Monday, September 10, 2012

Büşra Ersanlı: Aklı tutuklamak olanaksız

'Cezaevinde akıl tutuklanamadığı gibi, kendi yolunda kuvvet kazanıyor. İnsan, haklılığı ile gerçekten güçleniyor. Özellikle değiştirilmeye çalışılan yasalarla, değiştirilmeden yapılan haksızlıklar bin bir yüzü gösteriyor insana.'


Cumhuriyet- Prof. Dr. Büşra Ersanlı. 1990’dan bu yana Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. İnsan hakları derneklerinde etkinlik gösteren bir politik aktivist. Son birkaç yıldır BDP Parti Meclisi ve Anayasa Komisyonu üyesi. Ve neresinden baksak, benim 45 yıllık arkadaşım.

Herkesin bildiği gibi, 2011’in Kasım ayı başında KCK davasından tutuklandı, 9 aya yakın bir süre sonra, yanılmıyorsam tam 255 gün sonra serbest bırakıldı. Bırakılır bırakılmaz da, gazetecilerin röportaj bombardımanına uğradı. Gazete sayfalarında, TV ekranlarında söyleşiler birbirini izledi. Ne ki, bu söyleşilerin hemen tümünde tutuklanışı, yargılanışı ve dolaysız politik görüşleriyle ilgili sorular ağır basıyordu.

Ben de, bu “röportaj taarruzu” biraz olsun dindikten sonra, Hisarüstü’ndeki evinde kahvemizi yapıp sigaralarımızı yaktığımızda, 12 Mart döneminde ortaklaşa bir hapishane deneyimi yaşadığımız Büşra’yla yeniden “içeriye girelim”, içerideki düşünsel ve biraz da duygusal yaşamını dışarıya yansıtalım istedim.

Neler mi konuştuk? İlk başlardaki bilgisayarsızlığın getirdiği yeniden kaleme sarılma ve parmakların nasır tutuşu. Baharla birlikte çiçeklere yöneliş. Dışarıda yaşananların acısıyla sarsılmalar. Mektupların getirdiği özgürleşme. Kitaplarla çıkılan yolculuklar. Koğuşun zaman zaman dersliğe dönüşmesi…

“İnsan haklılığı ile gerçekten güçleniyor” diyordu Büşra. “Özellikle değiştirilmeye çalışılan yasalarla, değiştirilmeden yapılan haksızlıklar bin bir yüzü gösteriyor insana.”

-İlkin, bilgisayarı sormak istiyorum. Bildiğim kadarıyla, başlangıçta uzunca bir süre bilgisayarın yoktu; daha sonra izin verildi. Bilgisayarsızlık ne gibi sıkıntılar getirdi sana?


-İlk önce bir panik olur gibi oldu. Bilgisayar yokken ben nasıl yazar sonra temize çekerim yazılarımı, diye düşündüm. Ama bu kısa sürdü, insani iletişim gereksinimi ağır basıyor. Ben de yazarak daha iyi iletişim kuran bir insanım. Sonra düşündüm, bilgisayar verseler de odaya vermeleri zor. O zaman benim her yazdığım hapishanenin de hafızası olacak, zaten her şey okunuyor, damgalanıyor, özel hayatımız, duygularımız, küçük kaçamak sözlerimiz, hepsi damgalanıyor. O zaman dışarıda telefonda nasıl rahatsam öyle rahat olmanın ruh sağlığım için en iyisi olduğuna karar verdim ve daha ikinci haftada yazmaya (mektup ve yazı) ve göndermeye başladım.

-Çok mektup geldi herhalde…

-Kasım, aralık ve ocak aylarında çok mektup geldi. Bir seferinde bir hafta içinde bir gün 117, ikinci bir gün 70 kadar mektup kart aldım. Bunların üzerinde adres olanlar yüzden fazlaydı ve hepsine cevap verdim. En çok Eğitim-Sen üyelerinden ve hapishane “sakin”lerinden mektup aldım, sonra da meslektaşlarımdan. Şubattan sonra yurtdışı dayanışma mektupları başladı, 50’den fazla mektup ve kart geldi; en çok da ABD, Fransa, Almanya, İngiltere ve Yunanistan’dan.

-Kendi bilimsel çalışmalarını nasıl sürdürebildin?


-Anayasa çalışmalarına devam etmek istiyordum, ama gereken bilgiler uzun bir süre gelemedi, her nedense! O sırada araştırma yazılarına da başladım ve bilgisayar ihtiyacı daha da arttı. Devamlı düzeltme gerekiyor bu tür yazılarda. Şubat başı başvurmuştuk, mayıs ortasında izin geldi. Önceki iki sefer Adalet Bakanlığı izin verilmesini istediyse de hapishane idaresi reddetti. Nihayet izin çıktı.

-Ama izni de kısıtlı verir onlar…

-Evet, İkinci Müdür çağırdı ve “iyileştirme” kapsamında haftada 2 saat bilgisayar kullanabileceksiniz dedi. Ben de, gerek yok 2 saatte hiçbir şey yapılmaz, dedim. Bu durumda -artık izin Bakanlık’tan gelmiş- 4 saati kabul ettiler.

-“İyileştirme” ilginç bir tanım…

-Ben de “iyileştirme” lafına takıldım zaten, “Ben kötü müyüm?” dedim. “Yazdıklarınız takip edilecek” dediler. “Vazgeçelim” dedim, “çünkü tepemde her kitabı, her notu görmek isteyecek yetkili insan olamaz”. Kalktım, odadan çıkarken, “Elle yazmaya devam ederim. Zaten ben bu zihinsel şiddeti yaşadım, bir daha yaşamam. Kimse etrafımda dolaşmayacak, uzakta duracak ve bastıklarıma da bakmayacak, bitirince kendi imzamı koyduktan sonra mektup gibi gönderdiğimde okursunuz” dedim. Kabul ettiler. 5 hafta kadar kullanabildim rahatça. Hem anayasa yazısı yazdım hem de savunmanın altyapısı olacak bilgileri derledim, “ifade özgürlüğü ve bilimsel özgürlük” konularında.

-Hayal kuruyor muydun?


-Tek hayalimiz barış, demokrasi koşulları idi, yani onurlu bir yaşamı hayal ediyorduk. Bu hayalimizi bazen şarkı ve türkülerle bazen de kahve falıyla kuruyorduk. Bahar gelince de bu hayal çiçeklere yöneldi. Toprak yapıp çiçek ekmeye başladık. Bilgisayar esaretinden tamamen kopmuştuk, telefon esaretinden de, sadece “devlet rehineleri” olarak verimli günler geçirmek, kitaplarla yakın ilişki kurmak ve sevdiklerimize, arkadaşlarımıza mektuplarla derinden ulaşmak uğraşısı içindeydik.

-Dışarıda yaşananlar nasıl etkiliyordu seni?

-Dışarda yaşanan acılar peş peşe geldi, dolayısıyla bizi dışarıdan koparamadılar. Uludere olayıyla 2012’ye girdik, yazın da Urfa Cezaevi’ndeki olay bizi çok sarstı, o gece ağladım. Ayrıca bahar aylarındaki “yüz nakilleri”, organ nakilleri bizi düşündürdü. Sabahları televizyonu açınca “iktidar lider(ler)i” tarafından azarlanıyorduk. En büyük kopuş o anlarda oluyordu.

-Pek çoğumuz, çok uzun süredir, elimize kalem alıp yazma alışkanlığından koptuk nerdeyse. Yeniden kalemle buluşmak nasıldı?

-Kalemle buluşma sonucu bir ay içinde bir-iki parmakta nasırlanma oluyor.

Gelen mektupların hiç olmazsa yüzde 90’ına cevap vermek zorundaydım, öyle de istiyordum. Aslında yazmak büyük eğlence, mektup farklı, bilimsel makale farklı, edebi deneme farklı, mesaj farklı. Sonra yavaş yavaş kitap da yazabileceğimi düşünmeye başladım. Rehinelik devam etseydi öyle yapacaktım. Şimdi dışarıda tabii daha kolay, değiştire değiştire, pekiştire pekiştire…

-Ne yazmayı düşünüyorsun?

-Devletin hapishaneleri doldurma deneyimiyle ilgili bir kitap düşünüyorum! İçinde ben de varım!

-Tutuklu kaldığın süre boyunca pek çok kitap okuduğunu biliyorum. Bir kitabı içeride okumak ile dışarıda okumak arasında nasıl bir fark var sence? Ya da içeride yazı yazmak ile dışarıda yazı yazmak arasında? Ne bileyim, dışarıda okuyup yazarken genellikle yalnızdır insan. İçeride ise, en azından 30-40 kişilik bir koğuştasın. Ya da yalnızca yalnız kalamamak da değil. Birçok şeyin baskısı altında olduğun bir ortam…


-İçerde kitap okuyunca seyahatler artıyor, yalnızlaşmak için yolculuğa daha çok boyutlu çıkıyor insan. Cezaevinde dikkatle bir şey yazmak ve okumak için akşam sessizliğini beklemek daha iyi geliyordu başlarda, sonradan alıştım. Hayatımın esası 24-25 kadınla birlikte yaşamak oldu ve o zaman gençler penceremin önünde bağıra çağıra voleybol oynarken de savunma yazabiliyordum mesela, hele mektupları çok kolay yazıyordum.

-Anladığım kadarıyla, hocalığını içeride de sürdürdün. İlim hapiste de olsa… diyeceğim geliyor. Hapiste hocalık nasıldı?

-Evet 4.5 ay ders verdim, önce siyaset bilimine giriş niteliğinde bir ders. Sonra da Siyasal İdeolojiler dersi. İdeolojilerin tekil değil de çoğul olduğunu her an hatırlamamız ve birbirimize hatırlatmamız gerekiyor. Tekçiliğe çok meyilli bir toplumda, ülkede yaşıyoruz. Felsefe ve kadın çalışmalarına büyük ilgi var cezaevlerinde.

-Bedeni tutuklanıyor da, aklı tutuklanamıyor değil mi insanın?


-Cezaevinde akıl tutuklanmadığı gibi akıl kendi yolunda kuvvet kazanır, akıl pazıları çok canlanır. Bunu sen de bilirsin. Ben şimdi toplam 3 yıl 2 ayı tamamladım. 40 yılda bir cezaevine girmişim! 1972 Nisan ve 2011 Kasım! Bu, Türkiye’de özellikle Kürtler ve sosyalistler için kısa bir süre sayılır, ancak demokrasi olan ülkelerde 1-2 ay desen insanların şaşkınlıktan gözleri yerinden uğruyor.

