Friday, October 19, 2012

Latin Amerika’nın hafızası

1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz.) 60’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makus talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarın dünya çapında en çok satan ve bilinen kitabı olmakla birlikte, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Zamanın Ağızları, Ateş Anıları (3 cilt), Tepetaklak, Yürüyen Kelimeler, Söz Mezbahası ve Biz Hayır Diyoruz kitapları da Türkçede yayımlandı.

‘Bu kitap çok deli bir projeydi’
Aynalar  için ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ derken neyi kastediyorsunuz?
Bilmiyorum, ‘evrensel bir tarih’ ya da bunun gibi bir şey demek bana fazla vakur ve ciddi geldi. Ben tarihçi değilim. Bu kitap çok deli bir projeydi. Zaman ve harita sınırlarının ötesine geçmeye çalışmak çılgınca bir maceraydı. Görünmeyenler üzerinden insanlık tarihini yeniden keşfetmeye, yeniden inşa etmeye çalışan, ırkçılık ve maçoluk, militarizm, elitizm ve başka bir çok ‘izm’lerin oluşturduğu, yeryüzündeki gökkuşağını yeniden keşfetmeye çalışmak için 600 kısa öyküden toparlandı. Kitabın amacı nihayetinde, hiç kimse olamamışların ağzından hiç kimse olamayanları anlatmaktı.

Son yıllarda neden kısa öyküler ve denemeler tarzına yöneldiniz? Büyük hikâyeleri anlatmak için neden bu biçim?
Enflasyona karşı savaşıyorum; parasal enflasyona değil de sözcüklerin yarattığına. Hiçbir şey anlatmayan bir dolu sözcük... Daha az sözcükle daha çok şey anlatmaya çalışıyorum. Bu bir meydan okuma. Bu yüzden, orada bulunmayı gerçekten hak eden, sessizliğe tercih edeceğim sözcükleri bulana dek, anlattığım hikâyeleri belki on-on beş kez yeni baştan yazıyorum.

Venezüella başkanı Chavez, ABD başkanı Obama’ya Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı hediye ettiğinde ne düşündünüz?
O an bilmiyordum. Kısa süre önce ölen köpeğim Morgan’la rutin yürüyüşümüze çıkmıştık; o olaydan sonra öldü, bu da bizim son yürüyüşlerimizden biriydi. Komşum, “Tebrikler Eduardo. Çok satarsın artık. Çok satan bir yazar olacaksın Eduardo” deyince çok şaşırdım. Dehşete düşmüştüm. Çok satmak mı? Satmak istemiyordum. Neydi bu şimdi? Korkunç bir şey olmuştu herhalde. “Tebrikler, çok başarılı oldun” da ne demekti? Başarılı olmak istemiyordum. “Ne? Piyasada mı başarılı oldum yani?”
“Evet, dünyanın en çok satan adamı sensin şimdi. Dünya seninle gurur duyacak.”
Ama bu benim için kötü bir haberdi. Piyasanın en iyisi olmak istemiyordum. Sadece yazarak insanlarla iletişim kurmak istiyordum.

Eh, Chavez de yeni Oprah oldu sayılır. Bildiğiniz gibi bunu Noam Chomsky için yaptığında, o da çok satanlar listesine girdi. Şimdi de size aynı şeyi yaptı...
Aslında, çok cömert bir davranış. Gerçekten de kitap sembolik bir anlam kazandı.
Ama o kitaptan bu yana üslubum çok değişti. Artık çok farklı bir şekilde yazıyorum, tekrara düşmeyi sevmem, ‘no estoy arrepentido’, hiç sevmem, tek bir virgülde dahi.
Aslında, zenginlikle yoksulluğun, özgürlükle köleliğin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermesi açısından önemli bir kitaptır. Yani, herhangi türden bir yoksulluk karşısında masum sayılabilecek hiçbir zenginlik yok; aynı şekilde, kölelikle ilgisi olmayan hiçbir özgürlük yok.
Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın amacı buydu, daha önce ayrı ayrı anlatılan tarihler ve tarihçilerin, ekonomistlerin ve sosyologların kullandıkları kodlanmış anlatımlar arasında bağlantılar kurmaya çalışmaktı. Bu nedenle, herkesin okuyup keyif alabileceği bir türde yazmaya çalıştım. Casa de las Americas Ödülü’nü de bu yüzden alamadı zaten, jüri kitabın ciddi olmadığına hükmetti. O zamanlar solcu entelektüeller bir şeyin ciddi sayılması için sıkıcı olması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden, sıkıcı değilse ciddi de değildi. Daha sonra, talihime bakın ki, askeri diktatörlük kitabı çok ciddi bulup yaktı. Benim en iyi reklamım ve pazarlamam da bu oldu.

 Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabından Obama’nın ne öğrenmesini istersiniz?
Kimseye bir şey öğretmek istemiyorum. Asla. Aslında, Obama ve ABD hükümeti, ya da halkı, ‘liderlik’ sözcüğünü ‘dostluk’ sözcüğüyle değiştirirlerse çok memnun olacağım. Çünkü liderlik, birinin başkaları üstündeki tahakkümünü ifade ediyor. Gerçek insan ilişkileri yataydır, dikey değil; yardımseverlik yerine dayanışma vardır ve başkalarının dayattığı hiçbir sınır ya da sınıf yoktur. Dünyanın kuzeyi, Tanrı onları güneyin öğretmenleri olsun diye yaratmışlar gibi davranıyor ve sürekli sınava çekme halindeler. Mesela, Venezüella demokratik bir ülke mi? Biz karar vereceğiz, çünkü demokrasi öğretmenleri biziz. Bu demokrasi öğretmenleri de askeri diktatörlüğün fabrikaları aslında. Yani ABD, -aslında sadece ABD de değil, bazı Avrupa ülkeleri de- askeri diktatörlük yönetimini tüm dünyaya yayıyorlar. Demokrasi öğretmeye muktedir olduklarını sanıyorlar. Bu yüzden kimseye hiçbir şey öğretmek istemiyorum. Tek istediğim, anlatılma- yı hak eden hikâyeleri anlatmak. Hepsi bu.

www.democraynow.org sitesinden derlenmiştir.

Sunday, October 14, 2012

Zizek: Kapitalizmle Demokrasi Arasındaki Evlilik İlişkisi Boşanmaya Doğru Gidiyor


Slavoj Zizek, Slovenya’daki evinde 11 yaşındaki oğluyla birlikte oturmuş, gelecek planlarını anlatıyor. Buradaki hayatını ‘çileci’ bir hayat olarak tanımlamaktan hoşlansa da, on yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın en heyecan verici filozofu olarak sahip olduğu ünün getirdiği popülerliğin tadını çıkarmayı sürdürüyor. Şu sıralar dikkatini yeni dönemde vereceği derslerden, 14 Ekim’de New York’ta Fransız filozof Alain Badiou ve sol düşüncenin başka önemli isimleriyle birlikte katılacağı “Komünizm: Yeni Bir Başlangıç mı?” konferansından ve nisan ayında yayımlanacak “büyük Hegel kitabı”ndan çok dünyanın yaklaşmakta olduğu yeni “kritik durum”a yöneltmiş durumda.
 
Yeni kitabınızın ismi “Ahir Zamanlarda Yaşamak” insana felaketleri ve yeni bir peygamberin gelişini düşündürüyor, niye böyle dini çağrışımları olan bir isim?  Dünyada ekolojiden biyogenetiğe pek çok konuda bir tür “kritik nokta”ya ulaştığımızı anlatmaya çalışıyorum. Ekolojiye bakarsanız, çevresel durumumuzun bu haliyle sonsuza kadar devam edemeyeceği çok açık. Biyogenetiğe bakarsanız, bir şeylerin değişmekte olduğunu görürsünüz. Yakında psikolojik özelliklerimizi değiştirebilecek hale geleceğiz. Yeni siyasi yönelimlere baktığınızdaysa, yavaş yavaş bir apartheid toplumuna doğru evrildiğimizi görürsünüz.


Apartheid’ı hangi anlamda kullanıyorsunuz?
Bazı insanları kapsayan, bazılarını dışlayan bir sistemden bahsediyorum. Aslında çok mütevazı bir önermede bulunuyorum. 1990’larda Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” hayalini hep birlikte yaşadık. Bir biçimde liberal demokrasinin tarihin nihai formu olduğuna inandık. Belki onu biraz daha iyileştirebilir, daha hoşgörülü hale getirebilirdik ama sonuçta elimizdeki sistem liberal demokrasiydi. Ancak şimdi şu çok açık: Bugünün ütopyacı düşüncesi, şeylerin şimdi oldukları şekliyle yaşayacaklarını söylemektir! Tarihin nihai biçiminin bu olamayacağını gördük. Eğer bu hayati önemdeki sorunlarla yüzleşmezsek, durum gitgide daha kötü bir hal alacak.

Tarif ettiğiniz bu gidişatı değiştirecek bir devrim imkânı var mı?
Devrim denildiği zaman hemen şu soruyu sorarım, devrim ne demektir? Bir şeylerin değişmesi anlamında, evet, bir devrim olacak. Ancak sürekli olarak vurguladığım gibi, ben 20. yy’daki haliyle Komünist Parti’nin geri dönüp bizi kurtaracağı yanılsamasını paylaşmıyorum. 20. yy sona erdi. Solun 20. yy’da aldığı biçimler, Stalinci komünizm ve hatta Batı’daki sosyal demokrasiler ve yine hatta, Porto Alegre, Seattle rüyaları da sona erdi. Seattle’da, Porto Alegre’de cemaatlerin doğrudan demokrasi yoluyla kendilerini yönettiği bir sistem fikrine inanmıştık oysa. Aradığımız cevaplar bunlar değil. Devrim mi? Evet, devrim! Ama bazı temel, basit koordinatları değiştirmek anlamında bir devrim... Bunlar nasıl olacak? Bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var, 20. yy bitti ve ben ona karşı içimde hiçbir nostalji duygusu taşımıyorum. Solcuların sahip olduğu, eski kavgaların sürdüğü yönündeki inancı da paylaşmıyorum, hayır diyorum, bunların hepsi bitti.  20. yüzyıl bitmiş olsa da, 1902’de daha çok kazanç elde etmeyi isteyen yapımcılarının da katkısıyla ulaşım güvenliğini hiçe sayan Titanic gemisinin batışı, 1930 ekonomik buhranı gibi vakalar, günümüzden bahsederken kullanılan referanslar olmayı sürdürüyor. Şu anda yaşanan krizlere bakıp bir ders çıkarmamız gerekiyorsa o ders şudur: Neo-liberalizm sona erdi. Ve ben, neo-liberalizmin zaten hiçbir zaman bir gerçeklik olmamış olduğu görüşündeyim. Eğer büyük kapitalist devletlere bakarsanız, Birleşik Devletler’e bakarsanız, devletin iktisadi hayatta gittikçe daha fazla yer tutmaya başladığını görürsünüz. Asıl ilginç olan durum da budur. Asya’da, Singapur’da, Çin’deki kapitalizmde devlet çok güçlü bir rol oynuyor. Bu, neo-liberal rüyanın sona ermesi benim için büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Kapitalizmin bir şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine inanılıyordu, şimdiyse kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya doğru gidiyor.

