Slavoj Zizek, Slovenya’daki evinde 11 yaşındaki oğluyla birlikte
oturmuş, gelecek planlarını anlatıyor. Buradaki hayatını ‘çileci’ bir
hayat olarak tanımlamaktan hoşlansa da, on yılı aşkın bir süredir
Avrupa’nın en heyecan verici filozofu olarak sahip olduğu ünün getirdiği
popülerliğin tadını çıkarmayı sürdürüyor. Şu sıralar dikkatini yeni
dönemde vereceği derslerden, 14 Ekim’de New York’ta Fransız filozof
Alain Badiou ve sol düşüncenin başka önemli isimleriyle birlikte
katılacağı “Komünizm: Yeni Bir Başlangıç mı?” konferansından ve nisan
ayında yayımlanacak “büyük Hegel kitabı”ndan çok dünyanın yaklaşmakta
olduğu yeni “kritik durum”a yöneltmiş durumda.
Yeni kitabınızın ismi “Ahir Zamanlarda Yaşamak” insana felaketleri ve
yeni bir peygamberin gelişini düşündürüyor, niye böyle dini
çağrışımları olan bir isim?
Dünyada ekolojiden biyogenetiğe pek çok konuda bir tür “kritik nokta”ya
ulaştığımızı anlatmaya çalışıyorum. Ekolojiye bakarsanız, çevresel
durumumuzun bu haliyle sonsuza kadar devam edemeyeceği çok açık.
Biyogenetiğe bakarsanız, bir şeylerin değişmekte olduğunu görürsünüz.
Yakında psikolojik özelliklerimizi değiştirebilecek hale geleceğiz. Yeni
siyasi yönelimlere baktığınızdaysa, yavaş yavaş bir apartheid toplumuna
doğru evrildiğimizi görürsünüz.
Apartheid’ı hangi anlamda kullanıyorsunuz?
Bazı insanları kapsayan, bazılarını dışlayan bir sistemden bahsediyorum.
Aslında çok mütevazı bir önermede bulunuyorum. 1990’larda Francis
Fukuyama’nın “tarihin sonu” hayalini hep birlikte yaşadık. Bir biçimde
liberal demokrasinin tarihin nihai formu olduğuna inandık. Belki onu
biraz daha iyileştirebilir, daha hoşgörülü hale getirebilirdik ama
sonuçta elimizdeki sistem liberal demokrasiydi. Ancak şimdi şu çok açık:
Bugünün ütopyacı düşüncesi, şeylerin şimdi oldukları şekliyle
yaşayacaklarını söylemektir! Tarihin nihai biçiminin bu olamayacağını
gördük. Eğer bu hayati önemdeki sorunlarla yüzleşmezsek, durum gitgide
daha kötü bir hal alacak.
Tarif ettiğiniz bu gidişatı değiştirecek bir devrim imkânı var mı?
Devrim denildiği zaman hemen şu soruyu sorarım, devrim ne demektir? Bir
şeylerin değişmesi anlamında, evet, bir devrim olacak. Ancak sürekli
olarak vurguladığım gibi, ben 20. yy’daki haliyle Komünist Parti’nin
geri dönüp bizi kurtaracağı yanılsamasını paylaşmıyorum. 20. yy sona
erdi. Solun 20. yy’da aldığı biçimler, Stalinci komünizm ve hatta
Batı’daki sosyal demokrasiler ve yine hatta, Porto Alegre, Seattle
rüyaları da sona erdi. Seattle’da, Porto Alegre’de cemaatlerin doğrudan
demokrasi yoluyla kendilerini yönettiği bir sistem fikrine inanmıştık
oysa. Aradığımız cevaplar bunlar değil. Devrim mi? Evet, devrim! Ama
bazı temel, basit koordinatları değiştirmek anlamında bir devrim...