-Okuduğun kitaplarla ilgili düşüncelerin, bağımsız iletişim ağı Bianet’te yayımlandı. Orada, Leylâ Erbil’in son kitabı Kalan’dan yola çıkarak yazdığın bir yazı vardı. Kalan’ı okurken yalnızca aklında kalanların canlanmadığından, aynı zamanda kalmayanların da birer birer canlandığından söz ediyordun.

-“Kalan” kitabını okuyunca ilk aklıma gelen kalmayanlar oldu, çünkü kelime oyunlarını çok severim. Kitap bizim kuşağın yaşadığı İstanbul âlemini sosyal/politik düzeyden içerden yaşatıyordu. İstanbul’da geziye çıkmak beni hüzünlendirebilirdi, ben de herhalde güçlü bir savunma mekanizmasıyla İstanbul’da gezmek yerine çocukluğumdaki farklılıkların peşinden koşma halimi zihnimde kalmamış olan ayrıntılarıyla hatırlamaya başladım.

-İlk ağızda neler hatırladın?


-Sanki peş peşe sökün etti mahalle ve okul ortamındaki “azınlık” olarak adlandırılan ve bana daima “çoğulluk” getiren insan gruplarını ve tabii içlerinde sevgiyi paylaştığım çocukları ve gençleri. Zaten Leylâ Erbil de bir Yahudi arkadaşının özellikleriyle giriş yapmıştı kitaba. Bu girişteki çoğulluk dünyamın zihinde kalmayan kısımlarını yola çıkardı hafızamda.

Saturday, September 8, 2012

Zenne: Dürüstlük bazen öldürür

 CANAN AYDIN/BİRGÜN

“Dürüstlük bazen öldürür” diyor Ahmet Yıldız. Ahmet, dürüstlüğünün ona da ölüm getireceğini tahmin ediyordu. Ve öylede oldu.  Ailesine gay olduğu söyleyen Ahmet Yıldız 2008 yılında babası tarafından öldürüldü. Kara haber tez yayıldı ve bu olay dünya basınında da ‘Türkiye’nin ilk gay namus cinayeti’ olarak haber oldu.
Ahmet’in arkadaşları Mehmet Binay ve Caner Alper ise Ahmet’in bu acı hikayesinden yola çıkarak gaylerin içsel travmalarını ve aileleriyle olan yaşamlarını ‘Zenne’ adlı bir sinema filmiyle beyazperdeye taşıdı. Bu hafta gösterime girecek olan film 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden beş ödülle dönmüştü.
Gaylerin hiç de tanımadığımız o içsel travmalarına Biz de filmin senaristi ve yönetmenleri Mehmet Binay ve Caner Alper’le, Ahmet’i ‘Zenne’yi ve gaylerin o yabancılaştığımız duygusal travmalarını konuştuk
>>Biz bugüne kadar gayleri genellikle polisle çatışırken ya da yaşadıkları mahalleli ile çatışırken gördük ve üçüncü sayfa haberlerinde okuduk. Ahmet Yıldız’ın hikâyesinden yola çıkarak çektiğiniz bu filmde bu kez biz gaylerin duygusal travmaları ile tanışıyoruz. Sinema filmine konu etme sürecinden biraz bahseder misiniz?
Caner Alper: Ben 6-7 yaşlarında iken Ertürk Yöndem diye bir TRT yapımcısı vardı. O bir ara travestiler, transseksüellere takmıştı. Onları polis eşliğinde sokaklardan toplar, karakolda bekletirler, sonra nezarete kilitlerlerdi. Ve sonra onların sakalları, bıyıkları uzardı.  Annem o zamanlar annelik içgüdüleriyle bana derdi ki; bakın işte bunları mutlaka seyredin, böyle olmamak lazım.
Ben ise ya onlara benzersem ya bu şekilde bir muameleye maruz kalırsam diye çok korkardım. Çocuk aklımla bu durumu travma haline dönüştürdüğüm ve  televizyonla ilgili aklımda keskin olarak kalan tek fotoğraf olarak kaldı. Bu bahsettiğim 35 yıl önceydi. Türkiye’de bu konuda şimdiye kadar bir yol alınamadı. Ara sıra, eşcinselleri anlatan yabancı filmler çekildi ama onlarda gayleri aile içinde bir birey gibi gösterilmeyen filmlerdi. Bütün gayler gibi bu durum beni de çok rahatsız ediyordu. Arkadaşımızın öldürülmesiyle de bu süreç hızlandı. Ve filmi yapmaya karar verdim.
Mehmet Binay: Ahmet öldürülünce kendi meselemizde, kendi çevremizden birini kaybedince bunun üzerine film yapmak farz oldu.  Bu hikâyeyi sinema filmi yapmaya karar verince Türkiye’de insan hakları açısından  LGBT topluluğunun yaşadığı neler var, hangi meseleler var, diye düşündük. Bunun içinde en önemlisi devletle ve özellikle askerlikle ilgili yaşanılanların bizi temsil edeceğini düşündük. Böylece süreç başladı.
>>Türkiye’de bazı  konuların dokunulmazlığı vardır. Bunların basında ise askerlik gelir. Zenne filmi bu anlamda cesur bir konuyu ele alarak cesur davranıyor...
CA: Antalya’dan bu yana filmin içindeki karakterler itibariyle cesur olduğu söyleniyor. Ama bizim filmimiz 15 yaş üzeri ve şiddet ve cinsel içerik almadı seçici kuruldan. Bu da sevindirici.
MB: LGBT’ler için dünya düzeyinde de bakarsanız eşcinsellerin özel hayatını anlatması açısından hiç cesur değil. Ama zaten filmin amacı LGBTlilerin öteki olan insanların aile hayatının da olduğunu göstermesi. Bu bir aile dramı ve aile filmi.
CA: Zenne Can aseksüel bir karakter, fotoğrafları çektirmeyi reddettiği gibi neredeyse hayallerinde dans ederken yere düştüğü an bir orgazm yaşar gibi beyaz bir gelinlik giymiş bir erkek gibi. Daniel, ise biseksüel ve kadın sevgilisi var. Ahmet ise gay. Bu birbirinden çok farklı üç karakter toplumun gözünde üçü de aynı. Yani gay. Üçü de o askerlik jürisi karşısına geçtiklerinde aynı pozu vermek zorunda. Dolayısıyla bu cinsel hayatları bir miktar bırakıp bunun hangi halde gösterilmesi gerektiğiyle ilgilenmek lazım. O yüzden cinsel içerik bekleyenler bu filmde hayal kırıklığına uğrayabilirler.
>>Gaylerin yaşamı  birçok filme konu oldu. Kimsenin aklına dans sanatıyla birleştirmek gelmedi. Neden ‘Zenne’?
MB: Dansla anlatmak istememizin sebebi; bir zenne için hayat danstan ve o hayal dünyasından nasıl ibaretse, Ahmet de hayatla dans ediyor başından beri. Ama o, zor bir dansın içinde.
CA: Dans çok sembolikti. Zenne Can’ın bütün bu dansları, efemine davranışlar, renkli saçları, sahnede giydiği kostümleri dans edebiliyor olması, Ahmet’in ise çocukken giydiği bale kıyafeti üzerinden gelişen ve bütün hayatını zindana çeviren bir problemin hafıza içinde tutulmuş olması, tüm bunlar inanılmaz bir kontrastı. Bu Ahmet’in hikâyesinde de var, gerçek bir hikâyedir. Bir anlatım biçimi tabii ama Zenne’nin o dansları ile bu kadar acı bir konuya birazcık daha nefes aldırmak istedik.
MB: Bu ülkede “Erkek adam dans eder mi?” diye bir cümle var. Zaten Ahmet’te filmde ‘ben dans etmeyi sevmem ki” diyor. Hatta Ahmet’in küçükken bu yüzden dayak yediğini de görüyoruz.
>> Türkiye’de vicdani ret gerçekten çok büyük sorun. En bilindik örneği ise Mehmet Tarhan. O askerliği eşcinsel olduğu için değil, savaşa ve silaha karşı olduğu için reddettiği halde kendisinden yine de o bahsedilen fotoğrafları istediler. Devlet eğer gay isen mahremiyetin olmadığını mı dayatıyor?
CA: Vicdani retçi olmanın kabul edilebilir bir tarafı da, eşcinsel deklarasyonunun tabii ki olmaması. Bizim filmimizde de vicdani retçi, Zenne Can’ın annesi; bir binbaşı eşi. Hatta bir sahnede “Ben Binbaşı Önder Öztürk’ün eşiyim. Benim oğlum asker kaçağı falan değil” diyip duruyor. O asker kaçağı tanımına bile karşı geliyor. Ama tabii biz filmin içinde bu kavramları bire bir kullanmadık.
MB: Bence böyle düşünen çok anne var Türkiye’de.
>>> Filmde, Zenne Can’ın annesi Batılı bir kadın oğlunu seviyor ona sahip çıkıyor. Ahmet’in annesi ise Anadolu kadını; acımasız, sevgisiz. Acaba batılılar gayliğe daha mı ılımlı bakıyor?
CA: Hayır. Mesela Zenne Can’ın abisi “ne haber lan yavşak” diye karşılıyor kardeşini.  Homofobik.

