Wednesday, October 10, 2012

'Bu mücadele, inat sürecek'

Venedik'ten 'Geleceğin Aslanı' ödülüyle dönen 'Küf'te ilk başrolünü üstlenen Ercan Kesal'la sanat ve hayat üzerine konuştuk.


Cumhuriyet - Vicdanının terazisini kayıp oğlunun peşinde arayan yenik ama dirençli baba, Fransız şansonları söyleyen Yozgatlı pavyon şarkıcısı, iştahı kabarık, ruhunu satmış belediye başkanı, köye yolunuz düşse yabancılık çekmeden yer sofrasına kurulacağınız muhtar… Liste gitgide uzuyor... Meslek hanesinde doktor yazan Ercan Kesal, aslında elini attığı (kendini tutamadığı da diyebiliriz) her işte, böyle aslında.
Bildiği bir şey var, belli ki ne yapsa ondan, o boşluğu doldurma gayretinden. Oyunculuğu ve hikâyeleriyle dahil olduğu sinema dünyası bunlardan sadece biri.
Ali Aydın’ın Venedik’ten “Genç Aslan” ödülüyle dönen “Küf” filminde ilk başrolünü üstlenen Kesal’la, “En İyi Erkek Oyuncu” kategorisinin iddialı adaylarından biri olduğu Altın Portakal Film Festivali öncesinde görüştük.
- Doktorluk ve sanat; kanlı canlı gerçek ve estetize bir yanılsama, taklit… İnsanın aklına gelmiyor değil, bu iki zıt ve iç içe durum birbirinden nasıl besleniyor da bir araya geliyor?
Bütün sanatsal yaratıların temelinde varoluşsal bir sıkıntı, bunun bir çaresini arama merakı olduğunu düşünüyorum doğrusu. Milyar yıldır dönen ulu bir dünyaya geldik, “bundan sonra ne olacak” soruları da aslında sanatın, sanatçının alanını oluşturuyor. Hepimiz bunun üzerinde yer alıyoruz. Akıl baliğ olduğumdan beri düşünüyorum, bu dünyada niye yaşadığıma dair şeyler. Bu, bazen politik anlamda, bazen yazarak çizerek tezahür eder, bazen meslekle ilgili adanmışlıkla, feda duygusuyla…
Hekimlik bile isteye seçtiğim ve çok da sevdiğim bir meslek. İlk anatomi dersinde kadavrayla temasta, kocaman bir boşlukta ve hiç olduğunuzu düşünmeye başlarsınız. Ondan sonra içinizde tuhaf bir hayal kırıklığı oluşur, bende hâlâ devam ettiği gibi…
- Şu hayal kırıklığı dediğiniz yeri biraz açsanız… O, hiçbir şeyle dolmayan boşluğu…
Hiçbir sorunun tam anlamıyla verilmiş bir cevabı yok. Bunun için bitmek tükenmek bilmeyen bir hayal kırıklığı. Keşke bütün mazlumların sesi duyulsa, keşke bütün yoksullar gündelik hayatlarını sorunsuz götürebilse… Son derece basit şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen iktidar duygusu, hükmetme isteği… Sanki Dostoyevski’nin karakterlerinde öne çıkardığı o özellikler, hep insanlıkla birlikte var olmuş ve bundan sonra da olacakmış gibi…
Sanat ve hayat
- Sanat bu noktada devreye girerek neyi sağlıyor?
Hayatı katlanılır hale getiriyor. Tam da burada, sık sık anlattığım tuhaf bir metafor var. Kurosawa’nın yönetmen olarak rolünü tarif ederken anlattığı bir hikâye bu.
Eski Japonya’da sokaklarda kurbağa yağı satıcıları olurmuş. Bu satıcılar, önce iki kafalı, altı bacaklı hilkat garibesi bir kurbağa bulup sonra bu kurbağayı aynalarla dolu bir cam kafesin içine kapatırlarmış. Kurbağa o aynalı prizmanın içinde kendini daha da dehşetli ve çirkin bir halde görünce kendisinden korkar ve derisinden bir yağ salgılarmış. Satıcılar işte bu yağı bir iksir, merhem haline getirirlermiş. Ve bu yağ, bütün yaralara, acılara iyi gelirmiş.
Kurosawa, biz diyor, insanların kendileriyle ilişkili gördükleri şey karşısında yaşadıkları korkuyla birlikte yağ salgılamalarını sağlarız. Biz yönetmenler de o yağla kendi merhemimizi buluruz.
Aslında kendimize bakarak korkuyoruz. Sahnede, sinemada gördüğümüz şey kendimizden başkası değil ki. İçimizde kalan, itiraf edemediğimiz, şahit olduğumuz şeylerdir sinemacının perdeye yansıttığı.
- Durunca delireceğini sanan insanlardansınız anladığım kadarıyla. Çünkü doktorluğun yanında sinema, işin sadece görünen yüzü. Radyoculuk, yayıncılık, akademik çaba, spor kulubü başkanlığı, belediye başkanı adaylığı ve daha bir sürü şey var.
Benimki daha çok, bir çeşit suçluluk duygusu. Bulunduğunuz bir yerde sorun varsa ve çözüme dair bir müdahalede bulunmuyorsanız, siz o sorunun suçlusu ve müsebbibisinizdir. Belki de bu bizim 80 öncesi kuşağın birçoğunda olduğunu düşündüğüm bir hassasiyettir. Ben hekim olarak hastamla kurduğum ilişkide, onu sadece “bana ağrıyan yerini gösteren ve benim reçete yazdığım biri” olarak algılamıyorum. Böyle bir ilişki kuramıyorum. Reçete yazarken aklıma hakikaten “bu adam o ilacı alabilecek mi” gibi sorular geliyor, sormazsam rahat edemiyorum. O da başka bir şey söylüyor, bu sefer önüme başka bir görev açılıyor gibi oluyor. Ona karışmazsam, işimi iyi yapmadığımı hissediyorum. Bunu bazen abartıyor olabilirim, ama şimdi daha derli toplu, iyi kullanacağım şekle dönüştürdüm.
- Yaşla, büyümekle mi ilgili bu karar?
Hayır, çocukla ilgisi var. Poyraz’dan sonra oldu bütün bunlar, çünkü bana ölümlü olduğumu hatırlattı. Psikolojide vardır zaten; çocuk yapmadığın zaman ergen kalırsın. Oysa çocuğunuz olduğunda, bir sürekliliği, döngüyü görüyorsunuz. Babanız ölüyor, sonra çocuğunuz büyüyor, bir dönüşüm yaşıyor, tamam diyorsunuz, benden sonra da o devam edecek. Bu, zaten hep böyleydi de, bundan sonra daha sakin bakıyor, o noktada da daha verimli olmaya başlıyorsunuz. Şimdi ertelemek gibi bir şansım yok, yapabileceğim şeyler varsa bir an önce yapmalıyım.
‘O adam kim?’
- Oynamak ne kattı, ne fark ettirdi peki?
Hayatımda ilk kez “Uzak”la kamera karşısına geçtim. Daha sonra profesyoneller benim oyunumu takdir ettiklerinde şunu fark ettim. Ben rol yapmayı bilmiyorum, oyuncu anksiyetesi de yok bende. Bu yüzden sadece o kahramanla ilgili içimde ona benzeyen şeyi arıyor, ortaya çıkarıyorum. Bu el yordamıyla bulduğum bir şey. Ben oynarım, en fazla oynamam giderim.
- Ama sanki oyunculuğu çok istemişsiniz bir yandan da. “Uzak”taki o sadece bara giren adam rolü için, sete 8 kostümle gitmişsiniz.
Bu mükemmeliyetçilikle, üstlendiğin işi iyi yapmak istemekle ilgili… Nazan bana Nuri’nin “Uzak”ta böyle küçük bir rol oynamamı istediğini söylediğinde ilk, “o adam kim” dedim. İşadamı mı, kabaydı mı, işsiz mi? Kim olduğunu merak ettim, kimliğinin kıymetli olduğunu düşündüm. Belki de böyle başladı benim hassasiyetim.
- Cannes’da biri size “Bu yüzde hem bir katili hem de müşfik, sevecen birini görüyorum” demiş. Bu, ne anlam ifade ediyor size?
Bunu iki kişi söyledi. Bunlardan biri Angelopoulos… Son filmini çektiği günlerde, bir Kız Kulesi sahnesi çekmek için İstanbul’a geldiğinde söylemişti. “Sen başkasın, yüzünü bir kez görmek unutmamayı getiriyor. Özel bir yüzün, auran var” demişti. Bir de Cannes’da ön jüriden biri, “Oyunculukla ilgili iyi bir malzemesin” demişti.
Ben bunun yaşanmışlıkla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Onlar insanın içine, fıtratına, hamuruna yerleşiyor. Bir de ortalığı sürekli kontrol etme durumu vardır bende. Bu da sürekli olarak karşınızdakine göre kendinizi konumlandırmayı getiriyor. Karşımdakine bırakmıyorum işi kendim kıvrılıyorum, değişiyorum. Oyunculuklarda işe yarayan bir şey bu. Birbirinin devamı olmayan farklı karakterler oynadım şimdiye kadar. Bu da hoşuma gidiyor.
- O zaman gelelim yeni filmlere, yaşanmışlıklara… “Küf” görücüye çıktı ama arkadan Mahmut Fazıl Coşkun’un “Yozgat Blues”u ve Onur Ünlü’nün filmi geliyor bildiğim kadarıyla.
Yozgat Blues’un çekimleri bitti, 2013’te çıkacak. Orada da başroldeyim. Fransızca şarkı söyleyen, peruk takan tuhaf bir adamı oynuyorum. Gerçek anlamda omuzladığım ilk film “Küf” tabii. Onur Ünlü’nün filminde de varım. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” isimli siyah beyaz bir film. Güçlü bir senaryo. Kasaba doktoru rolündeyim. Şu sıralar da Mardin’de Sermiyan Midyat’ın yönettiği, 1950’lerde geçen bir dönem filminde, Midyat belediye başkanını oynuyorum.
Spartaküs’ten bugüne...