Kitabınızda kapitalist toplumlardaki hoşgörünün aslında hoşgörüsüzlüğün ardında gizlendiği bir maske olduğunu söylüyorsunuz.
Ben hoşgörü kavramına çok eleştirel yaklaşıyorum. Bakın, Türkiye’de yaşayan sizler Batı’nın hoşgörü kavramının ne kadar sahtekârca olduğunu çok iyi biliyor olmalısınız! Hoşgörü, belli davranış koordinatlarını tanımlamak ve bu koordinatlara göre davranmayan insanlara hoşgörü göstermemek anlamına gelir, öyle değil mi? Örneğin Batı’nın Türkiye’yi yeterince demokratik, sivil, hoşgörülü ve benzeri şeyler olmamakla nasıl eleştirdiğini, köşeye sıkıştırdığını hatırlayalım. Peki buradaki korkunç şey neydi? Ben Türkiye’yi idealize ediyor değilim. Bütün devletler gibi Türkiye devletinin de kirli sırları olduğunu gayet iyi biliyorum. Ancak birkaç ay önce İstanbul’da eşcinseller büyük bir yürüyüş düzenlemişti. Binlerce insan geldi ve bir sorun çıkmadı. Şimdi, bu insanları alın ve bir Doğu Avrupa ülkesinde eşcinsel yürüyüşü yapmaya çalışın. Mesela Hırvatistan’a, Macaristan’a gidin. Karşınızda eşcinsellere saldıran binlerce insan bulacaksınız. Türkiye, Doğu Avrupa’daki ülkelerden çok daha hoşgörülü. Ben Türkiye’yi eleştirenlere diyorum ki: “Peki tamam, güzel ama şu eleştirilerinize Hırvatistan’la, Polonya’yla başlasanız daha iyi olmaz mı?”

Türkiye’nin eleştirilmesinin nedenlerinden biri askerlerin rolüyse bir diğeri de İslam’a yönelik korkular ve önyargılardı, bunlarda bir değişim yaşanıyor mu?
İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18 ve 19. yy’da İstanbul’a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam’ın ve özellikle de Osmanlı’nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. Şimdi ikinci meseleye geliyorum: Türkiye nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa’ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı’yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. Burada Ermenilere yapılanlardan da bahsediyorum... Batı toplumlarının daha hoşgörülü olduğu görüşü benim için büyük bir yalandan ibaret.

Kitabınızda Deepwater Horizon petrol sızıntısı felaketinden bahsediyordunuz; BP’nin eski CEO’su herhangi bir ceza almadan Türkiye’de çalışmalarını sürdürüyor ve çoğu kişi ekolojik felaketlere neden olan kurumlardan yakınıyor.
British Petrolium’un kısmen suçlu olduğunu ve Louisiana’da yaptıkları şeyin korkunç olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak bütün suçun şirketlere atılmasından yana değilim. Petrol şirketlerinin çoğunun suçlu olduğu doğrudur ama biz zaten hep suçu şirketlere veya bireylere atmaya eğilimliyizdir. Oysa daha zor olanı yapısal sorular sorabilmektir. British Petrolium’u suçlamak yerine nasıl petrol çıkardığımız üzerine düşünmek ve bunu sorunsallaştırmak gerekir. BP ortadan kalkarsa bütün sorunların çözüleceğini düşünmemeliyiz. İkinci sorun ise ekolojik felaketlerin eşiğinde oluşumuzdur. Petrol konusunda devlet kontrolüne ihtiyacımız var, bu işi serbest pazara bırakamayacağımızı gördük. Louisiana’da olanların daha kötü gittiğini düşünelim, oradaki bütün doğal habitat değişiyor ve bunun serbest pazar güçlerine bırakılması delilikten başka bir şey değil. Daha güçlü bir devlet kontrol mekanizması kurmamız şart.

Kitabınızda Avusturya’daki Josef Fritzl davası üzerinden aile kurumunun gizli şiddetinden bahsediyorsunuz; Fritzl’ın kızına uyguladığı şiddetin ailenin kökeninde zaten var olduğunu söylemeniz insanları kızdırdı mı?
Josef Fritzl’ın ‘Neşeli Günler’ filmindeki baba fantezisini yaşadığını yazdığım bölümde insanların neyi tartışmalı bulduğunu anlayabilmiş değilim. Benim söylediğim, Fritzl’ın yaptığı şeyin, onun uyguladığı şiddetin bütün ‘paternal’ (babaya ait) otorite konumlarında mevcut olduğudur. Fritzl yalnızca patolojik bir vaka, bir deli değildir. Avrupa’nın her ülkesinde bu tür olaylar yaşanmış, şimdi ortaya çıkıyor. İnsanlara daha tartışmalı gelebilecek görüşüm, Fritzl’ın 1968 kuşağının cinsel felsefesini gerçekleştirdiğidir. 68 kuşağı ne diyordu? Fantezilerini gerçekleştir! Sonuna kadar seks! Fritzl olayını ele alırken, dini otorite kurumlarında da gizli olan şiddet öğesiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Polonya’da, İrlanda’da, Slovenya’da, Birleşik Devletler’de pedofiliyle ilişkili binlerce, on binlerce rahip yakalanıyor. Bunların bireysel patolojiler olmadığı çok açık. Kilisenin bir kurum olarak içinde olduğu bir pratikten bahsediyoruz. Kilisenin pedofiliye verdiği tepkinin de korkunç olduğu görüşündeyim. Özellikle Doğu Avrupa’da eşcinsel evlilikleri hakkında pek çok tartışma yapılıyor. Kilise eşcinselliğe “doğal olmadığını” söyleyerek karşı çıkıyor. Peki kendileri ne yapıyor? Eşcinselliğin kriminal biçimi olarak adlandırabileceğim pedofiliyi uyguluyorlar. Kiliseye göre eşcinsellik suç ama pedofil eşcinsellik suç değil. Bence bu ahlaki krizin boyutundan, bundan dehşete düşmemiz gerekir.

Ne yapılmalı?
Ben kilisenin bir kurum olarak yargılanması gerektiği kanaatindeyim. Şu deli İngilizlerin (Richard Dawkins, Christopher Hitchens ve insan hakları avukatı Geoffrey Robertson’ı kastediyor) kurbanlar adına harekete geçip Papa’nın Lahey’deki Savaş Suçları Mahkemesi’ne getirilmesini önerdiğini okumuş olmalısınız. Ben de o deli İngilizlere katılıyorum.

ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşarım
Amerika ’da akademisyenlik yapmayı hiç düşündünüz mü?
ABD’nin entelektüellerini küçümsememek gerekiyor. Avrupa’daki sözde “Bologna eğitim reformu”, sosyal bilimler alanındaki devlet fonlarını kısıtladıkça Amerika entelektüel açıdan çekici bir yer haline geliyor. Ancak ben kültürel açıdan Amerika’da yaşamayı hayal bile edemiyorum. Chicago veya San Francisco’da yaşayabilirim belki. Ama Avrupai şehirleri daha çok seviyorum. İstanbul’u da çok sevmiştim, fazlasıyla canlı bir şehir, küçük solcu yayıncılarınız var, hayat çok hareketli. Geçen gelişimde şehir merkezine giderken şaşkına döndüm. Eski binalar, bir yandan bir sürü inşaat... ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşamayı tercih ederim
Avrupa'nın geleceği Osmanlı gibi olmalı 
İsrail’le Türkiyearasındaki son krizden haberdar mısınız?
Gazze ve gemiler meselesinde Türkiye’nin konumuna büyük bir sempatiyle yaklaşıyorum ancak İsrail’i şeytanlaştırma taraftarı olmadığımı da söylemeliyim. Çok daha masum görünüşlü olaylara odaklanmak taraftarıyım. Gazze’de Hamas var, İsraillilere atılan füzeler var, diyelim ki bunları kabul ettik, fakat Batı Şeria’da yıllar boyunca hiç terörist saldırı olmadı ve bakalım İsrailliler burada ne yapıyor? Kendi gazetelerinde okudum, Batı Şeria’da ne zaman zeytin hasadı olsa buradaki yerleşimciler Filistinlilerin tarlalarını yakıyor, sularına zehir katıyor, camileri ateşe veriyorlar. Yaşananlar o kadar açık ki kabul etmemek ikiyüzlülük olur. Bu korkunç bir sömürgeleştirmedir.
 