MB: Militarist. Büyük ihtimal faşist…

CA: Mesela Zenne Can’ın teyzesinin sevgilisi Kürt. Teyzesine sahip çıkar, bir bakıma Zenne Can için de güvenilir bir abi
gibidir. Bir doğulu cinayet işler, çocuklarını öldürür gibi yargılara karşı bu yan karakterler yaratılmıştır.
CA: Mesela gerçek Kezban’ın da öyle temizlikle ilgili bir sorunu yok. Onu biz kurguladık. Mesela baba da öyle naif biri değil zaten. Eğer Rüçhan Çalışkur’un canlandırdığı ‘Kezban’ ve her iki annede çocuğuna sahip çıksaydı o zaman gerçekten her iki baba da bunu yapmazdı.  O yüzden diyoruz “anneler severse çocuklar kurtulur”. Çünkü Anadolu’daki kadınlar çok güçlüdür. Az konuşurlar ama konuştukları zaman da tam konuşurlar.
>>Ahmet’in annesini tanıyor musunuz?
CA: Hayır ama çok iyi biliyorum. Ahmet cesaret edip öyle bir şey yapamadı hiçbir zaman. Filmde Zenne Can’ın annesi “annenlere selam söyle” dediğinde çaresizce baktığı o sahne gerçektir mesela. Ahmet’in yüzünde gördüğüm ifadenin aynısıdır o. Bizim annelerimiz bunu söylediğinde Ahmet’in ifadesi gerçekten oydu.
>>>Ahmet’in babası kendisini vuruyor. Ama öldürmüyorsunuz…
CA: Evet çünkü o utançla yaşamaya devam etsin istedik. Ben şahsen karakterlerde babadan nefret ettim. Anneden tiksindim. Babasının oğlunu öldürüp kaçmasını bu şekilde cezalandırdım. Ona verebileceğim en kötü ceza buydu.
MB: Anne “sen de erkek misin” diyor mesela… Hani insanın erkekliğiyle dalga geçilir ya bazen. Anne de ona o baskıyı yapıyor.
CA: Türkiye’de genellikle mert olmamak, doğru olmamak, kötülüklere ortak olmak, mücadele edememek vs tüm bu olumsuzluklar ibnelikle bağdaştırılır ve öyle adlandırılır.
MB: Hatta hakem yanlış karar verince “ibne hakem” olur.
CA: Dolayısıyla her şeyin cezası eşcinsel olmaya bağlanıyor. Anne de zaten o yüzden kocasına saldırıyor.
>>>Oyuncu seçerken elbette ki iyi oyuncu her rolün üstesinden gelir gibi genel bir yargı var. Ama bu öyle pek altından kalkılabilecek kadar kolay bir rol değil. Olmayacak diye korktunuz mu?
MB: Aslında çok korktuk. Filmdeki karakterlerin oynadıkları yaşamla aslında hiç alakaları yok.
CA: Ahmet (Erkan) karakterini, Zenne Can (Kerem) karakterini oynayan oyuncular heteroseksüel. Erkan’ın bir kız arkadaşı var. Mesela Kerem evli ve bir de çocuğu var. Onun için oyuncular sahip oldukları duygularından yola çıkarak oluşturmaya çalışırken dedim ki; bunları kendi içimizde bulmaya çalışmayalım. Çünkü bir annenin içinde bulabileceği güdüyle o öldürme güdüsünü oluştura bilmesi mümkün değil. Hele ki sanatçı bir anne nefret cinayeti duygusunu hangi koşullarda çıkarabilir? Ahmet’in Daniel bıyık bıraktırmak istemesi aslında bir baba güveni istemesidir. Nasıl ki bir erkek sevgilisinde biraz annesinin motifini arıyorsa, Ahmet’inde bir baba modeli arayışıdır bu. Böyle sembolik çalışmalar da çok zor oldu. Endişeliydik tabi ama bizim hazırlanmak için çok zamanımız oldu.
>>Aslında çokta Ahmet’in hikâyesi değil. Biraz da Can’ın hikâyesi. Zenne Can kimin biyografisi?
CA: Evet. Gerçekten Zenne Can diye biri var. Onunla belgesel çalışmalarına da başlamıştık hatta. Zenne Can’a ulaşamıyoruz. Aylardan beri arıyorum. Hatta onu bu projeye bir şekilde dahil etmek de istedik. Çıktığı kulüpte çıkmıyor artık. Ama yaşadığını vs biliyoruz. Aslında Zenne Can gerçekten de cep telefonu kullanmıyor. Tıpkı filmdeki gibi.
MB: Zenne Can İzmir’de yaşıyor. Onun dışında kuzeni var. Oradan sonra ayrılıyor hikâye zaten.
>>>Geçtiğimiz dönem Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf “eşcinsellik bir hastalıktır” demişti…
CA: Evet eski bakan. Kabine yeniden kurulduğunda bakanlık verilmeyen tek bakan da o oldu. Toplum bu tür açıklamalara korkmadan reaksiyon verdiği zaman hükümette ona göre planlama yapıyor. Şimdi son açıklamalardan dolayı İçişleri Bakanı için de aynı şey olacak. Hükümet yapılan bu açıklamaları es geçmeyecektir diye umut ediyorum.
>>>Yeni Anayasa tartışmasında tüm ötekilerin kapsanacağı bir anayasa düzenleneceği iddia ediliyor. Sizce gayler için neler yapılabilir?
MB: Düzenlenecek olan anayasa mümkün olduğunca, nefret cinayetlerine teşvik etmemeli. Hakların on tanesinin yerine beşini versin ama hayatta kalmamı sağlasın öncelikle.
>>Film bu hafta vizyona giriyor. Neler bekliyorsunuz?
CA: Bu tür filmleri ayakta tutan tek şey az da olsa gişede biraz kalabilmesi. Eğer Zenne ilk üç gün ilgi görürse o zaman vizyonda kalır ama ilk üç gün insanlar gitmezse o zaman kaldırılabilir.  Eğer Zenne gişede bir miktar başarılı olur sinemacıları ve dağıtımcıları bir miktar memnun edecek olursa daha kabul edilebilir filmler kategorisine girecek  ve o zaman bu tarzda yapılacak filmlerin de önü açılır.
MB: Filmi yaparken çok zorluk çektir.  Festivallere gönderilirken ayrı, dağıtımcıları ikna etme, sinemacıları ikna etme de. Halende mücadele ediyoruz.
>>Türkiye’de daha önceleri ‘Hamamda’,  ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ gibi ya da Alman sinemasında  Yeni Queer Akımı hatta ilk film olarak ‘Gay Kardeşim’ var mesela.  Siz filminizi hangi akıma akraba buluyorsunuz?
MB: Biz kimlikler üzerine filmler yapmak istiyoruz. Caner’in şimdilerde üzerine çalıştığı film de kimlik problemleri üzerine. Biz belgesellerimizde de kimlikler üzerine çalıştık. Zaten bu ülkenin en büyük problemi kimlikler. Dolayısıyla biz hep bunun üzerinde duracağız.

Heteroseksüeller kendilerini cinsellikleriyle mi ifade ediyorlar

>>Peki dürüstlük bazen mi öldürür?
MB: Evet dürüstlük bazen öldürür. Biz dürüstlüğü seçtik ve ailelerimizle paylaştık. Ve çok iyi bir aile hayatımız oldu. Biz eylül ayında bir açıklama yapmaya karar verdik ve bir röportajda söyledik. Bunu yapma amacımız kendimizi anlatma, bunları ortaya çıkarmak değil; biz bu filmi yaptık, Ahmet’in öyküsünü verdik, Zenne Can’ın yaşamını gösterdik. Ama “dürüstlük bazen öldürür” diye bir şey var. Biz bunu ortaya koyarak anlatarak dürüst ve cesur insanların bu ülkede yaşayabileceğini de göstermek istedik.
CA: Ben cinselliği gaylikle bütünleştirmiyorum ki. O zaman heteroseksüellerinde kendilerini cinsellikleriyle ifade etmeleri lazım. Benim için birey olmak, yaratıcı olmak, özgür düşünceye sahip olmak. Ben eşcinsel kelimesine de karşıyım zaten. Eşcinsel insanları sadece cinsellikleriyle ifade eden bir şey.

Ahmet dürüstlüğünün başına getireceği o mayını göremedi

>>> Ahmet Yıldız öncesinde ailesine gay olduğunu söyleyemiyor, söylerse öleceğini biliyor. Yurtdışına çıkamıyor çünkü askerlik gibi bir sorunu var. Sokakta yürüyemiyor çünkü sürekli takip ediliyor. Yani Ahmet’in kaçacak yeri yok. Ahmet’e bir çıkış yok. Peki bu olaylar zincirinden dolayı gayler kimliklerini açıklarken daha da ürkmeyecekler mi?
Ahmet çıkışı yakaladığı anda pasaportu elindeydi aslında.  Buna rağmen gurur meselesi yaptı. Peşindeki insanlar aslında sembolik ifadeler. Ahmet , ailesi hep peşindeymiş gibi, geçmişi hep peşindeymiş, kaçmak durumundaymış gibi hissetmek durumunda bırakılıyor.
İnsanlar dürüstlük adına onu tebrik etmek için kadeh kaldırıyor. Ama Ahmet’in dürüstlükten anladığı şey ailesine gerçeği söylemekti. Ama Ahmet’in dürüstlük maneviyatı öyle güçlü ki kafesten dışarıya çıkmasının tek koşulu babasına bunu itiraf etmekti. Hatta bunu itiraf ederken Kürtçe ‘suç benim’ diyor. Çok acı tabii. Dürüstlükle özgürleşebileceği duygusu öylesine güçlü omuzlarına öyle fazla geliyor ki bunun altından zaten kalkamıyor. Sadece kaçıp gitmek olarak değerlendiriyor. Halbuki öncelikle insanların hayatta kalabilmesi önemli. Ardından bu ülkede bu tür bireylerinde yaşayabileceği anlatmak gerekiyor. Ahmet dürüstlüğünün başına getireceği o mayını göremedi.

Ahmet, Zenne Can ve Daniel’ın yolları kesişiyor

Daniel neden Türkiye’de?

MB: Daniel Afganistan’da yaşadığı savaş muhabirliği yıllarında yaşadıklarını biraz unutmak için Türkiye’ye geliyor. Menajeri “İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor” diyor ve  Daniel’ı İstanbul’a gönderiyor ve kültürel bir kitap yapmasını istiyor. Daniel bir gece çocuklarını askere gönderenleri seyrederken aralarından geçiyor ve Beyoğlu’nda yürürken bir bara giriyor ve o barda zennenin dansıyla karşılaşıyor. Böylece Zenne Can ve dolayısıyla Ahmet’le yolu kesişiyor.

Friday, August 31, 2012

SATI İLEN'LE YAZDIKLARI VE YAŞADIKLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ


Yazar Satı İlen’in ‘Denize Şiir Okumak’ isimli kitabında yer alan öykülerindeki direnci, hüznü, hayat mücadelesi ve toplumsal yaşayışa bakışını söylev çekmeye gerek duymadan ustalıkla kaleme alışını okudum ve kitabı üzerine düşüncelerini sormak istedim.