- Şiddet, dönüşüm, hız, kutuplaşma, ileri demokrasi, sürekli değişen gündem Bugünün Türkiye’sine bakınca nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Beni artık, adlandırmalar, tarifler kesmiyor. Gördüğüm, baktığım şey şu: Bu dünyada zalimlerin tarihi mi yazılıyor yoksa mazlumlar kendi tarihini mi yazacak? Ben bu saflaşmada hep mazlumlardan yana yer almak gibi bir inanca, inada sahibim. Hiç kimse bir şeyleri çabucak halledemeyecek, bir şey öneremeyecek. Hazır bir reçete yok, bunu anladım. Ama bu mücadele, inat sürecek, ta ki insanlık kendi vicdanı ve ahlakıyla barışıncaya, mazlumların ahı kalmayıncaya, sesi iyileşinceye dek. Bunun başka bir yolu yok gibi. Spartaküsün mücadelesiyle bugün sokaktaki yoksulların isyanını çok da ayırt etmiyorum açıkçası. Bana bir yer, bir rol bahşedilmişse, tabii ki yoksulun, ezilenin yanındayım. Onların yanında durmak, omzuna dokunmak, sesi olmak bana iyi geliyor. Elimden de başka bir şey gelmiyor.
-Oysa bir ara Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na adaylığınızı koyarak politikaya girmek istemiştiniz
Bir sürü şey yaptım ettim, kıldım da, bütün bunların hepsini bir sepette toplarsam orada kendime bir iktidar oluşturur ve yapmak istediklerimi daha kolay yaparım diye bir hisse kapılmıştım. Bakın burada da aynı tuzağa düşüyorsunuz, bir hükmetme isteği, erk, güç talebi sizi yakalıyor. Bana göre değilmiş. Ondan kurtulduğum için iyiyim.

Sunday, October 7, 2012

Albert Schweitzer


1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvansever, anti-nükleer aktivisttir.
Çok ilginç bir yaşamı olan Schweitzer, iki doktorasına rağmen tıp doktoru olmaya karar verdi; Afrika’da doktorluk yapma amacıyla 30 yaşından sonra tıp tahsili yaptı; Gabon’da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği yaşama saygı felsefesi ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edilir.
Albert Schweitzer, o dönemlerde Almanya’nın günümüzde ise Fransa’nın bir parçası olan Alsace’da, bir papazın oğlu olarak dünyaya geldi. Az bilinen bir gerçek, Jean Paul Sartre’in kuzen olmasıdır. Aralarındaki büyük yaş farkından ötürü Sartre, ona “Amca” diye hitap ederdi. Küçük yaştan itibaren orga karşı büyük tutkusu ve yeteneği vardı, Avrupa’nın en iyi orgcuları tarafından eğitildi; zamanla org yapımı konusunda dünyanın en iyi uzmanlarından birisi oldu.
1893’te Strasburg Üniversitesi’nde felsefe öğrenimine başladı ve 1899’da doktorasını tamamladı. Aynı yıl Strasbug’daki St. Nicholas Kilisesi’nde din görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı. 29 yaşına geldiğinde biri teoloji alanında, bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri Bach’ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında değerli katkılarda bulunmuştu; ayrıca org yapımı hakkında da eserler verdi.
Oldum olası insanlığa doğrudan hizmet etmek için büyük bir istek duyan Schweitzer, 1904’te tesadüfen Paris Misyoner Topluluğu’nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon’da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine yaptığı araştırma onu, “beyaz adamın” “siyah adama” yaptığı kötülükler ve haksızlıklar üzerine düşünmeye sevk etti. Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arıyordu. Yetimhane kurma ve benzeri girişimleri bürokratik engeller yüzünden gerçekleşememişti. Misyoner çalışmalara hiçbir zaman ilgi duymamıştı; Afrikalılara vaaz vermeye niyeti yoktu ancak doktorluk yaparak beyaz adamın onlara verdiği zararı telafi etmeye çalışabilirdi. Afrika, o yıllarda kara kıta olarak anılıyordu; Avrupa’dan Afrika’ya gitme yürekliliğini gösteren araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa’daki konforlu yaşamını terkederek Afrika’da doktorluk yapmaya karar verdi. 1905’te dostlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda tıp eğitimi almaya başlayacağını ve istikamatinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu değişikliğin nedenini ise artık elleriyle çalışmayı arzulaması, yıllardır kelimelerle uğraşmaktan ve sevgi dininden bahsetmekten bıkmışlığı, artık onu uygulamaya geçirmek isteği olarak açıklıyordu. Çevresi onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.
Tüm itirazlara ve tepkilere rağmen Schweitzer 30 yaşında tıp eğitimine başladı; 38 yaşında eğitimini tamamladı. Ne var ki tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu’nun ilanındaki ihtiyaca cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda geri çevrildi! Geri çevrilmenin nedeni, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika’ya gitmek isteyecek ve yerlilierin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı idi. Topluluk, bu gerekçe ile ona maddi destek olmayı reddetti. Bu tavır, Schweitzer’i yıldırmadı. Bu sefer ücret karşılığı bu göreve talip olan bir doktor olarak değil de, kendi-kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. 1912’de Schweitzer ile evlenen hemşire olarak kendini yetiştiren Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecek; hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Yardımcı olabilecek arkadaşlarının listesini yaptılar. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti. Sekiz yıl seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Uzun dönemli konser anlaşmalarını iptal etti. Küçük bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi. 1913’te Gabon’daki Lambaréné’de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.
Çift, sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başladı, zamanla yeni binalar yaptı. Hastane günümüzde binlerce hastaya hizmet verir hale geldi.
Lambaréné’e gelişlerinden 1 yıl sonra 1. Dünya Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak bu Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa’ya götürüldüler. Götürüldükleri yer ülkenin güneyinde, bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanılan ve ressam Van Gogh’un da intiharından önce 4 yıl kaldığı bir mekandı.
1918’de Alsace’a dönebildiler ve 1919’un başında kızları Rhena doğdu. Alsace’da Schwetzer’in annesi, birlikte büyüdüğü pek çok genç ölmüş, her yer yakılıp yıkılmuştı. Karı-koca Schwetzer’in ikisinin de sağlığı bozuktu; bir zamanlar yıldız öğretim üyesi ve öğrenci olduğu Strausbourg Üniversitesi’nde Schweitzer’i hatırlayan yoktu ve maddi açıdan zor durumdaydılar. Ne var ki İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde onu hatırlayan birisi çıktı ve 1920’de ders vermek için ailesi ile birlikte İsveç’e gelmek üzere bir davet aldı. Orada 1915’te geliştirdiği yaşama saygı felsefesini hakkında ilk defa resmi konuşma yaptığı yer oldu. “İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.”
İsveç’te Afrika deneyimlerini anlatan bir konuşma turu yapmak teklifi alması üzerine borçlarını ödeyebildi ve bu konuda bir kitap yazarak Afrika’ya yeniden dönecek parayı kazandı ancak 1924’te Afrika’ya döndüğünde sağlık durumu iyi olmayan eşi ile kızı ona eşlik edemediler, ancak sık yazışmalarla ilişkilerini sürdürebildiler. Çocukluğunda babasını pek az görebilen Rhena, büyüyüp kendi çocukları olduğunda onlarla birlikte Afrika’ya gitti ve hastanenin laboratuvarında babası ile birlikte çalıştı. Rhena, babasının ölümünden sonra da hastanenin yönetimini üstlendi. Hastanede gönüllü çalışan Amerikalı doktor David Miller ile evlendi ve 1997’de ölümüne kadar Georgia kırsalında onunla yaşadı.
Dr. Schweitzer’in ünü yıllar içinde artmıştı ve pek çok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné’e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaéné’sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir. Dr. Schweitzer, 1953 yılında 1952 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçrimeye çalıştıysa da nükleer silahlanma ve Hiroşima/Nagazaki’nin bombalanması olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 Bilinç Deklarasyonu adlı dünyaca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti. 1958’de ise “Barış mı yoska Atom Savaşı mı?” adlı bir kitap yazdı.
Dr. Schweitzer 1965’te 90 yaşında hayatını kaybettiğinde hastanenin bahçesine gömüldü. Öldüğünde hastanesi 72 binalı 600 yataklı 6 doktor ve 35 hemşireli bir hastane olmuştu.

