Thursday, January 3, 2013

BRECHT'LE SÖYLEŞİLER


Walter Benjamin

1934
4 Temmuz. Dün Brecht'le hasta odasında benim "Üretici Olarak Yazar" başlıklı yazım üzerinde uzun uzun konuştuk. O yazımda, edebiyattaki teknik ilerlemelerin sanat biçimlerinin (dolayısıyla, düşünsel üretim araçlarının) işlevini değiştirdiğini, bu yüzden, edebi eserlerin devrimci işlevleri açısından değerlendirilmesinde tekniğin bir ölçüt durumuna geldiğini söylüyordum. Brecht bu teorimin yalnızca bir tür yazara, büyük burjuvazinin yazarlarına uygulanabileceğini düşünüyor, kendini de bu tür yazarlar arasında sayıyordu. "Böyle bir yazar için," diyordu, "kendi çalışmalarıyla işçi sınıfının çıkarları arasında gerçek bir dayanışma noktası vardır: ve bu noktada yazar kendi üretim araçlarını geliştirebilir. Çünkü yazar işçi sınıfıyla bu noktada özdeşleşir, gene aynı noktada, yazar, bir üretici olarak, bütünüyle işçileşir. Yazarın bir noktada bütünüyle işçileşmesi, işçi sınıfıyla o alanda her zaman dayanışma içinde olmasını sağlar." Becher gibi işçi sınıfı yazarlarıyla ilgili eleştirimi çok soyut buldu Brecht, bu düşüncesini de Becher'in devrimci edebiyat dergilerinden birinin son sayısında çıkan "Ich sage ganz offen" (Açık Söylüyorum) adlı şiirini çözümleyerek geliştirmeye çalıştı. Bu şiiri, önce, kadın oyuncu Carola Neher için yazdığı kendi didaktik şiiriyle; sonra da, Rimbaud'nun Sarhoş Gemi şiiriyle karşılaştırdı. "Biliyorsun, ben Carola Neher'e yalnız oyunculuğu değil, her şeyi öğrettim" dedi. "Örneğin yıkanmayı benden öğrendi. Daha önce sırf pis demesinler diye yıkanıyordu. Oysa bunun, biliyorsun, çalışmalarımızla hiç ilgisi yoktu. Ona yüzünü nasıl yıkayacağını böyle öğrettim. Sonra bu işi o kadar iyi yapmaya başladı ki, yüzünü yıkarken filmini çekmek istedim. Ama bu hiçbir zaman olmadı, ben artık film çekmekten, o da o işi başkalarının karşısında yapmaktan hoşlanmıyorduk. Bu didaktik şiir bir örnekti. Bu didaktik şiirden bir şeyler öğrenen bir kimsenin, kendini şiirin 'ben'i yerine koyması gerekiyordu. Becher ise, 'ben' dediği zaman kendini Alman Devrimci İşçi Sınıfı Yazarları Birliği Başkanı olarak düşünür. Aradaki tek fark, hiç kimsenin onu örnek almak istememesidir. Kendini pek beğendiğinden, başka şey söylemez o bize." Brecht, söz açılmışken, uzun zamandır türlü meslekler için -mühendis, yazar vb.- bir dizi örnek şiir amacında olduğunu söyledi. Sonra Becher'in şiirini Rimbaud'ninkiyle karşılaştırdı. Marks ile Engels Sarhoş Gemi'yi okumuş olsalar, onların, şiirin dile getirdiği büyük tarihi hareketi sezeceklerini düşünüyor Brecht. Marks'la Engels, Brecht'e göre, şiirin betimlediği şeyin, garip bir şairin gezintileri değil, o sıralarda -Kırım Savaşıyla, Meksika serüveniyle- en uzak ülkeleri bile kendi ticari çıkarlarına açmaya başlayan bir sınıfın dünyasında yaşamaya daha fazla dayanamayan bir insanın yaşadığı yerden uzaklaşması, kaçması olduğunu açıkça görürlerdi. Brecht, Rimbaud'nun tutumunun -her şeyi oluruna bırakarak topluma sırt çeviren başıboş bir serseri tutumunun-, işçi sınıfı savaşçısını temsil eden bir örneğe dönüştürülemeyeceğini düşünüyor.
6 Temmuz. Dünkü söyleşimiz sırasında, Brecht: "Sık sık mahkemede sorguya çekildiğimi düşünürüm. 'Söyleyin bakalım, Bay Brecht, gerçekten ciddi misiniz?' İtiraf etmeliyim ki hayır, bütünüyle ciddi değilim. Sanat sorunlarını, tiyatroda ne yapılması gerektiğini, bütünüyle ciddi olamayacak kadar çok düşünüyorum. Ancak, bu önemli soruyu 'hayır,' diye cevaplandırdıktan sonra, ona daha önemli bir şey ekleyeceğim: anlaşılır bir tutum benimki. Bunu konuşmamız başladıktan kısa bir süre sonra söylediğini belirtmeliyim. Tutumunun anlaşılması açısından değil de, verimliliği açısından şüpheleri olduğunu belirterek konuya girmişti. İlk sözü Gerhart Hauptmann için söylediğim bir şeye verdiği cevaptı. "Bazen kendi kendime sorarım," demişti. "kim ne derse desin, gerçekten bir yere gelebilmiş yazarlar ancak Gerhart Hauptmann gibileri değil midir: özcü yazarlar (Substanz-Dichter) demek istiyorum." Bununla, gerçekten, bütünüyle ciddi yazarları kastediyordu. Bu düşünceyi açıklamak için, Konfüçyus'un bir tragedya, ya da Lenin'in bir roman yazmış olabileceği varsayımından yola çıkıyordu. Ama bu varsayımdan yola çıkmanın yararsız, değersiz bir davranış sayıldığını düşünüyordu. "Diyelim ki, çok iyi bir tarihi roman okudunuz, sonra da kitabı yazanın Lenin olduğunu öğrendiniz. Düşünceleriniz hemen değişecektir, eserin de yazarının da aleyhine olarak, değişecektir. Aynı şekilde, Konfüçyus'un sözgelimi Euripides'in tragedyalarından birini yazmış olması da yanlış bir varsayım sayılacak, böyle bir şeyin hiçbir değeri olmadığı sanılacak. Oysa Konfüçyus'un meselleri değersiz sayılmayacaktır." Sözün kısası, bütün bunlar bizi iki edebiyat tipi arasında bir ayırım yapmaya götürür: hayatı gönül gözüyle gören ciddi sanatçı ile, pek o kadar ciddi olmayan soğukkanlı düşünen adam. Bu noktada Kafka sorusunu yönelttim. Bu iki öbekten hangisine girerdi Kafka? Bu soruya cevap verilemeyeceğini biliyorum. Brecht büyük bir yazar saydığı Kafka'nın cevap verilemezliğini, Kleist, Grabbe ya da Buchner'de olduğu gibi, doğrudan doğruya ondaki bir başarısızlığın bir işareti olarak görüyor. Kafka'nın çıkış noktası, akılla yönlendirilen, ama inandırıcılık sözkonusu olduğunda da tam anlamıyla ciddi sayılamayan meseldir. Bununla birlikte, mesel, gene de, nasıl bir biçimle verildiğine bağlıdır. Mesel romana doğru gelişir. Biraz incelerseniz, başından beri roman tohumu taşıdığını görürsünüz. Hiçbir zaman her yönüyle apaçık olmamıştır mesel. Brecht'in, Dostoyevski'nin Büyük Engizitör'ü ya da Karamazov Kardeşler'deki ermiş Staret'in (1) kokuşmaya başladığı o bölüm olmadan Kafka'nın kendi özel biçimini bulamayacağına inandığını da burada belirtmeliyim. Öyleyse, Kafka'daki mesel öğesiyle, sanatının geleceği görme niteliği çatışma halindedir. Ancak, diyor Brecht, hayatı gönül gözüyle gören bir sanatçı olarak Kafka, yaklaşan şeyi, yaklaşanın gerçekte ne olduğunu görmeden görmüştü. Burada bir kez daha Kafka'nın eserindeki peygamberce yönü belirtti (bunu daha önce Le Lavandou'da, ama bence o zaman daha açık bir dille ortaya koymuştu). Kafka'nın yalnız bir tek sorunu vardı, o da örgütlenme sorunuydu.
Karıncalar imparatorluğu düşüncesi, insanların toplumdaki yaşama biçimleriyle kendilerine yabancılaşması düşüncesi, Kafka'yı yıldırmıştı. Bu yabancılaşmanın belirli biçimlerini, örneğin GPU yöntemlerini (2) görebilmişti. Ama Kafka hiçbir zaman bir çözüme varmadığı gibi, gördüğü karabasandan da hiç uyanmadı. Brecht, Kafka'nın gerçeğini, gerçeği görmeyen, düş gören bir insanın gerçeği olarak niteliyor.
12 Temmuz. Dün satranç oynadıktan sonra Brecht dedi ki: "Biliyorsun, Korsch gelince, onunla, gerçekten yeni bir oyun oynamamız gerekiyor. Taşların hep aynı biçimde oynanmadığı; her taşın aynı karede bir süre bekledikten sonra görev değiştirdiği bir oyun: bu taşlar ya güçlenecek ya da zayıflayacaklar. Böylece oyunda bir gelişme olmuyor, oyun uzun bir süre aynı durumda kalıyor."
23 Temmuz. Rusya'ya yaptığı geziden yeni dönen, gezinin coşkusu içindeki Karin Michaelis dün bize uğradı. Brecht, Tretyakov'un Moskova'da kendisini nasıl gezdirdiğini unutmamış. Tretyakov ona şehri tanıtmış, önüne gelen her şeyle övünmüştü. "Kötü bir şey değil bu," diyor Brecht, "bu, o yerin ona ait olduğunu gösterir. İnsan başkasına ait bir şeyle övünmez." Sonra ekledi; "Evet, ama, sonunda bu durum beni biraz sıktı. Her şeyi beğenemedim, beğenmek de istemiyordum. Mesele, askerlerin onun askerleri, kamyonların onun kamyonları olmasıydı. Ama ne yazık ki, benim değildi."