İsrail’deki siyaseti eleştirdiğiniz için Yahudi karşıtlığıyla suçlandınız. Günümüzde tuhaf bir figür ortaya çıkmakta, bunun en iyi örneği Norveç’teki Anders Behring Breivik adlı o delidir. Breivik bir yandan Siyonist’ti, kesinlikle İsrail devletini savunuyordu. Ama bir yandan da Yahudi karşıtıydı. Breivik vakası, Yahudi karşıtı bir Siyonistin paradoksudur. Müslümanlara karşı güçlü bir İsrail devletini savunmak... Bu Amerikalı neo-muhafazakârların yaptığı şey değil mi? Fox News’ten kovulan Glenn Beck de Siyonist ve Yahudi karşıtıydı. Buradaki gerçek, İsrail devletinin siyasetini meşru göstermek için geleneksel olarak Yahudi karşıtı olanlarla işbirliğine gittiğidir. Buradaki fikir şu: Evet, sizi anlıyoruz! Siz Yahudilerin tehlikeli olduğunu, devletlerin homojen olmaları gerektiğini düşünüyorsunuz! İzin verin biz de böyle düşünelim ve aynı düşünceyi buradaki Filistinliler üzerinde uygulayalım! Bu bence Yahudiler için ruhani bir trajedidir, Yahudiler bu çılgın ulus devlet oyunlarını oynamadıkları takdirde büyük bir ulustur. Yahudi karşıtlarıyla yaptıkları bu tarihi uzlaşma, büyük bir trajedidir. İnsanlar bana “İslamcılar Avrupa için tehlikedir” dediklerinde işte bu yüzden öfkeleniyorum. Eğer Avrupa mirasında olumlu şeyler varsa, bugün bunların en büyük düşmanı İslamcılar değil, Avrupa’yı savunduğunu söyleyenlerdir.



Christopher Hitchens geçenlerde solun ikiye bölündüğünü, bir bölümünün anti-emperyalist diğerinin anti-totaliter olduğunu yazdı. Siz de kitabınıza 1989’un 20. yılıyla başlamışsınız, solu bu şekilde tanımlamayı doğru buluyor musunuz?
Hayır kesinlikle. Fransa’da Bernard-Henri Levy’nin öne sürdüğü bir ayrım bu. Anti-emperyalizmin bugün totaliterlik, Yahudi karşıtlığı ve benzeri şeylerin maskelenmiş hali olduğunu söylüyorlar. Hatta Bernard-Henri Levy günümüzde anti-kapitalizmin Yahudi karşıtlığının maske takmış hali olduğunu söylüyor. Yani kapitalizmi eleştiriyorsanız eğer, Yahudi karşıtısınız. Hayır, aman Tanrım, bu fikirle nasıl uzlaşabilirim, ekonomik emperyalizm ve neo-kolonyalizm hâlâ hayatta ve işliyor, değişen tek şey bugün daha çoklu merkezli bir dünyaya girmemiz... Ayrıca yalnızca Amerikan ve Batı Avrupalı değil, aynı zamanda öteki ülkelerin neo-kolonyalizmini ve emperyalizmini de sorgulamalıyız. Örneğin Çin’in Burma’da, Zimbabve’de, Hindistan’ın Kaşmir’de yaptıkları. Bunların emperyalist birer neo-kolonyalizm girişimi olduğu çok açık. Sevgili dostum Udi Aloni, Yahudi ama anti-Siyonist bir sinemacı, geçenlerde Kaşmir’e gitti, burada isyancılarla konuştu. Hindistan’ın Kaşmir’deki işgaline karşı olan isyancıların silahlarını bıraktığını biliyor muydunuz? Artık silahlı değil, barışçı bir mücadele yapacaklar. Ama ne oluyor? Hindistan hâlâ onları yargılıyor, peşlerine düşüyor, onları terörist olarak görüyor.


Benzer bir tartışma Kürtlerle ilgili olarak burada da yapılıyor.
Buradaki mesele, kültürel ve siyasi otonomiyi hangi ölçüde sağlayabileceğinizle ilgili. Bence Osmanlı 19. yüzyılda ve öncesinde yerel özerkliklere izin vererek doğru şeyi yaptı; ben bugünün perspektifinden bakıldığında 19. yüzyılın çokuluslu imparatorluklarından ikisine, Avusturya Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarına sempati besliyorum. Çünkü demokratik ve çok kültürlü olmak anlamında başarılıydılar. Yıkılmaları için içsel bir gereklilik yoktu. Yıkıldılar çünkü daha büyük ülkeler harekete geçti. Rusya, Doğu Avrupa’daki çıkarları için Avusturya İmparatorluğu’yla, Akdeniz için de Osmanlı’yla karşı karşıya geldi. Bu iki imparatorluğu otomatik bir biçimde yozlaşmış olarak görmememiz gerekir. İmparatorluklar ilk dünya savaşıyla çöktü ve Türkiye ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesinin bedeli de İkinci Dünya Savaşı oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu yıkılmasa İkinci Dünya Savaşı da olmazdı. Türkiye’de eleştirilecek şeyler var, ama hatırlıyorum da çocukken, eski Yugoslavya’da ilkokula giderken bize Sırpların Türk işgalcilere karşı direnen kahraman bir ulus olduğu öğretildi. Ben de konuyla ilgili okumaya başladım, Türk işgalinin okulda öğrendiğimiz gibi korkunç olmadığını öğrendim. Çok daha açık ve hoşgörülü bir yönetim vardı. Bugün çok kültürlü formüllere sahip bu tür ülkeler haline gelmeye doğru gidiyoruz. Paradoksal biçimde Avrupa’nın modelleri bunlar, belki de Avrupa’nın tamamı bugün bir Osmanlı veya Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!


Bu görüşleriniz yüzünden Sırp milliyetçileri size kızmıyor mu?
Sırbistan’da Kosova’yı desteklediğim için nefret ediyorlardı. Şimdi de Kosova’da yapılanları biraz eleştirmeye başladım; bağımsızlığı desteklemiştim ancak devletin yöntemi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa işgali altında oluşu çılgınca ve bence sorunlar çözülmedi. Kosova’nın yeniden Arnavutluk’a katılması doğal olmaz mıydı? Tam olarak aynı ulusa sahip iki ülkeden bahsediyoruz. Peki neden iki ayrı devlet var? Bunların hepsi jeopolitik oyunlar ve hesaplar yüzünden. Yunanistan da Makedonya’yı tanımayarak, baskı altında tutarak kendi siyasi oyunlarını oynuyor. Makedonya fakir, iflas etmiş, kimsenin ilgisini çekmeyen bir ülke. Yunanlıların Makedonya’nın kendilerine yönelik bir tehdit olduğunu söylemeleri akıldışı. Makedonya’nın Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti olarak adlandırılması bekleniyor. Yunanlı arkadaşlarımı kızdırmak için onlara şöyle diyorum: O zaman neden Yunanistan’ı da Eski Türk Yunanistan Vilayeti olarak adlandır mıyoruz? Aynı durum. Çünkü kimseye karşı bir tehdit oluşturmuyorlar ama çevreleri kendilerine tehdit oluşturan ülkelerle dolu. Bulgaristan, Makedonya’yı kendi ülkesinin bir parçası olarak görüyor. Kosovalılar batı kısmını istiyor, Sırbistan Makedonya’daki Ortodoks kilisesini tanımıyor, bir biçimde Makedonya’yı kendileri kapsamak istiyor. Yunanistan da onlara Makedonya ismini kullanmayı yasaklıyor.


Ekimde Alain Badiou ile Amerika’da bir sosyalizm konferansı düzenleyeceksiniz. Savunduğunuz komünizm fikirlerinin Amerika’da nasıl karşılandığını merak ediyorum.
Popüleriz ama akademi içinde popüleriz. Bizimki gerçek bir politik hareket değil, entelektüel bir hareket. İnsanları düşünmek için harekete geçirmek amacımız. Liberal demokratik devlet ve kapitalizme güvenmelerine son vermeyi istiyoruz; tek savaşmamız gereken şey kadınlar için biraz daha fazla hak elde etmektir mantığını yok etmek istiyoruz. Küresel sistemin halihazırdaki haline karşı eleştirel olmamız, onun sınırlarını görmemiz gerekiyor. Yapmaya çalıştığımız şey, belli bir anlamda komünizm kavramını yeniden meşrulaştırmaya çalışmak.
Şu anda hem demokrasi üzerine düşünen hem bunu pratiğe döken siyasetçiler var mı?
Pratik siyasetten bahsedeceksek İngiltere ve Yunanistan’daki göstericilerin akıbetine bakalım. Mısır’da yaşananları gayet rahat anlıyoruz, Mübarek demokrasiye izin vermemişti diyoruz. Peki Yunanistan? Bir arkadaşım Yunanistan’daki göstericilerin partileşmeyeceklerini, bir baskı grubu olarak partiler dışı bir konumda kalacaklarını söyledi. Bu bana çok trajik geliyor, küresel bir vizyonları olmadığını gösteriyor. Protesto ettikleri toplumu nasıl yeniden düzenleyebileceklerini bilmiyorlar. Demokrasinin krizi derken kastettiğim şey tam da bu. Avrupa’da bir protesto ruhu var ancak bu enerji, seçimler yoluyla tutarlı bir siyasi programa dönüşemiyor.

Peki Mısır ve Arap Baharı?
Genelde tarihsel olaylara karamsar bir perspektifle bakarım ama Mısır’da olanlar beni büyüledi. Yalnız arkadaşlarımın söylediklerine göre, Mısır’daki en olası çözüm, orduyla Müslüman Kardeşler arasındaki bir tür gizli anlaşma gibi görünüyor. İkisinin de ortak düşmanı Arap Baharı’nın gerçek aktörleri, tüm o sivil toplum örgütleri, sendikalar, feministler... Arkadaşlarım gizli bir sözleşmeden bahsettiler: Ordu, Müslüman Kardeşler’in ideolojik açıdan güçlenmesine izin verecek, karşılığında da maddi ayrıcalıklarını korumaya devam edecek. Bu çok üzücü bir sonuç olacaktır. Libya’da daha da büyük bir trajedi bizi bekliyor. Kaddafi’ye karşı en ufak bir sempati beslemiyorum. Ancak Kaddafi’ye yönelik tepkiler, Mısır’daki gösterilerdeki gerçek özgürleştirici potansiyele sahip değildi. Libya muhalifleri arasındaki en başta gelen askeri figür, eski bir El Kaide cihatçısı. Yani çok muğlak bir durum var ortada. Mısır’da göstericilerin ne istediği açıktı, siyasi bir programları vardı, Libya ise çok farklı ve muğlak. NATO’nun Libya’ya müdahalesi Batı’nın gelecekte bedelini ağır ödeyeceği bir hata olur.