Yaşama Saygı Felsefesi

Yaşama Saygı, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla (fillerden yerdeki otlara kadar) paylaştığımız bir şeydir.Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

Albert Schweitzer’den Seçme Sözler

·         Bir çok insan mutsuz olduklarını bilirler; ama daha fazla sayıdaki insan mutlu olduklarını bilmezler.
·         Biz hepimiz o denli çok birlikte olduğumuz halde hepimiz yalnızlıktan ölüyoruz.
·         Bütün dahiler göklere uzanır, Mozart ise gökten inmiştir.
·         Büyük olmak iyidir, ama insan olmak daha iyidir.
·         Gelişme iyi şeydir, yeter ki her yönünden anlaşmaya varılsın.
·         Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi, daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.
·         İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır.
·         Kimi vakit sönen hayat ateşimiz rüzgar gibi bir başkası tarafından körüklenerek alevlenir; ve her birimiz bu ateşi tekrar canlandıran dostlarımıza en içten teşekkürlerimizi borçluyuz.
·         Mutluluk bizde olmadığı halde, başkalarına verebileceğimiz tek şeydir.
·         Mutluluk iyi bir sağlık ve kötü bir hafızadan başka bir şey değildir.
·         Tehlikeli bir dönemde yaşıyoruz, insan kendine hükmetmeyi öğrenmeden doğaya hükmetmeyi öğrendi.
·         Uygarlık maddi ve manevi ilerlemedir; bu ilerleme gerek kişilere, gerekse topluluklara hayat uğraşısının yarattığı zorlukları azaltmakla olur.
·         Vazife duygusu, en büyük terbiyeci güçtür.
·         Ahlaklılığın en büyük düşmanı duygusuzlaşmaktır.
·         Etik, yasayan her şeye karşı hissettiğimiz sonsuz sorumluluktur.
·         İnsanlar arasında çok soğukluk var; çünkü kendimizi aslında olduğumuz kadar sıcak kanlı göstermiyoruz.
·         Sonsuzluktan bize ulaşan ruhani ışının “aşk” olduğunu fark eden; dinin, kendisine doğaüstü gerçekler hakkında eksiksiz bilgiler sunmasını istemekten vazgeçecektir.
·         Her insanin bizi insan olarak ilgilendirdiği bilinci azalırsa kültür ve etik sarsılmaya başlar.
·         Mutluluğu sadece insanlarla “bölersen”, onu “çarpabilirsin.”
·         Kimse yıllarca yaşadığı için ihtiyarlamaz. İnsanlar ideallerine ihanet ettikleri zaman yaşlanırlar.

Friday, October 5, 2012

Figuran

Yaşanılan her şey bir oyundu. Ben ise bir figuran. Bu hayatta hiç başrol oyuncusu olamadım, hiç oyuncu olamadım. Olmak istedim mi, bilmiyorum. Belki oyun oynamayı sevmiyordum bir figuran acemiliği gibi yaşamak istiyordum hayatı. Belki de bu oyun beni aşıyordu. Ben hangisiydim, hayatın hangi tarafınydım bir türlü tam olarak bilmiyordum.
Hayat bir oyundu. Peki oyun neydi? Zaman geçtikçe büyüdüm, büdükçe anladım, anladıkça oyunları çözdüm. Herkes bir oyun içindeydi, herkes bir rol peşinde. Her şeyin ve herkesin bir adı vardı, bir tadı…
Ne ad taşıdım hayat boyunca ne de tat, belki doğduğum günkü kadar saf değilim ama sadece bir kir değilim. Bunu belki hayatla pek içli dışlı olmayışıma borçluyum. Kendime kapanık oluşuma. İnsanlarla konuşmaktan çok kitaplarla konuşmama, kalemime dert anlatışıma. İnsan büyüdükçe kirleniyor, büyüdükçe içindeki iyilikler küçülüp kötülükler büyüyor. Çocukken o konuşamayan insan ne kadar saftı oysa… Bizi bu hayatta kötülüğe iten ilk şeydir konuşmak, bizi hayatta oyun oynamaya, taklide ilk götüren şeydir konuşmak. Bir çocuk ilk kez bir insanı taklit etmeye konuşmaya başlayarak başlar.
Bir kere şüpheye düştüğünde insan nasıl büyürse o şüphe kötülükte aynı şekilde büyür insan içinde. Konuşur önce, sonra yürür. Yürümeyi öğrenen insan kaçmayı öğrenir, kaçan insan yanında bir şeyler götürmeyi. Hırsızlık oluyor heralde bu. Yürümeyi öğrenen insan terk etmeyi öğrenir yavaş yavaş. Gittiği yerde acı bırakmayı. Önce ilk sevgili terk edilir. Koşa koşa… Anı kısa tutarak, ama alınan hazdan sonra sonraki her terk edişte biraz daha uzun tutulur zaman. Belli bir süre sonra aile terk edilir; okumak, çalışmak ya da sevmek uğruna. Önce sık sık aranır sonra o aramalarda unutulur. Bu oyunu başlatanlar geride boyunu bükük kalır, ama oyuncunun haberi bile yoktur.
Her şey alışkanlığa dönüşür zamanla. Terk etmekte, sevmekte… Her gün aynı geçtiğini düşünen biri, bir anda karşısında birini görür. İlk kez sevdalanmışçasına coşkulu, umutludur. Hiç tanımadığı insanla bir ömür geçirmeyi düşünür, gün geçip tanıştıkça ”bir şeyler elde edildikçe” bir gün bile yaşanılmaz olur. O da bu oyunda herkesleşir. Terk etme alışkanlığı yine gün yüzüne çıkar, bu defa sevmek çekilir kuytulara, köşelere. Oyuna devam edilir, önce ağlanır karşında birini görene dek sonra unutulur. Sonrası yine aynı hikaye…
Bir bakar ki insan kendini bir masada bulur. Adına nikah masası denilmiş bir masada. Ve hayat asıl şimdi bir oyun halini alır, bir alışkanlık halini. İlk günler geçince her gün aynı insanla yaşamak bazen ölüm gelir. Alışkanlıklar yüzünden bu sefer terk etme alışkanlığı da sevmek alışkanlığı da gün yüzüne çıkamaz. Hayatı birleştiren bir kağıt parçasını yırtmak kolay gelmez bir oyuncuya.
Yıllar sonra gün yüzüne çıkar bir alışkanlığımız. Sevmekte olabilir bu ama terk etmek kesin olarak çıkacak gün yüzüne. Geride gözü yaşlı insanlar bırakarak terk edip gider oyuncu, belki bu sefer istemez ama ölüm kucak açtı mı kaçış yoktur. Hayat bir oyun her bir oyuncunun bir emeklilik yaşı vardır…
Yaşanılan her şeyin oyun olduğu gibi, son gün de bir oyundur. Bir çocuk ailesini konuşmaya başlayarak taklit etmeye başlar ve en son taklidi de ölüm olur.
Bir sağır olarak geldim bu dünyaya. Küçükken üzülmüştüm duyamadığıma, konuşamadığıma… Büyüdükçe sevindim. Dedim ya hiçbir zaman oyuncu olamadım şu hayatta hep bir figurandım. Bir ad taşımadım, bir sorumluluk, alışkanlıklarım olmadı hayatta her şeyi ilk görmüş gibi çoşkuyla yaşadım.
Bu oyunda hiç oyuncu olamadım. Belki ellerim boştu ama yüreğim hep doluydu…caner bektaş

Wednesday, October 3, 2012

Seride mübadeleyi anlattım'

Yaşar Kemal'in 'Bir Ada Hikayesi' dörtlemesinin sonuncu kitabı 'Çıplak Deniz Çıplak Ada' 5 Ekim'de çıkıyor. Yaşar Kemal, yazımı 8 yıl süren Çıplak Deniz Çıplak Ada için "Bu dörtlü belki de roman gibi roman değildir, acılarımı, üzüntülerimi, öfkemi, sevinçlerimi, sevgimi döktüğüm belki başka bir anlatım çeşididir" diyor.

'Seride mübadeleyi anlattım'




Yaşar Kemal ’in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanı ile başlayan, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları kitaplarıyla devam eden Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, yazarın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada ile tamamlandı. Sağlık durumu nedeniyle röportaj kabul etmeyen yazar, Yapı Kredi Yayınları'na genel bir röportaj verdi.


Sizi yazmaya iten neydi? Ne zaman ve nasıl yazmaya karar verdiniz?