24 Temmuz. Brecht'in çalışma odasında tavanı destekleyen bir kirişin üzerine yağlı boyayla "Doğru Somuttur" kelimeleri yazılmış. Pencere eşiğinde başını sallayan ufak bir tahta eşek var. Brecht eşeğin boynuna küçük bir yafta asıp üzerine de şunu yazmış: "Bunu ben bile anlamak zorundayım."
5 Temmuz. Kafka'yla ilgili yazımı B.'ye vereli üç hafta oldu. Okuduğuna eminim, ama kendiliğinden hiç sözkonusu etmediği gibi, iki kez sözü oraya getirdiğim zaman da kaçamak cevaplar verdi. Sonunda hiçbir şey söylemeden yazıyı geri aldım. Dün gece birden bu yazı üstüne konuşmaya başladı. Bu oldukça ani değişikliği, Nietzsche'ye özgü günce üslubundan benim de büsbütün kurtulamadığımı hatırlatan bir uyarı izledi. Örneğin, Kafka konusundaki yazım. Bu yazı Kafka'yı doğrudan doğruya olgulara dayanan bir görüş açısından ele alıyor -Kafka'nın eseri sanki ayrı bir yerde, kendiliğinden oluşmuştu, Kafka'nın kendisi de eserinden ayrı bir yerdeydi-, eseri bütün ilişkilerden, yazarından bile koparıyordu. Yazdığım her şey, sonunda, hep öz sorununa gelip dayandı. Kafka sorununun üstesinden gelebilmek için tutulacak yol neydi? En doğrusu, şu soruyu sormaktı: ne yapmıştı Kafka? davranışı nasıldı? Başlangıçta özel'den çok genel'i düşünmeliydi. Böyle düşününce, Kafka'nın Prag'da sağlıksız gazetecilerle kendini beğenmiş aydınlar çevresinde yaşadığı ortaya çıkar; öyle bir dünyada edebiyat, tek değilse bile başlıca gerçekliktir. Kafka'nın güçlü yanları da zayıf yanları da -sanat değeri, ama birçok yönlerden de çaresizliği- hayatı bu açıdan görmesinin bir sonucuydu. Bir Yahudi çocuğuydu- insan Kafka için "Aryan çocuğu" gibi bir söz de kullanabilir-, hüzünlü, sıkıntılı bir yaradılıştaydı, Prag'ın bir bataklık halindeki kültür hayatı üstünde parıldayan küçük bir kabarcıktan başka bir şey değildi. Ama gene de birtakım çok ilginç yönleri vardı. Bu yönleri aydınlatılabilirdi. İnsan, Lao Tzu ile çırağı Kafka arasında geçen bir konuşma kurabilirdi kafasında. Lao Tzu konuşuyor: "O halde, öğrencim Kafka, örgütlerin, mülkiyet ilişkilerinin, içinde yaşadığın ekonomik biçimlerin yarattığı bir dehşeti duyuyorsun? - "Evet."- "Artık bir çıkış yolu bulamıyorsun?" - "Hayır."- "Bir hisse seneti sana korku veriyor?" - "Evet."- "Onun için de bugün bağlanabileceğin bir önder bekliyorsun?" "Elbette bu tutumdan bir şey beklenemez," diyor Brecht. "Biliyorsun, Kafka'yı onaylamıyorum." Bir Çin filozofunun "işe yaramanın belaları" konulu bir meselini anlatıyor sonra. Bir ormanda çok çeşitli ağaç gövdeleri vardır. En kalınlarından gemi kaburgası yaparlar; onlar kadar dayanıklı ama daha az kalın olanlarından sandık, tabut kapağı; en incelerinden de kırbaç yaparlar; ama kurumuş olanlarından hiçbir şey yapmazlar: onlar bir işe yaramanın belalarından kurtulurlar. "Kafka'nın yazdıklarına bir ormandaki ağaçlara bakıyormuş gibi bakmalısın. O zaman bir yığın yararlı şey bulacaksın. İmgeleri iyidir, şüphesiz. Ama geri kalanı tam anlamıyla gizemleme. Saçmalık. Bunları bir kenara itmen gerekir. Derinlik seni bir yere götürmez. Derinlik ayrı bir boyuttur, sadece derinliktir; içinde görülecek bir şey de yoktur." Tartışmayı bir sonuca bağlamak amacıyla, B.'ye karşıt noktaları görebilmek için derinlere inme yolunu seçtiğimi söylüyorum. Kraus üstüne yazdığım yazıda bunu gerçekten başarmıştım. Kafka yazısının aynı düzeyde olmadığını biliyorum: bu yazının beni bir günce üslubuna sürüklediği suçlamasını bir yana itemem. Kraus'un, bir başka açıdan da Kafka'nın tanımladığı sınır bölgesinin incelenmesi beni bir hayli uğraştırıyor. Kafka yazısında dedim, bu bölgedeki araştırmalarımı henüz bitirmemiştim. Kafka'nın yazdıklarında bir yığın işe yaramaz döküntü, bir yığın gizemleme olduğunun farkındayım. Gelgelelim, Kafka konusundaki asıl önemli noktanın daha başka bir şey olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum, yazımda da bunlardan bazılarına değinmiştim. Özgül nitelikler taşıyan eserleri yorumlarken, B.'nin yaklaşımının sınırlandırılması gerektiğini söyledim. The Next Village (Bitişik Köy) hikâyesini örnek gösterdim, bu örneğin B.'yi içine düşürdüğü çelişkiyi açıkça görüyordum. B. bu çok kısa hikâyenin "değerli olmadığını" söyleyen Eisler'in görüşüne kesin bir biçimde karşı çıktı, ama hikayenin değerini belirtme yönünde hiçbir sonuca varamadı. "Daha dikkatli incelenmesi gerekir," dedi. Sonra tartışmamız kesildi, saat ona gelmişti, Viyana radyosundan haberleri dinleyecektik.
31 Ağustos. Önceki gece benim Kafka konusundaki yazım üstüne uzun, ateşli, bir tartışma. Tartışmanın temeli, yazımın Yahudi faşizmine prim verdiği suçlaması. Kafka'yı saran karanlığı dağıtacak yerde artırıyor, alabildiğine yoğunlaştırıyordum. Oysa Kafka'yı aydınlatmak gerekir, başka bir deyişle, hikâyelerinden çıkabilecek uygulanabilir düşünceleri formüllendirmek gerekir. Sırf son derece dingin bir anlatımı olmasından ötürü, hikâyelerinden bu çeşit düşünceler çıkarılabileceği söylenebilir. Ancak, bu düşünceler, bugün insanlığa karşı harekete geçen büyük genel kötülükler yönünde aranmalıdır. Brecht bu kötülüklerin Kafka'nın eserindeki yansımalarını arıyor. En çok üstünde durduğu kitap da Dava. Ona göre, bu kitaptaki en önemli nokta, büyük şehirlerin sonu gelmez, karşı konulmaz büyümesinden duyulan korku. Brecht bu düşüncenin karabasanını kendi özel yaşantılarıyla bildiğini söylüyor. Bu şehirler dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirirler. Bütün bunlar zamanla ifadesini bir "önder" özleminde bulur. Küçük burjuva, önderi, hiç kimsenin hiçbir sorumluluk yüklenmediği bir dünyada, bütün hoşnutsuzluklarından sorumlu tutulabileceği tek adam olarak görür. Brecht Dava'yı peygamberce bir kitap olarak niteliyor. "Gestapo'ya bakarak Çeka'nın ne olabileceğini görebilirsiniz." Kafka'nın bakışı tekerlekler altında kalmış bir insanın bakışıdır. Odradek bu bakış açısına özgü bir kişiliktir: Brecht kapıcının bir babanın kaygılarını dile getirdiğini düşünüyor. Kaçınılmaz bir şey küçük burjuvanın yıkıma uğraması. Küçük burjuvanın durumu Kafka'nın durumudur. Ne var ki, küçük burjuva akımlarının bugün gördüğümüz türü -yani faşist türü- bu duruma baş eğmez, demir bir iradeyle karşı koymaya kararlı olduğu halde, Kafka hemen hemen hiç karşı çıkmaz; bilge kişidir o. Faşist, kahramanlığı sahneye çıkarırken, Kafka'nın cevabı, soru sormaktır. Bu durumda Kafka'nın aradığı şey güvenliktir. Ama içinde bulunduğu durum öyle bir özellik gösterir ki, aradığı güvenlik bekçilerinin mantıksız olmaları gerekir. Tüm güvenlik örgütlerinin çökmek üzere olduğuna pek inanmış görünen bir adamın bir sigorta temsilcisi olması, Kafka'ya özgü ince bir alaydır. Kafka'nın sınırsız kötümserliği herhangi bir trajik kader duygusundan da uzaktır. Çünkü Kafka'nın bütünüyle ampirik bir temele dayanan yanı (ki bunun sarsılmaz bir temel olduğunu da belirtmek gerekir) sadece ondaki kötülük beklentisi değildir; Kafka başarının ölçütünü de, en iflah olmaz bir saflıkla, en anlamsız, en yararsız girişimlerde arar: seyyar satıcının gelişi, devlet dairesindeki soruşturma. Zamanın parçalarına gelince, konuşmamız "Bitişik Köy" hikâyesi