Chavez’in Libyave Suriye yönetimlerini desteklemesine ne diyorsunuz?
Chavez’in tuhaflıklarından biri daha. Ahmedinecad’a verdiği destek gibi... İran’da Hüseyin Musavi’yi çok desteklediğim için İran’daki iki çevirmenimin tutuklandığını öğrendim. Musavi’nin İran’daki yeşil devrimi, Mısır’da yaşananlarla kıyaslanabilir. Musavi hareketi Ahmedinecad ve devletin üst kademesindeki yozlaşmaya karşı çıkıyordu ama bunu basit bir Batı liberalizmiyle yapmıyordu. Özgün bir üçüncü yol, yeni bir İran için umuttu. Batı taraftarı sıradan bir liberal veya İslamcı bir köktenci değildi. Chavez Venezuela’da başlarda başarılıydı, favelalarda yaşayan herkesi sisteme, siyasi süreçlere dahil etti. Şimdi gittikçe Latin Amerikan popülizmine kapılıyor, bu da Venezuela’nın petrole sahip olduğu için hayatta kalabilen ülkelerden biri olmak demek. Avrupalı solcular için uzaktaki bir devrimi desteklemek çok havalı ve moda ama ben bu uzak devrimleri idealize etmekten yana olmadım. Lula, Brezilya’da ekonomik açıdan daha az radikal olsa da daha ilginç bir model. Gelecekte devrimlerin Güney Amerika’da olacağını düşünmüyorum. Popülizm felaket getiren bir ideoloji. Arjantin’de olanları hatırlayalım; ben Peron’a çok eleştirel yaklaşıyorum, popülizm işlemeyen bir model. Yeni devrimler Latin Amerika’da olmayacak.


Bugünü anlamak için Marx’tan çok Hegel okumalıyız
Günümüzde Hegel’i Marx’a göre daha önemli mi buluyorsunuz? 
Kesinlikle. Kitabımın tezi de bu zaten. Hegel bugünkü durumumuzu anlayabilmemiz için çok daha uygun. Potansiyel bir dönüşümü sağlayacak toplumsal kesimin klasik proleterya olduğu yönündeki kurama artık geri dönemeyiz. Teleoloji, tarihsel gereklilik ve benzeri konularıyla uğraşan kitabımın alt başlığı “Marx’tan Hegel’e geri dönmek” olabilirdi. Genç Marx’ın Hegel yorumunun hatalı olduğu görüşündeyim. Marx Hegel’i ancak daha sonra, Grundrisse’yi ve Kapital’i hazırlarken anlamaya başladı. Sermayenin hareketi ve metalardan bahsederken Hegel’in ne olduğunu anladı. Genç Marx’ın fikirleri ve mesela Alman İdeolojisi kitabı çok büyük bir hataydı; bunları artık bırakmamız gerekiyor.


O zaman biz de genç Zizek’in bir Marksist olduğunu, olgun Zizek’in ise bir Hegelci olduğunu mu düşünmeliyiz?
Belki de! Ama genç Zizek Marksist derken, aslında liberal demek daha doğru olur; İdeolojinin Yüce Nesnesi gibi kitaplarımda hâlâ sevmediğim şey budur, Marx’a standart bir demokrasi anlayışıyla bakmışım ve demokrasiye yeterince eleştirel yaklaşmamışım. Onu totaliteryanizmin bir biçimi olarak gördüm. Ben elbette demokrasi taraftarıyım ama soru şu: Batı’daki parlamenter, çok partili demokrasi yegâne demokrasi formu mudur? Bu tür bir demokrasinin daha az verimli olduğunu görüyoruz. Örneğin alınan temel ekonomik kararlar bütünüyle demokratik denetimin dışında tutuluyor günümüzde

Söyleşi: Kaya Genç

Wednesday, October 10, 2012

'Bu mücadele, inat sürecek'

Venedik'ten 'Geleceğin Aslanı' ödülüyle dönen 'Küf'te ilk başrolünü üstlenen Ercan Kesal'la sanat ve hayat üzerine konuştuk.


Cumhuriyet - Vicdanının terazisini kayıp oğlunun peşinde arayan yenik ama dirençli baba, Fransız şansonları söyleyen Yozgatlı pavyon şarkıcısı, iştahı kabarık, ruhunu satmış belediye başkanı, köye yolunuz düşse yabancılık çekmeden yer sofrasına kurulacağınız muhtar… Liste gitgide uzuyor... Meslek hanesinde doktor yazan Ercan Kesal, aslında elini attığı (kendini tutamadığı da diyebiliriz) her işte, böyle aslında.
Bildiği bir şey var, belli ki ne yapsa ondan, o boşluğu doldurma gayretinden. Oyunculuğu ve hikâyeleriyle dahil olduğu sinema dünyası bunlardan sadece biri.
Ali Aydın’ın Venedik’ten “Genç Aslan” ödülüyle dönen “Küf” filminde ilk başrolünü üstlenen Kesal’la, “En İyi Erkek Oyuncu” kategorisinin iddialı adaylarından biri olduğu Altın Portakal Film Festivali öncesinde görüştük.
- Doktorluk ve sanat; kanlı canlı gerçek ve estetize bir yanılsama, taklit… İnsanın aklına gelmiyor değil, bu iki zıt ve iç içe durum birbirinden nasıl besleniyor da bir araya geliyor?
Bütün sanatsal yaratıların temelinde varoluşsal bir sıkıntı, bunun bir çaresini arama merakı olduğunu düşünüyorum doğrusu. Milyar yıldır dönen ulu bir dünyaya geldik, “bundan sonra ne olacak” soruları da aslında sanatın, sanatçının alanını oluşturuyor. Hepimiz bunun üzerinde yer alıyoruz. Akıl baliğ olduğumdan beri düşünüyorum, bu dünyada niye yaşadığıma dair şeyler. Bu, bazen politik anlamda, bazen yazarak çizerek tezahür eder, bazen meslekle ilgili adanmışlıkla, feda duygusuyla…
Hekimlik bile isteye seçtiğim ve çok da sevdiğim bir meslek. İlk anatomi dersinde kadavrayla temasta, kocaman bir boşlukta ve hiç olduğunuzu düşünmeye başlarsınız. Ondan sonra içinizde tuhaf bir hayal kırıklığı oluşur, bende hâlâ devam ettiği gibi…
- Şu hayal kırıklığı dediğiniz yeri biraz açsanız… O, hiçbir şeyle dolmayan boşluğu…
Hiçbir sorunun tam anlamıyla verilmiş bir cevabı yok. Bunun için bitmek tükenmek bilmeyen bir hayal kırıklığı. Keşke bütün mazlumların sesi duyulsa, keşke bütün yoksullar gündelik hayatlarını sorunsuz götürebilse… Son derece basit şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen iktidar duygusu, hükmetme isteği… Sanki Dostoyevski’nin karakterlerinde öne çıkardığı o özellikler, hep insanlıkla birlikte var olmuş ve bundan sonra da olacakmış gibi…
Sanat ve hayat
- Sanat bu noktada devreye girerek neyi sağlıyor?
Hayatı katlanılır hale getiriyor. Tam da burada, sık sık anlattığım tuhaf bir metafor var. Kurosawa’nın yönetmen olarak rolünü tarif ederken anlattığı bir hikâye bu.
Eski Japonya’da sokaklarda kurbağa yağı satıcıları olurmuş. Bu satıcılar, önce iki kafalı, altı bacaklı hilkat garibesi bir kurbağa bulup sonra bu kurbağayı aynalarla dolu bir cam kafesin içine kapatırlarmış. Kurbağa o aynalı prizmanın içinde kendini daha da dehşetli ve çirkin bir halde görünce kendisinden korkar ve derisinden bir yağ salgılarmış. Satıcılar işte bu yağı bir iksir, merhem haline getirirlermiş. Ve bu yağ, bütün yaralara, acılara iyi gelirmiş.
Kurosawa, biz diyor, insanların kendileriyle ilişkili gördükleri şey karşısında yaşadıkları korkuyla birlikte yağ salgılamalarını sağlarız. Biz yönetmenler de o yağla kendi merhemimizi buluruz.
Aslında kendimize bakarak korkuyoruz. Sahnede, sinemada gördüğümüz şey kendimizden başkası değil ki. İçimizde kalan, itiraf edemediğimiz, şahit olduğumuz şeylerdir sinemacının perdeye yansıttığı.
- Durunca delireceğini sanan insanlardansınız anladığım kadarıyla. Çünkü doktorluğun yanında sinema, işin sadece görünen yüzü. Radyoculuk, yayıncılık, akademik çaba, spor kulubü başkanlığı, belediye başkanı adaylığı ve daha bir sürü şey var.
Benimki daha çok, bir çeşit suçluluk duygusu. Bulunduğunuz bir yerde sorun varsa ve çözüme dair bir müdahalede bulunmuyorsanız, siz o sorunun suçlusu ve müsebbibisinizdir. Belki de bu bizim 80 öncesi kuşağın birçoğunda olduğunu düşündüğüm bir hassasiyettir. Ben hekim olarak hastamla kurduğum ilişkide, onu sadece “bana ağrıyan yerini gösteren ve benim reçete yazdığım biri” olarak algılamıyorum. Böyle bir ilişki kuramıyorum. Reçete yazarken aklıma hakikaten “bu adam o ilacı alabilecek mi” gibi sorular geliyor, sormazsam rahat edemiyorum. O da başka bir şey söylüyor, bu sefer önüme başka bir görev açılıyor gibi oluyor. Ona karışmazsam, işimi iyi yapmadığımı hissediyorum. Bunu bazen abartıyor olabilirim, ama şimdi daha derli toplu, iyi kullanacağım şekle dönüştürdüm.
- Yaşla, büyümekle mi ilgili bu karar?
Hayır, çocukla ilgisi var. Poyraz’dan sonra oldu bütün bunlar, çünkü bana ölümlü olduğumu hatırlattı. Psikolojide vardır zaten; çocuk yapmadığın zaman ergen kalırsın. Oysa çocuğunuz olduğunda, bir sürekliliği, döngüyü görüyorsunuz. Babanız ölüyor, sonra çocuğunuz büyüyor, bir dönüşüm yaşıyor, tamam diyorsunuz, benden sonra da o devam edecek. Bu, zaten hep böyleydi de, bundan sonra daha sakin bakıyor, o noktada da daha verimli olmaya başlıyorsunuz. Şimdi ertelemek gibi bir şansım yok, yapabileceğim şeyler varsa bir an önce yapmalıyım.
‘O adam kim?’
- Oynamak ne kattı, ne fark ettirdi peki?
Hayatımda ilk kez “Uzak”la kamera karşısına geçtim. Daha sonra profesyoneller benim oyunumu takdir ettiklerinde şunu fark ettim. Ben rol yapmayı bilmiyorum, oyuncu anksiyetesi de yok bende. Bu yüzden sadece o kahramanla ilgili içimde ona benzeyen şeyi arıyor, ortaya çıkarıyorum. Bu el yordamıyla bulduğum bir şey. Ben oynarım, en fazla oynamam giderim.
- Ama sanki oyunculuğu çok istemişsiniz bir yandan da. “Uzak”taki o sadece bara giren adam rolü için, sete 8 kostümle gitmişsiniz.
Bu mükemmeliyetçilikle, üstlendiğin işi iyi yapmak istemekle ilgili… Nazan bana Nuri’nin “Uzak”ta böyle küçük bir rol oynamamı istediğini söylediğinde ilk, “o adam kim” dedim. İşadamı mı, kabaydı mı, işsiz mi? Kim olduğunu merak ettim, kimliğinin kıymetli olduğunu düşündüm. Belki de böyle başladı benim hassasiyetim.
- Cannes’da biri size “Bu yüzde hem bir katili hem de müşfik, sevecen birini görüyorum” demiş. Bu, ne anlam ifade ediyor size?
Bunu iki kişi söyledi. Bunlardan biri Angelopoulos… Son filmini çektiği günlerde, bir Kız Kulesi sahnesi çekmek için İstanbul’a geldiğinde söylemişti. “Sen başkasın, yüzünü bir kez görmek unutmamayı getiriyor. Özel bir yüzün, auran var” demişti. Bir de Cannes’da ön jüriden biri, “Oyunculukla ilgili iyi bir malzemesin” demişti.
Ben bunun yaşanmışlıkla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Onlar insanın içine, fıtratına, hamuruna yerleşiyor. Bir de ortalığı sürekli kontrol etme durumu vardır bende. Bu da sürekli olarak karşınızdakine göre kendinizi konumlandırmayı getiriyor. Karşımdakine bırakmıyorum işi kendim kıvrılıyorum, değişiyorum. Oyunculuklarda işe yarayan bir şey bu. Birbirinin devamı olmayan farklı karakterler oynadım şimdiye kadar. Bu da hoşuma gidiyor.
- O zaman gelelim yeni filmlere, yaşanmışlıklara… “Küf” görücüye çıktı ama arkadan Mahmut Fazıl Coşkun’un “Yozgat Blues”u ve Onur Ünlü’nün filmi geliyor bildiğim kadarıyla.
Yozgat Blues’un çekimleri bitti, 2013’te çıkacak. Orada da başroldeyim. Fransızca şarkı söyleyen, peruk takan tuhaf bir adamı oynuyorum. Gerçek anlamda omuzladığım ilk film “Küf” tabii. Onur Ünlü’nün filminde de varım. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” isimli siyah beyaz bir film. Güçlü bir senaryo. Kasaba doktoru rolündeyim. Şu sıralar da Mardin’de Sermiyan Midyat’ın yönettiği, 1950’lerde geçen bir dönem filminde, Midyat belediye başkanını oynuyorum.
Spartaküs’ten bugüne...