Ben edebiyata çocukken başladım. Çocukluğumda bizim köye çok aşıklar, destancılar gelirdi. Onlara çok meraklıydım. Köye her destancı geldiğinde ben onun yanındaydım, sonra onlar gibi şiir söylemeye başladım. Köyün kayalık dağına çıkar dağ üstüne, çiçekler üstüne türküler söylerdim kendi kendime. Epopenin kırıntıları bile olsa hala yaşadığı böyle bir dünyada büyüdüm. Eğer modern edebiyatla karşılaşmasaydım - ki karşılaşmam tesadüftür - bir destancı olurdum. On altı ya da on yedi yaşlarımda folklor derlemelerine başladım. Bir de tekerlemeler, destanlar, masallar derledim.
Okulu bırakınca Ramazanoğlu Kütüphanesinde çalışmaya başladım, habire okudum. Biz Cumhuriyet sanatçıları Tercüme Bürosunun çevirdiği dünya klasikleriyle yetiştik. Tercüme Bürosundan gelen kitapları okuyordum, klasikleri, dünya romanlarını, tarih kitaplarını okuyordum.
Benim ustalarım, benim toprağımın sözlü edebiyatıdır. Stendhal, Tolstoy, Gogol, Dickens de benim kaynaklarımdır. Bir romancı Faulkner’i, Kafka’yı, klasikleri, hem Batı hem de Doğu ustalarını özümsemeden nasıl roman yazabilir?
Bana hep sordular, sen romanı niçin yazıyorsun? Bilemem dedim, bilsem de söyleyemem. Bir tek şey biliyorsam o da yaşamım boyunca bir tek düşüm olduğu, bundan sonra biraz daha, biraz daha güzel yazabilmek.


Okuduğunuz ilk roman neydi?


İlk okuduğum roman Alphonse Daudet’nin Le Petit Chose idi. Daudet'nin torununun Ceyhan'da bir çiftliği bir de küçük fabrikası vardı. Kitabı da Amasya 'da bir öğretmen çevirmişti. Ondan sonra da Kerem ile Aslı’yı okudum. Beni ilk etkileyen kitap Don Kişot oldu. Onu okuduğumda on yedi yaşındaydım. Daha önce Don Kişot’tan parçaları bizim ilkokul kitabında okumuştum ama, işte öyle, pek ciddiye almamıştım. Don Kişot’u okuyunca yeni bir dünya buldum. Günlerce etkisinde kaldım. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı. Bir karanlığa gömülmüş, sonra da içimde bir yücelme olmuştu.


Bir Ada Hikayesi'ni yazma fikri ilk ne zaman ve nasıl oluştu?
Bizim köyümüzde okul yoktu. İlkokulu okumak için Kadirli'de bir akrabamızın evine gittim. Bir süre orada kaldım. Ama o evde kalmak istemediğim için okula kendi köyümden yürüyerek gidip gelmeye başladım. Yürürken hep bir köyden geçiyordum. Bu köyle ilgili bazı şeyler duymuştum. Bu bölgeye yabancı insanlar gelmiş, yerleşmişler. Sıtmadan ölmüşler, etraftan çeşitli kötülükler görmüşler. İlkokulun sonuna kadar o köyden hep geçtim. Hep hikayelerini duydum, dinledim. Biraz büyüdüm, ilkokulu bitirdim. Köyün önünden tekrar geçtim. Büyük bir baca gördüm. O bacayı Ceyhan ırmağından topladıkları taşlarla yapmışlar. Kalın yüksek bir baca...
Ortaokula geldiğim zaman Hemite köyünde babamın akrabalarından annemin de arkadaşı bir kadın bana o köyde ne olduğunu anlattı. Birlikte ormanın içine gezmeye gittik. "Bak oğlum" dedi ve devam etti: “Burada göçebeler, mübadiller vardı. Bunlar Yunanistan 'dan gelen Türkler’di. Böyle üç köy vardı Anavarza’nın yanında. Çok güzel köyler."
Bu köyü, hikayesini öğrendim. O köye yerleştiklerinde çok güzel evler yapmışlar, köyü güzelleştirmişler. Etraftaki köylüler bu insanlara zulüm yapmışlar. Bu insanlar "Bir gün gideceğiz" deyip gitmişler. 15, 16 yaşıma geldiğimde bu insanların nereye gittiklerini bulmaya çalıştım. Bulamadım. Bulamadığıma çok üzüldüm.
Abidin Dino’ya bu Çukurova'daki köyün, mübadillerin hikayesini anlattım. "Ne duruyorsun, en güzel konu bu. Bunu şimdiye kadar hiç kimse doğru dürüst yazmadı. Doğru dürüst diyorum ama belki de kimse yazmadı" dedi. Abidin Bey Yunanca bilirdi, İngilizce, Fransızca, Rusça bilirdi. Eh bir de resim yapmasını bilirdi.
Ben Bir Ada Hikayesi romanlarımda mübadeleyi yazdım. Benim için mübadele sadece bu romanlarda anlattığım mübadele demek değil. Benim ailem de mübadele yaşamış. Ruslar Van'a geldiği zaman bizimkiler sürgün olmuşlar. Bütün Anadolu 'da gezmişler, Çukurova'da bu köye yerleşmişler. Bu mübadele hikayesini bu hırsla yazdım.


Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın editörlerinden Güven Turan “Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur” diyor. Bunun için ne söylemek istersiniz?
Son romanım dört kitaplık “Bir Ada Hikayesi”, kendi dilini de kendisi getirdi, yazdığım dört kitapta bana yazmaktan başka bir şey kalmadı diyemeyeceğim. Bir roman yaratılırken dil önemli de, dilden bile önemli başka ögeler de vardır, romandaki tiplerin özsel durumları, içinde bulundukları durumlara karşı tutumları. Bir romancı hangi olayı yazmışsa, yazmak kimi romancılar için bir mutluluktur, o konu, oradaki insanların tutumları, durumları, onu yürekten kavramıştır.
Yunanistan’dan gelenlerin başlarından geçenleri, savaşlardan dolayı yurtlarından olanları, Balkan, Doğu Anadolu, Karadeniz göçmenlerinin derin acılarını yaşadım. Bir romancının romanlarında o romancının hangi sebeplerden yazdığı belli olur. Bu roman benim çocukluğumdan bu yana gelen maceramdır. İnsanın toprağından ayrılmasının ne menem bir bela olduğunu hep canevimde duydum, onun ağıtları, destanlarıyla büyüdüm, “haribé vay haribé!” Bu roman da Dağın Öte Yüzü üçlüsü gibi yaşamım ve tanıklığımdır.
Dört cildin tamamının yazımı ne kadar sürdü?
1996 yılında Bir Ada Hikayesi'nin ilk kitabını yazmaya başladım. Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın yazımı 8 yıl sürdü. Bugüne kadar hiçbir romanımı 8 yılda yazmadım. Yazmaya başladığımda hastalandım ancak ne olursa olsun bitireceğim dedim.


Bir Ada Hikayesi kaç dilde ve hangi ülkelerde yayımlandı?

Bir Ada Hikayesi kitapları Almanya , Fransa , Yunanistan ve İtalya 'da yayımlandı. İran ve benim bilmediğim başka ülkelerde de kitaplarım çevrilip yayımlanıyor. Telif yasası olmadığı için izin almadıkları gibi, bir kopya dahi yollamıyorlar. Ancak bir arkadaşım bana gönderirse haberim oluyor.


Bir Ada Hikayesi'nin her bir cildini, diğer romanları yazarken yaptığınızı söylediğiniz gibi, önce kafanızda mı yazdınız?
Bütün kitaplarımı yazmadan senelerce önce düşünürüm. Çocukluğumda düşündüğüm bir mesele var, bugünlerde yine onu düşünüyorum - orman sorunu... Aklımda başka konular da var. Onlardan biri iki kadınla ilgili. Osmanlı zamanında kahramanca çalışmış bu kadınlar.

Romanlarınızda genellikle hep bir toplumsal değişim sürecinden bahsediyorsunuz. Eskiye göre artık her şey çok daha çabuk kabuk değiştiriyor, başkalaşıyor. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?
Hep değişimler yazmadım mı? Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufcuk Yusuf, Binboğalar Efsanesi, “en çok bu romanı yazdığımdan mutluyum” ya ilk romanım olan Höyükteki Nar Ağacı, Al Gözüm Seyreyle Salih, şimdi de Bir Ada Hikayesi… Daha sayabilirim. Bundan sonra da elbette değişim romanları yazacağım. Değişim, bugünkü bilgilerimize göre insanın, dünyanın, evrenin bir gerçeği değil mi?
Çağımızda dünya her yönüyle kabuk değiştiriyor. Değerler alt üst olmuş. İnsanı insan yapan bir çok değer yok oluyor. Ben çoğu kez yılanın kabuk değiştirmesini örnek veririm çünkü yılanın kabuğundan sıyrılması inanılmayacak kadar zor bir iştir, yürek paralar. Yılan kabuğunu değiştirirken yerine başka bir kabuk gelir, eskisini atıp gider yaşamını sürdürür. Ölen değerlerin yerine ise o çapta bir değer gelmiyor. İnsan bu değişimin acısını yürekten duymaz olur mu? Bugünkü dünya düzeni dünyamızı bitirebilir. Doğa kırımı, savaş kırımlarıyla başa baş gidiyor. Savaş ve doğa kırımı sürdüğü sürece insanlığın sonu gittikçe yaklaşıyor korkarım


Romanlarınızın genel konusu Çukurova'yken, bu romanda mübadeleye nasıl geçtiniz? Karşılıklı olarak yerlerinden edilmiş insanların mutsuzluğu ve tedirginliğinin bir romancı olmanın dışında, sizin hayatınızla da paralelliği var mı?
Amerika 'da katıldığım bir konferansta dinleyiciler arasından büyük bir yazar "Neden hep Çukurova'yı yazıyorsun?" dedi. "Ben sadece Çukurova'yı yazmıyorum ki" dedim. Durdum bekledim. "Neyi yazıyorsun başka?" dedi. "Hayır, Çukurova'yı yalnız ben yazmıyorum. Tolstoy yazıyor, Dostoyevski yazıyor." Çukurova'sını yazmayan hiçbir yazar büyük romancı olamaz. Hatta ben yazarım diyorsa da, yazar değildir. Ben Çukurova'yı herkes kadar yazdım. Stendhal da kendi Çukurova'sını yazmıştır. Yukarıda da anlattığım gibi benim ailem de bir mübadele yaşadı. Benim de yaşadığım bir mübadelem var. Benim anlattığım Çukurova'da mübadele de var.


