Friday, September 14, 2012

Karayılan Erdoğan'ı Gediktepe'ye davet etti

BAKİ GÜL
 
AF-07:00 / 06 Eylül 2012
BEHDİNAN - AKP hükümetinin Ortadoğu'dan değişen dengelerden dolayı Kürtlerin özgürlüklerine kavuşmasından korkuttuğu için bir 'ezme konseptini' devreye soktuğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Erdoğan'ı Gediktepe'ye davet etti. ANF'ye konuşan Karayılan " Erdoğan, Gediktepe’ye gelip orada kamuoyuna görüntü verirse o zaman onun bütün söyledikleri doğru bizimki yalan" dedi.

Temmuz ayında Şemdinli'de başlayan gerillanın yeni savaş tarzı Botan'a yayılırken, gözler Kandil'de. KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan gerilla denetim bölgelerinin Zağroslar'dan Dersim'e kadar geniş bir coğrafyada bulunduğunu belirtti. Kürt hareketine dayatılan yeni konsept karşısında 'Devrimci Halk Savaşı'nı başlattıklarını söyleyen Karayılan, ANF'ye verdiği söyleşide önemli mesajlar verdi.

AKP hükümetinin geçtiğimiz yıl Kürt halkının özgürlük dinamiklerini zayıflatma kararını aldığına dikkat çeken Karayılan, "Amaç şuydu; yani bölge yeniden dizayn edilirken, işte bölgede bugün bir özgürlük ve demokrasi havası var, Bundan Kürt halkının yararlanmamasıdır" dedi. Karayılan ile İmralı'da Öcalan'a yönelik bir yıldan fazladır süren tecridi, Şemdinli'den başlayan gerilla hareketi ve Batı Kürdistan'daki gelişmeleri konuştuk.

Yoğun bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin temel özelliği nedir? Bütün gözler Medya Savunma Alanları’nda. Kandil, bu süreci nasıl tarif ediyor?

Bu süreç hiç kuşku yok ki, mücadele tarihimizin en önemli stratejik bir sürecidir. Aslında sadece bizim hareketimiz ve halkımız için değil, tüm Türkiye ve hatta bölge halkları için önemli bir süreç yaşanıyor. Kürdistan’da yaşanan gelişmeler de bu genel gelişmelerle bağlantılı bir biçimde yaşanmaktadır. Şimdi sürece nasıl gelindi konusu tabii ki önemli bir konu. Biz aslında Kürt sorununu barışçıl-diyalog yöntemiyle çözmek istiyorduk. Bunun için çok çeşitli çabalar sergilendi.

Başkan Apo defalarca açıklamalar yaptı, yine hareketimiz hakeza deklarasyonlar yayınladı, birçok çaba sergiledi. Nihayetinde bildiğiniz gibi yaşanan bir oslo ve İmralı süreci vardı. Esasında biz bu temelde sorunu köklü bir biçimde çözmeyi stratejik bir yaklaşım olarak ele aldık. Fakat sonuç itibarıyla bütün boyutlarıyla anlaşıldı ki, karşı tarafın yani devletin zihniyetinde Kürt sorununun çözüm perspektifi yoktur. Kürtleri, özgürlük hareketini, değişik manevralarla oyalayıp, nihayetinde marjinalleştirme ve tasfiyeye uğratma vardır. Bunu biz o diyalog sürecinde çeşitli biçimlerde algıladığımız gibi, daha sonrası alınan tavır, tutum ve bugün ortaya koydukları zihinsel çerçevesi durumun böyle olduğunu açıkça gösteriyor.

'SÜRECİ AKP BİTİRDİ'

- O dönemde de uyarmıştınız yani oyalama…

Kuşkusuz. Yani bu konuda Türkiyeli bazı gözlemciler de aynı sonuca gitmişlerdir. Yani TC Devleti adına hareket eden AKP hükümetinde çözüm zihniyeti oluşmuş değildir; bir çözüm perspektifi olmadığı anlaşıldı. Mesela "Demokratik Açılım" dediler, ne olduğu anlaşılmadı. O kadar tartışma yapıldı, tartışmalarda maddeler halinde uzlaşılan noktalar sonuç itibarıyla ortaya çıkıyordu. Hiç birisini uygulamadılar. Nihayetinde bu durumu bir biçimde netleştirmek için Önderliğimiz tarafından sunulan protokollere de zaten cevap vermeyip, süreci bitirdiler. Şimdi neden bitti? Türkiye tarafı hep sürekli bizim bitirdiğimizi söylüyor, bu doğru değil.