- Şiddet, dönüşüm, hız, kutuplaşma, ileri demokrasi, sürekli değişen gündem Bugünün Türkiye’sine bakınca nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Beni artık, adlandırmalar, tarifler kesmiyor. Gördüğüm, baktığım şey şu: Bu dünyada zalimlerin tarihi mi yazılıyor yoksa mazlumlar kendi tarihini mi yazacak? Ben bu saflaşmada hep mazlumlardan yana yer almak gibi bir inanca, inada sahibim. Hiç kimse bir şeyleri çabucak halledemeyecek, bir şey öneremeyecek. Hazır bir reçete yok, bunu anladım. Ama bu mücadele, inat sürecek, ta ki insanlık kendi vicdanı ve ahlakıyla barışıncaya, mazlumların ahı kalmayıncaya, sesi iyileşinceye dek. Bunun başka bir yolu yok gibi. Spartaküsün mücadelesiyle bugün sokaktaki yoksulların isyanını çok da ayırt etmiyorum açıkçası. Bana bir yer, bir rol bahşedilmişse, tabii ki yoksulun, ezilenin yanındayım. Onların yanında durmak, omzuna dokunmak, sesi olmak bana iyi geliyor. Elimden de başka bir şey gelmiyor.
-Oysa bir ara Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na adaylığınızı koyarak politikaya girmek istemiştiniz
Bir sürü şey yaptım ettim, kıldım da, bütün bunların hepsini bir sepette toplarsam orada kendime bir iktidar oluşturur ve yapmak istediklerimi daha kolay yaparım diye bir hisse kapılmıştım. Bakın burada da aynı tuzağa düşüyorsunuz, bir hükmetme isteği, erk, güç talebi sizi yakalıyor. Bana göre değilmiş. Ondan kurtulduğum için iyiyim.

Sunday, October 7, 2012

Albert Schweitzer


1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvansever, anti-nükleer aktivisttir.
Çok ilginç bir yaşamı olan Schweitzer, iki doktorasına rağmen tıp doktoru olmaya karar verdi; Afrika’da doktorluk yapma amacıyla 30 yaşından sonra tıp tahsili yaptı; Gabon’da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği yaşama saygı felsefesi ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edilir.
Albert Schweitzer, o dönemlerde Almanya’nın günümüzde ise Fransa’nın bir parçası olan Alsace’da, bir papazın oğlu olarak dünyaya geldi. Az bilinen bir gerçek, Jean Paul Sartre’in kuzen olmasıdır. Aralarındaki büyük yaş farkından ötürü Sartre, ona “Amca” diye hitap ederdi. Küçük yaştan itibaren orga karşı büyük tutkusu ve yeteneği vardı, Avrupa’nın en iyi orgcuları tarafından eğitildi; zamanla org yapımı konusunda dünyanın en iyi uzmanlarından birisi oldu.
1893’te Strasburg Üniversitesi’nde felsefe öğrenimine başladı ve 1899’da doktorasını tamamladı. Aynı yıl Strasbug’daki St. Nicholas Kilisesi’nde din görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı. 29 yaşına geldiğinde biri teoloji alanında, bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri Bach’ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında değerli katkılarda bulunmuştu; ayrıca org yapımı hakkında da eserler verdi.
Oldum olası insanlığa doğrudan hizmet etmek için büyük bir istek duyan Schweitzer, 1904’te tesadüfen Paris Misyoner Topluluğu’nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon’da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine yaptığı araştırma onu, “beyaz adamın” “siyah adama” yaptığı kötülükler ve haksızlıklar üzerine düşünmeye sevk etti. Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arıyordu. Yetimhane kurma ve benzeri girişimleri bürokratik engeller yüzünden gerçekleşememişti. Misyoner çalışmalara hiçbir zaman ilgi duymamıştı; Afrikalılara vaaz vermeye niyeti yoktu ancak doktorluk yaparak beyaz adamın onlara verdiği zararı telafi etmeye çalışabilirdi. Afrika, o yıllarda kara kıta olarak anılıyordu; Avrupa’dan Afrika’ya gitme yürekliliğini gösteren araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa’daki konforlu yaşamını terkederek Afrika’da doktorluk yapmaya karar verdi. 1905’te dostlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda tıp eğitimi almaya başlayacağını ve istikamatinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu değişikliğin nedenini ise artık elleriyle çalışmayı arzulaması, yıllardır kelimelerle uğraşmaktan ve sevgi dininden bahsetmekten bıkmışlığı, artık onu uygulamaya geçirmek isteği olarak açıklıyordu. Çevresi onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.
Tüm itirazlara ve tepkilere rağmen Schweitzer 30 yaşında tıp eğitimine başladı; 38 yaşında eğitimini tamamladı. Ne var ki tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu’nun ilanındaki ihtiyaca cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda geri çevrildi! Geri çevrilmenin nedeni, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika’ya gitmek isteyecek ve yerlilierin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı idi. Topluluk, bu gerekçe ile ona maddi destek olmayı reddetti. Bu tavır, Schweitzer’i yıldırmadı. Bu sefer ücret karşılığı bu göreve talip olan bir doktor olarak değil de, kendi-kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. 1912’de Schweitzer ile evlenen hemşire olarak kendini yetiştiren Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecek; hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Yardımcı olabilecek arkadaşlarının listesini yaptılar. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti. Sekiz yıl seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Uzun dönemli konser anlaşmalarını iptal etti. Küçük bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi. 1913’te Gabon’daki Lambaréné’de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.
Çift, sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başladı, zamanla yeni binalar yaptı. Hastane günümüzde binlerce hastaya hizmet verir hale geldi.
Lambaréné’e gelişlerinden 1 yıl sonra 1. Dünya Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak bu Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa’ya götürüldüler. Götürüldükleri yer ülkenin güneyinde, bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanılan ve ressam Van Gogh’un da intiharından önce 4 yıl kaldığı bir mekandı.
1918’de Alsace’a dönebildiler ve 1919’un başında kızları Rhena doğdu. Alsace’da Schwetzer’in annesi, birlikte büyüdüğü pek çok genç ölmüş, her yer yakılıp yıkılmuştı. Karı-koca Schwetzer’in ikisinin de sağlığı bozuktu; bir zamanlar yıldız öğretim üyesi ve öğrenci olduğu Strausbourg Üniversitesi’nde Schweitzer’i hatırlayan yoktu ve maddi açıdan zor durumdaydılar. Ne var ki İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde onu hatırlayan birisi çıktı ve 1920’de ders vermek için ailesi ile birlikte İsveç’e gelmek üzere bir davet aldı. Orada 1915’te geliştirdiği yaşama saygı felsefesini hakkında ilk defa resmi konuşma yaptığı yer oldu. “İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.”
İsveç’te Afrika deneyimlerini anlatan bir konuşma turu yapmak teklifi alması üzerine borçlarını ödeyebildi ve bu konuda bir kitap yazarak Afrika’ya yeniden dönecek parayı kazandı ancak 1924’te Afrika’ya döndüğünde sağlık durumu iyi olmayan eşi ile kızı ona eşlik edemediler, ancak sık yazışmalarla ilişkilerini sürdürebildiler. Çocukluğunda babasını pek az görebilen Rhena, büyüyüp kendi çocukları olduğunda onlarla birlikte Afrika’ya gitti ve hastanenin laboratuvarında babası ile birlikte çalıştı. Rhena, babasının ölümünden sonra da hastanenin yönetimini üstlendi. Hastanede gönüllü çalışan Amerikalı doktor David Miller ile evlendi ve 1997’de ölümüne kadar Georgia kırsalında onunla yaşadı.
Dr. Schweitzer’in ünü yıllar içinde artmıştı ve pek çok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné’e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaéné’sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir. Dr. Schweitzer, 1953 yılında 1952 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçrimeye çalıştıysa da nükleer silahlanma ve Hiroşima/Nagazaki’nin bombalanması olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 Bilinç Deklarasyonu adlı dünyaca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti. 1958’de ise “Barış mı yoska Atom Savaşı mı?” adlı bir kitap yazdı.
Dr. Schweitzer 1965’te 90 yaşında hayatını kaybettiğinde hastanenin bahçesine gömüldü. Öldüğünde hastanesi 72 binalı 600 yataklı 6 doktor ve 35 hemşireli bir hastane olmuştu.

