salt etnik bir grup gibi gözlemlemekten ziyade, Kürtlere sınıfsal olarak da bakarsanız Kürtler demokratik bir vizyonla Ortadoğu’dalar.
KÜRTLER ROJAVA’YI KENDİ GÜCÜYLE YARATTI
Bölgenin demokratikleşmesi gerekiyor, demokrasi gelmeden yeni bir sistem inşa edilmesi mümkün değil. Şimdi burada, diğer halklarla bir ortaklık var fakat Kürtler kendi içlerinde radikal bir demokrasi geliştirdiler. O da kadının özgürlüğü boyutunda gelişti. Bu da nasıl oldu? Hani tarihsel analizin sonucu olarak şu noktaya vurgu yapıldı; bütün kavgaların, ayrışmaların, ötekileşmelerin hepsi kadın ve erkek sorunu ile başladı. Yani ana çelişki binlerce yıl önce ortaya çıkan kadın ve erkek çelişkisidir. İlk eşitsizlik ve kavga buradadır ve ilk toplumsal barışma yani Kürt  toplumunun kendisi ile barışması için kadın ve erkeğin birbiri ile barışması gerekiyor. Bu daha da radikal bir barıştır.
Rojava Devrimi çok da öyle başka güçlerin destek sunduğu bir devrim değildi. Kürtler bu devrimi kendi gücüyle yarattı. Bu gücü açığa çıkaran; kadın ve erkek barışıdır. Ortak mücadele ile devrimin temel yapısı sağlam oldu. Kendi içinde barışı sağlayamayan, dışarıda barışı nasıl sağlayabilir? Kürtler kendi içlerinde inşa ettikleri otuz yıllık devrim sürecini, şimdi de başka halklarla ortaklaştırıp ve devletlerle de diyalog yöntemiyle sorunu çözmek istiyor. Bu bakımdan Ortadoğu’da çıkması olası bir 3. Dünya Savaşı’nın, 2. ve 1. Dünya Savaşı kadar yıkımlara sonuçlara yol açmaması için bu önemli bir devrim deneyimidir, yenidir.
KADINLA EMPATİ KURAMAYAN HİÇ KİMSE SOSYALİST OLAMAZ
Bu noktadan hareketle mi kadın devrimi deniliyor özellikle Rojava devrimine?
Kuzey Kürdistan’ın devrimi de öyleydi. Toplumsal demokrasinin inşa edildiği alan, kadın ve erkek alanıdır. Kuzey devriminin Türkiye devletinin bu kadar vahşetine dayanabilmesinin yegane bir nedeni de kadın ve erkeğin barışmasıyla buluşmasıyla oldu. Yani eşitliğin orada yakalanması. Bugün Kuzey Kürdistan’daki eş başkanlık sistemini tek bir politik model olarak görmemek gerekir. Bu bir devrimin zirvesini ifade eder, nerden başladı nereye kadar getirildi. Mesela şu anda bile bakıyoruz birçok devrimci örgüt erkek egemen. Hani fiziki olarak da çoğu erkek ve düşünsel olarak zaten çok egemenlikli. Ben, Kuzey ve Rojava’nın devrim sürecine bakarken şu sonucu çıkardım; kadınla empati kuramayan hiç kimse sosyalist olamaz. Burada kadın en altın en altıdır. Bu işçi hareketi içerisinde de öyledir, yaşanan devrimlerde de öyledir. Bu ulusal kurtuluş devriminde yaşananlarda da öyle oldu. Kürt devrimi bundan sonuç çıkardı ve proletarya tanımını kadın olarak ifade etti. Yani tarihin ilk ezilen cinsini tanımladı. Haliyle ilk proletaryası da kadın oluyor. E şimdi devrim istiyorsunuz ama çok erilsiniz, mesela ben hep kadın gözüyle artık bakıyorum 3. göz dediğim olay. Benimle empati kurabiliyor mu bu cins? Benimle empati kurduğu andan itibaren evet diyorum bu açıktır devrime, demokrasiye. Bu açıdan radikal demokrasi kavramını tanımlarsak; kadın öncülüğünde gelişen, kadının kendi gücüyle özgürleştirilmesidir. Bu Kürdistan’da çok sağlam bir toplumsal dinamik oluşturdu. Kadın, erkekle uğraşmıyor artık ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele ediyor. Kadın sömürgeciliğe karşı mücadele ediyor ve bu süreçte erkeği de sömürgeci konumundan önemli oranda arındırdı.