Genellikle romanlarınızı insanları umuda sürükleyecek bir sonuçla bitiriyorsunuz. Bir Ada Hikayesi dörtlüsü de böyle mi bitiyor?
Bir yazarın sorunu yalnızca umut vermek değildir. İnsanların yaşadığı derin ve birbirinden farklı sorunlar vardır. Onun için bir yazar insanların macerasını çok iyi bilmelidir. Ancak insanların macerasını çok iyi bilen bir yazar iyi bir yazardır. Bu romanın bitişi yazara ait bir bitirmedir. Yazar böyle bitirmek istemiştir. İnsan çok zengindir, başka bir yazar başka türlü bitirecektir.

Seride umut, baş kahraman
Yaşar Kemal’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumlar’ın boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.

Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmaz bu dörtlüde, bir tarih var eder.

Bir Ada Hikayesi dörtlemesinin ilk romanı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da Lozan’da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege ’deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi Poyraz Musa’nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa’nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.

Karıncanın Su İçtiği, beklemenin ve sabrın romanıdır. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır.

Tanyeri Horozları, yeni bir yaşam kurma çabası, korku, özlem, umut, sabır ve geçmişin acıları arasında, aşktan ve insan olmaktan duyulan sevincin romanıdır. Denize, adaya, insanlara duydukları aşkın geçmişin acılarıyla gölgelenmesine izin vermeyen, sevdalarını yüreklerinde sır gibi taşıyan adam gibi adamlar, kadın gibi kadınlar yüzlerini yeni bir hayata dönerler.

Çıplak Deniz Çıplak Ada, Yaşar Kemal’in yerlerinden edilen insanların Ege’de bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikayesi’nin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır… Ağaefendi’yle Melek Hatun, Poyraz’la Zehra, Ali Hüseyin’le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana’nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo’nun başına beklenmedik bir olay gelir.

Monday, October 1, 2012

Fotoğraf sanatçısı Altan Bal ile `Bekar Odaları` üzerine söyleştik

-I
Fotoğraf sanatçısı Altan Bal ile `Bekar Odaları` üzerine söyleştik -I
Fototrek Fotoğraf Galerisi, Kodak Türkiye Fotograf Yarışması Profesyonel Kategorisi birincisi Altan BAL’ın “Bir İstanbul Masalı : Bekar Odaları” isimli siyah – beyaz fotograf sergisine tekrar yer veriyor !
...

Bize kendinizden bahseder misiniz?
1977`de İstanbul’da doğdum. Sabah 08.00’de evden çıkıp akşam 20.00’de eve gelen çocuklardan oldum hep. Özellikle yaz aylarında ailece çadır kurduğumuz Ambarlı yazlık kampı kişiliğimin şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. 1994`te Avcılar 50. Yıl İnsa Lisesi`ni bitirerek İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Hakla İlişkiler Bölümü`nü kazandım. Fotoğrafla burada tanıştım. Ufuk Duygun’dan özel dersler aldım. 1999 yılında İletişim Fakültesini 4. yılda bırakarak Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne birincilikle girdim. 2003 yılında 3. olarak mezun oldum.
2000 yılı Yunus Nadi Cumhuriyet Gazetesi Fotoğraf Ödülü`nü kazandım. Fotoğrafçı Merih Akoğul’un 3 yıl asistanlığını yaptım. Halen Fototrek ve çeşitli fotoğraf kurumlarında fotoğraf dersleri veriyorum. Tam anlamıyla bir sinema ve edebiyat düşkünüyüm. Aslında Düş’künler Tekkesinin daimi üyesiyim diyebilirim.
Bir de hayatın sağlığına duacıyım...

Fotoğraf tutkunuz nasıl oluştu ?
Galiba Fotoğraf benim “Hayat Bilgisi” ödevimdi. Ailece bir yerlere gittiğimiz çocukluk yıllarında “anı” fotoğrafları çekmek için makineyi bana verdiklerinde hep içinde tanıdık birisinin olmadığı fotoğraf çekmek istediğimi hatırlarım. Güzel sanatları kazandığım günlerde babamın küçükken fotoğraf çekerek Erzincan’da para kazandığını söylemesi, fotoğraf tutkumun babamdan gelebileceği düşündürmüştü. (Babam ki tam anlamıyla hayatımın kahramanlarından biridir, benim üzerimdeki etkisi tartışılmazdır. )
Aslında fotoğrafa yönelmemin temel itici gücü galiba ölüm ve zamanın geçici olması. Fotoğraf çekerek en azından bazı şeyleri değişmeden bırakabiliyorum. Fotoğraf bana insan ile genelde doğa özelde ölüm arasındaki mücadelede insanın kendini kandırdığı bir araç gibi geliyor. Belki de ölümle hesaplaşma kaygısından fotoğrafa yöneldim. Kim bilir hayat dışında.

Bize biraz “Bekar Odaları” projesinden önce gerçekleştirdiğiniz çalışmalardan bahseder misiniz?
İlk çektiğim proje okuldaki ödev nedeniyle yaptığım İstanbul kara surların dibindeki hayatı anlatan bir projeydi: “Surun Dibi”. Sınıf arkadaşım Mustafa Bilge Satkın ile çekmiştim. Sur dibindeki yaşamları anlatıyordu. Daha sonra şimdi kaldırılmış olan İstanbul Yenibosna hurdalığında hurdalıklar arasında yaşayan Japon Amca ile beraber hurdalığı çektim. En son da Bekar Odalarını...

“Bekar Odaları” fikri nasıl doğdu ?
Her şey babamın 1965 yılında “boğulacaksan büyük suda boğul” diyerek Erzincan-İstanbul trenine kaçak binmesiyle başladı. Çocuklarını kesinlikle İstanbullu yapmak isteyen bu adam, Anadolu’dan İstanbul’a gelen çoğu gurbetçi gencin yaptığı gibi 3-4 arkadaşıyla beraber kısa bir süre “Bekar Odası”nda kaldı.
Benim bekar odalarıyla tanışmam babamın anlattığı “hayat bilgisi” hikayeleriyle oldu. Ev rahatlığının değerini bilmeyen, hayat mücadelesi hakkında bir fikri olmayan çocuklara anlatılan ibret dolu bir hikayeydi bekar odaları. En az 3-4 gurbetçinin bir araya gelerek tuttuğu bu küçücük sağlıksız ortamlarda verilen mücadele tam anlamıyla bir İstanbul’a tutunma savaşıydı. Benim içinse kahramanı babam olan bir İstanbul masalıydı.

”Bekar Odaları”nın bir fotoğraf projesine dönüşmesi nasıl oldu ?
Türk Filmlerindeki takvim yapraklarının hızla yerlere düşmesi gibi yıllar çok çabuk geçti. Fotoğraf Bölümünün 3. sınıfının ilk aylarında, dönemlik fotoğraf projesi ödevinde neler çekebileceğimi düşünüyordum. İstanbul fotoğrafları çekmek istiyordum. Peki İstanbul fotoğrafı nasıl olmalıydı. İstanbul manzaraları yeterli miydi ? Ya da kendi İstanbul’umun peşine mi düşmeliydim? İstanbul’un görülmeyen gösterilmeyen bir yüzü kalmış mıydı ? Bu soruların cevabını yıllar önce babamın anlattığı “hayat bilgisi” hikayelerinde buldum. Bekar Odaları aslında tam anlamıyla bir İstanbul hikayesiydi. Öyle bir hikaye ki yalnızca İstanbul’u değil, “Bekar Odaları” sakinlerinin Türkiye’nin çok çeşitli yerlerinden geldiğini düşünürsek tüm Türkiye hikayesiydi. İstanbul demek gurbet demekti.

Fotoğraf çalışmaları nasıl başladı ve bu çalışmalar sırasında nasıl sorunlarla karşılaştınız ?
İstanbul’da daha çok Küçük Pazar denilen Eminönü ile Beyazıt arasında yoğunlaşan bekar odaları sakinlerinin fotoğrafını çekmek pek kolay gibi gözükmüyordu. Yıllarca bir köşeye itilmiş, sağlıksız koşullarda yaşamalarıyla hiç ilgilenilmemiş bu insanların aralarına girip bir şey istemeye hakkım var mıydı ?
İlk birkaç ay hiç fotoğraf çekmeden onlarla tanışmakla ve hayatlarını anlamakla geçti. Ve tabii ki bol bol reddedilmekle. Çünkü fotoğraf, onların gözünde gazeteci ve yalan yanlış haberler demekti. Şimdiye kadar kimse onları olduğu gibi görmemişti.
İlk birkaç aydan sonra, Anadolu’nun misafirperver sıcaklığıyla karşılanmaya başlandım. Artık herkes beni odalarına davet ediyordu. Yöntem olarak gördüğümü çekmeye çalıştım. Bir şey aramadım. Bekar Odaları’nda gördüğümü duyarlı fotoğraf yüzeyine geçirdim. Bu açıdan Bekar Odaları’ndaki hayatı yansıtıyorum diye bir şey söylemek istemem. Söyleyebileceğim tek şey Bekar Odaları’nda geçirdiğim günlerde olanları fotoğrafa döktüm. Zaten tek yapabileceğim de buydu.