Yaşama Saygı Felsefesi

Yaşama Saygı, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla (fillerden yerdeki otlara kadar) paylaştığımız bir şeydir.Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

Albert Schweitzer’den Seçme Sözler

·         Bir çok insan mutsuz olduklarını bilirler; ama daha fazla sayıdaki insan mutlu olduklarını bilmezler.
·         Biz hepimiz o denli çok birlikte olduğumuz halde hepimiz yalnızlıktan ölüyoruz.
·         Bütün dahiler göklere uzanır, Mozart ise gökten inmiştir.
·         Büyük olmak iyidir, ama insan olmak daha iyidir.
·         Gelişme iyi şeydir, yeter ki her yönünden anlaşmaya varılsın.
·         Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi, daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.
·         İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır.
·         Kimi vakit sönen hayat ateşimiz rüzgar gibi bir başkası tarafından körüklenerek alevlenir; ve her birimiz bu ateşi tekrar canlandıran dostlarımıza en içten teşekkürlerimizi borçluyuz.
·         Mutluluk bizde olmadığı halde, başkalarına verebileceğimiz tek şeydir.
·         Mutluluk iyi bir sağlık ve kötü bir hafızadan başka bir şey değildir.
·         Tehlikeli bir dönemde yaşıyoruz, insan kendine hükmetmeyi öğrenmeden doğaya hükmetmeyi öğrendi.
·         Uygarlık maddi ve manevi ilerlemedir; bu ilerleme gerek kişilere, gerekse topluluklara hayat uğraşısının yarattığı zorlukları azaltmakla olur.
·         Vazife duygusu, en büyük terbiyeci güçtür.
·         Ahlaklılığın en büyük düşmanı duygusuzlaşmaktır.
·         Etik, yasayan her şeye karşı hissettiğimiz sonsuz sorumluluktur.
·         İnsanlar arasında çok soğukluk var; çünkü kendimizi aslında olduğumuz kadar sıcak kanlı göstermiyoruz.
·         Sonsuzluktan bize ulaşan ruhani ışının “aşk” olduğunu fark eden; dinin, kendisine doğaüstü gerçekler hakkında eksiksiz bilgiler sunmasını istemekten vazgeçecektir.
·         Her insanin bizi insan olarak ilgilendirdiği bilinci azalırsa kültür ve etik sarsılmaya başlar.
·         Mutluluğu sadece insanlarla “bölersen”, onu “çarpabilirsin.”
·         Kimse yıllarca yaşadığı için ihtiyarlamaz. İnsanlar ideallerine ihanet ettikleri zaman yaşlanırlar.

Friday, October 5, 2012

Figuran

Yaşanılan her şey bir oyundu. Ben ise bir figuran. Bu hayatta hiç başrol oyuncusu olamadım, hiç oyuncu olamadım. Olmak istedim mi, bilmiyorum. Belki oyun oynamayı sevmiyordum bir figuran acemiliği gibi yaşamak istiyordum hayatı. Belki de bu oyun beni aşıyordu. Ben hangisiydim, hayatın hangi tarafınydım bir türlü tam olarak bilmiyordum.
Hayat bir oyundu. Peki oyun neydi? Zaman geçtikçe büyüdüm, büdükçe anladım, anladıkça oyunları çözdüm. Herkes bir oyun içindeydi, herkes bir rol peşinde. Her şeyin ve herkesin bir adı vardı, bir tadı…
Ne ad taşıdım hayat boyunca ne de tat, belki doğduğum günkü kadar saf değilim ama sadece bir kir değilim. Bunu belki hayatla pek içli dışlı olmayışıma borçluyum. Kendime kapanık oluşuma. İnsanlarla konuşmaktan çok kitaplarla konuşmama, kalemime dert anlatışıma. İnsan büyüdükçe kirleniyor, büyüdükçe içindeki iyilikler küçülüp kötülükler büyüyor. Çocukken o konuşamayan insan ne kadar saftı oysa… Bizi bu hayatta kötülüğe iten ilk şeydir konuşmak, bizi hayatta oyun oynamaya, taklide ilk götüren şeydir konuşmak. Bir çocuk ilk kez bir insanı taklit etmeye konuşmaya başlayarak başlar.
Bir kere şüpheye düştüğünde insan nasıl büyürse o şüphe kötülükte aynı şekilde büyür insan içinde. Konuşur önce, sonra yürür. Yürümeyi öğrenen insan kaçmayı öğrenir, kaçan insan yanında bir şeyler götürmeyi. Hırsızlık oluyor heralde bu. Yürümeyi öğrenen insan terk etmeyi öğrenir yavaş yavaş. Gittiği yerde acı bırakmayı. Önce ilk sevgili terk edilir. Koşa koşa… Anı kısa tutarak, ama alınan hazdan sonra sonraki her terk edişte biraz daha uzun tutulur zaman. Belli bir süre sonra aile terk edilir; okumak, çalışmak ya da sevmek uğruna. Önce sık sık aranır sonra o aramalarda unutulur. Bu oyunu başlatanlar geride boyunu bükük kalır, ama oyuncunun haberi bile yoktur.
Her şey alışkanlığa dönüşür zamanla. Terk etmekte, sevmekte… Her gün aynı geçtiğini düşünen biri, bir anda karşısında birini görür. İlk kez sevdalanmışçasına coşkulu, umutludur. Hiç tanımadığı insanla bir ömür geçirmeyi düşünür, gün geçip tanıştıkça ”bir şeyler elde edildikçe” bir gün bile yaşanılmaz olur. O da bu oyunda herkesleşir. Terk etme alışkanlığı yine gün yüzüne çıkar, bu defa sevmek çekilir kuytulara, köşelere. Oyuna devam edilir, önce ağlanır karşında birini görene dek sonra unutulur. Sonrası yine aynı hikaye…
Bir bakar ki insan kendini bir masada bulur. Adına nikah masası denilmiş bir masada. Ve hayat asıl şimdi bir oyun halini alır, bir alışkanlık halini. İlk günler geçince her gün aynı insanla yaşamak bazen ölüm gelir. Alışkanlıklar yüzünden bu sefer terk etme alışkanlığı da sevmek alışkanlığı da gün yüzüne çıkamaz. Hayatı birleştiren bir kağıt parçasını yırtmak kolay gelmez bir oyuncuya.
Yıllar sonra gün yüzüne çıkar bir alışkanlığımız. Sevmekte olabilir bu ama terk etmek kesin olarak çıkacak gün yüzüne. Geride gözü yaşlı insanlar bırakarak terk edip gider oyuncu, belki bu sefer istemez ama ölüm kucak açtı mı kaçış yoktur. Hayat bir oyun her bir oyuncunun bir emeklilik yaşı vardır…
Yaşanılan her şeyin oyun olduğu gibi, son gün de bir oyundur. Bir çocuk ailesini konuşmaya başlayarak taklit etmeye başlar ve en son taklidi de ölüm olur.
Bir sağır olarak geldim bu dünyaya. Küçükken üzülmüştüm duyamadığıma, konuşamadığıma… Büyüdükçe sevindim. Dedim ya hiçbir zaman oyuncu olamadım şu hayatta hep bir figurandım. Bir ad taşımadım, bir sorumluluk, alışkanlıklarım olmadı hayatta her şeyi ilk görmüş gibi çoşkuyla yaşadım.
Bu oyunda hiç oyuncu olamadım. Belki ellerim boştu ama yüreğim hep doluydu…caner bektaş

Wednesday, October 3, 2012

Seride mübadeleyi anlattım'

Yaşar Kemal'in 'Bir Ada Hikayesi' dörtlemesinin sonuncu kitabı 'Çıplak Deniz Çıplak Ada' 5 Ekim'de çıkıyor. Yaşar Kemal, yazımı 8 yıl süren Çıplak Deniz Çıplak Ada için "Bu dörtlü belki de roman gibi roman değildir, acılarımı, üzüntülerimi, öfkemi, sevinçlerimi, sevgimi döktüğüm belki başka bir anlatım çeşididir" diyor.

'Seride mübadeleyi anlattım'




Yaşar Kemal ’in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanı ile başlayan, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları kitaplarıyla devam eden Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, yazarın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada ile tamamlandı. Sağlık durumu nedeniyle röportaj kabul etmeyen yazar, Yapı Kredi Yayınları'na genel bir röportaj verdi.


Sizi yazmaya iten neydi? Ne zaman ve nasıl yazmaya karar verdiniz?