üstünde toplandı. Brecht bu hikâyenin Akhilleus ile kaplumbağa hikâyesinin bir benzeri olduğunu söylüyor. Bir kimse bu yolculuğu, bazı rastlansal durumları saymadan en küçük parçalarına ayırırsa, o kimse hiçbir zaman bitişik köye ulaşamayacaktır. Bu durumda, sözkonusu yolculuk için hayat çok kısadır. Ne var ki, yanlışlık "bir kimse" sözündedir. Çünkü yolculuk parçalara ayrıldığında, yolcu da parçalara ayrılmış olacaktır. Hayatın birliği yok edilince kısalığı da yok edilecektir. Hayat istediği kadar kısa olsun. Bu önemli değildir, çünkü bitişik köye ulaşan insan, o köye gitmek üzere yola çıkmış olan insan değil, bir başkasıdır artık. -Ben kendi payıma şu yorumu öneriyorum: hayatın gerçek ölçüsü hatırlamadır. Bellek, geçmişe bakınca bütün bir hayatı şimşek gibi bir hızla yeniden insana yaşatır. Geriye doğru birkaç sayfa çevirebildiğimiz anda, bitişik köyden yolcunun yola çıkmaya karar verdiği yere kadar gelmiştir bellek. Hayatı okudukları kitaplarda bulan kimselerse, kitapları ancak tersinden okuyabilirler. Kendileriyle karşılaşabilecekleri tek yol budur, hayatı da ancak bu şekilde -bugünden kaçarak- anlayabilirler.
27 Eylül. Dragor. Birkaç akşam önceki söyleşimizde Brecht o anda kesin tasarılar kurmasını engelleyen tuhaf bir kararsızlıktan sözetti. Bu kararsızlığın en önemli nedeni olarak da, kendi durumunun başka birçok mülteciye göre çok daha fazla ayrıcalıklı olmasını gösterdi. Bu yüzden, başka bir ülkede yaşamanın, tasarıları ya da düşünceleri gerçekleştirmek için bir temel olabileceğini zaten pek kabul etmediği için, bunu şimdi içinde bulunduğu özel durumda hiç kabul etmiyor. Bu göç dönemini aşıyor tasarıları. Burada iki şeyden birini seçmek durumunda. Bir yanda, yazılmayı bekleyen birtakım düzyazı taslakları var: Ui'nin kısa olanı -Rönesans biyografi yazarlarının üslubuyla Hitler üstüne bir hiciv- ile Tui romanının uzun olanı Telektüel-en'lerin (entelektüellerin, aydınların) budalalıklarına bir bakış olacak bu: herhalde en azından bir bölümü Çin'de geçecek. Bu kitabın iskeleti çıkmış durumda. Ama bu düzyazı tasarılarından başka, çok eski çalışmalarıyla da uğraşıyor, eski fikirlerini yeniden gözden geçiriyor. Yeri geldikçe Versuche'nin giriş yazıları ile notlarına, epik tiyatro çerçevesinde aklına gelenleri eklerken, başka konulardaki düşünceleri de aynı ilgilerden kaynaklanmakla birlikte, Leninizm incelemesiyle, hatta ampiristlerin bilimsel yöntemleri üzerindeki incelemesiyle birleşiyor, böylece bu incelemelerin oldukça sınırlı çerçevesi de genişlemiş oluyordu. Uzun yıllar bir gün bir anahtar kavrama, başka bir gün bir başka kavrama bağlanan konular, sırasıyla Aristo'cu olmayan mantık, davranışçılık teorisi, yeni ansiklopedi, fikirlerin eleştirisi, uğraşlarının merkezine yerleşiyordu onun. Bu değişik arayışlar, bugün için felsefi nitelikte bir didaktik şiir kavramına yaklaşıyor. Ama bu konuda bazı şüpheleri var. İlkin, bugüne kadar yazdıklarına, özellikle bunlardaki hiciv ögelerine bakarak, öncelikle Beş Paralık Roman'ı halkın beğenip beğenmeyeceğini merak ediyor. Bu şüphe, birbirine geçmiş iki ayrı düşünceden doğuyor. İşçi sınıfının sınıf kavgasındaki sorunlarıyla, yöntemleriyle her gün daha yakından ilgilendikçe, hicivci tavrın, hele böylesine alaycı bir tavrın doğruluğundan daha çok şüpheye düşüyordu. Ama çoğu pratik nitelikteki bu şüpheleri daha ciddi şüphelerle karıştırmak yanlış olur. Daha derin kaygıları, sanattaki "sanat" öğesiyle oyun öğesi, daha önemlisi, sanatı bazen bir ölçüde akla aykırı yapan bütün öğeler ile ilgili. Akla karşı sanatı geçerli kılma yolundaki gözüpek çabalarında, Brecht, sanatsal ustalığın, bir eserdeki bütün sanatsal ögelerin sonunda birbirlerini matemetiksel olarak götürmesi olgusuyla kanıtlandığı meselden sürekli olarak yararlanmıştır. Bugün didaktik şiir kavramı içinde daha radikal bir biçim oluşturmaya yönelik çabaları kesinlikle bu meselle ilintilidir. Söyleşimiz sırasında Brecht'e, böyle bir şiirin burjuva değil, işçi okur kitlesini kazanmaya çalışması gerektiğini, bu kitlenin de kendi ölçütlerini, Brecht'in bir ölçüde burjuva kökenli olan eski eserlerinden çok, didaktik şiirin kalıpçı, teorik içeriğinde bulmasının daha akla yatkın göründüğünü açıklamaya çalıştım. "Bu didaktik şiir Marksizmin gücünden yararlanabilirse," dedim, "daha önce yazdıklarının bu gücü azaltacağı düşünülemez."
4 Ekim. Dün Londra'ya gitti Brecht. Ya benim varlığımın onu bu yönde garip bir biçimde kışkırtmasından olacak, ya da Brecht'in şimdi buna her zamankinden daha yatkın oluşundan olacak, her olayda saldırganlığı, konuşmalarımız sırasında eskisine göre çok daha belirgin. Bu saldırganlığın ürünü olan özel bir sözlük dikkatimi çekiyor. Özellikle, Würstchen (ufak sosis) sözünü kullanmaktan hoşlanıyor. Dragor'da Dostoyevski' nin Suç ve Ceza'sını okuyordum. Önce bu kitabı seçtiğim için sağlıksızlıkla suçladı beni. Sonra da gençliğinde bir öğrenci arkadaşının piyanoda Chopin'i çaldığında uzun bir hastalığa (tabii uzun süre farkedilmeyen bir hastalığa) tutulduğunu, bu arada mücadele etme gücünü yitirdiğini anlattı. Brecht, Chopin ile Dostoyevski'nin insan sağlığı üzerinde özellikle kötü bir etki yarattıklarını düşünüyor. Okuduklarım konusunda beni başka yönlerden de iğnelemek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. O sırada kendisi Şvayk'ı okuduğu için, ısrarla, iki yazar arasında karşılaştırmalı değer yargıları ortaya koymamızı istedi. Sonunda düpedüz Dostoyevski'nin Haşek'le boy ölçüşemeyeceği ortaya çıktı, böylece Brecht, daha fazla bir şey söylemeden onu da Würstschen arasına soktu; biraz daha ileri gitse, Dostoyevski için bir şey daha söyleyebilirdi: aydınlatıcı nitelikten yoksun, ya da öyle kabul ettiği her esere Brecht bugünlerde Klump (moloz ya da döküntü) diyor.
1938
28 Haziran. Merdivenli bir labirentteydim. Bu labirentin üstü bütünüyle kapalı değildi. Merdivenlerden birini çıktım; öteki merdivenler aşağı iniyordu. Merdiven sahanlığında durunca doruğa ulaştığımı anladım. Önümde, çok geniş bir alan üzerinde yükselen birçok merdiven vardı. Öteki merdivenlerin sahanlıklarında başka insanlar görüyordum. Bunlardan birisi başı dönerek düştü. Baş dönmesi öbürlerine de geçti; sonra onlar da aşağıdaki derinliğe yuvarlandılar. Benim de başım dönmüştü ki, uyandım.
22 Haziran'da Brecht'e uğradım.
Virgilius ile Dante'nin genel tavırlarındaki incelik ile kayıtsızlıktan söz ediyor Brecht; Virgilius'daki görkemli jest'lerin temelinde de bu tavrın bulunduğunu söylüyor. "Promeneur" (gezici-gezdirici) diyor Dante ile Virgilius için. Cehennem'in klasik değerini belirterek, "Bu kitabı açık havada okuyabilirsin," diyor.
Papazlara karşı duyduğu derin nefretten sözediyor. Bu nefret ona büyükannesinden geçmiş. Marks'ın teorik öğretilerini kendilerine malederek eserine el koyanların toplumu perde arkasından yöneten ruhban takımının yerini alacağını anlatmaya çalışıyor. Marksizm o kadar kolay "yorum"a geliyordu ki... Bugün yüz yaşında, ama gördüğümüz ne? (Konuşmamız burada kesildi.) " 'Devlet ortadan kalkmalıdır.' Kim söylüyor bunu? Devlet." (Burada ancak Sovyetler Birliğinden sözetmiş olabilirdi.) Kurnaz, sinsi bir tavır takınıyor, benim oturduğum sandalyenin önündeki sandalyeye geçiyor -"Devlet"i oynuyor- hayali bir üçüncü kişiye kaçamak bir bakışla, "Ben de biliyorum ortadan kalkmam gerektiğini," diyor.