Hani sorunlarımız yok mu? Var! Özgürlük geliştikçe, toplumun binlerce yıldır saklı kalan birçok şeyi de açığa çıkıyor. Artan kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet, gelişen özgürlük algısıyla bastırma çabası. Onun için bu pencereden de baktığımızda sağlam demokrasi ve barış, Kürdistan coğrafyası üzerinden Ortadoğu’ya yayılacaktır. Rojava bunun en somutlaşmış hali oluyor. Bu nedenle kadın, savunma alanından siyasal alana ve toplumun her yerinde vardır.
İLGİNİN BİR NEDENİ DE ROJAVA’NIN ENERJİ YATAKLARI
Kürdistan’daki ekonomi, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin organizasyonu nasıl olacak?
Rojava’ya, Türkiye’nin ve uluslaraarası güçlerin ilgi duymasının bir nedeni de Rojava petrol yatakları ve gaz rezervleridir. Bilindiği üzere Nabucco gibi kapsamlı projeler yıllardır gündemde. Üçüncü nokta vuruşları üzerinden gerçekleşen 3. Dünya Savaşı olarak eğer tanımlayacaksak bu savaşın bir nedeni de enerji akışıdır. Bir yandan batının ihtiyaç duyduğu  petrol ve gaz gibi enerji kaynaklarına ihtiyacı var. Dev gibi büyüyen Çin ve Hindistan sanayii de enerjiye ihtiyaç duyuyor. Rusya da mesela enerji kaynaklarına sahip ama büyük bir devlet olduğu için ondan gaz almak vermek biraz sorunlu. Burada, Rojava veya güney Kürdistan bu konuda işgal edilmesi gereken bir enerji piyasası olarak görülüyor. Ekonomik işgal üzerinden burada Türkiye’nin de etkin olma isteği var. Yani amaç, güneyin ve Rojava’nın petrol ve gazlarını Türkiye coğrafyası üzerinden dünyaya pazarlamak.
Rojava’daki petrol, gaz rezervlerinin durumu nedir?
Daha öncesinde burası için İngiltere ve Hollanda’nın ortak şirketi olan Shell’in 60’lı yıllarda yaptığı araştırmalar var. Suriye petrolünün %70’i Rojava’dan çıkarılıyor. Hammadde orada çıkarılıyor ama rafineriler hepsi Arap bölgeleri olan Humus, Rakka, Şam ve Halep’te. Yani kaynak Rojava’da ama işleme Arap bölgesinde. Mesela kömür Şırnak’ta çıkarılıp başka yerlerde temizleniyor, petrol Batman’da çıkarılıp İzmir’de rafine ediliyor. Yani sömürge dediğimiz olay burada açığa çıkıyor. Kuzey Kürdistan’da sular üzerinde barajlar yapılıyor ama bu bölge elektrik hizmetinden fazla yararlanamıyor. Rojava’da da mesela Dicle nehri Cizre’den geçiyor, Fırat nehri Kobani’den geçiyor. Suriye rejiminin 2003’ten sonra uyguladığı Arap kemeri politikası çerçevesinde, Kürtler o sulardan faydalanamasın diye nehirlerin akışı bile yönlendirilip daha çok Arap köylerine aktarıldı. Amaç, Kürtleri tarımdan mahrum bırakıp göçe zorlamaktı. Yani ekstra kanallarla derelerin yatağı değiştirildi.
ROJAVA’DA TARIM ÖNEMLİ BİR ROL OYNUYOR
Rojava suyu olan bir coğrafya olduğundan tarımın gelişkin olduğu yerdir. Mesela Afrin birçok zeytin mamulünün üretildiği bir alandır. Kobani ve Cizre’de arpa, buğday, nohut, mercimek, gibi  Suriye’nin gıda sektörünü besleyen aynı zamanda ihracatına katkı sunan bölgelerdir. Diğer Arap bölgeleri su sorunu nedeniyle tarıma çokta elverişli değiller. Suriye rejimi tabii petrolün çoğunu sanırım Rusya’ya, 2. sırada Almanya’ya satıyordu. Şu an için hali hazırda olan ama işlemeyen 1325 petrol ve 25 gaz kuyusundan bahsediliyor. Ama açılmayan birçok yerde daha çok petrol ve gaz rezervleri olsa da şu anda hepsi atıl durumda, işletilemiyor. İnsanlar bu nedenle son iki yıldır ağırlığını tarıma verdiler. Bir de savaş dolayısıyla daha çok tarım ve hayvancılık yaparak kendi kendisine yetebilme hali var. Çünkü Rojava bölgesinde ticaret sorunu var. Yani sınır kapılarının  kapalı olmasından kaynaklı 2 yıldır bir ambargo uygulanıyor. Dolayısıyla dışarıdan getirilerek satılan şeyler 3-4 katı kadar pahalı oluyor. Halkın alım gücünde düşüş olsa da özgürlüğünden vazgeçmemek adına kendi çözümünü tarım ve hayvancılıkla yani kendi kendine yeterlilik üzerinden kuruyor. Şimdi burada da çok önemli bir husus var. Savaş süreci içinde geçici bir çözümden öte, bu durumdan fırsat yaratıp alternatif tarım öne çıkarılıyor. Tarım ve hayvancılıkta  ekolojik ve çevresel faktörlere çok dikkat ediliyor. Kantonların tarım heyetleri, tarımı çiftçilerle birlikte tartışılıyor ve zararlı olan şeylere dikkat ediliyor.