Ben edebiyata çocukken başladım. Çocukluğumda bizim köye çok aşıklar, destancılar gelirdi. Onlara çok meraklıydım. Köye her destancı geldiğinde ben onun yanındaydım, sonra onlar gibi şiir söylemeye başladım. Köyün kayalık dağına çıkar dağ üstüne, çiçekler üstüne türküler söylerdim kendi kendime. Epopenin kırıntıları bile olsa hala yaşadığı böyle bir dünyada büyüdüm. Eğer modern edebiyatla karşılaşmasaydım - ki karşılaşmam tesadüftür - bir destancı olurdum. On altı ya da on yedi yaşlarımda folklor derlemelerine başladım. Bir de tekerlemeler, destanlar, masallar derledim.
Okulu bırakınca Ramazanoğlu Kütüphanesinde çalışmaya başladım, habire okudum. Biz Cumhuriyet sanatçıları Tercüme Bürosunun çevirdiği dünya klasikleriyle yetiştik. Tercüme Bürosundan gelen kitapları okuyordum, klasikleri, dünya romanlarını, tarih kitaplarını okuyordum.
Benim ustalarım, benim toprağımın sözlü edebiyatıdır. Stendhal, Tolstoy, Gogol, Dickens de benim kaynaklarımdır. Bir romancı Faulkner’i, Kafka’yı, klasikleri, hem Batı hem de Doğu ustalarını özümsemeden nasıl roman yazabilir?
Bana hep sordular, sen romanı niçin yazıyorsun? Bilemem dedim, bilsem de söyleyemem. Bir tek şey biliyorsam o da yaşamım boyunca bir tek düşüm olduğu, bundan sonra biraz daha, biraz daha güzel yazabilmek.


Okuduğunuz ilk roman neydi?


İlk okuduğum roman Alphonse Daudet’nin Le Petit Chose idi. Daudet'nin torununun Ceyhan'da bir çiftliği bir de küçük fabrikası vardı. Kitabı da Amasya 'da bir öğretmen çevirmişti. Ondan sonra da Kerem ile Aslı’yı okudum. Beni ilk etkileyen kitap Don Kişot oldu. Onu okuduğumda on yedi yaşındaydım. Daha önce Don Kişot’tan parçaları bizim ilkokul kitabında okumuştum ama, işte öyle, pek ciddiye almamıştım. Don Kişot’u okuyunca yeni bir dünya buldum. Günlerce etkisinde kaldım. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı. Bir karanlığa gömülmüş, sonra da içimde bir yücelme olmuştu.


Bir Ada Hikayesi'ni yazma fikri ilk ne zaman ve nasıl oluştu?
Bizim köyümüzde okul yoktu. İlkokulu okumak için Kadirli'de bir akrabamızın evine gittim. Bir süre orada kaldım. Ama o evde kalmak istemediğim için okula kendi köyümden yürüyerek gidip gelmeye başladım. Yürürken hep bir köyden geçiyordum. Bu köyle ilgili bazı şeyler duymuştum. Bu bölgeye yabancı insanlar gelmiş, yerleşmişler. Sıtmadan ölmüşler, etraftan çeşitli kötülükler görmüşler. İlkokulun sonuna kadar o köyden hep geçtim. Hep hikayelerini duydum, dinledim. Biraz büyüdüm, ilkokulu bitirdim. Köyün önünden tekrar geçtim. Büyük bir baca gördüm. O bacayı Ceyhan ırmağından topladıkları taşlarla yapmışlar. Kalın yüksek bir baca...
Ortaokula geldiğim zaman Hemite köyünde babamın akrabalarından annemin de arkadaşı bir kadın bana o köyde ne olduğunu anlattı. Birlikte ormanın içine gezmeye gittik. "Bak oğlum" dedi ve devam etti: “Burada göçebeler, mübadiller vardı. Bunlar Yunanistan 'dan gelen Türkler’di. Böyle üç köy vardı Anavarza’nın yanında. Çok güzel köyler."
Bu köyü, hikayesini öğrendim. O köye yerleştiklerinde çok güzel evler yapmışlar, köyü güzelleştirmişler. Etraftaki köylüler bu insanlara zulüm yapmışlar. Bu insanlar "Bir gün gideceğiz" deyip gitmişler. 15, 16 yaşıma geldiğimde bu insanların nereye gittiklerini bulmaya çalıştım. Bulamadım. Bulamadığıma çok üzüldüm.
Abidin Dino’ya bu Çukurova'daki köyün, mübadillerin hikayesini anlattım. "Ne duruyorsun, en güzel konu bu. Bunu şimdiye kadar hiç kimse doğru dürüst yazmadı. Doğru dürüst diyorum ama belki de kimse yazmadı" dedi. Abidin Bey Yunanca bilirdi, İngilizce, Fransızca, Rusça bilirdi. Eh bir de resim yapmasını bilirdi.
Ben Bir Ada Hikayesi romanlarımda mübadeleyi yazdım. Benim için mübadele sadece bu romanlarda anlattığım mübadele demek değil. Benim ailem de mübadele yaşamış. Ruslar Van'a geldiği zaman bizimkiler sürgün olmuşlar. Bütün Anadolu 'da gezmişler, Çukurova'da bu köye yerleşmişler. Bu mübadele hikayesini bu hırsla yazdım.


Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın editörlerinden Güven Turan “Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur” diyor. Bunun için ne söylemek istersiniz?
Son romanım dört kitaplık “Bir Ada Hikayesi”, kendi dilini de kendisi getirdi, yazdığım dört kitapta bana yazmaktan başka bir şey kalmadı diyemeyeceğim. Bir roman yaratılırken dil önemli de, dilden bile önemli başka ögeler de vardır, romandaki tiplerin özsel durumları, içinde bulundukları durumlara karşı tutumları. Bir romancı hangi olayı yazmışsa, yazmak kimi romancılar için bir mutluluktur, o konu, oradaki insanların tutumları, durumları, onu yürekten kavramıştır.
Yunanistan’dan gelenlerin başlarından geçenleri, savaşlardan dolayı yurtlarından olanları, Balkan, Doğu Anadolu, Karadeniz göçmenlerinin derin acılarını yaşadım. Bir romancının romanlarında o romancının hangi sebeplerden yazdığı belli olur. Bu roman benim çocukluğumdan bu yana gelen maceramdır. İnsanın toprağından ayrılmasının ne menem bir bela olduğunu hep canevimde duydum, onun ağıtları, destanlarıyla büyüdüm, “haribé vay haribé!” Bu roman da Dağın Öte Yüzü üçlüsü gibi yaşamım ve tanıklığımdır.
Dört cildin tamamının yazımı ne kadar sürdü?
1996 yılında Bir Ada Hikayesi'nin ilk kitabını yazmaya başladım. Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın yazımı 8 yıl sürdü. Bugüne kadar hiçbir romanımı 8 yılda yazmadım. Yazmaya başladığımda hastalandım ancak ne olursa olsun bitireceğim dedim.


Bir Ada Hikayesi kaç dilde ve hangi ülkelerde yayımlandı?

Bir Ada Hikayesi kitapları Almanya , Fransa , Yunanistan ve İtalya 'da yayımlandı. İran ve benim bilmediğim başka ülkelerde de kitaplarım çevrilip yayımlanıyor. Telif yasası olmadığı için izin almadıkları gibi, bir kopya dahi yollamıyorlar. Ancak bir arkadaşım bana gönderirse haberim oluyor.


Bir Ada Hikayesi'nin her bir cildini, diğer romanları yazarken yaptığınızı söylediğiniz gibi, önce kafanızda mı yazdınız?
Bütün kitaplarımı yazmadan senelerce önce düşünürüm. Çocukluğumda düşündüğüm bir mesele var, bugünlerde yine onu düşünüyorum - orman sorunu... Aklımda başka konular da var. Onlardan biri iki kadınla ilgili. Osmanlı zamanında kahramanca çalışmış bu kadınlar.

Romanlarınızda genellikle hep bir toplumsal değişim sürecinden bahsediyorsunuz. Eskiye göre artık her şey çok daha çabuk kabuk değiştiriyor, başkalaşıyor. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?
Hep değişimler yazmadım mı? Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufcuk Yusuf, Binboğalar Efsanesi, “en çok bu romanı yazdığımdan mutluyum” ya ilk romanım olan Höyükteki Nar Ağacı, Al Gözüm Seyreyle Salih, şimdi de Bir Ada Hikayesi… Daha sayabilirim. Bundan sonra da elbette değişim romanları yazacağım. Değişim, bugünkü bilgilerimize göre insanın, dünyanın, evrenin bir gerçeği değil mi?
Çağımızda dünya her yönüyle kabuk değiştiriyor. Değerler alt üst olmuş. İnsanı insan yapan bir çok değer yok oluyor. Ben çoğu kez yılanın kabuk değiştirmesini örnek veririm çünkü yılanın kabuğundan sıyrılması inanılmayacak kadar zor bir iştir, yürek paralar. Yılan kabuğunu değiştirirken yerine başka bir kabuk gelir, eskisini atıp gider yaşamını sürdürür. Ölen değerlerin yerine ise o çapta bir değer gelmiyor. İnsan bu değişimin acısını yürekten duymaz olur mu? Bugünkü dünya düzeni dünyamızı bitirebilir. Doğa kırımı, savaş kırımlarıyla başa baş gidiyor. Savaş ve doğa kırımı sürdüğü sürece insanlığın sonu gittikçe yaklaşıyor korkarım


Romanlarınızın genel konusu Çukurova'yken, bu romanda mübadeleye nasıl geçtiniz? Karşılıklı olarak yerlerinden edilmiş insanların mutsuzluğu ve tedirginliğinin bir romancı olmanın dışında, sizin hayatınızla da paralelliği var mı?
Amerika 'da katıldığım bir konferansta dinleyiciler arasından büyük bir yazar "Neden hep Çukurova'yı yazıyorsun?" dedi. "Ben sadece Çukurova'yı yazmıyorum ki" dedim. Durdum bekledim. "Neyi yazıyorsun başka?" dedi. "Hayır, Çukurova'yı yalnız ben yazmıyorum. Tolstoy yazıyor, Dostoyevski yazıyor." Çukurova'sını yazmayan hiçbir yazar büyük romancı olamaz. Hatta ben yazarım diyorsa da, yazar değildir. Ben Çukurova'yı herkes kadar yazdım. Stendhal da kendi Çukurova'sını yazmıştır. Yukarıda da anlattığım gibi benim ailem de bir mübadele yaşadı. Benim de yaşadığım bir mübadelem var. Benim anlattığım Çukurova'da mübadele de var.