Yeni Sovyet romanları üstüne konuşuyoruz. Okumuyorduk bunları artık. Konu bu yüzden şiire döndü, Das Wort'da (3) S.S.C.B.'deki çeşitli dillerden çevrilmiş bir yığın şiirden sözettik. Brecht bu ülkedeki şairlerin zor bir dönemde yaşadıklarını söylüyor. "Bir şiirde Stalin'in adı geçmezse, bu bir kötü niyet belirtisi sayılıyor."
29 Haziran. Brecht epik tiyatro üstüne konuşuyor. Çocukların oynadığı, oynanıştaki hataların yadırgatma etkilerine (alienation effects) özgü bir işleve dönüşmesiyle epik özellikler kazanmış oyunlar gördüğünü anlatıyor. Buna benzer bir şey üçüncü sınıf taşra tiyatrolarında da olabilir. Le Cid'in Cenova'daki temsilinde kralın başına eğri giydirilmiş tacın bana dokuz yıl sonra Tragedya kitabında geliştirdiğim düşüncelerin ilk işaretini verdiğini söylüyorum. Buna karşılık Brecht, epik tiyatro düşüncesinin kafasında doğduğu ilk ânı anlattı. II. Edward'ı sahneye koyma çalışmaları sırasında Münih'de olmuştu bu. Oyundaki savaşın sahneyi kırk beş dakika dolduracağı sanılıyordu. Ne Brecht ne de yardımcısı Asya (Lacis) (4) askerleri sahneye yerleştirebiliyordu. Sonunda Brecht, umutsuzluk içinde, o sıralarda en yakın arkadaşlarından biri olan, oyunun provalarını da izleyen Karl Valentin'e dönerek soruyor: "Peki, sen ne diyorsun? Ne yapalım bu askerleri? Nedir bunun yolu?" Valentin: "Askerler korkmuşlar, yüzleri sararmış, budur yolu!" Bu sözle sorun çözülüyor, Brecht hemen ekliyor: "Yorulmuşlar." Sonra askerlerin yüzlerine yoğun bir tebeşir makyajı yapılıyor, oyunun sahneye konuluş biçimi de o gün belirleniyor.
Sonra, eski konumuz olan "mantıki pozitivizm"e dönüyoruz. Ben biraz uzlaşmaz bir tavır takınınca tartışma tatsız bir noktaya gelme tehlikesiyle karşılaştı. Brecht şimdiye kadar ilk kez, kanıtlarının yüzeyde kaldığını kabul ederek bu durumu önledi. Bunu yaparken de güzel bir formül buldu: "Derin bir ihtiyaç, yüzeyden kavrama eğilimi doğurur." Daha sonra evine doğru yürürken de (bunları benim odamda konuşmuştuk): "Bir konuda aşırı bir tavrı olan bir kimsenin sonradan buna tepki göstermesi iyi bir şey. Böyle davranan bir kimse yolun yarısını geçmiş demektir," dedi. Bu söylediği şey, şimdiki durumunu açıklıyordu: olgunlaşmıştı Brecht. Akşam. Asya için ufak bir hediye -bir çift eldiven- aldırmak istiyorum. Brecht bunun biraz nazik bir iş olduğunu düşünüyor. Herhangi biri eldivenlerin, Jann'ın (5) Asya'ya kendisi için yaptığı "casusluğun" karşılığı olduğunu sanabilir. "Verilen bir direktifin olduğu gibi geri alınması her zaman için çok kötü bir şey. Ama bu direktifteki emirler herhalde sonra gene bağlayıcı olur." (6)
1 Temmuz. Ne zaman Rusya'nın koşullarından söz açsam, Brecht'in yorumları bir hayli şüpheci oluyor. Önceki gün ona Ottwald'ın (34) hâlâ "içerde"mi olduğunu sordum. "İçerde olmak hâlâ elindeyse, içerdedir," diye cevap verdi. Dün de Gretle Steffin, Tretyakov'un artık yaşamadığını söyleyerek düşüncesini belirtti.
4 Temmuz. Dün gece Baudelaire üstüne konuştuğumuz bir sırada Brecht dedi ki: "Biliyorsun ben 'toplumdışı'ya, karşı değilim; 'toplumsal olmayan'a karşıyım ben."
21 Temmuz. Lukács'ın, Kurella'nın vb. yazıları Brecht'i bir hayli uğraştırıyor. Ne var ki, onlara teorik düzeyde karşı çıkmamak gerektiğini düşünüyor. O zaman sorunu politik düzeyde koyuyorum. Burada sözünü esirgemiyor. "Sosyalist ekonomi savaşa ihtiyaç duymaz, savaşa karşı olması da bu yüzdendir. 'Rus halkının barışsever tabiatı' sözlerinin başka bir anlamı yoktur. Sosyalist ekonomi tek ülkede olmaz. Yeniden silahlanma, Rus proletaryasını kaçınılmaz olarak tarihin çok gerilerine, tarihi gelişmenin çoktan geçilmiş aşamalarına, örneğin monarşik aşamaya geri götürdü. Rusya'da kişisel yönetim vardır bugün. Tabii bunu yalnız kalın kafalılar kabul etmezler." Kısa bir süre sonra yarıda kesilen bir söyleşiydi bu. Burada, konunun bağlamı içinde, Brecht'in, Birinci Enternasyonalin dağılmasının bir sonucu olarak, Marks ile Engels'in işçi sınıfıyla kurdukları etkin ilişkilerin kesildiğini, o günden sonra da tek tek önderlere -yayımlanmak amacıyla değil de kişisel gönüşleri olarak- öğütler verdiklerini vurguladığını eklemeliyim. Engels'in, üzücü bir durum olmakla birlikte, hayatının son yıllarında doğa bilimleriyle uğraşması da bir raslantı değildi.
Brecht, Béla Kun'un kendisinin Rusya'daki en büyük hayranı olduğunu söyledi. Béla Kun'un incelediği (sic) Alman şairleri yalnızca Brecht ile Heine'ydi. (Brecht zaman zaman, Merkez Komite'de kendisini destekleyen belli bir kimse olduğu ima ederdi.)
25 Temmuz. Brecht "Öküzünün Gözüyle Köylü" başlığını koyduğu Stalin şiirini okumak için dün sabah bana uğradı. İlkin şiirin anlamını iyice kavrayamadım, az sonra kafamdaki Stalin düşüncesi uçup gidince de şiiri bir kez daha dinlemeye cesaret edemedim. Brecht'in uyandırmayı amaçladığı etki az çok buydu, ne yapmak istediğini de bir sonraki söyleşimizde açıkladı. Bu söyleşide, başka şeylerin yanısıra, bu şiirin olumlu yönlerini belirtti. Şiir aslında, ona göre büyük bir değeri olan Stalin'in anısına saygı için yazılmıştı. Ancak, Stalin henüz ölmemişti. Ayrıca, Stalin'i başkalarından farklı, daha coşkun duygularla selamlamak, sürgünde Kızıl Ordunun gelişini bekleyen Brecht'in görevi değildi. Rusya'daki gelişmeleri, bu arada Troçki'nin yazılarını izliyordu. Bunlar gösteriyordu ki, Rusya'da olup bitenleri şüpheci bir gözle değerlendirmeyi gerektiren bir kuşku -haklı bir kuşku- sözkonusuydu. Böyle bir şüphecilik Marksist klasiklerin özünde vardır. Bir gün bu kuşkuların haklılığı ortaya çıkarsa, rejimle savaşma gereği doğar, hem de açıktan açığa. Ama "ister ne yazık ki deyin, ister Tanrıya şükür," bugün sözkonusu olan kuşku henüz kesinlik kazanmamıştır. Troçki gibi kuşku üzerinde politika oluşturmak haklı gösterilemez. "Birtakım suçlu kliklerin Rusya'da gerçekten iş başında olduklarına şüphe yok. Bunlar, verdikleri zararlarla zaman zaman kendilerini gösteriyorlar." Sonunda, Brecht biz Almanların kendi ülkemizdeki tersliklerden çok etkilendiğimize dikkati çekti. "Takındığımız tavrın bedelini ödemek zorundayız her yanımız yaralı. Fazlaca duyarlı olmamızdan daha doğal bir şey olamaz."
Brecht akşama doğru bahçede beni Kapital'i okurken buldu. Brecht: "Tam bu sıralarda Marks okuman, özellikle halkımız arasında Marks'la gitgide daha az karşılaşılabilinen bir zamanda onu okuman, bence ne kadar iyi bir şey." Ünlü yazarları gözden düştükten sonra okumaktan hoşlandığımı söyleyerek cevap veriyorum ona. Rusya'nın edebiyat politikasını tartışarak sürdürüyoruz konuşmamızı. Lukács'ı, Gábot'u, Kurella'yı kastederek, ona diyorum ki: "Anlaşılan, bu insanlardan birşey beklememek gerekiyor." Brecht: "Daha doğrusu, tek bir sahneyi bunlarla gerçekleştirebilsen de, oyunun tümünü asla bunlarla sahneye koyamazsın. Açık konuşursak, onlar, ürün verilmesine düşmanlar. Rahatlarını kaçırır üretim. Ürün verilince işin nereye varacağı belli olmaz, önceden bilinemeyen şeydir ürün. Hiçbir zaman bilemezsin ne olup biteceğini. Kendileri de ürün vermek istemezler. Apparatchik (7) rolü oynamak, başkaları üzerinde denetim kurmak isterler. Yaptıkları her eleştiride bir gözdağı vardır." Sonra nasıl oldu bilmiyorum, Goethe'nin romanlarına geçtik; sadece seçmeci yakınlıklar (Elective Affinities) adlı romanını biliyor Brecht. Bu romanda yazarın ortaya koyduğu gençlik olgunluğunu beğendiğini söyledi. Ona Goethe'nin bu romanı altmış yaşında yazdığını söylediğim zaman çok şaşırdı. Kitapta hiçbir darkafalılık bulunmadığını söyledi. Çok büyük bir başarıydı bu (8). Bildiği bir iki şey vardı bu darkafalılık konusunda. En önemli eserleriyle birlikte bütün bir Alman tiyatrosu bu darkafalılığın (Filistenliğin) damgasını taşıyordu. Seçmeci Yakınlıklar'ın ilk yayımlandığında çok hırpalandığını söyledim. Brecht: "Bunu öğrendiğime sevindim. -Almanlar boktan (sic) bir millet. Hitler'den yola çıkarak Almanlar hakkında genel sonuçlara varmak gerektiğini söylemek doğru bir şey değil. Bende bile, Alman olan her şey kötü. Biz Almanlar konusunda en dayanılmaz şey bizim darkafalı bağımsızlığımızdır. Dünyanın hiçbir yerinde Alman Reich'ındaki şehirler kadar, o boktan Augsburg kadar başına buyruk bir şehir bulamazsın. Lyon hiçbir zaman böyle olmamıştır; Rönesans'ın bağımsız şehirleri birer şehir devletti. -Lukács Alman olmayı tarcih etti. Kendi kendini tüketmiş biridir o."