Bölgede yaşanan gelişmeler önemli gelişmelerdir. Bölge yeniden dizayn ediliyor. AKP devleti Oslo sürecinin geliştireceği bazı sonuçlara dayanan Kürt hareketinin güçleneceğini düşünerek çark etti aslında. Öncesinde de yoğunlaşmış zihinsel bir alt yapısı yoktu ve bir de bu Ortadoğu’daki gelişmeler türkiye’deki bu politikayı doğrudan etkiledi. Ne yaptı? Daha önce AKP biraz Batı güçlerine dayanarak, biraz da yerel bölgesel güçlere dayanarak bize karşı bir mücadele yürütüyordu. Yani bir ayağı İran ve Suriye ile ittifak, bir ayağı da ABD ve NATO’yla ittifak politikası vardı. Hatta Bu çerçevede İran’la ortak oluşturdukları konsept vardı, 2011 yılının ortalarına kadar. İran bunun için Kandil’e saldırdı. Eğer başarılı olsaydı farklı sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Ama orada AKP hükümeti karar verdi, bir tercih yaptı. Paradigmayı değiştirdi.

"AKP'NİN PLANI ÇÖZÜM DEĞİL, EZMEDİR"

İbreyi hangi yöne değiştirdi ve bundan hareket olarak nasıl etkilendiniz?

Kararını Batı ülkeleriyle birlikte hareket etme yani taşeron görevini üslenme, bu temelde Oslo sürecini tümüyle bitirme, İmralı görüşmelerini sonlandırma ve Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etme, Kürt halkının özgürlük dinamiklerini zayıflatma kararını aldı. Bunu AKP geçen yıl aldı. Hatta seçimden önce kendi milletvekili aday listesini buna göre hazırladı. Çünkü politikasında Kürt Özgürlük Hareketi ile herhangi bir çözüme gitme değil onu ezme vardı. Amaç şudur; yani bölge yeniden dizayn edilirken, işte bölgede bugün bir özgürlük ve demokrasi havası var. Bundan Kürt halkının yararlanmamasıdır. Bunun için PKK’nin zayıflatılması gerekir. PKK’ye yönelim aslında bu çerçevede kararlaştırılmış yeni bir konsepttir. Eğer bu konuda bölgesel güçler yani İran ve Suriye daha fazla ümit vermiş olsaydı belki onlarla da bir biçimde hareket edebilirdi.

Zaten onlarla birlikte 8 yıl bize karşı savaş yaptı. Ama oradan ümidi kesti, baktı ki ABD’nin öncülüğünde Batı sermayesi bölgeyi dizayn etmede kararlıdır; Türkiye ondan yana yerini aldı ve bu temelde hareketimizi de tasfiye etmeyi gündemine koydu. Hatta bu konuda muhtemel ki, batı güçlerinden almış olduğu sözler var. Zaten bu çerçevede kendisine verilen ileri teknoloji, istihbarat, vb. şeylerde de artma durumu söz konusudur. Dolayısıyla bu yönelim aslında öyle Silvan’daki bir eyleme dayanarak geliştirilmiş bir eylem değil, bir paradigmasal değişimdir.

Kürt halkının özgürlük dinamiklerini zayıflatma girişimidir. Onun için başlangıçta İmralı’da Önder Apo’ya karşı ağırlaştırılmış bir tecrit politikası ve psikolojik işkence yöntemleri gündemleştirildi, Onun için o tarihten bu yana Kürt siyasetine karşı geliştirilen siyasal soykırımın temposu daha da arttırıldı ve onun için Kürt halkına dönük çeşitli biçimlerde şiddet yöntemleri kullanıldı ve diyelim bir faşizm pratikleştirildi. Bir çok yerde insanlarımız-gençlerimiz çeşitli vesilelerle katledildi. Yani çeşitli vesilelerle baskıcı sindirme politikası gündeme girdi. Bu paralelde geçen yıl gerillaya karşı da zaten Tamil örneğini tartıştılar. Yani AKP’nin tüm yandaş köşe yazarları bunu sık sık gündeme getirdi. İşte Tamil gerillaları nasıl Sri Lanka devleti tarafından tasfiye edildiyse aslında PKK’nin de o biçimde yani Batı’nın da sağlayacağı ileri teknoloji ve istihbarata dayanarak bunun bu biçimde tasfiye edileceğini varsayarak hareketimize karşı bir topyekun savaş geliştirildi. Şimdi bunun üzerinden aslında 1 yılı aşkın bir zaman geçiyor. Bu geçen bir yıl içerisinde AKP’nin politikası sonuç aldı mı? Hayır.