Bunlar nasıl olacak? Bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var,
20. yy bitti ve ben ona karşı içimde hiçbir nostalji duygusu
taşımıyorum. Solcuların sahip olduğu, eski kavgaların sürdüğü yönündeki
inancı da paylaşmıyorum, hayır diyorum, bunların hepsi bitti. 20.
yüzyıl bitmiş olsa da, 1902’de daha çok kazanç elde etmeyi isteyen
yapımcılarının da katkısıyla ulaşım güvenliğini hiçe sayan Titanic
gemisinin batışı, 1930 ekonomik buhranı gibi vakalar, günümüzden
bahsederken kullanılan referanslar olmayı sürdürüyor. Şu anda yaşanan
krizlere bakıp bir ders çıkarmamız gerekiyorsa o ders şudur:
Neo-liberalizm sona erdi. Ve ben, neo-liberalizmin zaten hiçbir zaman
bir gerçeklik olmamış olduğu görüşündeyim. Eğer büyük kapitalist
devletlere bakarsanız, Birleşik Devletler’e bakarsanız, devletin
iktisadi hayatta gittikçe daha fazla yer tutmaya başladığını görürsünüz.
Asıl ilginç olan durum da budur. Asya’da, Singapur’da, Çin’deki
kapitalizmde devlet çok güçlü bir rol oynuyor. Bu, neo-liberal rüyanın
sona ermesi benim için büyük bir meydan okuma anlamına geliyor.
Kapitalizmin bir şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine
inanılıyordu, şimdiyse kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik
ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya doğru gidiyor.
Kitabınızda kapitalist toplumlardaki hoşgörünün aslında hoşgörüsüzlüğün ardında gizlendiği bir maske olduğunu söylüyorsunuz.
Ben hoşgörü kavramına çok eleştirel yaklaşıyorum. Bakın, Türkiye’de
yaşayan sizler Batı’nın hoşgörü kavramının ne kadar sahtekârca olduğunu
çok iyi biliyor olmalısınız! Hoşgörü, belli davranış koordinatlarını
tanımlamak ve bu koordinatlara göre davranmayan insanlara hoşgörü
göstermemek anlamına gelir, öyle değil mi? Örneğin Batı’nın Türkiye’yi
yeterince demokratik, sivil, hoşgörülü ve benzeri şeyler olmamakla nasıl
eleştirdiğini, köşeye sıkıştırdığını hatırlayalım. Peki buradaki
korkunç şey neydi? Ben Türkiye’yi idealize ediyor değilim. Bütün
devletler gibi Türkiye devletinin de kirli sırları olduğunu gayet iyi
biliyorum. Ancak birkaç ay önce İstanbul’da eşcinseller büyük bir
yürüyüş düzenlemişti. Binlerce insan geldi ve bir sorun çıkmadı. Şimdi,
bu insanları alın ve bir Doğu Avrupa ülkesinde eşcinsel yürüyüşü yapmaya
çalışın. Mesela Hırvatistan’a, Macaristan’a gidin. Karşınızda
eşcinsellere saldıran binlerce insan bulacaksınız. Türkiye, Doğu
Avrupa’daki ülkelerden çok daha hoşgörülü. Ben Türkiye’yi eleştirenlere
diyorum ki: “Peki tamam, güzel ama şu eleştirilerinize Hırvatistan’la,
Polonya’yla başlasanız daha iyi olmaz mı?”
Türkiye’nin eleştirilmesinin nedenlerinden biri askerlerin rolüyse
bir diğeri de İslam’a yönelik korkular ve önyargılardı, bunlarda bir
değişim yaşanıyor mu?
İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18 ve 19. yy’da İstanbul’a gelen
Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi.
İslam’ın ve özellikle de Osmanlı’nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip
olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük
konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize
bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. Şimdi ikinci
meseleye geliyorum: Türkiye nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline
geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa’ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve
Jön Türkler Batı’yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı
istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. Burada Ermenilere
yapılanlardan da bahsediyorum... Batı toplumlarının daha hoşgörülü
olduğu görüşü benim için büyük bir yalandan ibaret.
Kitabınızda Deepwater Horizon petrol sızıntısı felaketinden
bahsediyordunuz; BP’nin eski CEO’su herhangi bir ceza almadan Türkiye’de
çalışmalarını sürdürüyor ve çoğu kişi ekolojik felaketlere neden olan
kurumlardan yakınıyor.