”Bekar Odaları” Projesi nasıl sergiye dönüştü ve projenin devamında neler var ?
Çekimler aşamasında Fotoğraf Vakfı Girişimi desteği ile çalışmalarımı sürdürmüştüm. Sergi hazırlıklarında da Nikon Türkiye Mümessili Karfo Karacasulu A.Ş. destek oldu. 30 fotoğraftan oluşan sergi 13 Eylül Cumartesi günü saat 19:00’da Fototrek Nikon Fotoğraf Merkezi’nde açılacak.
Son zamanlarda çekimler, daha çok bekar odaları sakinlerinin oda dışındaki yaşamlarına yoğunlaşarak sürüyor. Örneğin kağıt toplayıcılar bunlardan bazıları.

Thursday, September 27, 2012

Alberto Toscano ile Söyleşi

Alberto Toscano ile Söyleşi: "Marksizm son otuz yıldır bir kriz değil belki de altın çağını yaşıyor"
Alberto Toscano, İngiltere'de çıkan Historical Materialism dergisinin editörü ve Londra'daki Goldsmith's Üniversitesi'ndeki sosyoloji bölümünde öğretim üyesi, New Left Review'da yazıları yayımlanıyor, 2010'da Fanatizm başlıklı bir kitabı çıktı (Metis Yayınevi tarafından yayımlanacak), daha önce 2006'da yayımlanan Theatre of Production: Philosophy and Individuation between Kant and Deleuze adlı bir kitabı var.
 
Genel olduğu kadar güncel bir sorunla başlayalım, senin de ara ara değindiğin gibi Marksizm ve radikal sol siyaset 70’lerin sonundan itibaren bütün dünyada ciddi bir krize girerek güç kaybetti, bu krizi neye bağlıyorsun ve bunu aşmak için ne öneriyorsun?

Şimdi Marksizmin krizi derken bunu doğru tanımlamamız ve bazı ayrımlar yapmamız gerekir. Eğer işin teorik boyutundan söz ediyorsak bütün kusurlarına rağmen Marksizm’in bir kriz yaşadığı söylenemez. Nitekim kapitalizmin işleyişini Marksizm’den daha iyi açıklayan bir teori hâlâ yok. Hatta bu bakımdan Marksizm son otuz yıldır bir kriz değil belki de altın çağını yaşıyor. Sözgelimi David Harvey gibi bir düşünürün yazdıklarına baktığımızda Marksizm’in dünyayı açıklama yetisini derinleştirdiğini, olgulara bakış açısını geçmişe nazaran ciddi bir şekilde çeşitlendirdiğini ve sonuç olarak sosyal bilimler ve teori alanındaki entelektüel hegemonyasını sürdürdüğünü görüyoruz. Bu anlamda Marksizm hâlâ kapitalizmi açıklamak için başvurulacak başlıca kaynak olduğu gibi artık kendi kusurlarıyla daha dürüstçe hesaplaştığını göz önünde bulundurursak bir yirmi sene öncesine göre çok daha sağlıklı. Dolayısıyla Marksizm’in krizini salt teorik bir kriz olarak tanımlayanlarla ben pek hemfikir değilim, ayrıca Marksizmin krizi böyle tanımlayanların spesifik bir tarihsel momenti temsil ettiğini de söyleyemeyiz, Marksist teorinin krizde olduğu 1890’larda da 1930’larda da ileri sürülüyordu, buna karşılık Marksizmi 20. yüzyılın ilk yarısında Gramsci gibi yirminci yüzyılın ikinci yarısında Yeni Sol hareket gibi kavrayanlar da oldu. Ama gelelim meselenin diğer boyutuna. Şimdi Marksizmin ve genel olarak sol siyaset teorisinin neyi ne kadar açıkladığı her zaman somut bir siyasi gerçeklik düzeyinde belirlenir ve doğrusu o bakımdan Marksizm’in siyasi izdüşümü pek iç açıcı değil, ama tam da bu noktada belki de bir ayrım daha yapmamız gerekir: Sovyetik/Stalinist hareketlerin Marksizmle hiçbir zaman organik ve sahici bir ilişkileri olmadı, dolayısıyla onları ve onlardan koparak bugün Marksizm’i topyekûn demonize eden düşünürleri başka bir kategoride ele almalıyız, çünkü bu hareketlerin genel olarak siyasetten anladıklarıyla bir felsefe olarak Marksizm’in siyaset tasavvuru arasında çok temel farklılıklar vardır. 89 sonrasında Quebec’te, Porto Riko’da, İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkan savaş, piyasalaşma ve özelleştirme karşıtı hareketlere, öğrenci muhalefetine veya Occupy hareketi gibi görünürdeki etkisiyle gerçek siyasi gücü arasında ciddi bir orantısızlık olan sol gruplara baktığımızda ise somut siyaset düzeyinde tamamen defansif bir pozisyon benimseyen yapılarla karşılaşıyoruz. Bana göre bu hareketlere reformist demek bile çok iyimser olabilir, çünkü reformist siyasetin bir şeyleri gerçekleştirme ufkuna paralel olarak somut bir projesi vardır. Bu proje devletten çok fazla şey bekleyebilir ama sonuçta bir projedir. 89 sonrasında ortaya çıkan radikal sol grupların ne yazık ki projesizlikten ötürü devrimci olamadıklarını ve defansif bir pozisyona hapsolduklarını görüyoruz. Avrupa’daki öbür irili ufaklı sol hareketler de kendi ülkelerinde ne olduğundan ziyade başka yerlerde ne olduğuyla ilgileniyorlar ve bu da etik olmakla birlikte bir düzeyde devrimci olmaktansa diğerkâm bir siyasete işaret ediyor. Çünkü enternasyonalist bir siyasetin temel unsuru önce kendi bulunduğun yer üzerine düşünmektir. Diğer yandan Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerdeki muhalif hareketlerin tam anlamıyla hangi siyasi formlarda örgütlendiğini şimdilik bilemiyoruz, ama galiba orada olan biteni de 20. yüzyıldaki Marksist veya reformist hareketlerin siyaset tahayyülüne atıfla açıklamak mümkün değil. Gerçi az önce Marksizmin krizini konuşuyorduk, bugün El-Cezire’den Mısır’la ilgili gelişmeleri izlediğimizde insanların tartışma programlarında birbirlerine “karşı-devrim” gibi düpedüz Marksist terimlerle bir şeyler anlatmaya çalıştığını görüyoruz. Arap baharıyla birlikte kitleler bir kez daha siyasette söz sahibi olmak için somut taleplerde bulunuyor, sosyal adaletin aciliyeti bir kez daha yüksek sesle dile getiriliyor ve bu da Sovyetlerin çöküşüyle gündeme gelen paradigmanın yavaş yavaş değişmeye başladığını gösteriyor. Ama eski paradigmanın yerine kapitalizmin kendini otoriter olmayan devletlerle restore ettiği bir paradigma da geçebilir, sonuçta kapitalizmin kendi dayanıklılığını çoktan beridir kanıtladığını hepimiz biliyoruz. Gene de gündelik yaşamın dilinden otuz yıl önce silinmiş karşı-devrim gibi kelimelerin Ortadoğu’da canlanması başlı başına önemli bir şey. Bugün Arap ülkelerindeki bazı internet sitelerinde insanlar Gramsci’yi tartışıyor, böyle bir şey bir yirmi yıl önce hayal bile edilemezdi.

Söz Arap Baharı’ndan açılmışken sen solun dine yaklaşımı üzerine epeyce kafa yoran birisin.
Fanatizm adlı kitabında tarih boyunca muktedirlerin özgürlükçü veya özgürleşme potansiyeli taşıyan hareketleri bastırmak için fanatizm suçlamasını bir silah olarak kullandıklarını anlatırken dini formda ortaya çıkan özgürlükçü bir hareket olarak Alman Köylü Savaşı’na ve Thomas Müntzer’e dikkat çekiyorsun. Bir din adamı olan Müntzer’in modern özgürlük mücadelelerinin pre-modern bir habercisi olarak görülüp görülemeyeceği Lukacs’tan Bloch’a çeşitli Marksist düşünürlerin ilgilendiği bir konudur. Ayrıca Engels’in de “Almanya’da Köylü Savaşı” adlı incelemesinde Müntzer’in önderlik ettiği hareketi birtakım ateist-materyalist amaçlarla önemsediğini görürüz. Osmanlı tarihinde de Avrupa’daki köylü isyanlarına paralel bir örnek olarak Şeyh Bedreddin isyanı var, Bedreddin bana göre her şeyden önce günden güne bir imparatorluk yapısına evrilen Osmanlı devletinin merkezileşme siyasetine karşı çıkan lokal-kırsal unsurları temsil ediyordu, fakat Türkiye’de özellikle ortodoks Marksist çevreler öteden beri onu bir devrimci figür olarak gördü. Aynı şey Avrupa bağlamında Müntzer için geçerli. Bütün bunlarda bir anakronizm tehlikesi yok mu? Yani pre-modern zamanlarda yaşamış ve yerleşik otoriteye şu veya bu şekilde başkaldırmış kişiler ya da hareketlere modern bir devrimci bilinç atfetmek neyi ne kadar açıklar?