Ufuk Özgül

‘Denize Şiir Okumak’ öykü kitabınızı okudum. Öncelikle kutluyorum. Kitabınızda yer alan “Karanlıkta Dans Annem ve Ben, Ekmek İçin, Yalan Dünya, Basri Tepesi, Labirent, Yıldız Çiçekleri, İnsan Kokusu, Kalbi Olmayan, Kırmızı Çantan, Denize Şiir Okumak, Bir Kadın Bir Adam, Kapan” başlıkları altında toplam on iki öykünüz bulunuyor. Öykücülüğe nasıl başladınız?
Çocukluğumda kitap okumayı çok sever, yazarlara büyük hayranlık duyardım. Hatta ilkokul beşinci sınıfta öğretmenim “Ne olmak istiyorsun?” diye sorduğunda “yazar olmak istiyorum!” demiştim. Ancak, yazarlar ya ‘dâhi’ olarak nitelendiriliyorlardı ya da yazmanın, doğuştan gelen bir yetenek olduğu söyleniyordu. Tüm bu kanıksamalar yüzünden “yazar olmak kim, ben kim?” diye düşünerek, bu sevdamdan vazgeçtim. Ama kendi kendime günlük tutmaktan, duygularımı kâğıtlara dökmekten hiç vazgeçmedim. İlk öykülerimi yirmili yaşlarda yazmaya başladım. Tabii, bunlara öykü denirse. Çünkü öykü tekniği konusunda hiçbir düşüncem yoktu. Son derece çalakalem yazılmış öykülerdi. Bu arada üniversite bitti. İş, ev, çocuk derken öykü yazmayı bıraktım. Yıllar sonra İnsancıl Dergisi’nde yazarlık seminerleri verildiğini duydum. İçimdeki yazma ateşi, yeniden alevlendi. Yirmili yaşlarda yazdığım öyküleri dosyadan çıkardım. İnsancıl Dergisi’nin kapısını çalarak Cengiz Gündoğdu Hoca’ya bıraktım. Bu arada aynı derginin yazarlık seminerlerine de katılıyordum. Bu seminerlerde öyküde olması gereken öğeleri öğrendim. Daha sonra Cengiz Gündoğdu öykülerimi okudu. Yaptığım hataları bir bir sıraladı. Beni öykü yazma konusunda cesaretlendirdi. Kendisine buradan sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Gençlik yıllarında çalakalem yazdığım öyküleri saymazsak, bilinçli olarak öykü yazmaya 2004 yılında başladım diyebilirim.
Öykülerinizde, topluma evrensel bir bakış hâkim. Hüzün, bambaşka boyutlarda ele alınmış. Ve birbirlerinden bağımsız öyküler gibi görünseler de salt kadın gözüyle değil; her iki cinsin sorunlarını dile getirişinizdeki yalınlık ve gerçekçilik göze çarpıyor. Günümüzde bu yetiyi edinmek ve başarıyla üstesinden gelmek hayli güç. Bu konuyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Evet, güzel soru. Yazar, evreni kendi öznelinden geçirerek gerçek dünyayı yansıtmalıdır. Yani, görüneni değil, görünenin ardındaki gerçekliği vermelidir. Gerçekliği örtmemelidir. Ben tüm öykülerimde, kadın kimliğimi bir kenara bırakarak; tüm karakterlere aynı uzaklıkta durmaya çalıştım. Ancak, bu biçimde yaklaşırsam, yaşadığım çağın insanının gerçekliğini verebilir, nesnel olabilirdim. Öykülerimdeki karakterler, bizim toplumumuz insanı. Eğer, bu sistem insanları bozuyorsa, insanları birbirine yabancılaştırıyorsa, sistemle birlikte parçaya değil de bütüne bakarak insana giden yolu bulmalıydım. Edebiyat insan araştırmasıdır. Ben de çevremde tanık olduğum, yaşadığım olayları ya da durumları okura aktararak günümüz insanını ve toplumunu gözler önüne sermeye çalıştım.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olduğunuzu biliyoruz. Mesleğinizin, öykücülüğünüze katkısı oldu mu?
Tabii ki, öykü yazmamın bu eğitimimle doğrudan bir ilişkisi yok. Fakültedeyken haber yazma teknikleri ve Türkçe’nin kullanımıyla ilgili derslerimiz vardı. Dolaylı olarak katkısı olmuş olabilir.
Öykülerinizdeki şiirsel akış, kurgu ve kendinize has üslubunuzu, başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğinize tanık oluyoruz. Öykü karakterlerinin diyaloglarındaki gerçeklik de oldukça belirgin. Yaşadıklarınızın, okuduklarınızın ve gözlemlerinizin ne kadarını öykülerinize aktarıyorsunuz?
Kuşkusuz bir yazar, izlenimlerini, gözlemlerini, düşüncelerini bir duruma ya da olaya bağlayarak okura aktarır. Ben kimileyin, başımdan geçen ya da tanık olduğum olayları yazdım. Bir konuyu yazmak için mutlaka yaşanmış olması gerekmiyor. Yazar, yaşanmamış bir olayı ya da durumu da kurgulayarak anlatabilir. Kimi öykülerim ise, tamamen kurgu. Ama tabii ki, neyi nasıl yazacağımı önceden belirlediğim için insanları da gözlemledim.
İnsancıl Dergisi’nin Nisan 2008 tarihinde 213.sayısında yayımlanan ve tüm öykülerinizle birlikte beni en çok etkileyen ‘Kapan’ öykünüz oldu. Öykü kişilerini aktarışınız, toplumun farklı kesimlerine bakışınızı ustalıkla kaleme alışınız ve bir fabrikanın içerisine, kurallarına, işleyişine bizleri konuk edişiniz oldukça başarılıydı. Bununla ilgili söylemek istedikleriniz nelerdir?
1991-1994 yılları arasında böyle bir fabrikada çalışmıştım. Birlikte çay içtiğim, sohbet ettiğim, gülüp konuştuğum işçilerin dünyasını yazdım. ‘Çalışma’nın insanı köleleştirmesine, eleştirel olarak yaklaştım. Kuşkusuz, insan üretmek için çalışmak zorundadır. Fakat günümüzde ‘çalışma’ yaşamın mutlak amacı olmuştur. Örneğin, siz buzdolabı üreten bir fabrikada görev yapıyorsunuz. Motorun parçalarını üreten bir birimde çalışıyorsunuz. Her gün aynı iş... Her gün aynı iş... İnsan her gün aynı şeyleri yapmaktan bıkmaz mı? Bir süre sonra çalışma eziyet haline geliyor. Bunun yanı sıra, insanın kendine, emeğine, topluma ve doğaya yabancılaşmasına, nesnelerin ya da makinelerin değer kazanmasına ve insanın insan olmaktan çıkmasına dikkati çekmek istedim. Kuşkusuz, bir yazar toplumun sorunlarına duyarsız kalamaz. Çoğu kez, iş yaşamında çalışma etiği altında yaşamımızı bir nesneye verdiğimizin ayrımında olmuyoruz. İnsanın kendi yaşamının kendi elinden alınmasını ve gerçekliğin yitirilmesini gün yüzüne çıkartmak için tanık olduklarımı anlattım Kapan’da.
‘Basri Tepesi’ isimli öykünüzün konusu, derinden etkiliyor. Bu öykünüzün içeriğini ve günümüzde kadın olmanın zorluklarını bizimle paylaşır mısınız?
Bu ülkede kadın olmak zor. Çocukluğumda o kadar çok dövülen, sövülen, ezilen, bebesi kucağından alınan kadın gördüm ki. Ne yazık ki, kadınların bu ülkede ekonomik bağımsızlıkları ve sosyal güvenceleri olmadığı için söz hakları da yok. Kadın yeri gelir bir meta gibi satılır ve alınır. Kadın, erkeğin namusudur. Kadın, evinin hizmetçisi ve çocukların bakıcısıdır. Kadın, kocası için cinsel bir objedir. Kadın, erkeğin kölesidir. Kadınların tüm bunları kabullenmesi beklenilir. Basri Tepesi adlı öykümde, bir çocuğun yaşantısından kesitler sunarken; kadın-erkek ilişkilerini ve kadınların içinde bulunduğu durumu gözler önüne serdim. Küçük yaşta evlendirilip sonradan bir çocuğuyla ortada kalan, parasızlık ve çaresizlik yüzünden, yeniden evlenmek zorunda olan Hanefi Teyze’nin dramını anlattım. İkinci kocası ve kızıyla durağan bir yaşam süren Hanefi Teyze’nin ilk kocasından olan oğlunun Almanya’ya gitmesiyle yaşamı değişir. Ne olur peki? Oğlu, gözü arkada kalmasın diyerek genç ve güzel karısını annesinin yanına bırakır. Bu aşamadan sonra, Hanefi Teyze’nin evinde bağrış çağrış, kavga gürültü eksik olmaz. Hanefi Teyze, kocasından sürekli dayak yer. Ama ağzını bıçak açmaz. Sonunda intihar eder. Ölümü şüpheli bulunur. Olay mahkemeye taşınır. Kızı Elif, mahkemede, babasıyla yengesinin arasındaki yasak aşktan söz eder. Annesini babasının astığını söyler. Ama işin aslı çözülemez ve Hanefi Teyze’nin ölümü sır olarak kalır. Anadolu kadını, kocasının getirdiğiyle kıt kanaat idare etmesini bilen, kocasından gördüğü şiddete katlanan, erkeği karşısında susan, erkek egemenliğini kabul eden, çoğu zorluğa çocukları için katlanan kadın tipidir. Hanefi Teyze de bu kadınlarımızdan biri. Çünkü kadınlarımız ekonomik bağımsızlıkları olmadığı için mecburen kendilerine sunulan yaşamı benimsemek zorunda kalıyorlar. Ben, ‘Basri Tepesi’ adlı öykümde, tüm bunların yanında, psikolojik şiddete de dikkati çekerek, kadınlarımızın yaşadığı açmazları topluma göstermek istedim. Elbette, bir gün kadınlar, kendilerine yüklenen rollere karşı çıkıp, ekonomik bağımsızlıklarını kazandıklarında birey olmanın ya da insan olmanın hazzını yaşayacaklardır. Ben umutluyum. Özellikle kadınların öykü yazmasına çok seviniyorum. Bunca yılın vermiş olduğu ezilmişliklerine, susturulmuşluklarına karşı çıkıyorlar... Sahiden de, benim çevremde genç öykücüler hep kadınlar...

İnsanımızı ve yaşayışını gözlemlerken, en çok önemsediğiniz konu nedir?