British Petrolium’un kısmen suçlu olduğunu ve Louisiana’da yaptıkları
şeyin korkunç olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak bütün suçun şirketlere
atılmasından yana değilim. Petrol şirketlerinin çoğunun suçlu olduğu
doğrudur ama biz zaten hep suçu şirketlere veya bireylere atmaya
eğilimliyizdir. Oysa daha zor olanı yapısal sorular sorabilmektir.
British Petrolium’u suçlamak yerine nasıl petrol çıkardığımız üzerine
düşünmek ve bunu sorunsallaştırmak gerekir. BP ortadan kalkarsa bütün
sorunların çözüleceğini düşünmemeliyiz. İkinci sorun ise ekolojik
felaketlerin eşiğinde oluşumuzdur. Petrol konusunda devlet kontrolüne
ihtiyacımız var, bu işi serbest pazara bırakamayacağımızı gördük.
Louisiana’da olanların daha kötü gittiğini düşünelim, oradaki bütün
doğal habitat değişiyor ve bunun serbest pazar güçlerine bırakılması
delilikten başka bir şey değil. Daha güçlü bir devlet kontrol
mekanizması kurmamız şart.
Kitabınızda Avusturya’daki Josef Fritzl davası üzerinden aile
kurumunun gizli şiddetinden bahsediyorsunuz; Fritzl’ın kızına uyguladığı
şiddetin ailenin kökeninde zaten var olduğunu söylemeniz insanları
kızdırdı mı?
Josef Fritzl’ın ‘Neşeli Günler’ filmindeki baba fantezisini yaşadığını
yazdığım bölümde insanların neyi tartışmalı bulduğunu anlayabilmiş
değilim. Benim söylediğim, Fritzl’ın yaptığı şeyin, onun uyguladığı
şiddetin bütün ‘paternal’ (babaya ait) otorite konumlarında mevcut
olduğudur. Fritzl yalnızca patolojik bir vaka, bir deli değildir.
Avrupa’nın her ülkesinde bu tür olaylar yaşanmış, şimdi ortaya çıkıyor.
İnsanlara daha tartışmalı gelebilecek görüşüm, Fritzl’ın 1968 kuşağının
cinsel felsefesini gerçekleştirdiğidir. 68 kuşağı ne diyordu?
Fantezilerini gerçekleştir! Sonuna kadar seks! Fritzl olayını ele
alırken, dini otorite kurumlarında da gizli olan şiddet öğesiyle
yüzleşmemiz gerekiyor. Polonya’da, İrlanda’da, Slovenya’da, Birleşik
Devletler’de pedofiliyle ilişkili binlerce, on binlerce rahip
yakalanıyor. Bunların bireysel patolojiler olmadığı çok açık. Kilisenin
bir kurum olarak içinde olduğu bir pratikten bahsediyoruz. Kilisenin
pedofiliye verdiği tepkinin de korkunç olduğu görüşündeyim. Özellikle
Doğu Avrupa’da eşcinsel evlilikleri hakkında pek çok tartışma yapılıyor.
Kilise eşcinselliğe “doğal olmadığını” söyleyerek karşı çıkıyor. Peki
kendileri ne yapıyor? Eşcinselliğin kriminal biçimi olarak
adlandırabileceğim pedofiliyi uyguluyorlar. Kiliseye göre eşcinsellik
suç ama pedofil eşcinsellik suç değil. Bence bu ahlaki krizin
boyutundan, bundan dehşete düşmemiz gerekir.
Ne yapılmalı?
Ben kilisenin bir kurum olarak yargılanması gerektiği kanaatindeyim. Şu
deli İngilizlerin (Richard Dawkins, Christopher Hitchens ve insan
hakları avukatı Geoffrey Robertson’ı kastediyor) kurbanlar adına
harekete geçip Papa’nın Lahey’deki Savaş Suçları Mahkemesi’ne
getirilmesini önerdiğini okumuş olmalısınız. Ben de o deli İngilizlere
katılıyorum.
ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşarım
Amerika ’da akademisyenlik yapmayı hiç düşündünüz mü?
ABD’nin entelektüellerini küçümsememek gerekiyor. Avrupa’daki sözde
“Bologna eğitim reformu”, sosyal bilimler alanındaki devlet fonlarını
kısıtladıkça Amerika entelektüel açıdan çekici bir yer haline geliyor.