Güney Kürdistan’da petrolden gelen gelirin kullanımı Arap sistemi gibi işliyor. Toplumun ciddi bir bölümü devlet memuru. Dolayısıyla da insanların üretim ilişkisi azalıyor. Rojava’da petrol gelirinden zenginleşen bir halkın üretimle bağının kopması gibi bir tehlike görüyor musunuz? Bu kaynaklar daha sonrası için nasıl kullanılacak?
Güney Kürdistan’daki de facto devlet deneyimi Rojava açısından çok önemli. Oradaki siyaset ve ticaret sisteminin üzerinde çok yoğun tartışmalar ve araştırmalar var. Rojava’da yaşayan halk bu sistemi istemediği konusunda hemfikir. 3 hafta orada kaldım ve gördüm ki halklar kendi devrimiyle gurur duyuyorlar. “Yarattığımız bizimdir” diyorlar ve devrime dair aidiyet duygusu çok güçlü. Demokratik özerklik mantığını iyi anladıklarını düşünüyorum, ruhunu iyi anladılar. Bu nedenle Güney Kürdistan deneyimini istemediler. Evet Arap iktidarından, Beşar Esad rejiminden yarattığı sınıfsal üst rejimin sömürüsünden kurtuldular ama aynı zamanda ama bir Kürt sömürü sistemini de istemiyorlar. Bunu oradaki Kürtler söylüyor. Dolayısıyla tarım ve hayvancılıkta zaten deneyler var ve bu böyle Sovyetlerdeki gibi katı bir kolhoz sistemi de olmayacak. Ziraat ve tarım heyeti nerede neyin ekileceğini oradaki insanlarla tartışarak karar veriyor. Yani oradaki toplulukların kendi kantonal yönetimlerine, heyete sundukları önerileri var.
ROJAVA’DA PETROL GELİRİ EĞİTİM VE SAĞLIĞA HARCANACAK
Diyelim ki Afrin’de zeytin ve meyve üretiliyor, Kobani’de de arpa, buğday üretiliyor. Hayvancılık ise daha çok Cizre alanında yapılıyor. Bu değerlerin bölgeler arası adil akışı sağlanıyor ve ihtiyaçlar bu temelde gideriliyor. Bir kazanç var ortada fakat bunun sınırları da var. Sömürüye o noktada dikkat ediliyor, emek sömürüsüne. Zengin fakir dengesizliğine aşırı bir hassasiyet var. Petrol konusunda ise satışa başlandığında -ki olacak- tekelci bir yapıdan ziyade kolektif bir denetim olacaktır. Bunun organizasyonunu ilgili heyet yapacak. Bu noktada petrol gelirleri eğitim, sağlık sitemine yatırılacak. Sağlık sistemi ücretsiz olacak, şu an zaten kimi yerde bu hayata geçirilmiş durumda. İlaç dağıtımı imkanlar el verdikçe bedava yapılıyor. Eğitim alanı için de ortak bir vizyon var. Ne güneyin eğitim sistemi ne de geçmişteki Şam rejiminin sistemi kabul ediliyor. Kültür sanata kadar yaşamın her alanına dönük bir vizyon var. Geçmiş deneyimlere bir alternatif aranıyor. Güney Kürdistan’a karşı bir antipati var bu anlamda ve o yüzden halk hayır demiyor bu modele. Üst yeni bir sınıf yaratıp yeni bir sömürü sistemi istenmiyor. Dolayısıyla petrol geliri ortaktır ve ortak amaçlar için kullanılacaktır.
Kamışlı’da bir üniversite var değil mi ?
Hayır, üniversitelerin çoğu hep Arap bölgelerinde yapılmış. Yani burada, Kürdistan’daki aydın gençliği, Arap coğrafyasına çekip Araplaştırmak amaçlanıyordu.