"DİRENİŞİMİZ AKP'NİN EZBERLERİNİ BOZDU"

AKP 2012 baharında kolu kanadı kırılmış bir PKK hedefliyordu. Ancak her alanda büyük direnişle karşılaştı. İmralı’da başlayan direniş gerilla sahasına, toplumsal sahaya, Kürt hareketinin sahalarına nasıl yansıdı ve AKP hedeflediği sonucu neden alamadı?

Şimdi bize karşı bir topyekun savaş süreci başlatıldı ve bu dalga dalga bütün alanlara yaydırıldı. Mesela dikkat edin, bütün Kürt dinamiklerini, bilinçli-örgütlü kesimleri, kimlikli duruşa sahip bütün çevreleri hedeflendi. Yani basın-yayın çevreleri, kültür çevreleri, hukuk, siyaset, sivil toplum çevreleri yani toplumun kolunu-kanadını kırma hareketi geliştirildi. Önderliği de tecrit ederek, yani Önderlik üzerinde sistematik bir psikolojik baskı oluşturarak, sözüm ona Önderlikle hareketin bağlantısını kesip, işte harekette bir kontrolsüzlük gelişeceğini hesapladı. Belki de zaman zaman ortaya atıyorlar ya, bilmem şu kişiler, bu kişiler, farklı gruplar varmış gibi göstererek. Aslında o bir beklentidir, hareketimizde öyle bir şey yok.

Fakat anlaşıldığı kadar öyle bir beklenti yaratmak istiyor

Evet. Öyle bir beklentiyi gündemleştiriyor. Yine Kürt siyasetine karşı çok yoğun bir baskı uyguladı. Beklentileri parçalanmadır. Bazılarının teslim olmasını sağlamadır. Bu anlamda Kürt siyaseti de hakikaten direniş gösterdi. Bütünlüğünü ve birliğini korudu. Hem zindandakiler, hem de dışarıdakiler bu tutumu aldı. Bu hakkı teslim etmek gerekiyor. Yani bir bütün bir direniş süreci Kürdistan’da gelişti. Gerilla başlangıçta bazı kayıplar verdi. Bu, yanılgılı bazı yaklaşımın sonucu verilen bazı kayıplardır. İşte siyasal süreç vardı, diyalog süreci. Bir biçimde tüm arkadaş çevresi biliyordu, bir beklenti vardı.

Bu beklenti nedeniyle gerilla kurallarında derinleşme, gerillalaşmada böyle tüm kuralları hareket tarzını yeterli düzeyde uygulamada yaşanan yetersizlikler sonucu. Yani işte devlet istihbarat alabildi, bir kısım birlikler, alanlarla ilgili. Kışın ortasında karda bunlara dayanarak yeri tespit edilmiş gruplara karşı vahşi ve insafsızca yönelimler gerçekleştirerek işte Garzan’da, Cudi’de, Bingöl’de bir takım birliklerimiz darbe aldı. Ama bu demek değil ki PKK artık güçsüzleşecek. PKK hareketinin yani 30 yıllık bir savaş deneyimi vardır; örgütsel deneyimi vardır, siyasal deneyimi vardır. Hızla tabii hareket kendisini toparladı. Gerilla sahasında toparladığı gibi aslında siyasal alanda yurtdışında yurt içinde genelde sürece girişte gecikme yaşanmış olsa da, bir takım yetersizlikler olsa da kendisini toparlayabildi.

Özellikle bahar aylarından, Newroz’dan bu yana başlayan süreç tamamen bir direniş sürecidir. Yani önderliğimizin İmralı’daki direnişi çok tarihseldir, çok anlamlıdır. Yine Kürt siyasetinin direnişi anlamlıdır. Halkımızın fedakarlığı çok değerli ve gerillanın özellikle de bahardan beri göstermiş olduğu performans sürecin aslında nasıl şekilleneceğini göstermektedir. Şimdi hareketimizin geliştirdiği bu direniş süreci, AKP’nin ezberlerini bozdu, hesaplarını boşa çıkardı ve politikalarında başarısız kaldı. Onun için zaman zaman iç tartışmalarında boşluk yaratılmış olduğundan bahsediyorlar; işte Cemil Çiçek’in çıkışı var filan. Yani şimdi belli ki AKP’nin o kendisini çok bilinçli sayan bir takım çevreleri, işte o danışmanlar grubu filanların oluşturdukları teorilerin boşa çıkma durumu var.

"DEVRİMCİ HALK SAVAŞI AŞAMASINDAYIZ"

Kürtlerin direnişinin AKP’nin içinde ortaya çıkan siyasi krizde payı var mıdır?