Ancak ben kültürel açıdan Amerika’da yaşamayı hayal bile edemiyorum.
Chicago veya San Francisco’da yaşayabilirim belki. Ama Avrupai şehirleri
daha çok seviyorum. İstanbul’u da çok sevmiştim, fazlasıyla canlı bir
şehir, küçük solcu yayıncılarınız var, hayat çok hareketli. Geçen
gelişimde şehir merkezine giderken şaşkına döndüm. Eski binalar, bir
yandan bir sürü inşaat... ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşamayı
tercih ederim
Avrupa'nın geleceği Osmanlı gibi olmalı
İsrail’le Türkiyearasındaki son krizden haberdar mısınız?
Gazze ve gemiler meselesinde Türkiye’nin konumuna büyük bir sempatiyle
yaklaşıyorum ancak İsrail’i şeytanlaştırma taraftarı olmadığımı da
söylemeliyim. Çok daha masum görünüşlü olaylara odaklanmak taraftarıyım.
Gazze’de Hamas var, İsraillilere atılan füzeler var, diyelim ki bunları
kabul ettik, fakat Batı Şeria’da yıllar boyunca hiç terörist saldırı
olmadı ve bakalım İsrailliler burada ne yapıyor? Kendi gazetelerinde
okudum, Batı Şeria’da ne zaman zeytin hasadı olsa buradaki yerleşimciler
Filistinlilerin tarlalarını yakıyor, sularına zehir katıyor, camileri
ateşe veriyorlar. Yaşananlar o kadar açık ki kabul etmemek ikiyüzlülük
olur. Bu korkunç bir sömürgeleştirmedir.
İsrail’deki siyaseti eleştirdiğiniz için Yahudi karşıtlığıyla suçlandınız.
Günümüzde tuhaf bir figür ortaya çıkmakta, bunun en iyi örneği
Norveç’teki Anders Behring Breivik adlı o delidir. Breivik bir yandan
Siyonist’ti, kesinlikle İsrail devletini savunuyordu. Ama bir yandan da
Yahudi karşıtıydı. Breivik vakası, Yahudi karşıtı bir Siyonistin
paradoksudur. Müslümanlara karşı güçlü bir İsrail devletini savunmak...
Bu Amerikalı neo-muhafazakârların yaptığı şey değil mi? Fox News’ten
kovulan Glenn Beck de Siyonist ve Yahudi karşıtıydı. Buradaki gerçek,
İsrail devletinin siyasetini meşru göstermek için geleneksel olarak
Yahudi karşıtı olanlarla işbirliğine gittiğidir. Buradaki fikir şu:
Evet, sizi anlıyoruz! Siz Yahudilerin tehlikeli olduğunu, devletlerin
homojen olmaları gerektiğini düşünüyorsunuz! İzin verin biz de böyle
düşünelim ve aynı düşünceyi buradaki Filistinliler üzerinde uygulayalım!
Bu bence Yahudiler için ruhani bir trajedidir, Yahudiler bu çılgın ulus
devlet oyunlarını oynamadıkları takdirde büyük bir ulustur. Yahudi
karşıtlarıyla yaptıkları bu tarihi uzlaşma, büyük bir trajedidir.
İnsanlar bana “İslamcılar Avrupa için tehlikedir” dediklerinde işte bu
yüzden öfkeleniyorum. Eğer Avrupa mirasında olumlu şeyler varsa, bugün
bunların en büyük düşmanı İslamcılar değil, Avrupa’yı savunduğunu
söyleyenlerdir.
Christopher Hitchens geçenlerde solun ikiye bölündüğünü, bir
bölümünün anti-emperyalist diğerinin anti-totaliter olduğunu yazdı. Siz
de kitabınıza 1989’un 20. yılıyla başlamışsınız, solu bu şekilde
tanımlamayı doğru buluyor musunuz?