Ben kendimi sınırlandırmayı sevmiyorum. Öykü, bir olay, bir sorun, bir durum olabilir. Kimileyin, bir haksızlığa tanık olduğumda onu okura aktarırım. Kimi kez, izlenimlerimi düşlerimle harmanlayarak bir duruma bağlayarak anlatırım. Bakmakla görmek, farklı şeyler... İnsanları gözlemlerken, insanların ayırt edici özelliklerini belleğimde evirip çeviririm. Sonrada o özellikler kafama oturduğunda yazmaya başlarım.

Öykülerinizin geri bildirimi, size neler duyumsatıyor?

Bir yazar için, geri bildirimler önemli tabii. Eğer, yazdıklarımı okur beğenmişse, düşüncelerimi, duygularımı aktararak onlarla doğru iletişimi kurmuşum gibi geliyor bana. Kuşkusuz doğru eleştiri de insanın kendini gözden geçirip gelişmesini sağlar. Ben bu konuda çelişkiye düştüğüm zaman, karşımdakinden düşüncesini temellendirmesini isterim. Temellendirme doğruysa, akan sular durur.
Kitabınızda, çocuk dünyasına da tanıklık ediyoruz. Ankara’dan İstanbul’a geliş serüveniniz ve değiştirmek zorunda kaldığınız ilkokulunuza alışma sürecinizdeki zorluklarınız, öykülerinizdeki çocuk karakterlerine ne şekilde yansıdı?
Öykülerimin kimilerinde çocuk dünyasından kesitler var. Çocukluğunda cinsel tacize uğrayan bir çaycının yetişkinliği döneminde yaşadığı çatışkılar, bir çocuğun terk edilmişlik duygusu içinde annesine olan özlemi ya da arkadaşlarınca alay edilen engelli bir çocuğun hüznü, öfkesi ve yalnızlığı var öykülerimde. Ankara’dayken arkadaşlarım arasında engelli olduğumu pek duyumsamazken, İstanbul’a taşındığımızda okula giderken, insanların beni durdurarak “Aaa yavrum, ayağına ne oldu? Vah vah yazık!” diye sormaları ve ardından acımaları... Sırf bir ayağım aksıyor diye öğretmenlerimin bana olumsuz anlamlar yüklemeleri... Bana, “Sen engellisin, o zaman şunları şunları yapamazsın” diye zorla kendi anlayışlarını dayatmaları... İlkokul beşinci sınıfta engelli olduğum için parasız yatılı sınavlarına girememem... Daha neler... neler... Evet engelliydim, belki çok hızlı yürüyemiyor, merdivenleri çifter çifter çıkamıyordum. Okulda beden eğitimi derslerine katılamıyor, okul bahçesinde andımızı okuduktan sonra sınıflara girerken, hep arkada kalıyordum. Ama tüm bunlar yaşama katılmama engel değildi. Olamazdı. İşte bunlardan kimilerini kısmen de olsa, “Karanlıkta Dans Annem ve Ben” öykümde okura aktardım. Aslında bu konuda o kadar çok söyleyecek sözüm var ki!

Bizleri bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

İşte o söyleyecek olduklarımı engellilerle ilgili bir kitap yazarak, okurla paylaşmak istiyorum. Çünkü engelli olmam yaşamımın her devresinde karşıma bir set olup çıktı. Mesela başka ne oldu? Kalbim birisi için çarpamaz, sevemez, âşık olamazdım. Çünkü toplumda, belirli bir güzellik anlayışı vardı. Zira toplumun bir takım kalıpları, kuralları vardı. Ben de tüm bunlardan payıma düşeni aldım. Düşüncelerimi, duygularımı yazarak bu kalıplara, kurallara başkaldırarak, insan bilincini temizlemek istiyorum.

Ufuk Özgül 29 Temmuz 2012 / Cosmosgünlüğü

Yazarımız Ufuk Özgül, Satı İlen’in ‘Ekmek İçin’ adlı öyküsünden bir paragrafı ve bir kısa bilgi notunu sizlerle paylaşıyor...

“Perdenin aralıklarından yavaş yavaş akan ışık demeti, on iki kişinin barındığı on beş metrekarelik odaya ağır ağır ilerliyordu. Üst üste yığılmış bir iki yer yatağının renginin solmuşluğunu içeriye sızan gün ışığı ortaya çıkarıyordu. Penceresi, dar sokağa bakan odanın, kirli sarıyla boyanmış duvarlarında popüler futbol takımlarının posterleri göze çarpıyordu. On iki kişi, yan yana serilmiş, koyun yününden hazırlanmış yataklarında uyuyorlardı. Kimi battaniyeyi başına sımsıkı çekmiş horluyordu. Kimi dizlerini karnına doğru çekerek yan dönmüş, düzenli nefes alıp veriyordu. Kimi sırt üstü yatmış, üstündeki battaniyeyi kollarıyla kavramıştı. Odanın içi küf kokuyordu. Bu kokuyla sigara, nem, ter kokusu birleşince ortalığı ağır ve kötü bir koku kaplıyordu...” (Ekmek İçin adlı öyküden).

Satı İlen, Denize Şiir Okumak adlı kitabında Satı Merdan adını kullanmış, şimdilerde ise Satı İlen adını kullanmayı tercih etmiştir.

Tuesday, August 28, 2012

"Suriye'deki olayların arkasında ABD var"

Suriye'den yaylım ateşiIndependent muhabiri Robert Fisk, Suriye'nin başkenti Şam'da Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüştü. Kabun semtindeki çatışma seslerinin geldiği salonda, Muallim ülkesindeki krizden ABD'yi ve ona alet olmakla suçladığı Türkiye'nin de aralarında bulunduğu ülkeleri sorumlu tuttu.
Silahlı gruplara ABD'nin iletişim cihazları; Körfez ülkeleri ile Suudi Arabistan'ın ise 25 milyon dolar verdiğini anımsatan Muallim, "Bu askeri bir çabanın parçası olmuyor mu?" diye sordu. Suriye'deki olayların arkasında ABD'nin olduğunu savunan Dışişleri Bakanı Muallim, "Diğer ülkeler de alet oluyorlar" dedi.
TÜRKİYE'YE SUÇLAMA
Suriye'deki şiddet olaylarının yüzde 60'ının "ABD'nin etkisi altında olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'dan kaynaklandığını" belirten Muallim'e göre, Suriye'deki kriz halkın yasama, reform ve yeni bir anayasa gibi meşru talepleriyle başladı ve 'dış unsurlar' bu talepleri kullanıp halkın barışçıl isteklerini gasp etti.
ABD'nin terörizmle mücadele konusundaki sözlerini anlayamadığını kaydeden Muallim, Avrupa ülkelerinin de bir yandan Suriye'ye yaptırım uygularken bir yandan da ülkesinin refahını istediklerine yönelik açıklamaları olduğunu hatırlattı.
"HİÇBİR ÜLKE TERÖRİSTLERE İZİN VERMEZ"
Bakan olmasının ötesinde Suriye vatandaşı olduğunu vurgulayan Muallim, ülkesinde yaşananlardan pek çok Suriyeli gibi üzüntü duyduğunu ve güvenlikleriyle gurur duydukları eski günleri özlediklerini anlattı.
Suriye vatandaşı olarak ülkesini geri götürecek bir rejimi istemediğini belirten Muallim, "Prensip olarak hiçbir ülke, bazıları yurt dışından gelmiş üyelere sahip, silahlı terörist bir grubun cihat adı altında sokakları ve köyleri kontrol etmesine izin vermez" dedi.

KİMYASAL SİLAH AÇIKLAMASI
Hükümetin vatandaşlarını korumakla mükellef olduğunu belirten Muallim, "Suriye düşerse komşu ülkeler de düşer" dedi.
Muallim kimyasal silahlarla ilgili bir soruya, "Eğer bu silahlara sahip olsaydık, halkımıza karşı kullanmazdık" diye yanıt verdi.
İRAN, HAMAS VE HİZBULLAH/_np/0882/17720882.jpg
ABD'deki Brookings Enstitüsü'ne atıfta bulunan Muallim, "İran'ı baskı altında tutmak istiyorsanız, Şam'dan başlamanız gerekir" dedi.
Bazı Batılı ülkelerin İran, Hamas ve Hizbullah konusunda kendileriyle görüştüklerini anlatan deneyimli Dışişleri Bakanı, "Eğer isteklerini kabul etseydik, ABD'liler krizi sona erdirmemize yardım ederdi" diye konuştu.
Washington yönetiminin İran'ın nükleer kapasitesi konusunda Körfez ülkelerini korkutmayı başardığını anlatan Muallim, ABD'nin böylelikle bu ülkelere silah satışlarını artırdığına dikkat çekti.
KATAR EL CEZİRE İÇİN SÖZ VERMİŞ
Muallim, Katar Emiri Şeyh Hamid bin Halife el-Tani'nin Müslüman Kardeşler örgütünün ülkeye dönmesine izin vermediği için Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı yalancılıkla suçladığını anımsatan Fisk'e "İki yıl önce aynı Emir, Esad ile çok yakın arkadaştı" cevabını verdi.
Muallim, Katar Emiri'nin Esad’a, Arap Birliği gözlemcilerinin ülkeye girişine izin vermesi karşılığında El Cezire televizyon kanalının yayın politikasını değiştirip Suriye’yi ve taraflar arasında uzlaşıyı destekleyeceği sözünü verdiğini iddia etti.
Suriyeli Bakan ayrıca, Katar Emiri’nin bir toplantıda Tunus’taki Ennahda Partisi'ne seçimlerde yardımcı olmak için 150 milyon dolar ödenmesi talimatı verdiğini söyledi.
KATAR İLE LİBYA TARTIŞMASI
Şeyh Halife'ye neden Libya'ya savaş uçağı gönderip, NATO'nun parçası olduklarını sorduğunu anlatan Muallim, "Çünkü Tunus ve Mısır'da ivmemizi kaybetmek istemiyoruz. Kaddafi de Sudan'ın bölünmesinden sorumlu" cevabını aldığını aktardı.