ROJAVA KENDİNİ SURİYE’NİN BİR PARÇASI OLARAK GÖRÜYOR
Rojava sistemi iktidarı esas almayan bir sistemdir. Burada bir partinin, bir parçanın bir kentin iktidarı söz konusu değildir. İktidar arayışının olduğu yerlerde, petrol araç olarak ele geçirilip bir üst tabaka yeni bir sömürü rejimi veya dış sömürgeci güçleri getiren olgulara yer açıyor. Burada iktidarı arayanlar yok, gerçekten de bulunduğu yerde yaşamak, özgürce yaşamak isteyenler var. Rojava kendisini Suriye’nin bir parçası olarak görüyor. Petrol Kürdistan’da çıkıyor olsa da  Şam’ın, Halep’in de bir şekilde bundan faydalanması gerekiyor. Bu ortak bir yaşamın gereğidir. Evet Rojava kendisini özerk ilan etti ama şöyle bir vizyon var; demokratik bir Suriye var. Burada Lozan’ın tersi bir süreç işletiliyor. Kürtlere biçilen misyonun aksine, Kürtler bulundukları ülkeyi denetlemek, Şam’ı da değiştirmek istiyor.
Yani Türkiye’deki demokratik Türkiye özerk Kürdistan söyleminin bir benzeri, demokratik Suriye özerk Rojava mı?
Evet, şimdi diyelim Suriye eğer ortak vatansa, Şam’ın Halep’in Humus’un Rakka’nın da gelişimi Kürtleri ilgilendirir. O yüzden tüm Suriye’nin kendi kendine yeterliliği üzerinden bir ekonomik bakış açısı var. İşte o zaman Halep’teki sanayiden, Rojava’nın da faydalanması gerekiyor. Ortak bir vatan fikrinin böyle bir vizyonu var.
Rojava Devrimi son 2 yıldır gündeme geliyor fakat burasının bir tarihi var. Rojava’ya çok sayıda Kürt hareketi girdi. 1957’de ilk oraya giren KDP’dir. YNK 1975’te Şam’da kuruldu ve en son olarak 1979’da PKK Rojava’ya geldi. Diğer Kürt örgütleri Rızgari, DDKD de Rojava’dan geçmiştir aslında. Yani denilebilir ki Rojava, Kürdistan’ın diğer 3 parçasının devrimlerine de katkı sunmuştur. Hem ev sahipliği yapmış hem de gençlerini o alanlara devrimci olarak göndermiştir. Mesela kuzey devriminde çok sayıda Rojavalı şehit var. Güney devriminde de, doğunun devriminde de öyle. Doğulu hareketler de -kuzey ile güney kadar olmasa da- bir süreliğine Rojava’da kalmıştır.
Rojava’da, 20. yüzyılın dengelerine göre şekillenen Kürt partilerinin aksine, yani toplumsal devrimi esas almayan, toplumsal özgürlüğü toplumun değişimi ile birlikte algılayamayan, toplumdan asker üreten, Peşmerge veya savaşçı çıkaran rejimleri karşısına alan bir mantık hakimdir. Rojava öncesinde toplumsal değişim esas alınmadı, yine Kürt kimliğini sahiplenmek ise daha çok siyasal faktör olmak üzerinden gerçekleşti. Yani Kürtlük bir sayısal olgu. Kürtlerin kendi içerisinde de sosyal olarak baktığınızda toplumsal hiyerarşi, aşiretler, şeyhler üzerinden yönetim anlayışı ve hep Kürtlerin elit tabakasından oluşan bir siyasal örgütleme. Bu noktada PKK ile de seyir biraz değişti. Alttan başlayan, toplumsal karakteri olan, asıl olarak halk devrimi olduğunu vurgulayan bir değişim.