Hayır kesinlikle. Fransa’da Bernard-Henri Levy’nin öne sürdüğü bir ayrım
bu. Anti-emperyalizmin bugün totaliterlik, Yahudi karşıtlığı ve benzeri
şeylerin maskelenmiş hali olduğunu söylüyorlar. Hatta Bernard-Henri
Levy günümüzde anti-kapitalizmin Yahudi karşıtlığının maske takmış hali
olduğunu söylüyor. Yani kapitalizmi eleştiriyorsanız eğer, Yahudi
karşıtısınız. Hayır, aman Tanrım, bu fikirle nasıl uzlaşabilirim,
ekonomik emperyalizm ve neo-kolonyalizm hâlâ hayatta ve işliyor, değişen
tek şey bugün daha çoklu merkezli bir dünyaya girmemiz... Ayrıca
yalnızca Amerikan ve Batı Avrupalı değil, aynı zamanda öteki ülkelerin
neo-kolonyalizmini ve emperyalizmini de sorgulamalıyız. Örneğin Çin’in
Burma’da, Zimbabve’de, Hindistan’ın Kaşmir’de yaptıkları. Bunların
emperyalist birer neo-kolonyalizm girişimi olduğu çok açık. Sevgili
dostum Udi Aloni, Yahudi ama anti-Siyonist bir sinemacı, geçenlerde
Kaşmir’e gitti, burada isyancılarla konuştu. Hindistan’ın Kaşmir’deki
işgaline karşı olan isyancıların silahlarını bıraktığını biliyor
muydunuz? Artık silahlı değil, barışçı bir mücadele yapacaklar. Ama ne
oluyor? Hindistan hâlâ onları yargılıyor, peşlerine düşüyor, onları
terörist olarak görüyor.
Benzer bir tartışma Kürtlerle ilgili olarak burada da yapılıyor.
Buradaki mesele, kültürel ve siyasi otonomiyi hangi ölçüde
sağlayabileceğinizle ilgili. Bence Osmanlı 19. yüzyılda ve öncesinde
yerel özerkliklere izin vererek doğru şeyi yaptı; ben bugünün
perspektifinden bakıldığında 19. yüzyılın çokuluslu imparatorluklarından
ikisine, Avusturya Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarına sempati
besliyorum. Çünkü demokratik ve çok kültürlü olmak anlamında
başarılıydılar. Yıkılmaları için içsel bir gereklilik yoktu. Yıkıldılar
çünkü daha büyük ülkeler harekete geçti. Rusya, Doğu Avrupa’daki
çıkarları için Avusturya İmparatorluğu’yla, Akdeniz için de Osmanlı’yla
karşı karşıya geldi. Bu iki imparatorluğu otomatik bir biçimde yozlaşmış
olarak görmememiz gerekir. İmparatorluklar ilk dünya savaşıyla çöktü ve
Türkiye ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesinin bedeli de
İkinci Dünya Savaşı oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu yıkılmasa
İkinci Dünya Savaşı da olmazdı. Türkiye’de eleştirilecek şeyler var, ama
hatırlıyorum da çocukken, eski Yugoslavya’da ilkokula giderken bize
Sırpların Türk işgalcilere karşı direnen kahraman bir ulus olduğu
öğretildi. Ben de konuyla ilgili okumaya başladım, Türk işgalinin okulda
öğrendiğimiz gibi korkunç olmadığını öğrendim. Çok daha açık ve
hoşgörülü bir yönetim vardı. Bugün çok kültürlü formüllere sahip bu tür
ülkeler haline gelmeye doğru gidiyoruz. Paradoksal biçimde Avrupa’nın
modelleri bunlar, belki de Avrupa’nın tamamı bugün bir Osmanlı veya
Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!
Bu görüşleriniz yüzünden Sırp milliyetçileri size kızmıyor mu?