Bu soru sosyalist teorinin içindeki önemli bir tartışmaya tekabül ediyor. Bloch ile Lukacs’ın konuyla ilgili tartışmasının yanı sıra 1970’ler ve 80’lerde E.P. Thompson ile Eric Hobsbawm modern deneyimin ve bilincin on üçüncü veya on dördüncü yüzyıla ne ölçüde atfedilebileceğini tartışmıştı. Şimdi anakronizmin ciddi bir cazibesi vardır, hatta işi İsa’nın komünist olduğunu iddia edecek kadar aşırıya götüren solcular olduğunu da biliyoruz. Ama Marks ve Engels’in, yani tarihsel materyalizmi kuran filozofların ilkel komünizm üzerine metinlerinde de meta-tarihsel ve antropolojik bir anakronizmle karşılaşıyoruz. Anarko-primitist siyasetler için de aynı tespitte bulunabiliriz. Anakronizm bir yerde sol düşünce geleneğinde periyodik olarak ortaya çıkan sabit bir unsur. Fakat anakronizm eleştirisinin haklılığını kabul ederken şunu unutmayalım: Tarihin çoğu döneminde halkçı özlemler, radikal eşitlik arzuları, özel mülkiyetin feshine yönelik talepler dini formlarda ifade edilmiştir ve bunları ciddiye almak kural olarak anakronik bir tutuma işaret etmez.

Solun dinle ilişkisini belirleyen başlıca felsefi kaynak olarak Aydınlanma’yı görüyorsun ve bu konuda sol hareketlere şu veya bu reçeteyi önermesen de anladığım kadarıyla solun Aydınlanma’nın mirasını topyekûn reddetmek yerine çok daha seçici ve eleştirel bir biçimde ele alması gerektiğini savunuyorsun, bunun üzerinde biraz duralım.

Marx, dinin dinamikleri hakkında düşünmeye 1840’larda henüz yirmili yaşlardayken başlıyor ve hayatının sonuna kadar devam ediyor, Yahudi Sorunu Üzerine’de sekülerizmin belli bir varyantının dine yaklaşımındaki yapısal sınırlılığı saptıyor ve son zamanlarda yapılan biyografik çalışmalardan öğrendiğimiz kadarıyla ölmeden önceki üç senesini din üzerine hayli yoğun antropolojik ve etnolojik okumalar yaparak geçiriyor; dinin kapitalist toplumlarda üstlendiği kritik işlevin yanı sıra pre-kapitalist ve kadim medeniyetlerdeki konumunu tahlil ediyor, ayrıca Rusya’daki mir hareketi gibi daha kırsal denebilecek yapılarda ve Avrupa dışındaki başka toplumsal formasyonlarda dinin ne ölçüde belirleyici olduğunu anlamaya çalışıyor. Marx’la Engels’in dine yaklaşımları farklı hatta çelişiktir, Engels komünizmi daha ziyade kaybedilmiş bir cennete dönüş umudu gibi görür ve köylü isyanları gibi hareketlerin dini söylemini bu hareketlere temel oluşturan komünist düzen arzusunu maskeleyen, perdeleyen bir unsur olarak görür. Oysa Marx’ın gözünde dini söylemler ve talepler bir tarihi zorunluluk içinde anlamlıdır. Marks dini seküler alandan ayrışmış ve bulutlara yükselmiş bir bağımsız alan, bir aldatmaca, bir yalan olarak değil gerçek hayattaki somut ilişkilere ve bu ilişkilerin aldığı çok çeşitli biçimlere tekabül eden bir şey olarak görür. Benim Marx’ın dine yaklaşımında en önemli bulduğum şey bu. Marks’ı Feurbach ve Sol Hegelcilerin materyalizm anlayışından ayıran da büyük ölçüde budur. Dine buradan bakmayan bir sol hareketin toplumu anlama şansı hâlâ yok. Elbette Marks son kertede dine ateist-materyalist ve nesnel bir perspektiften bakıyordu, ama bu perspektifin dini seküler alandan büsbütün dışlayan Aydınlanmacı perspektifle hiç ilgisi yoktur.
 

Türkiye’yi de İslamcı kökenlere sahip bir parti yönetiyor, bu parti iktidarının ilk sekiz yılında Türkiye siyasetine vurulmuş en büyük pranga olan askeri vesayetle savaştı, geleneksel Kemalist elitleri geriletti, Kürt sorununun çözümü için Türkiye’de daha önce görülmemiş bazı adımlar attı, ama 2010’dan bugüne milliyetçi/mukaddesatçı Türk sağının bilindik ezberlerini tekrarlayarak sağcı devlet refleksleri sergilemeye başladı, bu durum bugün de pek değişmiş değil. Bu tabloyu nasıl yorumlamalıyız? Burada dinin rolü nedir? 

Sahici bir sol siyaset olaylar karşısında birtakım apriori tutumlar benimsemez. Marksizm bizden somut durumun somut tahlilini yapmamızı ister, idealist felsefeyi aşmanın anahtarı olarak buna işaret eder. Dolayısıyla mevcut konjonktürü ve siyasi pozisyonları göz önünde bulundurarak siyasi tutum belirlemek doğru olanıdır. Az önce askeri yönetimden söz ettin, herhalde bundan daha uğursuz çağrışımları olan bir şey yoktur. Ama bunları söyledikten sonra Akp’nin bugünkü konumunu tahlil ettiğimizde partinin despotça hareket ettiğini görüyoruz. Erdoğan, Ortadoğu’da olanların Türkiye’yi ne kadar yakından ilgilendirdiğinin farkında değil, farkındaysa bile durumu doğru tahlil edemiyor. Eğer bu gidişat değişmezse Türkiye’de Suriye veya Mısır’daki gibi bir kırılma yaşanmaz belki ama Akp özellikle Kürt illerinden aldığı oyları bir sonraki seçimde kaybeder, bu da onlar için ciddi bir gerileme anlamına gelecektir. Din meselesine gelince Fanatizm adlı kitabımı 11 Eylül sonrasında Batı’nın herkesi terörist ve fanatik olarak yaftaladığı bir dönemde yazmaya karar vermiştim, bu demonizasyonun teşhir edilmesi gerekiyordu. Fakat var olan dini hareketler de özgürlükçü bir alternatifi temsil etmiyor, tarihsel olarak edemez demiyorum, ama bugünkü performansları ortada. Latin Amerika’da ortaya çıkan özgürleşme teolojisi veya Polonya’daki Solidarność hareketi gibi dini esaslara dayanan muhalif hareketlerde (ki Polonya’daki hareket bugün çok kötü bir yere geldi) ciddi bir sol potansiyel göremiyorum, Türkiye’de de Kemalist devletin sekülerizm siyasetinin berbat olduğunu biliyorum ama AKP, Müslüman Kardeşler veya Hamas gibi hareketlerin sosyal adalet, eşitlik gibi konulardaki bünyevi/içsel sınırlılıkları apaçık ortada.

Şimdi bu sınırlılıklar Türkiye’de özellikle son üç dört senede resmen ayyuka çıktı. Ama meseleye bir başka açıdan baktığımızda AKP’nin tabanını otantik Anadolu burjuvazisinin çeşitli fraksiyonları, belli başlı kapitalist gruplar ve “proleter” denebilecek geniş kitleler oluşturuyor ve Türkiye’de sol-sosyalist bir siyaset ancak bu kitlelerle dönüştürücü bir ilişki kurarak, bu insanları sola ikna ederek mümkün olabilecek bir şey gibi görünüyor.