Anna Seghers'in The Most Beautiful Legends of Woynok the Brigand adlı kitabından sözederken Brecht eseri övdü. Çünkü bu kitap Seghers'in artık düzen için yazmadığını gösteriyordu. "Seghers düzen için yazamaz. Tıpkı benim bir düzen olmadan nasıl yazmaya başlayacağımı bile bilemediğim gibi." Brecht bu hikayeleri kahramanının başkaldıran bir yalnız adam oluşundan ötürü de övdü.
26 Temmuz. Brecht'in dün geceki, bir sözü: "Şu konuda artık hiçbir şüpheye yer yoktur: ideolojiye karşı savaş, yeni bir ideoloji haline gelmiştir."
29 Temmuz. Brecht Lukács'la olan anlaşmazlığıyla ilgili olarak yazdığı bir takım polemik metinleri okudu bana. Bu metinleri makale olarak yazıp Das Wort'da yayımlayacakmış. (9) Bu konuda bir diyeceğim olup olmadığını sordu. O anda bana Lukács'ın durumunun Rusya'da şu sırada çok güçlü olduğunu söylediği için, bir öneride bulunamayacağımı söyledim. "İşin için de bir güç sorunu var. Oradakilerden birinin düşüncesini almak zorundasın. Arkadaşların yok muydu senin orada?" -Brecht: "Doğrusu, yok. Ama Rusların da yok; tıpkı ölüler gibi."
3 Ağustos. 29 Temmuz akşamı bahçedeki söyleşimiz dönüp dolaşıp Çocuklara Şiirler dizisinin bir bölümünün yeni bir ciltte toplanacak olan şiirleriyle birlikte yayımlanıp yayımlanmaması gerektiği sorusuna gelmişti. Ben, politik şiirlerle özel şiirler arasındaki karşıtlığın sürgün deneyini özellikle belirginleştireceğini, yeni bir dizinin eklenmesiyle bu karşıtlığın azalacağını düşündüğüm için, yayımlamamasından yanaydım. Bunu söylerken, bir iş tam biteceği sırada her şeyi tehlikeye atan Brecht'in kişiliğindeki yıkıcı yanı bir kez daha belirtmiş oluyordum sanırım. Brecht: "Biliyorum; manyak olduğumu söyleyecekler benim. Çağımızın tarihi geleceğe kalacaksa, benim manyaklığımı anlama yeteneği de onunla birlikte kalacaktır. İçinde yaşadığımız çağ benim manyaklığımın kaynağı olacaktır. Ama beni gerçekten sevindirecek şey, insanların benden sözederken, 'ılımlı bir manyaktı o' demesi olacak." -Brecht bu ılımlılığın da ifadesini bu kitapta bulacağını söyledi: hayatın Hitler'e karşın kendi yolunda yürüdüğü, çocukların hayatta her zaman varolacağı anlaşılacaktı. Sanatçılara seslenen şiirinde sözünü ettiği "tarihsiz çağ"ı düşünüyordu Brecht. Birkaç gün sonra bana, böyle bir çağı, faşizme karşı kazanılacak zaferden daha yakın gördüğünü söyledi. Hemen arkasından, pek az gösterdiği bir sabırsızlıkla, Çocuklara Şiirler'i Sürgün Şiirleri bölümüne almak için bir gerekçe daha gösterdi: "Bu kadere karşı verdiğimiz savaşta hiçbir şeye kayıtsız kalmamalıyız. Onlar küçük işler peşinde değil, bundan hiç şüphen olmasın. Otuz bin yıllık tasarıları var. Çok büyük şeyler tasarlıyorlar. Çok büyük suçlar. Hiçbir sınır dinlemeyecekler. Her şeyi yoketmeye çalışacaklar. Her yaşayan hücre onların darbeleriyle ezilecek. İşte biz de bunun için her şeyi düşünmek zorundayız. Çocuğu daha ana rahmindeyken kötürüm ediyorlar. Çocukları hiçbir zaman dünyamızın dışında bırakmamalıyız." O böyle konuşurken faşizm kadar zorlu bir gücün varlığını hissediyordum üstümde: faşistlerinki kadar büyük, gene en az faşistlerin gücü kadar derinden gelen, tarihin derinliklerinden fışkıran bir güçtü bu. Çok tuhaf, yepyeni bir duyguydu bu benim için. Sonra Brecht düşüncelerini dile getirmeye yeniden başlayınca, bendeki bu duygu daha da yoğunlaştı. "Çok tehlikeli bir zemin üzerinde felaketler tasarlıyorlar. Gene binlerce yıl için kurulan Kilise ile anlaşmaya varamamalarının nedeni de bu. Onlar beni de proleterleştirdiler. Sadece evimi, balık yetiştirdiğim havuzu, arabamı elimden aldıkları için değil; tiyatro sahnemi, seyircilerimi de çaldılar benden. Bugün ulaştığım noktada, ilke olarak, Shakespeare'in benden daha yetenekli olduğunu kabul edemem. Ama Shakespeare benim gibi çekmecede saklamak üzere yazı yazma durumunda kalmadı. Bunu yapamazdı o. Ayrıca, karakterleri gözünün önündeydi. Çizdiği insanlar sürü sepet geçiyorlardı sokaklardan. O sadece bu insanların davranışlarını gözleyip bazı özelliklerini alıp yazdı; aynı derecede önemli daha birçok özellikleri vardı ki, onlara hiç dokunmadı."
Ağustos'un ilk günleri. "Rusya'da proletarya üzerinde diktatörlük var. Bu diktatörlük, her şeye karşın proletarya için yararlı şeyler yaptığı sürece, yani proletarya ile köylüler arasında proletaryanın çıkarlarının önde geldiği bir anlaşma sağlamaya yardımcı olduğu sürece, onunla bağlarımızı koparmaktan kaçınmalıyız." Brecht birkaç gün sonra "işçi monarşisi"nden sözetti; ben de böyle bir organizmanın, deniz diplerinden yüze çıkan boynuzlu balık ya da öteki canavarlar gibi bazı "hilkat garibelerinden" pek farklı olmadığını söyledim.
25 Ağustos. Brecht'in bir özdeyişi: "Eski iyi şeylerden değil, kötü yeni şeylerden işe başla."
Çeviren: Bülent Aksoy
NOTLAR
(1) Starets : Rus edebiyatında saygıdeğer yaşlı kimse. Ortodoks kilisesinde öğretici, yol gösterici, ulu bir kişi. Burada romandaki rahip Zossima kastediliyor olmalıdır -P.A.
(2) GPU: GEPEU olarak da, bilinir; Sovyet Siyasi Polisi -P.A. 
(3) Das Wort: 1936-1938 yılları arasında Moskova'da yayımlanan mülteci cephesi gazetesi. Daha önce, metinlerde de geçtiği üzere, Brecht, Willi Bredel ve Leon Feuchtwangler'le birlikte bu derginin üç editöründen biriydi P. A. 
(4) Asya Lacis: 1920 sonrasının bir kadın tiyatro yönetmeni P. A. 
(5) Jahnn: Eldiven alması rica edilen kişi olabilir, ancak, bu adın kimin olduğu kesinlikle anlaşılamamıştır. Belki Hans Henry Jahn akla gelebilir (P.A.) 
(6) El yazması metinde bu cümle iyice okunamıyor. (P.A)
(7) Ernst Ottwald: Brecht'in edebi çalışmalarını birlikte yürüttüğü yakın bir arkadaşıydı. Lukács, Ottwald'ı gazetecilikten edinilmiş röportajcılıkla suçlar. Brecht ise, Sovyet yazarı Tretyakov'la birlikte bu yazarların temsil ettiği olumsuz akımla sıkı bir bağ içindeydi. (P.A.) 
(8) Apparatchik: gücünü, kimliğini, hiyerarşik parti içi konumundan aldığı için bürokratik, merkeziyetçi, "resmi" görüşlü parti yetkilisi P. A. 
(36) Sözü geçen Goethe, Fransız Devrimine karşı tutumuyla olan-biteni anlayacak duyarlılıktan yoksun bir romantikti P.A.
(9) Brecht'in bu yazıları Moskova'daki Das Wort'a gönderip onlar tarafından geri mi çevrildiği, yoksa günlük hayatta kendine özgü uzak görüşü mü onu bu yazıları Moskova'ya göndermekten alıkoyduğu hâlâ karanlıkta kalmış bir konudur. Ama büyük terörün doruğa ulaştığı bir sırada Brecht'in kendisi de pekâlâ bu makaleleri yayımlamaktan vazgeçmiş olabilir. P.A.