Hürriyet Planet
28 Ağustos 2012

Sunday, August 26, 2012

PKK'lılara dedim ki 'Siz bu tarafa buyrun

Antep saldırısı sonrası sessiz kalmakla eleştirilen BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ile PKK'lılarla karşılaşmadan Türk soluna ve 'Kürt mahallesi'nde siyaset yapmaya 'sıcak' konuları konuştuk

PKK'lılara dedim ki 'Siz bu tarafa buyrun'




Gaziantep saldırısı sonrasında soruyorlar: “Neredesiniz?” Neredesiniz?
Herkesi bağlayan birtakım manifestolar var. Karl Marx’a “Komünist misin değil misin?” diye sorulmuyor çünkü işin başında bir manifesto yayımladı. Biz de Blok olarak hem seçim beyannamesi yayımladık hem de seçimlerden hemen sonra İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile bir çatışma döneminin açıldığını gördüğümüzde üzerimize vazife düşüyor diye düşünerek ortaklaşa, barış yerine sivilleri hedef alan bir mücadelenin yanında olmayacağımızı deklare ettik. Bu artık namus sözü, bir kere söylemişiz. Bize sorulacak soru biz buradan dönersek sorulur, başkaları bir şey yaptığında değil. Fakat tuhaf bir şekilde bizi, eğer olumlu karşılık vermezsek, PKK mensupluğuna, PKK ’nın beşinci kolu durumuna itmeye çalışan bir çağrı var. Bu çağrının masum olduğuna, çatışmayı bitirmeye yönelik olduğuna inanmıyorum.

Seçimlerden sonra başlayan bu çatışmalar BDP ’nin işini zorlaştırmıyor muydu? 
İster Türkiye ’nin batısında, ister doğusunda iki büyük güçten ağır bir biçimde etkileniyor BDP . Hem devletin hem PKK ’nın üzerinde büyük bir basıncın olduğu siyaset içi alanda bir hat çizmeye çalıştık biz. Tabii bu güçlüklerle dolu. Kimse ciddiye almadı ama PKK 2011 yazında devrimci halk savaşı ilan etti. Devlet de Tayyip Erdoğan ’ın ağzından “Uzlaşma yok” dedi. Bu iki kuvvet karşı karşıya geldiğinde insanlar devleti de PKK ’yi de hafife aldılar. “Söyler geçer” diye düşündüler ancak geçilmedi. Fiiliyat ortada. Biz bu belirtileri görünce, hak iddia etme adına birtakım eylemlere girişilince gördük ki bu, çatışan taraflar arasında ve kırsalda kalmayacak, Türkiye ’nin tamamını etkileyecek.Bunu durdurmak için bir an önce neyse etkimiz söz alalım istedik ama beklediğimiz etkiyi uyandırdığımızdan emin değilim. Eleştirildik, ciddiye alınmadık. Fakat sezgilerimizin bizi yanıltmadığını gördük, keşke yanılmış olsa idik.

BDP ’nin şiddeti durdurmaya dair PKK üzerinde bir etkisi oluyor mu? 
Çok çalışırsak, çok hareket edersek olur. Gültan Kışanak’ın “Antep’teki eylemi PKK yapmış ise bu Kürt davasına zarar verir” sözünden hareket edersek, bunun Gültan Hanım tarafından söylenmesi çok önemli. Hepimiz bazı olaylar olduktan önce ya da sonra tartışarak, pozisyon alarak devreye girersek insanlar bunu kaale almak zorunda kalır. BDP tabanının meşru görmediği hiçbir savaşın sonuç alması mümkün olamaz. BDP tabanı herkesi dinliyor: Kandili de BDP ’yi de Öcalan’ı da Leyla Zana ’yı da. Bunlarla ilgili hüküm veriyor. Zana’yı dinlemezlik etmedi ama mesajı beğenmedi ve bir kenara koydu. Ama Öcalan’ın mesajını değerlendiriyor, kaydediyor. BDP ’nin mesajını kaydediyor.

Antep saldırısından sonra hakkınızda yazılanları okuyunca ne hissediyorsunuz? 
Ben kendimi çok rahat hissediyorum. Reşadiye saldırısı olduğunda açık olarak yazdım: “Bu çocukları neden öldürüyorsun? İşgal altında bulunduğu söylenen Kürdistan’da bile değiller ki”. Zamanında 33 asker öldürüldüğünde herkesten önce biz karşı çıktık. Şam’a gazeteci olarak gittiğimde Öcalan’a ilk sorduğum şey bu oldu. “Ama onları da bizim önümüze devlet attı” dedi. “Ee attı da öldürmek zorunda mısın?” Bu yazılanlar insanı “Ben zamanında PKK ’ya çok laf söyledim” demek zorunda bırakıyor ki, bunu zul olarak görüyorum. “Siz bilmezsiniz ben zamanında neler dedim” diye konuşulur mu? Toplumsal hafıza adına konuşan, yazan bunu aklında tutacak. Akyol ve benzerlerinin bunları yazıyor olması Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kendini solda tanımlamasıyla ilgili. Yoksa çok övdükleri Kemal Burkay federasyonu savunuyor. PKK ’ya göre daha ayrılıkçı. İbrahim Güçlü gibi tamamen ayrılmayı savunanlar var ve hükümet onları çok seviyor. Hükümet şu an kim PKK ’ya küfrediyorsa onu seviyor. Bizi de aynı yere itmek istiyorlar. Sistematik olarak Sırrı ve benle uğraşılmasının sebebi de bu.

Taha Akyol yazısında ‘O mahallenin vicdanları nasıl kör ettiğinin örneği’ olarak gösterdi sizi, o mahalleye girdiğinizden beri neler değişti? Sonuçta uzaktan konuşmakla orada olmak bir olmuyor. 
Şu anda sizinle işte kendi mahallemde oturuyorum. Orası benim görev yerim ama şunu söyleyebilirim. İnsanların onurlu yaşama tutkularının ben bu kadar güçlü olduğunu, her şeyin önüne geçmiş olduğunu, hayatlarını, çocuklarını, ailelerini bunun için feda etmeye hazır olduklarını bu yakın temas olmasaydı bilemezdim. Bu insanların Türkleri bu kadar çok birlikte yaşayabilecek bir partner olarak gördüklerini de. Kendi kendilerini yönetmeye bu kadar tutkulu olduklarını da bilemezdim. O yüzden bence çok safiyane seçmeli Kürtçe dersleri vs. ile meselenin çözüleceğini sanmak. Belki sonunda herkes birbiriyle anlaşacak ama önce bu varlık ve kimlik tanınacak, bu elde edilecek. Bu tıpkı Amerika ’da beyazlarla siyahların yaşadığı gerilim gibi. Önce siyahlar kabul edilecek, sonra beyazlar ile eşit ilan edilecek. Bütün hakları verilecek, bütün istekleri karşılanacak ondan sonra siz gelip “Ben iyi bir insanım ırkçı değilim” diyeceksiniz. Geride yaşanmış bir tarih var. Dersim mağaralarında boğazlanmış insanlar var. Tayyip Erdoğan da öteki başbakanlar gibi “milliyetçiyim” dedi. Mahalleye gitmenin en önemli faydası idrak ve hissiyatta yarattığı farklılık. Ben de eskiye nazaran daha ölçülü, daha hakiki olduğumu düşünüyorum. O zaman diyeceksiniz “Gerillalarla kucaklaşıldığında bu mahallenin hassasiyetlerine dokunulmuyor mu?”

Madem oraya geldiniz… 
Elbette bu süreç daha iyi yönetilebilirdi fakat bu ne kadar başka insanları inandırır onu bilmiyorum ama orada asıl konvoydaki halk gerillalarla kucaklaşmaya yöneldi. Vekiller de bu akis içinde tutum takındılar. Gerillalar her zamanki protokolü uygulamaya kalktılar: Siz durun, biz gerillayı anlatacağız. Halk üzerlerine yürüyüp sarmaş dolaş olunca orada bunun kınaması, eleştirisi yapılamaz. Ayrıca neyi kınayacaksın? Ben belki de onlar kadar hissiyatlanmadım, heyecanlanmadım. Duruma espri yollu bir çare bulmaya çalıştım.

Nasıl bir espri yaptınız? 
“Hocam sizi misafir edeyim” deyince, “Yok teşekkür ederim, siz bu tarafa buyurun” dedim. Bunu tercüme ettiğinizde bu ne demek? Nasıl gelebilirler bu tarafa? Bütün o yol siyasi olarak kat edilebilecek bir yol. Ben o kahramanları görmek isterim gerillaya posta koysunlar orda. Bu olmaz. Böyle bir ilişki düzeni yok. Şunu söylemekse çok kolay: “Siz biliyor musunuz o gerilla kaç kişiyi öldürdü, öldürecek?” Peki bugün asker bile olmayan bu kahvede oturan gençlerin bölgeye asker olarak gitmeyeceğini biliyor muyuz? Zorunlu olarak öldürülmüş 40 bin Kürdün üzerine başkalarını eklemeyeceğini? Oyle bakarsaniz Kim kime sarılabilir bundan sonra? Bu savaşta 40 bin insan öldü. 35 bini savaşan Kürtler 5 bini de diğerleri. Bu çocukları kim öldürdü? Saymaya başladığımız zaman sonu var mı? Ben öyle bakmıyorum. O gençler karşılarındakini kendisine sarınılmadan edilemeyecek insanlar olarak gördüler. Sorunu çözüme kavuşturacak, siyaseti ifade edebilecek takdir ettikleri insanlar olarak sarıldılar. Onlar Kürt arkadaşlarımızın da akrabaları, akrabalarının akrabaları. Onlar da öyle yapacaklar. Kimse beni bu insanların cani olarak doğduklarına, idam edilmeden haklarından gelinemeyeceğine ikna edemez. Çocuklarını kaybetmiş asker aileleri bunu böyle yorumlar mı? Ama siyasetin görevi her bir ölümün tek ve biricik olduğunu anlatmak. Bu duygusallıklara siyaset katılacak olursa herkes birbirini doğramaya başlar ve doğrarsa yeridir. Bu mu?

Peki “Siz bu tarafa buyurun” deyince ne cevap aldınız? 
Gülümsedi ve dedi ki “O Ankara ’nın işi hocam, siz onu Ankara ’da yapacaksınız.”