ÖCALAN ROJAVA’DA BİNLERCE İNSAN EĞİTTİ
Sayın Öcalan, 20 yıl boyunca sanırım binlerce insan eğitti orada. Yani Rojava’da gitmediği kent neredeyse yok. Bizzat insanları kendisi eğitmiş, güçlendirmiş. O dönemden 2 yıl öncesine kadar geçen süreçte toplum tüm alanlara dönük zaten örgütlüydü. Diyelim ki aydınların komiteleri var, kadın komiteleri, gazetecilerin komiteleri vardı ve toplumsal sorunlar için halk komiteleri vardı. Kendi sorunlarını çözme noktasında bir eğitim almıştı bu halk. 20 yıl boyunca birinci elden eğitimini aldı. Mesela halkların kardeşliği yani Rojava devriminin esas perspektifi o dönemde de sayın Öcalan’la belirlendi. Ermenilerle, Asuri-Süryanilerle, Araplarla sürekli bir diyalog içindeydi. Onlarında kendilerini örgütlemesine dönük hep teşvik eden bir rolü oldu. Mesela birçok Asuri genci, Ermeni ve Araplar, sayın Öcalan’ı ziyaret etmiş, konuşmuş, ortak örgütlenmelerin gelişimi üzerine  tartışma yürütmüş. Dolayısıyla Rojava devrimi böylesi bir geleneğin zirveye ulaşmış hali oluyor. Yani o bakımdan sıfırdan başlayan bir zemin değil. Yoktan var olmadı. Burada Öcalan’ın yirmi yıllık emeği, çabası, PKK’nin yirmi yıl boyunca hizmette bulunması Rojava’nın faydasına oldu. Bugün artık Rojava halkı kendi kendisini sevk ve idare etme kabiliyetine ulaşmış durumda. Rojava devrimi, ağır baskılar ambargo siyasetleri çerçevesinde gelişiyor. Belirttiğim gibi başlıca tehdit arz eden, bu el Kaide çete grupları DAİŞ’tir. Yani Türkçe ifadesiyle IŞİD. Esasında bunun arkasında da bir yandan Türkiye diğer yandan başka Arap güçleri var. Rejimin kendisi de halen bir tehdit unsuru olarak ortada duruyor. Türkiye, Rojava’da istediği gibi bir savaş yürütemiyor. Kuzey’de astı kesti dünya sessiz kaldı. Fakat Rojava konusunda bütün dünyanın şimdi Suriye ve Rojava’yı izliyor. Onun için Türkiye istediği gibi bir savaşı orda yürütemiyor. Bunu el Kaide üzerinden yürütüyor ve bunu yaparken de Kürtler içerisinden de kendisine müttefik arıyor. İşte kendi partisinin çıkarını esas alan, yani Kürdistan’ı kendi partisinin çıkarlarına heba edecek bakış açısına sahip olan partilerle diyalog kurma arayışında Rojava’ya karşı…
AKP KÜRDÜ KÜRDE KIRDIRMAYA ÇALIŞIYOR
Kendi partisi derken Kürt partileri değil mi?
Kürt partileri. Mesela Kürdü Kürde kırdırma. Bunu da Güney Kürdistan zemini üzerinden yapıyor. Çünkü son 10-11 yıldır Güney Kürdistan iktidarıyla çok yoğun bir ticari ilişki geliştirdi. Bu durumu da petrol satışı üzerinden zirveye ulaştırdılar. Kendisine göre güney Kürdistan, onun ekonomik sömürgesidir. Güney Kürdistan’la bunu yaparken aynı zamanda da Rojava devrimini durdurmaya yönelik bir baskı uyguluyor. Neoliberal bir yaklaşımla Kürdü Kürde kırdırma. Güney Kürdistan’da tabii ki ayakta tutması gereken de facto bir devlet var. Çağın değiştiğini görememe, kendi eski Kürt zihniyetini aşamama, 20. yüzyılın dengelerine göre şekillenmeyi aşamama, iktidarı gereği diplomasi yaparken fazla taviz verme üzerinden gerçekleşme durumu var. Halbuki Kürtlerin taviz vermeye ihtiyacı yok. Kürtler bugün Türkiye’den daha fazla taviz koparma imkanına, İran’dan daha fazla taviz koparma diplomatik imkanlarına sahip.
Ama 20. yüzyılın denklemine göre şekillenmişseniz bunu yapamazsınız. Türkiye bir yandan Kürdü Kürde kırdırmak isterken diğer yandan Güney Kürdistan’ın büyümesini engelliyor. Çünkü toplumsal bir değişim orada da var ve güney Kürdistan halkı da bugünkü iktidarın politikalarından rahatsız. Mesela Güney Kürdistan’da artık üretim durmuş noktada. Toplum üretken bir toplumdur, çünkü kırsal bir toplumdur. Her ne kadar kentleşme son 20 yılda artsa da kırsal geleneği taşıyan bir toplumdur, üretimle yaşayan bir toplumdur. Şimdi birden bir kültürel şok yaşıyor. Atıl kalan bir toplum, sadece orta sınıfı aktifleştiren bir gerçeklik var. Toplumun çoğu bundan rahatsız.