Tuesday, January 1, 2013

Vedat Türkali'den yeni yıl yazısında Tayyip Erdoğan'a tartışılacak öneriler



 Bağımsızlık savındaki bir devlet için apaçık ekonomik uyduluk yoludur bu. Bu gerçek bilinmesin diye bir sürü oyunlar oynanıyor.
Bu ay şiir söyleşisi yaparız diyordum. Başbakan ülkenin gündemini öyle bir bağladı ki yalnız biz değil istese bile kendini de kurtaramayacak bu ağır gündemden!

Şiirdi, mimarlıktı, kent sorunuydu, yontuculuktu derken sinemaya, tarihsel dizilere taktı kafayı Recep Tayip Bey! Özellikle de aylardır reyting rekorları kıran Kanuni dönemi dizisi “MUHTEŞEM YÜZYIL”a.

Sorunun iki yanı var demek; “tarih yanı”, “sinema yanı”. İki yanı da ilgilendirir beni. Yazar, özellikle roman yazarı olarak tarihi doğru öğrenmeden bugünkü sınıfsal yapımızı kavrayamazsınız. Molla-müezzin eğitiminden öte geçememiş kişi politikaya da soyunmuşsa “körebe” oynamaya yazgılı demektir. Çıplaklığıyla da gülünç eder kendini.

Recep Tayyip Bey’in kafasını taktığı at üstündeki şanlı Sultanın tek günahı harem yaşamı olsaydı keşke! Gözdesi Hürrem Sultan’la baş hırsız damadı Rüstem Paşa’ya kanıp çadırının dibinde yedi dilsiz cellada, Şehzade Mustafa’yı “Söyletmen! Tiz boğun!” diye öldürtmesi olsaydı! Nice Divan şairi Şehzade Mustafa sevgisiyle, bu rezil tuzağı lanetleyen acılı şiirler yazmış.


KANUNİ DÖNEMİ YOLUN SONUNUN BAŞLANGIÇ DÖNEMİDİR

Kanuni Dönemi, Osmanlının hem at üstünde Avrupa’ya saldırılarında yolun sonu olan tarihsel zirvedir hem de ekonomik yapısal çöküşün başlaması dönemidir. Osmanlı’nın yüzyıllar boyu süre gelmiş saldırılarına gerçek bir direniş başlamıştır Avrupa ülkelerinde. Bizans’ın yıkılmış kalıtına oturan Osmanlı Sarayı’nda ise tam bir ekonomik çöküşün tüm belirtileri vardır. Rüşvet, yağma, kayırma, vurgun…

Toprakta, Osmanlı ekonomisinin temel direği “DİRLİK DÜZENİ” yerini “KESİM DÜZENİ” ne bırakmış. Tefeci sermayenin de işe girdiği dirlik toprakları alınır, satılır, kiralanır olmuştur. Orduya, seferde, savaşta hizmetleri karşılığı güvenilir  kişilere devletin beraatıyla teslim edilmiş dirlik toprakları yağmanın, rüşvetin, soygunun, vurgunun kol gezdiği bir alandır artık. Osmanlı’da gerçek çöküşün başlama tarihi bu KANUNİ dönemidir. Celali İsyanları, “çiftbozanın (zulümden, yağmadan kaçan, beraatlı topraklardaki çiftçiler)” öldürülmeleri, köleler gibi zorla soyuldukları bölgelerine döndürülmeleri, Kuyucu Murat Paşa tipi kumandanların hesapsız kırım kıyımları, imparatorluğun yüzyıllar boyu yıkım sancılarında kıvranması, Muhteşem Yüzyılın simgesi Kanuni Süleyman’la başlamıştır. Şehzade Mustafa’nın öldürülüşü rezil cinayeti bile bu tarihsel yıkım karşısında nedir ki!

Kanuni’nin yerini bıraktığı Sarı Selim tam bu soygunlu yıkıma uygun bir Padişahtır. Bakın Yahya Kemal ne diyor Sarı Selim için;

”Kıbrıs Şarabı aktı zamanında su-be-su.
Ismarlatıp vezirine tanzimi alemi
Bir saltanat-ı Seray-ı huzuz etti arzu.
Kurban-ı tac ü tahtı biraderleriyle ah
Mes’ut olurdu  gelmese rüyada ru be ru”

Şöyle bir değindiğimiz Kanuni dönemi ciddi çalışma gerektirir. O iş gerçek tarihçilerin işi. Okuyucuya Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Osmanli Tarihinin Maddesi büyük yapıtını okumalarını salık veririm.

Medyadan öğrendiğimize göre Başbakana, Muhteşem Yüzyıl (Kanuni) filmi konusunda uyarıp akıl veren, Mısır’ın Müslüman Firavunu Mursi imiş.

Ne diyelim, “Tanrı tüm molla müezzin eğitimli kullarına akıl fikir ihsan etsin! Amin!”


VEDAT TÜRKALİ TAKMA İSMİ NASIL DOĞDU?

Şimdi biraz sinemadan açalım:

Elli yılı aşkın bir süredir Yeşilçam’da Türk Sineması emekçisiyim. Kimisi ödüller kazanmış kırkın üstünde imzalı, imzasız senaryolar yazdım. Yönetmek zorunda kaldığım önemsiz birkaç filmim var. Sinemamızın emekçi örgütlenmelerine gücüm yettiğince katkım oldu. Türk Sinemasının ne yoksul koşullarda, nasıl kahramanca özverilerle geliştirildiğinin bugün doksan beşine varmış tanığıyım. Yasa dışı TKP'de (Türkiye Komünist Partisi) gizli çalışma suçlamasıyla yargılanmış, yedi yılı cezaevinde geçirdikten sonra salıverilmiştim. "Vedat Türkali" takma adını gerçek kimliğimi kısa bir süre için olsun gizleyebilmek için kullandım. 27 Mayıs patlayıp da 62 Anayasası yetişmeseydi duramazdım Yeşilçam’da. Vedat Türkali yazarlık adı da öyle kaldı üstümde.

Yıllar var ki, işitme sorunum  var; alt yazısız film seyredemiyorum. Televizyonda sık sık yer alan, (kimi tarihe değinmiş serüven, kimi halkça çok tutulmuş komediler) eski Yeşilçam filmlerine sık sık takıldığım oluyor.

Çoğu özellikle Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu dizileri, benzeri Battal Gazi, Köroğlu, Kara Murat vb. Tarihsel uydurukluğundan öte, Hollywood teknolojisini anımsatan akıl almaz ustalıkta kişisel atraksiyonlarıyla Türkiye seyirci yığınlarını Türk sinemasına çekerek ulusal bir iç pazar yaratmış filmlerdi bunlar. Filme konu edilen uyduruk tarihsel olaylar değil ama surlardan yaşamını tehdit eden taklalarla havada ok atarak bir vuruşta en az beş düşmanı haklayan Cüneyt Arkın (Eskişehirli Doktor Fahrettin CÜREKLİBATUR), yanında yardımcılarıyla sırtında taşıyor denebilirdi Türk Sinemasını. Sözü uzatmak istemiyorum, gene bu alanda emek veren başkaları da var. Kartal Tibet, Serdar Gökhan… Yönetmen olarak Süreyya Duru, Natuk Baytan,  Remzi Cöntürk.

Oynamakla tükenmeyen bir sürü komedisiyle Kemal SUNAL yaşamış ki Yeşilçam’da, tüm yüzünü kaplayan “safalak” görünümde bir gülüşü, yerinde en dramatik  plastik materyale dönüştüren oyuncu gücü gösterebiliyor. Hollywood’un “KEYSTONE KOMEDİLERİ”ni andıran bir çizgiye öncülük etmiş. Konumuz salt Türk Sineması olsa sayılacak şey çok.