Solun PKK ’yla arasına mesafe koymadığına dair eleştiriler artacak gibi bu dönemde: sivillere zarar veren ETA’yı İspanya ’da sendikaların sol örgütlerin kınaması örnekleriyle… 
Türk solunun şu aymazlığı yapmayacağından eminim. Sendika var da yürümüyor mu? Sendikal hayat mi bırakıldı? ETA’ya karşı yapılan yürüyüşlerin her birinin ayrı dinamiği var. Bir düzine ETA var. Ancak bu protestolar büyük ölçüde özerk yönetimlerin doğmuş olması, Bask dilinde eğitim gibi bütün ön taleplerin gerçekleşmesine rağmen şiddetin devam ediyor olmasıyla ilgiliydi. Şu anda Bask’taki, Katalonya’daki durumu Kürdistan özgürlük hareketine verin o gün silahlı çatışma biter. O zaman da Türkiye solunu PKK ’nın üzerine sürmeye gerek yok. PKK ’nın yine pek çok talebini Türkiye solu da talep olarak öne sürüyor. Hangimiz özerk yönetimi, ana dilde eğitimi istemiyoruz? Aslında kendisine de PKK ’ya muamele edildiği gibi muamele edildiği, Hopa’da yerlerde sürüklendiği, öldürüldüğü, gaz banyosundan geçerek yaşadığı, son otuz yıldır sola yönelik katliamcı yönelim kesintisiz sürdüğü için sol PKK ’yı hasmı değil demokratik ulusal haklar için başka bir yöntemle mücadele eden bir muhalif dinamik olarak görüyor. Ama bütün bunların böyle olmuş olması sivilin canına kıymayı meşru ve önemsiz kılmayı gerektirmez. Bizim itikadımız, geleneğimiz bunların karşısında olmayı gerektirir. Bu saldırı PKK da yapsa başkası da yapsa kınamayı hak eder. Bu kınamanın da bin tane yolu var. Bunu devletin yanına geçerek ya da onlarla politik bir diskur tutturarak yapabilirsiniz. Seyirci olarak kalmazsanız, Kürtlerin hak mücadelesinin yanında olursanız eleştiriniz de Kürtlerce duyulur. En doğru yol Kürt halkının mücadelesinin bir paydası olarak ona eşlik ederek bu eleştiriyi yapmaktır. O mücadeleyi meşru görmeyen eleştiriler ne kimsenin kulağından girecektir ne de kaale alınacaktır.

Bu mücadeleye destek verenlerde başlayacak olası durgunluk için ne söylersiniz? 
Bu yalıtma ve yeniden sıralama siyasetine bigane kalmak demek sonuçta tutunacak herhangi bir zemine de sahip olamamak demek. O yüzden hükümetin CHP ’ye yaptığı gibi hizalama, herkesi Türk milliyetçiliğinin arkasında safa dizme teşebbüslerine karşı çıkabilmeliyiz. Gazeteciler de hükümetin propaganda aygıtı gibi davranmayıp bağımsız eleştirilerini yapmalılar. Bu patlama Türkiye ’yle Suriye arasındaki bir rejim ihracı teşebbüsünden doğan çatışmanın yankısı ise ve çatışma sertleşerek devam edeceğine göre büyük bir hızla insanların kendilerini derleyip toparlamaları gerek. ABD ’yle Türkiye daha ileri müdahaleler konusunda anlaştıklarına göre diğer sınır kentlerinde de benzer olayların ortaya çıkabileceğini görmeli, şimdiden açık tavır almalıyız. İki şey şart: Kürtlere karşı uygulanan güvenlikçi yaklaşımın reddi ve Suriye ’ye rejim ihracı konusunda muhalefetin baskı altına alınmasına karşı koymak.

Bülent Arınç , Sırrı Süreyya Önder ’e Yıldıray Oğur, Gülay Göktürk okumasını tavsiye etti. Bu mudur? 
Ben de onlara kontrgerilla doktrininin mucidi David Galula’yı okumalarını tavsiye ediyorum. Şöyle başlar hikâyeye: Zamanında yapılacak olan hiçbir şey yapılmamış, halk zulüm ve devlet şiddeti dolayısıyla ayaklanmaya mecbur bırakılmışsa artık hiçbir kontrgerilla tedbiri fayda getirmez. Bu dava zaten kaybedilmiştir. Bu kendilerinden yana olan bir profesyonelin sözüdür.

Friday, August 24, 2012

Zengindik ama halkın yediğinden fazla yiyemez, giydiğinden fazla giyemezdik!

Bu Bandırma’dan bir insanlık öyküsü... Unuttuğumuz, unuttuğumuz için de zenginleştikçe ruhumuzu fakirleştiren... Erozyonun büyüğü bu işte! Ruhu bitince insanın, onu besleyen Toprak Ana’yı da bitiriyor ruhsuzca! Bandırma’nın en zengin ailelerinden birine mensup Hayrettin Karaca’nın anıları, koşa koşa sona giden bir dünyaya çözüm getirecek bilgeliği barındırıyor içinde...

“Zengindik biz ama halkın yediğinden fazla yiyemez, giydiğinden fazla giyemezdik. Çünkü param var ama fazlasını almaya hakkım yok! Çocukluğum boyunca yalın ayak dolaştım. Çünkü mahalledeki diğer çocukların ayakkabıları yoktu. Bayramlarda giyerdim bir tek, onlar da giyiyor diye... Ama akşamı zor ederdim. Çünkü ayakkabılar ısırırdı, altı nasır dolu ayaklarımı... Komşu anneye her gün yemek götürürdüm ama kimse bilmezdi. İşte kültür bu, zenginlik bu, dünyayı kurtaracak olan da bu... ”

Bayramda ‘tatlı yiyelim tatlı konuşalım’ istedim... Zaten öğrenmiştim ki, kilolarca dondurma verseniz, tatlı tatlı yiyecek. Yalova’daki Türkiye’nin ilk özel arboretumundaki ağaçlarla sarmalanmış o güzelim eve giderken yanımızda 1 kilo dondurma da vardı. Sebebi ziyaretimiz TEMA’yı, aslında geleceğimizi konuşmaktı. Küresel iklim krizini, Anadolu’daki çölleşmeyi... Ama dedik ya elimizde dondurma tatlı yiyeceğiz, tatlı konuşacağız. Önce dondurmayla tatlandırdık ki ağzımızı, bugünün acı gerçekleri biraz kolay yutulur olsun! Yetmedi, bayram ya, geleceğimizi konuşmak yerine tatlı geçmişi konuşuyor bulduk kendimizi. Hem de tam altı saat! Geçmiş bayramları, geleneklerimizi, unuttuğumuz insaniyetimizi bir de ondan dinledik. 90 yıllık bir hikâye olunca anlatılan, tabii ki sürer altı saat... Üstelik de anlatan, bir meddah kadar ustalıkla konuşan, her şeyini toprağa adayacak kadar bilge bir insan olunca; bir asra 10 kala, bir yaşayan tarih Hayrettin Karaca ile yaptığımız sohbet, sanki kaybedilmiş güzel günlere bir zaman yolculuğu gibiydi. Gönül ister ki kaybedilmiş değil, sadece unutulmuş olsun ve biz tekrar hatırlayabilelim tıpkı onun gibi...

Karnı aç olanı doyurabilirsiniz ama gözü aç olan doymuyor!

Geçmiş bayramlardan, ta 1920’lerden başladı anlatmaya... Bandırma’da, babasının kurduğu konfeksiyon imalathanesindeki günlere gittik. Bandırma’nın zenginlerinden bir çocuk geldi, ayakkabısız, yalın ayak dolaşmaktan nasır tutmuş küçük ayakları! Yoksulluk değil sebep, hani şimdi ağızlara sakız, içi boş ‘empati’nin bu topraktaki dili; insaniyet! Eğer yoksa Bandırmalı çocukların ayağında ayakkabı, en zenginin çocuğu da yalın ayak gezmeli! Hiç gocunmamış, hatta öyle bir alışmış ki, her çocuk gibi sadece bayramlarda giydiğinde ayakkabıyı, ne hissettiğini çocukça tekrarlıyor; “Ayağımı ısırırdı ayakkabı, nasırlar yüzünden! Akşamı zor ederdim...”

Sözleri bilgece geliyorsa size duyduğunuzda, bilin ki bu çocukluktan öğrendiklerinden, annesinden, babasından, ninesinden, dedesinden, komşularından! O mahalledeki yoksul komşu anneye, Allah’ın her günü gizleye gizleye götürdüğü yemekleri taşırken ve geri gelirken, boş dönmez diye o kaba konan tek bir yumurtayı getirirken eve, bazen sadece iki eriği, öğrenilmiş bir bilgelik bu.

İşte bunu yaşamadan çıktı mı ağzınızdan, “Komşusu aç yatanın yediği helal değildir” sözü, pek bir sakil duruyor. Bugün davul çalar gibi bağıra çağıra verilen yardımları, şatafatlı otel iftarlarını yapanların ağzından çıkanlar gibi! Oysa Hayrettin Karaca’nın ağzına pek yakışıyor, devamındaki sözleri de; “Bu dünyanın yarısının karnı aç, yarısının gözü aç!” Hâlâ son nefesini vermek üzereyken bile bizi doyuran Toprak Ana’ya olan sevgisi de bu yüzden. Onu öldürenlere açtığı savaş da... “Karnı aç olanı doyurabilirsiniz, ama gözü aç olan doymuyor” derken kastettiği global şirketlerin kâr hırsı aslında...

O yel değirmenlerine karşı duran bir Anadolu bilgesi, ‘giderayak’ çocukluğunun güzel günlerini göstermek için tüm çabası. Zor mu, belki! İmkansız mı, ona göre hayır. Yüzünden eksilmeyen gülümsemesiyle acı tespitleri yapması bundan. Bir sözünü daha söyleyelim, bu alemin halini anlatan; “Doğada insanlar, bitkiler ve hayvanlar bir arada yaşıyor. Bu dünyayı onlarla paylaşıyoruz. Kuşlarla, böceklerle, ağaçlarla, otlarla... Benim ortağım onlar... Aslında biz onlara bağımlıyız. Dünyadan insanı alın, hiçbir şey değişmez, hatta güllük gülistanlık olur her şey. Doğa sağlıklı olmazsa insan yaşayamaz, yok olur. Ama katlediliyor hırs uğruna... Daha fazla kâr için, daha fazla üretmek için, acımasızca tüketiyoruz dünyayı... Tek bir yolu var bu hazin sona gidişi önlemenin, ihtiyacımız kadar tüketmek. Yaşamak için yaşatmaktan başka bir yolumuz yok!”

O bu toprakların bilgeliğine güveniyor. “Dünyayı Anadolu kültürü kurtaracak” derken kalpten geliyor sesi... “Nedir bu Anadolu kültürü, nasıl bir mucize ki dünyayı kurtaracak?” diye mi soruyorsunuz? Söyleşiyi okuyun... Küçük Hayrettin’e yoksul komşuya yemek götürmesi için çıkını verirken annesinin fısıltısına kulak kesilin! Taş olsa anlar!