Türkiye gibi ülkelerde şöyle bir paradoks da var: İrili ufaklı bir sürü sol grup olmasına rağmen solun bir anlamda hiçbir toplumsal temeli yok. Şimdi sen insanları ikna etmekten söz ediyorsun, bu ikna liberal Batı dünyasında ortaya çıkmış liberal bir kavramdır, önemini yadsımadığım gibi yeri geldiğinde sosyalist hareketlerin de benimsemesi gereken bir siyasete tekabül ettiğini düşünüyorum. Ama Türkiye veya Ortadoğu gibi solun toplumsal temellerinin olmadığı coğrafyalarda salt ideolojik ufuklara veya ikna siyasetlerine dayanarak solun ve muhalif hareketlerin zemin kazanması çok zordur, belki de imkânsızdır. Hizbullah gibi hareketlere baktığımızda normalde sosyal adaletçi devletten beklenen hizmetleri ikame etmeye çalıştıklarını, mesela Beyrut’un güneyinde çöp toplama sistemi kurduklarını veya insanlara sağlık hizmetleri götürdüklerini görüyoruz. Demek ki Hizbullah gibi dini inançları, söylemleri ve bağlılıkları olan hareketler somut bir maddi gerçeklik ve çıkar düzeyinde hareket ederek ciddi bir siyasi güç hâline gelebiliyorlar. İşçi sınıfı hareketinin çıkarlarını temsil eden kooperatiflerin, sendikaların ve başka kuruluşların da tarihsel olarak böyle bir kabiliyeti vardır, işte yapılması gereken tam da bunu yeniden devreye sokmaktır. Maddi gerçekliğe/çıkarlara verilecek dolaysız tepkileri kast ediyorum, bunu bir şeyler üreterek veya insanların kendi emeklerini daha iyi koşullar altında yeniden ürettikleri belirli kurumlar/kuruluşlar oluşturarak yapmak mümkündür, daha doğrusu Türkiye veya Mısır gibi ülkelerde solun toplumsal temelleri ancak böyle bir siyaset aracılığıyla kurulabilir diye düşünüyorum. İnsanları bazı soylu ideallere ikna etmeye çalışmak gibi radikal liberal bir tutumdan veya kendi siyasi iradesini ve motivasyonunu sergilemekten başka bir şey yapmayan sözde sol bir tutumdan ziyade kitlelerin çıkarlarını doğrudan savunan, bu çıkarların billurlaştığı bazı kurumlar oluşturmak ve bu siyasi-kurumsal yapıyı ciddi bir siyasi projeyle pekiştirmek gerekir.

Monday, September 17, 2012

Fotoğraf hakikattir sanat olamaz’



Hülya Küpçüoğlu, sergi vesilesiyle buluştuğu Ara Güler ile fotoğraf üzerine konuştu
Fotoğrafın duayen ismi Ara Güler, Pablo Picasso, Salvador Dali gibi önemli sanatçı ve düşünürlerin portrelerinin yer aldığı “20. Yüzyılın Yaratıcıları” başlıklı sergisiyle Bursa’da düzenlenen fotoğraf festivali Fotofest’e konuk oldu.
Hülya KÜPÇÜOĞLU / HT GAZETE

·         “20. Yüzyılın Yaratıcılarının Portreleri” başlıklı sergiyle Bursa Fotofest’e katılıyorsunuz. Farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflar var. Bu fotoğrafların bir araya gelme sürecinden bahsedebilir misiniz?
Günün birinde uyandım ve dedim ki; siyasetçilerin fotoğraflarını çekip duruyoruz. Niye bunları çekiyorum? Bunlar mı mühim, yoksa sanatçılar mı mühim. Hiç şüphesiz ki yüz bin kere daha büyük adamdır sanatçı. İşte ondan sonra sanatçılarla röportajlar yapmaya ve fotoğraflar çekmeye başladım. Dünyanın her yerine gittim. Picasso’dan Salvador Dali’ye kadar gittim ve çektim. Hatırlamıyorum belki 30 senedir sanatçıları çekiyorum.
·         Nasıl irtibata geçtiniz peki?
Her gittiğim yerde bu kişileri aradım. Onlara göre koleksiyonlar kurdum. O zaman Hayat Mecmuası ve Life Dergisi’ndeyim. Life Dergisi deyince tüm kapılar açılıyordu. Böylelikle gittim geldim fotoğrafları çektim ama zorluklar da çıktı.
·         Ne gibi zorluklar çıktı?;
Zorluk çıktı dediğim, zor oluyor iletişime geçmek ama sonra hepsiyle de ahbap oldum.
·         En çok kiminle zorluklar yaşadınız?
Mesela Jean Paul Sartre’ı çekmek istediğim zaman Rosif diye bir kişi vardı onun yardımcısı. Adam tabii ne düşünüyor? Bu bir Türk gazeteci diyor. Böyle olunca zaten yarı yarıya kaybediyorsun. Randevu vermedi. Ama ben Sartre’ı çektim yine de. Kahvede falan... Aslında ben dost olarak birkaç saat konuşarak yapmak istiyordum. Onu yapamadım. Charlie Chaplin’le de yapamadım. Chaplin kimdir? Dünyanın en cevval, pire gibi kişisi. Buradan girer oradan çıkar her şeyi yapar. Ben onunla ilgili resim çekmek istediğimde felç olmuştu. İstemiyor felçli görülmek. Haklı. Konuşursan konuşuyor ama fo toğ ra fı nın çekilmesini istemiyordu.
 ‘HA SU ÇEKMİŞ, HA FOTOĞRAF ÇEKMİŞ AYNI ŞEY’
·         Günümüz fotoğraf sanatı üzerine neler düşünüyorsunuz?
Fotoğrafın sanat olduğuna inanmıyorum. Hiçbir şey olmayan adamlar kendilerini fotoğraf ile sanatçı kılıyorlar. Aslında fotoğrafçı değiller. Ha burnunu çekmiş, ha kuyudan su çekmiş, ha fotoğraf çekmiş aynı şey. Onlar neyi çektiklerini bilmiyorlar. Çeke çeke ıstırap çekiyorlar.
·         Ressamlar da zaman zaman fotoğrafı kullanarak kendilerini ifade edebiliyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ressamdan sanatçı olabilir. En çabuk fotoğraf sanatçısı olabiliyorsun. Sıkıysa ressam ol. Gidip bir kompozitör olup da senfoni yaz.
·         Peki günümüz foto muhabirliği üzerine ne düşünüyorsunuz?
Foto muhabirliğinin sanatla ilgisi yok. Öyle gibi gösterirler. Çünkü makinenin arkasına geçip düğmeye bastığın zaman artık çıkmamasına imkân yok. Ne çekersen çıkacak.
·         Siz hiç sansüre uğradınız mı?
Öyle bir güç var mı ki?
·         Otosansür yaptınız mı peki?
Onu yapıyorum. Mesela foto muhabirliğim sırasında fazla kanlı sahneleri koymuyordum. İnsanları yaşam dan bıktırır diye... Sirkeci’den Yeşilköy’e doğru bir tren kalkmıştı ve birisi tren camından kafasını çıkarmış, kafası kopmuştu. Düşen kafayı foto muhabiri buldu ve resmini çekti. Yazıişleri müdürü zaten böyle bir fotoğrafı koymaz. Çünkü dehşet verici bir sahne.
·         Fotoğrafın üzerine karanlık odada ya da bilgisayar aracılığıyla yapılan müdahaleler için ne düşünüyorsunuz?
Realiteyi bozmuşsa realite olmaz. Çünkü fotoğraf realitenin parçasıdır. Mesela sinema sanattır ama fotoğ raf sa nat de ğil dir. Ne den? Çün kü si ne ma da rejisör diye bir adam vardır, aktör diye bir adam vardır. Mizansen vardır. Aslında yoktur öyle bir sahne. Rejisör ve kameramanın işbirliği ile kurulan bir sahne vardır. Lokomotif geçer, aktör silahını çıkarır tak diye ötekini vurur. Sinema sinemadır, imajinasyon vardır ve yalandır. Yalandan doğar. Sanat yalandan doğar. Ama fotoğraf hakikattir. Hakikatin kopyasıdır. Hakikatin parçasıdır, sanat olamaz.

‘İNTERNETİ SEVMEM’

·         Günümüzdeki dijital fotoğraflar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Daha kolaydır. Fotoğrafçı başka bir adam, biz başka bir adamız. Benim için o işin gazeteye ulaşması önemlidir. Geç kalan haber olmaz. Şimdiki dijital ortamda, bilgisayara geçiriyorsun fotoğrafı, hangisini istiyorsan bir düğmeye basıyorsun ve gönderiyorsun. Eskiden olsa kopya yapacaktın, negatiften bir şeyler yapacaktın, hava meydanına gidecektin, göndermeye çalışacaktın... Şimdi tüm bunlar kartta ve bir düğmeye basıyorsun ve gidiyor.
·         Peki sizin internetle ara nız na sıl?
İnterneti sevmem. Nefret ediyorum makinenin karşısında saatlerce durmaktan. Oturup konuşmak varken...

‘VAKIF KURMAZSAN YAPTIĞIN HER ŞEY KİLOYLA SATILIYOR’

·         Son günlerde kurduğunuz vakıfla da gündemdesiniz. Vakıf kurmaya nasıl karar verdiniz?
Vakıf kurmazsan yaptığın her şey kiloyla satılıyor. Her şey çarçur oluyor. Bir fotoğrafçı arkadaşımızın çocukları kiloyla sattılar babalarının fotoğraflarını. Ne yaptılar? Babalarını yok ettiler. Ortalık böyle insanlarla dolu. Olmasın diye böyle yapıyoruz.
·         Vakıf neler yapacak?
Vakıf önce arşivime sahip çıkacak. Bu arşiv sadece benim arşivim değil. Ben bu toprakların adamıyım, bu toprakların arşivi bu arşiv. Onun için sadece Vakfın da sahip çıkması yetmez. Vakıf koordine edecek arşivimi. Zaten arşivime sahip çıksa yeter bu vakıf. Gerisi zaten olur. Sergiler, kitaplar falan.