Lütfü Akad, Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Metin Erksan, Halit Refiğ, Ertem Göreç, Süreyya Duru diye yönetmenlerden girip Muhterem Nur, Belgin Doruk, Sezer Sezin, Leyla Sayar, Neriman Köksal sonunda Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Hale Soygazi; JÖN’lerden Muzaffer Tema, Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Fikret Hakan, Aytaç Arman, Hakan Balamir, Tarık Akan, Kadir İnanır. Tuluat tiyatrolarından sinemaya kazanılmış harika halk oyuncusu rahmetli Ali Şen’in oğlu Şener Şen ve… sinemamızda önemli atılım dediğimiz Yılmaz Güney.

Daha sonraki yıllarda gezip görme olanağına kavuştuğum, bırakın kimi Hoolywood, ya da Sovyet Rusya’daki,  Leningrad, Moskova, Kiev (Dovşenko) stüdyolarını (Odesa’da deniz  sahneleri çekimi için havuzları vardı), Bulgar (Vitoşa), Romen, Macar, Gürcü film stüdyolarının çalışma koşulları karşısında ne kadar ilkel durumda olduğumuzu görünce içim sızlamıştı. Bulgaristan’da film yönetmenlerinin o günün teknolojisiyle (35 milimetre) negatif kullanma hakları bire beşti. On beş bin metreyi buluyordu. Türkiye’de yedi bin metre negatif kullanan yönetmen kolay iş bulamıyordu. Yılmaz Güney yeni seyirci yığınları kazanarak bu ölçüyü on iki bin metreye çıkaran efsanevi ayrıcalıklı kişi oldu.

Sağlık için önlem de pek bilinmiyordu. Türkan Şoray atlı bir sahne çekiminde attan düşmüş acılı, çok uzun tedavilerden sonra nice güçlüklerle kurtulabilmişti. Yaylı araçlarla fırlayıp parendeler atarak kavgalar yürüten Cüneyt Arkın bereket ki doktordu. Yoksa onun da Türk Sinemasının da başına neler gelirdi kim bilir!

Şöyle bir değiniyorum sadece. Türk sinemasına emek vermiş, yaşamsal özverilerde bulunmuş nice adlar var daha. Tümüne selam, saygı!

Dönelim Muhteşem Süleyman’ın yığınsal dış alan çekimlerine. Başta, dediğim gibi kulaklarımdan ötürü film seyredemiyorum. Ama eski sinema tutkulusu olarak yığınsal çatışmaların parlak başarılı görüntüleri sevindiriyor beni. Türk sineması dış pazarlara açılıyor. Teknolojik gelişme için önemli adımdır… diyordum ki birden “Şanlı tarihimiz gidiyor!..” diye kükredi şanlı başbakanımız. Sansür için yasa düzenliyorlarmış şimdi.

Hep aynı ilkel kafalar. Endüstriyel sinema sanatı bu tür molla-müezzin kafasıyla yaşamaz. Bir Amerikan Cumhurbaşkanı bu tür gerekçeyle film yasaklamaya kalksa dünyasını dar ederler. Yalnız endüstriyel gelişme de yetmez sinemaya. İtalya’da da en modern teknik araçlarla SİNESİTTA’yı kuran Mussolini’dir. Fakat o  dönemindeki çekilenler “Beyaz telefonlu filmler” diye alay konusu olmuştur. Devrimci solun dilinden düşmeyen “AVANTİ POPPOLA” marşındaki gibi Mussolini öldürülüp ayağından asılınca, eski SİNESİTTA’da yetişmiş tüm sinemacılar İtalyan Sinemasını demokratik dönemde dünya sinemasının öncüsü yaptılar. Antonioni, Roberto Rosselini, Pietro Cermi, Fellini, Visconti, Vittoria de Sica;  sonunda Hollywood’un Western egemenliğini de Sergio Leone’nin “Spagetti Westernleri” ile aldılar elinden.

Söylemeye gerek var mı? Muhteşem Yüzyıl’dan ne oyuncu, ne yapımcı kimseyi tanımam. Ama Sinemamız adına direnmelerini dilerim. Sinemamızın kazanımıdır. Elimizden geldiğince bizim de desteklememiz gerekir derim. Bu kafalara kalırsa çok daha kötülere gider bu iş.  


BAŞBAKAN ve "KÜRT SORUNU"

Başbakan Tayip Bey’e medyada yer alan mektuplar yazdım. İlk mektubum incelikli bir çağrısına yanıttı. Orada Kürt sorununun ülkemiz için tarihsel önemdeki ağırlığını belirtiyor kendisinden çözüm beklediğimizi söylüyordum. Daha önce umutlar veren, Habur girişi bir densizliğe kurban edilmişti. Oysa Başbakan çok daha akıllı tutumla Türkiye’nin bu kanlı sorununu çözebilirdi. Mektubun sonunda benim komünist olduğumu açıkladım. Kendisinin de komünizmle mücadele cemiyetinde çalışmış biri olduğunu bildiğimi, hiç önem vermeyeceğimi kendisinden çözüm beklediğimi söyledim.

Aradan yıllar geçti çözümsüzlük anlamsız biçimde sürdürülmeye başladı. Bu yeni koşullarda olayın üzerinde daha derinliğine durup düşünmek gerektiğini anladım. Komünizmle mücadele cemiyetinde çalışmanın ayrı bir anlamı var demekti. CIA finansmanıyla Amerikalılarca yürütülen “soğuk savaş” döneminde komünizmle mücadele ortamı hangi kökenden gelirse gelsin kullandığı elemanlarını demek ki çok derinliliğine etkiliyordu. Söz gelimi MHP’deki pro-faşist Türkçülerle AKP’deki Müslüman militan yalnız kan kardeşi değil aynı kaynaktan yıllar yılı beslenmiş, düşünsel,  ruhsal yapıları yeniden yoğruldukları o besinlerle biçimlenmiş süt kardeşleriydiler. Bu gün ikide bir ortaya çıkan AKP, MHP temelinde bu ortak beslenme yatıyordu demek ki.

Ülkemiz gibi tefeci, tüccar, toprak ağası, bankalara dayalı ithalat-ihracat tekellerine oturmuş finans azmanlarının elindeki bir ülkenin yazgısını emperyalist Amerikanın çizgisinden ayırması kolay olabilecek bir şey değildi. Bugün ülkeye Amerikan vizesiyle özel silahlar giriyor. Koca bir Ortadoğu bölgesinde Türkiye Amerikan manipülasyonlarıyla yolunu çizmek zorunda bırakılıyor. Amerika’dan ithalat dört’e katlanmış Türkiye’den Amerika’ya ihracat beş yılda 40.6 milyar dolar açık vermiştir. Bağımsızlık savındaki bir devlet için apaçık ekonomik uyduluk yoludur bu. Bu gerçek bilinmesin diye bir sürü oyunlar oynanıyor. Ben işin başka bir yanında duracağım.

Başta Sayın Başbakan Erdoğan olmak üzere herkesin dikkatine sunuyorum. Bugüne kadar elimden geldiğince empati duygusuyla kelimat-ı Tayyibe arandım. Bugün Başbakan’ın ruhsal sağlığının tehdit altında olduğuna inanıyorum. Onu da söylemek hem vatan, hem de vicdan borcumdur. 


ENVERLAND ve TAYYİPLAND

Şimdi gene tarihe döneceğiz:

Birinci Cihan Savaşı’nda batan Osmanlı imparatorluğu, bugün tarihçe saptanmıştır ki savaşa sokulmasaydı bu tarihsel yıkıma düşmeyebilirdi. Bu felaketi getiren İttihat Terakki yoluyla devleti ellerine geçirmiş Enver paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, ve başbakan Sait Halim Paşadır.  Alman emperyalizminin Berlin-Bizans-Bağdat (3B) çizgisindeki planlarına uyar biçimde Almanya ile ittifak yoluna devleti bu ittihatçı grup zorlamıştır. Almanların zırhlı savaş gemileri Fransız devleti elindeki Cezayir’i bombalamışlar ve Çanakkale Boğazı’ndan içeri girerek Osmanlı devletine sığınmışlardı. İngiliz Fransız donanmaları bu iki gemiyi izleyerek Çanakkale boğazına gelince iki Alman gemisi (Göben-Brestlav)’a Türk bandırası çekilmiştir. Alman Gemilerine de Yavuz-Midilli adları verilmiştir. Alman amirali Souchon, bizim Yavuz bandıralı zırhlımızla Odesa’yı bombalayınca devlet bir olup bittiyle birinci Cihan savaşına girmiş oldu. Bu işin arkasında Enver paşa olduğu bilinir. İngiliz Fransız zırhlıları Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’a gelerek kolay bir zafer peşine düştüler. Londra’da toplanan savaş meclisinde İngiliz amirallerinden Sir Jackson, Çanakkale Boğazını geçmeye çalışmanın delilik olacağını söylerken, Bahriye Nazırı Winston Churchill bu harekatının mutlaka yapılması gerektiğini savunuyordu. İtilaf devletlerinin savaş gemileri Çanakkale Boğazına hücuma başladılar. Nusret mayın gemisi (gemi kumandanı; Yüzbaşı Hakkı Bey, Mayın Kumandanı da Kasımpaşalı Binbaşı Nazmi Bey’di) Çanakkale Boğazını puslu bir gecede mayınla döşemişti. İlerlemeye çalışan itilaf devletleri hem çatışmalarda, hem büyük yüreklilikle döşenmiş bu mayınların etkisiyle büyük kayıplar vermeye başladı. İngiliz İnflexible, Ocean zırhlıları, Fransız Bouvet zırhlısı vb. mayına çarparak Boğazın sularına gömüldüler.