İkincisi Türkiye’nin ekonomik fethinden rahatsız. Çünkü şunu görüyor; Türkiye bir yandan Kürdü Kürde kırdırmak istiyor. Diyelim ki sayın Barzani baskı altında bunu yapıyor. Sêmalka sınır kapısını kapatarak Rojava’yla Güney Kürdistan arasına hendeklerin kazılması, Kuzey’le ve Rojava arasına yapılanın bir benzeri, Güney’le Rojava arasında yapıldı. E yine burada Kürt coğrafyasını denetimi altında tutmak için onu zayıflatmak istedi. Bunun üzerine Maliki’yle Hewlêr’in, Bağdat’la Hewlêr’in arasını bozdu. Yani kışkırtıyor, o konuda şimdi böyle bir politika izliyor Türkiye. İkili güneyle ittifak yaparken onu zayıf dengede tutmaya da çalışıyor. Aynı zamanda Kürtlerle çatıştırarak da onu zayıf dengede tutmaya çalışıyor. Bu durumdan Kürt halkı çok rahatsız. Dolayısıyla Güney Kürdistan hükümeti de bu siyaseti çok ilerletemez. Çünkü artık Kürt toplumunda yaşanan aydınlanma, kendi tarihinden ders çıkarma nedeniyle bir parti her istediğini yapamaz artık. Toplumsal baskı var şimdi. İki parti arasında gerginlikler çıktığında panikleniyor.
İki parti derken?
Yani mesela şu anda Rojava konusunda KDP ve PYD’nin sorunu var. Halen Rojava’daki demokratik özerkliği tanımamaya çalışıyor. PYD, Rojava’da olan partilerden sadece bir tanesi. Elbette devrimin öncü partisiydi ama demokratik özerkliğin inşasıyla yani kantonal sisteme geçişle birlikte PYD salt bir siyasi partidir artık. Her şeyin karar mercisi değil ama devrim için Suriye rejimine karşı 2004’ten beri savaşan partidir. O yüzden PYD ismi Kürtlerde oturdu. Rojava’da diğerleri korkarak rejimle uzlaşırken, PYD savaştı. Bu nedenle o kadar yer edindi ve halen sanki Rojava bütünüyle PYD’dir. Oysa PYD devretti artık. Çünkü bir yönetim oluştu. Kolektif bir yönetim, ortak bir yönetim. PYD de onun içerinde artık siyasi bir partidir. Fakat halen birileri halkın kendisi için ifade ettiği demokratik özerkliği tanımamak için sanki Rojava’da sadece PYD hakimdir gözüyle bakıyor.
ROJAVA BÜTÜN KÜRTLERDE UMUT YARATTI
Rojava demokratik özerkliği, Güney Kürdistan halkında heyecan yarattı. Kuzey ve Doğu Kürdistan’da da büyük bir umut yarattı. Doğu Kürdistan’da halk, kendi siyasal örgütlenmeleri üzerine baskı kuruyor. Özellikle halk PJAK üzerine, Kuzey yerel yönetim ve siyasi parti kazanımlarını vurgulayıp baskı kuruyor. Kuzey halkının kendisini artık ifade edebildiğini, kendisini yarattığını söylüyor. “Kuzey ve Rojava’nın bir statüsü var, Güney’in bir statüsü var, biz de özgürlük istiyoruz” diyor. Tabii Rojava devrimi öyle küçük bir devrim değil. Kürdistan’ı canlandıran, özgürlüğün daha fazla mümkün olabileceğini ortaya koyan bir gerçeklik olduğu için Kürdistan’ı çok zindî (canlı) tutuyor şu anda.
Nüfusu az ama nüfusun etkisi fazla?
Yani evet gerçekten Kürdistan’ın en küçük bölgesi, parçası ama en büyük etkisi… Şu anda olanlar ve diğer üç parçanın kaderini tayin edecek bir öneme sahip ve bu üç parçanın halkı bunun karşısına kendisini sorumlu görüyor. Onun için bir partinin onu riske attığını görünce tepki gösteriyor. Bu durum da diğer siyasi partilere yansıyor tabi ki. Kürtler elbette Türkiye ile İran’la diplomasi yapmak durumunda. Fakat bunların kendi ulusal çıkarı önceliklidir. O bakımdan Türkiye de çok Kürt dostu bir devlet de değil. Sayın Öcalan ve PKK bir yılı aşkın bir süredir, barış için gerçekten yapılması gerekenin fazlasını yaptılar fakat AKP hükümeti –şu an da devletleşen AKP hükümeti- buna karşılık vermedi. Bu durumda Kuzey Kürdistan’da Türk devletinin Kürtlerin özgürlüğünün karşıtı olduğu algısını yaratıyor.