Sırbistan’da Kosova’yı desteklediğim için nefret ediyorlardı. Şimdi de
Kosova’da yapılanları biraz eleştirmeye başladım; bağımsızlığı
desteklemiştim ancak devletin yöntemi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa
işgali altında oluşu çılgınca ve bence sorunlar çözülmedi. Kosova’nın
yeniden Arnavutluk’a katılması doğal olmaz mıydı? Tam olarak aynı ulusa
sahip iki ülkeden bahsediyoruz. Peki neden iki ayrı devlet var? Bunların
hepsi jeopolitik oyunlar ve hesaplar yüzünden. Yunanistan da
Makedonya’yı tanımayarak, baskı altında tutarak kendi siyasi oyunlarını
oynuyor. Makedonya fakir, iflas etmiş, kimsenin ilgisini çekmeyen bir
ülke. Yunanlıların Makedonya’nın kendilerine yönelik bir tehdit olduğunu
söylemeleri akıldışı. Makedonya’nın Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti
olarak adlandırılması bekleniyor. Yunanlı arkadaşlarımı kızdırmak için
onlara şöyle diyorum: O zaman neden Yunanistan’ı da Eski Türk Yunanistan
Vilayeti olarak adlandır mıyoruz? Aynı durum. Çünkü kimseye karşı bir
tehdit oluşturmuyorlar ama çevreleri kendilerine tehdit oluşturan
ülkelerle dolu. Bulgaristan, Makedonya’yı kendi ülkesinin bir parçası
olarak görüyor. Kosovalılar batı kısmını istiyor, Sırbistan
Makedonya’daki Ortodoks kilisesini tanımıyor, bir biçimde Makedonya’yı
kendileri kapsamak istiyor. Yunanistan da onlara Makedonya ismini
kullanmayı yasaklıyor.
Ekimde Alain Badiou ile Amerika’da bir sosyalizm konferansı
düzenleyeceksiniz. Savunduğunuz komünizm fikirlerinin Amerika’da nasıl
karşılandığını merak ediyorum.
Popüleriz ama akademi içinde popüleriz. Bizimki gerçek bir politik
hareket değil, entelektüel bir hareket. İnsanları düşünmek için harekete
geçirmek amacımız. Liberal demokratik devlet ve kapitalizme
güvenmelerine son vermeyi istiyoruz; tek savaşmamız gereken şey kadınlar
için biraz daha fazla hak elde etmektir mantığını yok etmek istiyoruz.
Küresel sistemin halihazırdaki haline karşı eleştirel olmamız, onun
sınırlarını görmemiz gerekiyor. Yapmaya çalıştığımız şey, belli bir
anlamda komünizm kavramını yeniden meşrulaştırmaya çalışmak.
Şu anda hem demokrasi üzerine düşünen hem bunu pratiğe döken siyasetçiler var mı?
Pratik siyasetten bahsedeceksek İngiltere ve Yunanistan’daki
göstericilerin akıbetine bakalım. Mısır’da yaşananları gayet rahat
anlıyoruz, Mübarek demokrasiye izin vermemişti diyoruz. Peki Yunanistan?
Bir arkadaşım Yunanistan’daki göstericilerin partileşmeyeceklerini, bir
baskı grubu olarak partiler dışı bir konumda kalacaklarını söyledi. Bu
bana çok trajik geliyor, küresel bir vizyonları olmadığını gösteriyor.
Protesto ettikleri toplumu nasıl yeniden düzenleyebileceklerini
bilmiyorlar. Demokrasinin krizi derken kastettiğim şey tam da bu.
Avrupa’da bir protesto ruhu var ancak bu enerji, seçimler yoluyla
tutarlı bir siyasi programa dönüşemiyor.
Peki Mısır ve Arap Baharı?
Genelde tarihsel olaylara karamsar bir perspektifle bakarım ama Mısır’da
olanlar beni büyüledi. Yalnız arkadaşlarımın söylediklerine göre,
Mısır’daki en olası çözüm, orduyla Müslüman Kardeşler arasındaki bir tür
gizli anlaşma gibi görünüyor. İkisinin de ortak düşmanı Arap Baharı’nın
gerçek aktörleri, tüm o sivil toplum örgütleri, sendikalar,
feministler... Arkadaşlarım gizli bir sözleşmeden bahsettiler: Ordu,
Müslüman Kardeşler’in ideolojik açıdan güçlenmesine izin verecek,
karşılığında da maddi ayrıcalıklarını korumaya devam edecek. Bu çok
üzücü bir sonuç olacaktır. Libya’da daha da büyük bir trajedi bizi
bekliyor. Kaddafi’ye karşı en ufak bir sempati beslemiyorum. Ancak
Kaddafi’ye yönelik tepkiler, Mısır’daki gösterilerdeki gerçek
özgürleştirici potansiyele sahip değildi. Libya muhalifleri arasındaki
en başta gelen askeri figür, eski bir El Kaide cihatçısı. Yani çok
muğlak bir durum var ortada. Mısır’da göstericilerin ne istediği açıktı,
siyasi bir programları vardı, Libya ise çok farklı ve muğlak. NATO’nun
Libya’ya müdahalesi Batı’nın gelecekte bedelini ağır ödeyeceği bir hata
olur.