İtilaf devletlerinin 3 savaş gemisi batmış, 3 tanesi savaş dışı kalmış, 700 askeri ölmüştü. Çanakkale Boğazını denizden geçemeyeceklerini anlayan itilaf devletleri, İstanbul’a yürümek için karadan asker çıkarmaya karar verdiler. Bu saldırı için birleşik kuvvetler komutanlığına getirilen General Hamilton’un emrine 75 000 kişilik bir ordu verildi.

Akif’den, “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela!” sözleri geliyor akla. İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve diğer sömürge ülkelerinin askerlerinden oluşan bu orduya, Australian and New Zealand Army Corps kelimelerinin baş harflerinden oluşan ANZAK (ANZAC) kuvvetleri adı verildi. Osmanlı 5. Ordu Komutanlığına Alman general Limon Von Sanders getirildi. Sanders, Almanları diğer cephelerde rahatlatacağını bildiği için burada bir cephe açılması konusunda ısrarcı olmuştu.  Enver Paşa’da ona sonuna kadar destek verdi. ANZAK kuvvetlerinin karadan çıkarmaları da başarısız oldu. Çanakkale’de de daha sonra Sarıkamış’ta olacağı gibi Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın savaş taktiği yüzlerce, binlerce kişinin ölmesine neden oldu. Çanakkale’de Limon Von Sanders yerine Mustafa Kemal getirildi.

“İttihat-Terakki iktidarında Osmanlı İmparatorluğu öylesine Enver’e bağlıydı ki artık diplomatlar arasında Osmanlı yerine Enverland (Enver’in ülkesi) sözü dolaşıyordu. Batı diplomasisi basit kişiliğine karşın tüm dağları ben yarattım havasındaki yöneticilerin egosunu şişirmeyi çok iyi bilir. Enverland olduğu gibi bugün de nerdeyse “Tayyipland” deyimini piyasaya sürecekler! Enverland biliyorsunuz “Senverland” oldu! Koca ülkeyi yağma Hasanın böreği yaptılar.

Kuvvetler ayrılığını yıkıp “başkanlık sistemi”ni getirmeye kalkışanlar ülkeyi nasıl bir yıkıma götürdüklerinin farkındalar mı! Aklıma gene Mehmet Akif geldi: Hani Başbakanımız da Akif’i çok severmiş ya!

“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi.”

Eğer ibret alacaksak işte bir fırsat dileyelim de Tayyipland, Kayıpland olmasın.

Peki, Çanakkale’de ağır yenilgiye uğradıktan sonra Churchill’in akıbeti ne oldu, ona bakalım. Sonraki yıllarda Churchill, Denmark Hill Bölgesinde Maudsley Hospital’ın psikiyatri kliniğine yatırıldı. Doktoru I. Baron Moran’dı. Churchill hastalığına ad vermişti; Black Dog (Kara Köpek). Bunu nereden mi biliyorum? Londra’da yaşadığım yıllar torunlarımı görmek için gittiğim yolun üzerindeydi bu hastane. Bir aile dostumuz da o yıllar bu hastanede uzmanlık çalışması yapıyordu.

O zaman iki savaş gemisiyle başlamıştı yıkım, bugünlerde ülkemize iki Patriot füzesi yerleştiriliyor. Kürecik’te, İncirlik’te üslerin işgalindeyiz. İran, yeni bir dünya savaşı çıkacak diye uyarıyor. Amerika’nın dünya savaşına ihtiyacı olduğunu başta Amerikalılar, herkes söylüyor.

Bugün bir dünya savaşının başlaması için en uygun ortam Ortadoğu ve en kolay kullanılabilecek ülke de yazık ki “Tayyipland. Osmanlının başını yiyen 1. Cihan Savaşı, Enver’in eline geçmiş iki korsan gemiyle gerçekleştirildi. Bugünkü dünya savaşı da Tayyip’in egemen olduğu bir ülkede, bizim ülkemizde iki Patriot füzesinin yerleşmesi durumunda gerçekleştirilebilir.

Herhalde medyada okumuşsunuzdur. Bu iki Patriot füzesini kullanacak 500 kişilik teknik kadro, gönderenler de söylüyorlar, tam bu işin uzmanı bile sayılmazlarmış. Yani anlayacağınız bu Patriot füzelerinden herhangi biri yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış biçimde kullanılabilirmiş. Saddam’a Amerikan saldırısı, Irak’ta atom silahları olduğu uydurma Amerikan raporuna dayandırılmıştı. On binlerce insan öldürüldü. Düşük dozda atomlu silahlar kullanıldı. Bugün Irak’ta çok sayıda çarpık bebekler doğuyor. Gerisini siz tamamlayın lütfen! Uyarı olarak şunu ekleyeceğim yalnız: Ortadoğu’da saldırgan kuduz köpek İsrail’dir. Onun tasması da, herkesin bildiği gibi, dünya savaşını her yönüyle kışkırtmaya can atan Amerika’nın elindedir.  Alman emperyalizminin Bismarck’ın gösterdiği çizgide Birinci Dünya Savaşını Osmanlı Devletinin ortaklığında gerçekleştirirken bir  “Enverland” hurafesi tezgahlamaları gibi savaş özlemiyle yanıp tutuşan Amerika da kuduz  yardımcısı İsrail’le birlikte çok ince oyunlarla bir “TAYYiPLAND”  yaratmanın peşinde bugün. BAŞKANLIK sistemi de en sağlam yol sayılır onlara.        

Son olarak Enver Paşa’ya bir küçük değinme daha yapacağım. Onu Beşiktaş’taki evinde ziyarete giden Ali Fuat Erden, Enver’in karşısındaki duvarda Napolyon resimleri olduğunu söylüyor. İlerde ülkeyi elinde tutacak adamın egosunda bunlar saklı. Kendini devletin başına kurtarıcı olarak bir tanrısal görevle oturtulduğuna inanıyor. Söz dinlemez hale gelince çevre paşayı uyarmak için çok saygılı olduğunu bildikleri eski bir hocasına uyarması için başvuruyorlar. Enver acı acı gülüyor, vah hocam seni de mi kandırdılar diyor. Bu tanrısal muştuyu orada söylüyor kendisine; temel inancının nedenini de açıklıyor!  Meğer paşamızın saçları içinde bir beyaz tel varmış! (Çektiğimiz hesapsız acılar adına bu ağlanacak durumumuza gülmeyin lütfen!)

Tayyip beyin çevresindekiler dikkatlice baksınlar, saçlarının içinde bir beyaz saç teli olmasın Sayın Başbakanımızın!! Ya da gizli bir yerinde başka belirti! Hele Tanrı korusun; “Mehdilik belirtisi filan!’’ hiç olmaz inşallah! Mollalıkta yaygın inançtır. Duyduğuma göre Barzani’nin büyük dedelerini, çevresindeki mollalar taparcasına severlermiş. Kıyamete kadar gizli kalacağına inanılan Mehdi’nin bu kişi olduğuna karar verip denemeye kalkmışlar! İhtiyarcığı konağın en üst katından karga tulumba aşağı atıverirler. Mehdi minareden düşse ölmeyecektir çünkü. Sayın Başbakanımıza sakın kimse Mehdilik testi uygulamaya kalkmasın lütfen!  Açıkçası korkuyorum; çevresinde kendisine hayran öyle çok molla var ki, Tanrı esirgesin!

Bu Ali Fuat Erdem Paşa İkinci Cihan Harbi’nde Hitler’in karargâhına çağrılı gitti. Orada Hitler’i şöyle anlatır: karşımda sinirli, kesin yargılı, emreden tavrıyla Enver Paşa’yı görür gibi oldum, der. Bu tanıma uygun kimi görüyorsunuz bugün? HİTLER de Almanya’nın başına benzer yöntemle getirilmişti, biliyorsunuz!


TAYYİP ERDOĞAN PSİKİYATRLARA GÖRÜNMELİ

Başbakan bunları biliyor da ya hastalandıysa. Geçtiğimiz aylarda bir psikiyatri derneğinin çağrılısı olarak konuşma yapmak için Bursa’daki yıllık kongrelerine katılmıştım. Gündemde benzer konular vardı  orda da. Tanıdıklarım güvenilir psikiyatrlar var. Başbakan sağlık sorunlarını bir de bu değerli, bilim insanlarıyla konuşsa tüm ülke için hayırlı olur derim.

Komünizmle mücadele cemiyetinde eğitilmiş Başbakanımıza o günlerde bizi “Red Dog” diye belletiyorlardı ola ki!. Soğuk Savaş dönemiydi. Churchill gibi “Black Dog” demeyecekti herhalde. Bu ruhsal gerginlik durumu böyle sürüp giderse korkarım ülkemizi “HOŞT  HOŞT” sesleri saracak bir gün!   

Çaresizliğimizi ne güçlü anlatmış Mehmet Akif:

“Ne yapsam neyle kurtarsam şu imdat isteyen halkı?”

*

İkinci BİZCE yazım bir yılsonu yazısı. Bu dağınık sorunlara gereğinde yeniden değiniriz.

Yeni yılda tüm dostlarımıza selam, sevgi, başarı dileklerimi sunuyorum.

Kalın sağlıcakla.



Vedat Türkali

31.12.2012
(http://www.bize-gore.com)