Çocukken ağır kekemeydim hayattaki başarımın sırrı bu!

- En başından başlayalım mı konuşmaya, çocukluğunuzdan?

Benim ninelerim, dedelerim Kırım’dan gelmişler. Benim doğumum 4 Nisan 1922, Bandırma... Yunan gelmiş, yakmış Bandırma’yı... İskelede, Haydar Çavuş Camii’ne toplamış erkekleri ve bombalayıp öldürmüş hepsini. Babam köye kaçarak kurtulmuş. Averof Zırhlısı bombardıman ederken Bandırma’yı ben 6 aylıkmışım... Anacığım beni çamaşır kazanının altına koymuş, öyle kurtarmış. “Yunan zalimi, Yunan yangını” diye diye büyüdüm ben... Ama bugün için örnek alacağımız bir şey var o günlerden... Yunan komutanı ezanı yasaklatmış. Osman Amcam 9 yaşında, Hafız-ı Kuran, sesi de çok güzel. Ahali, “Çocuğu çıkaralım, ezanı o okusun, ona dokunmazlar” demiş. Amcam ezanı okumuş. Yunan, amcamı minareden indirmiş, döve döve öldürmüş, caminin önüne bırakıp gitmiş. Bizimkiler gelmiş, çocuğun ölüsünü götürelim diye, bakmışlar nefes alıyor... Amcamın hayatı böyle kurtuldu. Ama ölünceye kadar da sakat kaldı. Şimdi bugünkülere soruyorum... Atatürk var ya Atatürk, tanıyor musun sen onu? Ona karşı gelenler var ya, onu hakir görenler... Kimmiş efendim Atatürk, Çanakkale’de zafer mi kazanmış, öyle bir şey yokmuş! Kurtuluş Savaşı mı yapmış? Yok canım, çetelerle savaşmış! Bunları diyenler var ya... İşte o olmasaydı bugün onlar şans eseri belki hayattaydı haberin olsun. Şans eseri! Şimdi gelelim benim çocukluğuma... 4 kardeştik. En büyükleri benim. 3,5 yaşımda kekeme oluyorum.

- Sebebi belli mi?

Değil. Ama ağır bir kekeme. Onun için halkın arasına giremiyordum... Köylere giderdim hep. Ne yapılırsa, harman dövülür, buğday yıkanır, mısır kırılır, hep “Ben de, ben de!” derdim çocuklukta... Çünkü hiç olmazsa orada kendimi ispat edebiliyordum. “Kekemeyim ama ben yaparım” diyordum. Mesela derede buğday yıkanacak değil mi? Yere bir hasır üzerine beyaz örtü serilir... Seledeki buğday, bir su, iki su, üç su yıkanır, tertemiz olur. Sonra onu kurusun diye örtünün üzerine döker, yayarlar. Birinin onu beklemesi lazım, çünkü kuşlar var, tavuklar var. “Ben, ben, ben bekleyeceğim!” derim. Evladım nasıl bekleyeceksin? Beklerim. 5 saat, 6 saat otururum, buğday kurur, toplanır, ondan sonra kalkarım... Hırs işte... Yani o kekemelik bu hayattaki başarıyı vermiş gibi geliyor bana.

- Peki ya okulda zor olmadı mı bu kekemelik?

Olmaz mı? İlkokula başladım. Gene kekemeyim. Bu yüzden beni oyuna almıyorlar. “Keke, keke!” diye alay ediyorlar. Ama mahallede kabul etmişler, oyunları beraber oynuyoruz. Saklambaç oynuyoruz, birdirbir oynuyoruz, orada konuşmaya ihtiyaç yok. Konuşma olunca fena! Bu yüzden ben başladım okulda kızların saçını çekmeye... Çünkü kendimi ispat etmek zorundayım. Çekiyorum saçlarını kızların, canlarını yakıyorum. Sonunda kızlar beni, o vakit biz muallime diyorduk, öğretmene şikayet etmişler. İşte o Zehra öğretmen benim hayatımı değiştiren insandır. “Hayrettin gel evladım bakayım” dedi, gittim. “Uzat ellerini” dedi, uzattım... “Eyvah! Cetvelle dövecek beni” dedim. Ama o “Aaa arkadaşlar, bu ellere bakın ne kadar güzel. Yaramazlık yapabilir mi?” dedi. Bir daha yaramazlık yapamadım. Çünkü beni himayesine almış birine karşı gelemezdim.

- Kaç yaşındasınız o zaman?

8-9 yaşlarında... Latin harflerinin ilk senesi, 1929... Zehra Öğretmen tahtaya yazıyor: Ali topu tut. Sonra “Söyle bakayım Mustafa” diyor, o bilemiyor. “Sen söyle Zeynep” diyor, o biliyor. Onu siliyor, başka bir şey yazıyor. Yine sırayla herkese soruyor. Bana sıra geliyor, ben de kekemeyim, ne yapıyor biliyor musun? Evvela tahtaya çağırmadığı üç çocuğu çağırıyor. Sonra “Hayrettin sen de gel” diyor. 4 kişi oluyoruz. Hep böyle ama, bu bir kere değil. Benden önce bir öğrenciye “Top yaz” diyor, o yazıyor. Bana “Kitap yaz” diyor, yazıyorum. Kekemeyim diye çocuklar arasında beni böyle koruyor... Tahtaya yazdığını okutmuyor, yazdırıyor. Sonra beni oyunlara almıyor ya çocuklar, büyük teneffüste iniyor bizimle beraber bahçeye, “Haydi çocuklar gelin birdirbir oynayalım” diyor. Beni de koyuyor araya...

- Peki nasıl geçti bu kekemelik?

Bir gün bir baktım, ben şarkı söylüyorum ama kekelemiyorum. İlkokulun son sınıfındaydım, bunu öğrendiğimde... A-a-a-ahmet demiyorum, Ahhmet diyorum, tamam bitti. Ben kekeme değilim. Şarkı söyler gibi ilk heceleri uzata uzata konuşmaya başladım böyle. O bana güven verdi. Başladım, “Muallime hanım ben de söyleyebilir miyim?” demeye... Böyle böyle kurtuldum kekemelikten. Dönelim yine çocukluğa... Biz 4 kardeşiz dedim ya, en küçüğümüz daha doğmamış. Ben 5,5-6 yaşındayım. Benden sonra iki küçük daha var. Anacığım sabahleyin bizi doyurur, bana “Haydi evladım ayağımın altında dolaşma, git oyna” der. Ama ayakkabı giydirmez. Neden biliyor musun? Mahalledeki çocukların hepsinin ayakkabısı yok, onun için...

- Ne büyüklük...

Kültür bu işte... Zengin olmak bu işte... Bayramda bile eğer mahalle çocuklarına da alındıysa giyerdim ama akşamı zor bulurdum. Çünkü ayakkabılar ısırırdı ayaklarımı. Nasır bağlamış altları, dolu... Ben daha sabaha kadar anlatırım bu kültürü sana...

- Anlatın, dinlerim...

Ninem, imalathane deniyordu o vakit, fabrikada çalışıyor. Çünkü kadınlar, kızlar ninem için geliyor. Her gün evde iki kazan yemek pişiriyor anacığım, öğlene doğru 4 çırak geliyor. Alıyorlar kazanları, fabrikaya götürüyorlar. Fabrikada yemekhane diye bir yer yok. Makinelerin arasına hasırlar seriliyor. Kora diyoruz, 30 santim yüksekliğinde sofralar bunlar. Üzerine bir örtü, ortaya çanaklar... Kepçe kepçe çanağa dolduruluyor yemekler. Herkes kaşığını evden getiriyor, tahta kaşık... Babam yazıhanede otururken, “Bana da bir tabağa koyup getirin” demiyor! Bakıyor, o gün nerede boş yer varsa oraya gidip oturuyor. Patron olmuş ama bir üstünlüğü yok! Her bayram önce bu 60-70 çalışanı ve çocuklarını giydiriyor... Bu bir kültür değil mi? İşte ben bunu gördüm, yaşadım.

- Ne güzel şeyler anlatıyorsunuz...

Annem beni çağırır, “Avucunu aç Hayrettin” der. İki avucumu açarım, yan yana bitiştiririm. Üzerine bir havlu koyar, onun üzerine de sıcak bir kapta yemek. Biz ‘kuşhane’ derdik o kaba. Kulplu, üzerinde kapağı var. Bilirim komşu anneye gidecek o. Komşu annenin evi ile aramızda bir çayırlık var. Komşu annenin odununu kim alır, gazını kim alır kimse bilmez. İşte kültür bu... Ben o kuşhaneyi komşu anneye götüreceğim değil mi? Annem bana “Al bunu Hayrettin komşu anneye götür” demez. Ne der biliyor musun? Kulağıma fısıldar gibi, “Komşu anneye götür” der. “Duydun mu?” diye sorar. “Duydum, duydum” derim ben de onun gibi fısıldar gibi bir sesle...

- Çok şükür ki benim annem babam da böyle. Ama bakıyorum da çoğumuz o kadar uzaklaştık ki bu kültürden...

İşte bu kültür yaşatacak bu dünyayı... Sonra annem “Git kuşhaneyi al” der bana... Giderim, kapıda kilit yok öyle, girerim içeri, “Aaa sen mi geldin evladım?” der komşu anne, gider kuşhaneyi getirir. Kapağını açar, içinde bir tane yumurta var. “Söyle annene sana yedirsin, taze, folluktan aldım” der.

- Boş göndermez yani...

Tabii... Gidersin bazen iki tane koca erik olur. “İkisini de yeme. Biri kardeşinin, biri senin” der. “İyi de komşu anne, bütün evlerde kümes var, bizde de yumurta var” demem. Çünkü o kap boş gönderilmez, bilirim. Akşam olur yer sofrası kurulur, otururuz. Annem babama der ki, “Halil, senin oğlun bugün ne yaptı biliyor musun?” Ne yaptı? “Komşu anneye kuşhane götürdü.” Babam, “Paşa oğlum, arslan oğlum gel” der, alır dizine oturtur beni. Saçlarımı okşar, “Aferin oğluma” der, göklere çıkarır beni. İşte kültür bu, zenginlik bu, dünyayı kurtaracak olan da bu...
Mine Senocakli