Chavez’in Libyave Suriye yönetimlerini desteklemesine ne diyorsunuz?
Chavez’in tuhaflıklarından biri daha. Ahmedinecad’a verdiği destek
gibi... İran’da Hüseyin Musavi’yi çok desteklediğim için İran’daki iki
çevirmenimin tutuklandığını öğrendim. Musavi’nin İran’daki yeşil
devrimi, Mısır’da yaşananlarla kıyaslanabilir. Musavi hareketi
Ahmedinecad ve devletin üst kademesindeki yozlaşmaya karşı çıkıyordu ama
bunu basit bir Batı liberalizmiyle yapmıyordu. Özgün bir üçüncü yol,
yeni bir İran için umuttu. Batı taraftarı sıradan bir liberal veya
İslamcı bir köktenci değildi. Chavez Venezuela’da başlarda başarılıydı,
favelalarda yaşayan herkesi sisteme, siyasi süreçlere dahil etti. Şimdi
gittikçe Latin Amerikan popülizmine kapılıyor, bu da Venezuela’nın
petrole sahip olduğu için hayatta kalabilen ülkelerden biri olmak demek.
Avrupalı solcular için uzaktaki bir devrimi desteklemek çok havalı ve
moda ama ben bu uzak devrimleri idealize etmekten yana olmadım. Lula,
Brezilya’da ekonomik açıdan daha az radikal olsa da daha ilginç bir
model. Gelecekte devrimlerin Güney Amerika’da olacağını düşünmüyorum.
Popülizm felaket getiren bir ideoloji. Arjantin’de olanları
hatırlayalım; ben Peron’a çok eleştirel yaklaşıyorum, popülizm işlemeyen
bir model. Yeni devrimler Latin Amerika’da olmayacak.
Bugünü anlamak için Marx’tan çok Hegel okumalıyız
Günümüzde Hegel’i Marx’a göre daha önemli mi buluyorsunuz?
Kesinlikle. Kitabımın tezi de bu zaten. Hegel bugünkü durumumuzu
anlayabilmemiz için çok daha uygun. Potansiyel bir dönüşümü sağlayacak
toplumsal kesimin klasik proleterya olduğu yönündeki kurama artık geri
dönemeyiz. Teleoloji, tarihsel gereklilik ve benzeri konularıyla uğraşan
kitabımın alt başlığı “Marx’tan Hegel’e geri dönmek” olabilirdi. Genç
Marx’ın Hegel yorumunun hatalı olduğu görüşündeyim. Marx Hegel’i ancak
daha sonra, Grundrisse’yi ve Kapital’i hazırlarken anlamaya başladı.
Sermayenin hareketi ve metalardan bahsederken Hegel’in ne olduğunu
anladı. Genç Marx’ın fikirleri ve mesela Alman İdeolojisi kitabı çok
büyük bir hataydı; bunları artık bırakmamız gerekiyor.
O zaman biz de genç Zizek’in bir Marksist olduğunu, olgun Zizek’in ise bir Hegelci olduğunu mu düşünmeliyiz?
Belki de! Ama genç Zizek Marksist derken, aslında liberal demek daha
doğru olur; İdeolojinin Yüce Nesnesi gibi kitaplarımda hâlâ sevmediğim
şey budur, Marx’a standart bir demokrasi anlayışıyla bakmışım ve
demokrasiye yeterince eleştirel yaklaşmamışım. Onu totaliteryanizmin bir
biçimi olarak gördüm. Ben elbette demokrasi taraftarıyım ama soru şu:
Batı’daki parlamenter, çok partili demokrasi yegâne demokrasi formu
mudur? Bu tür bir demokrasinin daha az verimli olduğunu görüyoruz.
Örneğin alınan temel ekonomik kararlar bütünüyle demokratik denetimin
dışında tutuluyor günümüzde
Söyleşi: Kaya Genç