ROJAVA DEMOKRATİK BİR SURİYE’NİN GELECEĞİDİR
Rojava’ya uluslararası destek konusuna gelince; barışı ve demokrasiyi isteyenler, bölgenin kanamasını durdurmak isteyenler… O güçler kimse, kim kendisini öyle görüyorsa Rojava’yı sahiplenmelidir. Rojava, uluslararası siyaset alanında güçler dengesine baktığınızda yoğun bir ilgi alanıdır. Uluslararası arenada şöyle bir tartışma var artık, “Biz bu Kürtleri görmek zorundayız” deniliyor. Şimdi bir çözüm var, Rojava’da yaratılan bu çözümün kabulü, teyit ettirme mücadelesi gerekiyor. Bu sorumluluk Kürtlerin işi değil, hani Kürtler yapacak elbette ama bu küçük parçanın (Rojava) deneyimi, bölgenin denklemini etkileyecek demokratik bir Suriye’nin geleceğidir… Ortadoğu’da düşünün; Mısır, Irak, Türkiye, İran açısından da bir örnek olacak. Onun için dış güçlerden ziyade, biz bölge halkları, bölgenin aydın insanları, bölgenin demokratik güçleri bu sorunu üstlenmeliyiz. Çünkü bölge halkları dış müdahale istemiyor, hiçbir zaman da istemedi. Ortadoğu, dış müdahalelerle fethedilebilecek bir yer değil. İngiltere doksan yıl boyunca bu coğrafyaya hükmetti ama bu hakimiyet de yıkıldı.
Medeniyetin beşiğidir Ortadoğu, çok derin tarihsel kökeni olan bir yerdir. Bu coğrafyanın halkları, sömürüye açık değildir. Bugün bunların hepsi açığa çıkıyor. Direniş kültürünün farklı deneyimlerine sahip olan bir coğrafyadır. Bu tarihi bilmek çok önemli hepimiz açısından. Yani inşa sorunları var. Bu bakımdan herkes fiili olarak da oraya katkı sunmalı. Bölge insanı özgürlüğü biliyor artık fakat bunu inşa ederken; mühendislere, mimarlara, doktorlara, hukukçulara, ekolojik uzmanlarına, alternatif enerji uzmanlarına ihtiyaç var.
CENNETİ İNŞA ETMEK İSTEYENLERE DAVETİYEDİR ROJAVA
Diyelim ki hukuk sistemini oluştururken toplumun en zorlanan kesimini kapsayan, mimari sistemi ve kent projelerini geliştirirken bütün toplumsal bileşenlerin ihtiyaçlarını karşılayacak bir şehir planlamasından bahsediyoruz. O konuda ben şunu görüyorum; cenneti inşa etmek isteyenlere davetiyedir Rojava. Yani oraya katkı sunanlar Ortadoğu’yu yeniden yaratacaktır ve rojava da kapısı açık bir yerdir. İyi niyetli, barış ve demokrasiden yana olanlara kapısı açık bir yerdir.
Rojava güneş alan bir yer, kendi elektriğini güneşten üreten bir sistem olabilir mi? Ya da tarım ürünleri ihraç edilebilir mi? Rojava’da böyle bir vizyon var mı?
Evet var. Alternatif enerji konusunda bilgi ve materyal anlamında altyapı sorunu var. Çünkü abluka altında bir yer ve şu anki ticaret, sadece insanların gıda ihtiyaçlarını karşılıyor, bunun ötesine geçemiyor. Sınır kapılarının hepsi kapalı ve malzemelerin sevkiyatında sorunlar var. Bilgi ve teknolojinin buraya ulaşması için kapılar açık olmalı.
Suriye rejiminin sağlık politikasında Hindistan’dan getirilen ucuz ilaçlar da var. Ama bir de sağlık alanında en gelişmiş ülkelerden biri olan Küba var. Yani sistem düzeldikçe bence sağlık sorunları da azalacak.
Geçenlerde gözleri görmeye bir genç kadınla tanıştım. Kadın “Rojava için ne yapabilirim?” diye sordu. Şu anda bir anayasa niteliğinde bir sözleşme hazırlanıyor ve Rojava’da engelli insanlar var. Burada kentlerin mimari yapısında toplumun en dezavantajlı bireyinden hareketle dizayn edilmelidir. Yani Ortadoğu’ya model olabilecek duyarlı kentler. Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, en dezavantajlılara sundukları olanaklarla ölçülebilir. Paylaşmak; ortadan yarıya bölmek değildir. Toplumun en zayıf bireyinin yükü diğer bireylere pay edilebilir. Rojava’da şu an bu var. Bir yandan çetelerin kuşatmasına var fakat buna rağmen böyle mükemmel bir Rojava tartışması devam ediyor. Yani bir yandan hep şehit cenazeleri geliyor ama insanlar Rojava gerçekliğine tanık olunca yüzlerce kadın ve erkek sürece katılıyor. Bir de herkes, kendi eliyle yarattığı bu dönüşümle büyük gurur duyuyor ve sahipleniyor. Bu savaşçıları motive ediyor ve bu büyük bir direniş, büyük destanlar yazılarak, bu küçücük alan korunup kuruluyor.