Genellikle romanlarınızı insanları umuda sürükleyecek bir sonuçla bitiriyorsunuz. Bir Ada Hikayesi dörtlüsü de böyle mi bitiyor?
Bir yazarın sorunu yalnızca umut vermek değildir. İnsanların yaşadığı derin ve birbirinden farklı sorunlar vardır. Onun için bir yazar insanların macerasını çok iyi bilmelidir. Ancak insanların macerasını çok iyi bilen bir yazar iyi bir yazardır. Bu romanın bitişi yazara ait bir bitirmedir. Yazar böyle bitirmek istemiştir. İnsan çok zengindir, başka bir yazar başka türlü bitirecektir.

Seride umut, baş kahraman
Yaşar Kemal’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumlar’ın boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.

Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmaz bu dörtlüde, bir tarih var eder.

Bir Ada Hikayesi dörtlemesinin ilk romanı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da Lozan’da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege ’deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi Poyraz Musa’nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa’nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.

Karıncanın Su İçtiği, beklemenin ve sabrın romanıdır. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır.

Tanyeri Horozları, yeni bir yaşam kurma çabası, korku, özlem, umut, sabır ve geçmişin acıları arasında, aşktan ve insan olmaktan duyulan sevincin romanıdır. Denize, adaya, insanlara duydukları aşkın geçmişin acılarıyla gölgelenmesine izin vermeyen, sevdalarını yüreklerinde sır gibi taşıyan adam gibi adamlar, kadın gibi kadınlar yüzlerini yeni bir hayata dönerler.

Çıplak Deniz Çıplak Ada, Yaşar Kemal’in yerlerinden edilen insanların Ege’de bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikayesi’nin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır… Ağaefendi’yle Melek Hatun, Poyraz’la Zehra, Ali Hüseyin’le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana’nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo’nun başına beklenmedik bir olay gelir.

Monday, October 1, 2012

Fotoğraf sanatçısı Altan Bal ile `Bekar Odaları` üzerine söyleştik

-I
Fotoğraf sanatçısı Altan Bal ile `Bekar Odaları` üzerine söyleştik -I
Fototrek Fotoğraf Galerisi, Kodak Türkiye Fotograf Yarışması Profesyonel Kategorisi birincisi Altan BAL’ın “Bir İstanbul Masalı : Bekar Odaları” isimli siyah – beyaz fotograf sergisine tekrar yer veriyor !
...

Bize kendinizden bahseder misiniz?
1977`de İstanbul’da doğdum. Sabah 08.00’de evden çıkıp akşam 20.00’de eve gelen çocuklardan oldum hep. Özellikle yaz aylarında ailece çadır kurduğumuz Ambarlı yazlık kampı kişiliğimin şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. 1994`te Avcılar 50. Yıl İnsa Lisesi`ni bitirerek İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Hakla İlişkiler Bölümü`nü kazandım. Fotoğrafla burada tanıştım. Ufuk Duygun’dan özel dersler aldım. 1999 yılında İletişim Fakültesini 4. yılda bırakarak Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne birincilikle girdim. 2003 yılında 3. olarak mezun oldum.
2000 yılı Yunus Nadi Cumhuriyet Gazetesi Fotoğraf Ödülü`nü kazandım. Fotoğrafçı Merih Akoğul’un 3 yıl asistanlığını yaptım. Halen Fototrek ve çeşitli fotoğraf kurumlarında fotoğraf dersleri veriyorum. Tam anlamıyla bir sinema ve edebiyat düşkünüyüm. Aslında Düş’künler Tekkesinin daimi üyesiyim diyebilirim.
Bir de hayatın sağlığına duacıyım...

Fotoğraf tutkunuz nasıl oluştu ?
Galiba Fotoğraf benim “Hayat Bilgisi” ödevimdi. Ailece bir yerlere gittiğimiz çocukluk yıllarında “anı” fotoğrafları çekmek için makineyi bana verdiklerinde hep içinde tanıdık birisinin olmadığı fotoğraf çekmek istediğimi hatırlarım. Güzel sanatları kazandığım günlerde babamın küçükken fotoğraf çekerek Erzincan’da para kazandığını söylemesi, fotoğraf tutkumun babamdan gelebileceği düşündürmüştü. (Babam ki tam anlamıyla hayatımın kahramanlarından biridir, benim üzerimdeki etkisi tartışılmazdır. )
Aslında fotoğrafa yönelmemin temel itici gücü galiba ölüm ve zamanın geçici olması. Fotoğraf çekerek en azından bazı şeyleri değişmeden bırakabiliyorum. Fotoğraf bana insan ile genelde doğa özelde ölüm arasındaki mücadelede insanın kendini kandırdığı bir araç gibi geliyor. Belki de ölümle hesaplaşma kaygısından fotoğrafa yöneldim. Kim bilir hayat dışında.

Bize biraz “Bekar Odaları” projesinden önce gerçekleştirdiğiniz çalışmalardan bahseder misiniz?
İlk çektiğim proje okuldaki ödev nedeniyle yaptığım İstanbul kara surların dibindeki hayatı anlatan bir projeydi: “Surun Dibi”. Sınıf arkadaşım Mustafa Bilge Satkın ile çekmiştim. Sur dibindeki yaşamları anlatıyordu. Daha sonra şimdi kaldırılmış olan İstanbul Yenibosna hurdalığında hurdalıklar arasında yaşayan Japon Amca ile beraber hurdalığı çektim. En son da Bekar Odalarını...

“Bekar Odaları” fikri nasıl doğdu ?
Her şey babamın 1965 yılında “boğulacaksan büyük suda boğul” diyerek Erzincan-İstanbul trenine kaçak binmesiyle başladı. Çocuklarını kesinlikle İstanbullu yapmak isteyen bu adam, Anadolu’dan İstanbul’a gelen çoğu gurbetçi gencin yaptığı gibi 3-4 arkadaşıyla beraber kısa bir süre “Bekar Odası”nda kaldı.
Benim bekar odalarıyla tanışmam babamın anlattığı “hayat bilgisi” hikayeleriyle oldu. Ev rahatlığının değerini bilmeyen, hayat mücadelesi hakkında bir fikri olmayan çocuklara anlatılan ibret dolu bir hikayeydi bekar odaları. En az 3-4 gurbetçinin bir araya gelerek tuttuğu bu küçücük sağlıksız ortamlarda verilen mücadele tam anlamıyla bir İstanbul’a tutunma savaşıydı. Benim içinse kahramanı babam olan bir İstanbul masalıydı.

”Bekar Odaları”nın bir fotoğraf projesine dönüşmesi nasıl oldu ?
Türk Filmlerindeki takvim yapraklarının hızla yerlere düşmesi gibi yıllar çok çabuk geçti. Fotoğraf Bölümünün 3. sınıfının ilk aylarında, dönemlik fotoğraf projesi ödevinde neler çekebileceğimi düşünüyordum. İstanbul fotoğrafları çekmek istiyordum. Peki İstanbul fotoğrafı nasıl olmalıydı. İstanbul manzaraları yeterli miydi ? Ya da kendi İstanbul’umun peşine mi düşmeliydim? İstanbul’un görülmeyen gösterilmeyen bir yüzü kalmış mıydı ? Bu soruların cevabını yıllar önce babamın anlattığı “hayat bilgisi” hikayelerinde buldum. Bekar Odaları aslında tam anlamıyla bir İstanbul hikayesiydi. Öyle bir hikaye ki yalnızca İstanbul’u değil, “Bekar Odaları” sakinlerinin Türkiye’nin çok çeşitli yerlerinden geldiğini düşünürsek tüm Türkiye hikayesiydi. İstanbul demek gurbet demekti.

Fotoğraf çalışmaları nasıl başladı ve bu çalışmalar sırasında nasıl sorunlarla karşılaştınız ?
İstanbul’da daha çok Küçük Pazar denilen Eminönü ile Beyazıt arasında yoğunlaşan bekar odaları sakinlerinin fotoğrafını çekmek pek kolay gibi gözükmüyordu. Yıllarca bir köşeye itilmiş, sağlıksız koşullarda yaşamalarıyla hiç ilgilenilmemiş bu insanların aralarına girip bir şey istemeye hakkım var mıydı ?
İlk birkaç ay hiç fotoğraf çekmeden onlarla tanışmakla ve hayatlarını anlamakla geçti. Ve tabii ki bol bol reddedilmekle. Çünkü fotoğraf, onların gözünde gazeteci ve yalan yanlış haberler demekti. Şimdiye kadar kimse onları olduğu gibi görmemişti.
İlk birkaç aydan sonra, Anadolu’nun misafirperver sıcaklığıyla karşılanmaya başlandım. Artık herkes beni odalarına davet ediyordu. Yöntem olarak gördüğümü çekmeye çalıştım. Bir şey aramadım. Bekar Odaları’nda gördüğümü duyarlı fotoğraf yüzeyine geçirdim. Bu açıdan Bekar Odaları’ndaki hayatı yansıtıyorum diye bir şey söylemek istemem. Söyleyebileceğim tek şey Bekar Odaları’nda geçirdiğim günlerde olanları fotoğrafa döktüm. Zaten tek yapabileceğim de buydu.

”Bekar Odaları” Projesi nasıl sergiye dönüştü ve projenin devamında neler var ?
Çekimler aşamasında Fotoğraf Vakfı Girişimi desteği ile çalışmalarımı sürdürmüştüm. Sergi hazırlıklarında da Nikon Türkiye Mümessili Karfo Karacasulu A.Ş. destek oldu. 30 fotoğraftan oluşan sergi 13 Eylül Cumartesi günü saat 19:00’da Fototrek Nikon Fotoğraf Merkezi’nde açılacak.
Son zamanlarda çekimler, daha çok bekar odaları sakinlerinin oda dışındaki yaşamlarına yoğunlaşarak sürüyor. Örneğin kağıt toplayıcılar bunlardan bazıları.