SOSYALİZM İÇİN OKYANUS GEÇMEYE GEREK YOK
Sosyalizmden bahsedildiğinde herkesin aklına Latin Amerika ya da Sovyet Rusya geliyor. Ama sosyalizm için okyanus geçmeye gerek yok, yanı başınızda var. Kürtlere karşı solun klasik bakış açısını da değiştirmesi gerekiyor. Sol Kürtler konusunda çok kompleksli, hep Kürtlere akıl verme ihtiyacı hissediyor. Bu egemen bakış açısıyla alakalı. Bir de Kürtler için eskiden “Adam olamaz” derlerdi, “Sosyalizmle ne alakası var, gelişkin olan egemen olandır. Sosyalizmi ancak o inşa eder.” Solun görünüm içerisinde Kürtlere Ankara’nın gözüyle bakma durumu var. Halbuki en başta bizi anlaması gerekenler soldur.
Bu bakış açısı Kürtler hakkındaki ortalama algıydı ama sanki son dönemde bu anlamda da bir değişme var. Siz bu anlamda bir gözlem yaptınız mı ?
Şimdi ben bir şey söyleyeceğim, diyeceksiniz ki “Çok Kürtçüdür.” Kürtler zaten solun öyle kalmasına da izin vermiyorlar. Solsan eğer gereğini yap, böyle bir durum da var. Kürtlerin bunu dayatmasının nedeni birlikte bir geleceği inşa etmenin gereği. Bizi dıştalamak, aşağılamak devletin işidir, sizin değil.
Soma örneğini yaşamadık mı. O insanlar daha önce Manisa bölgesinde tütün işçileriydi. Büyük tekeller alana el koyunca hepsi işsiz kaldı mecburen gelip maden işçisi oldular, katledildiler. Bu da Kürtler gibi eziliyor, emek gücünü satarak. Ama artık emeğini satamayacak konuma gelmiş. Çünkü bu ülkeyi başkalarına peşkeş çeken bir devlet var.
SOL İŞÇİ ALANINA YÖNELİRSE KÜRTLER AÇISINDAN BÜYÜK KATKI OLACAK
İşçiler eziliyor. Milyonlarca işsiz var. Sol bu alana kayarsa, bu insanları devletin, AKP’nin etki alanından çıkarırsa, bu Kürtler açısından büyük bir katkı olacak. Çünkü Kürtler diyor ki rejim bana böyle yansıyor sana da Soma’daki, Gezi’deki biçimiyle yansıyor. Şimdi Kürtler bağırdığı için hep Kürt sorunu Türkiye’nin en temel demokratik sorunu olarak gündeme girdi ama Türkiye’nin başka sorunları da var.
Şimdi biz diyoruz ki biz hazırız, sizinle birlikte. Çünkü biz zaten bu devlete inanmıyoruz güvenmiyoruz. Sen niye inanıp güveniyorsun, sana ne veriyor ki! Gururlu bir Türksün, başka? Açlıktan ölüyorsun sen Soma’da, faili meçhule gidiyorsun. O bakımdan kaderimiz ortaktır bizim.
Kalıcı barış için Türkiye solu görevini yerine getirmeli. Hani hiçbir zaman kimse onlardan Kürdistan’a gelip savaşmalarını istemedi. Ama bu devlet belasını, o yükü kaldırıp toplumun üzerinden, denildi ki lütfen siz de görev başına, kendi alanınıza. Bu da olursa mesela Türkiye Ortadoğu’da daha kapsamlı örnek ülke olabillir.
Halkları birbirine kırdıran, insanlara çalışma fırsatı tanımayan bir rejimden kurtulmamız gerekiyor. Bu da ortak sorumluluğumuzdur. Ama Türkiye solunun bir özeleştiriye ihtiyacı var. Ben dışardan bakan birisi olarak bunu söylüyorum. Bu konuda bence Kürt hareketinin deneyimi önemli bir katkı sunabilir; ulusal kurtuluş mücadelelerinin öz eleştirisini kendinde nasıl gerçekleştirdi. O noktada da bence bir ortaklık yakalanabilir. Yeni Somaların çıkmaması için sonuç itibariyle beriki Kürt olduğu için öteki de yoksul olduğu için katlediliyor. Kaderimiz bu olmamalı, ölümle sonuçlanmamalı. Gücümüzü birleştirirsek özgürlüğü garanti altına alabiliriz.
Sendika.Org (Murat Bay)