Siyasi kriz var, çünkü hesapları doğru çıkmadı. Bir yanıltmayı yaşadıkları açığa çıkmış bulunuyor. Çünkü yani Kürt halkını, onun özgürlük mücadelesini ve PKK hareketini doğru değerlendiremeyen, onun dayanmış olduğu dinamikleri göremeyen herhangi bir güç tabii ki doğru politikalar da geliştiremez. Biz bunu hep söyledik. Biz dedik ki, kan dökülmesini istemiyoruz. Burada bir halk var. Bu halkı göreceksiniz. Ve biz bu sorunun barışçıl yöntemlerle çözülebilmesi için çıtayı en aşağıya indirdik. Bunu doğru anlayın, bunu yanlış değerlendirmeyin. Yıllardır bunu söylüyoruz ama bu sözlerimize değer vermediler; dolayısıyla hesapları boşa çıktı. Kürdistan Özgürlük hareketi gelişimini sürdürecek. Şimdi bizim yürüttüğümüz, onların geliştirdiği topyekun savaşa karşı bir savunma savaşıdır. Savunma direnişidir.

Devrimci Halk Savaşı, özü itibarıyla savunma savaşının gelişen saldırıları boşa çıkarması ve karşı hamleyle zafere yürüme perspektifidir. Şimdi biz o aşamadayız. Mademki siz diyalogla barışçıl yöntemlerle çözüme gelmediniz ve bizi yok ederek, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm dinamiklerini tasfiye ederek Kürt halkını köleleştirmek istiyorsunuz, o zaman buna karşı Kürt halkı da direnecektir. Kürt halk Önderliğinin direnişçi tutumu tüm toplumda dalga dalga gelişecek, derinleşecek ve gerillada bu başarılı bir performans biçiminde pratikleşecektir. Bunun önüne kimse geçemez.

Bu tabloda Batı Kürdistan'daki gelişmeleri nereye koyuyorsunuz?

Mademki bölgede herkes özgürleşiyorsa Kürtler de özgürleşir. Yani AKP’nin yeni dönemde ortaya çıkışı şudur: İşte herkes değişecek, diyelim, Ortadoğu’da yeni bir düzenleme durumu gelişecek ama Kürtlerin statüsü olduğu gibi kalsın. Hayır efendim. Kürtler de artık özgürleşmek istiyor. Yani şimdi bu sistem 1923 Lozan Anlaşmasıyla imza altına alınmış bir sistemdir. Bu sistem artık aşılıyor. Çöküyor bu sistem. Bu sistem çöküyorsa Kürtler de bu sistemin yarattığı inkar siyasetinden kurtulacaktır. Bunun önüne geçemezler. Bu, tarihin bir akışıdır.

Tarihin akışının önüne hiç kimse geçemez. Yani AKP’nin çabaları beyhude çabalardır. Elbette ki Batı Kürdistan’daki Kürtler özgürleşecek. Şimdi şöyle bir şey . Yani oradaki Az Az şehrine destek sunuyor. Orada Mımuc vardır, Cerablus vardır, Bab vardır, herkes kendi yerini denetime alıyor. Kürtler de Afrin’de Kobani’de yönetimi ele geçiriyor, “vay niye Kürtler orada yönetim oldu” diyerek isyan bayrağını çekiyorlar. Saldıracağız diye tehditler savuruyorlar. Yani bu bir Kürt düşmanlığıdır. Tüm halkımız bunu bilmeli. PKK’nin bugün sömürgeciliğin geliştirdiği bu saldırıya karşı yürüttüğü direniş, ulusal değeri çok büyük olan bir direniştir. Tüm Kürtler için çok anlamlıdır. Çünkü eğer PKK’nin bu şimdiki direnişi varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma direnişidir. Bugünkü direniş olmasa Kürtleri köle sistemine tabi tutacaklar.

Bütün Kürtler bunun farkında mı?

Yani inanıyorum ki, önemli oranda farkında. Giderek bu gelişecek. Yani PKK’nin sömürgeciliğe karşı Kürt iradesini bu biçimde direnişle savunma, sahiplenme ve gerçekleştirdiği iradeleşme düzeyi tüm parçalarda etkisini gösterecektir. Batı Kürdistan’da PKK yoktur, fakat bu ruh vardır. 15 Ağustos ruhu vardır, direniş ruhu vardır. Kendi kimliğine sahip çıkma, özbenliğine sahip çıkma ve iradeleşme ruhu vardır orada. Bunu kimse inkar edemez.

Önderliğimizin o kadar çabası, orada çalışmaları olmuştur. Ama biz PKK olarak orada değiliz. Bu bir ruhtur, Kürdistan’da artık gelişmiştir, gelişecek toplumsallaşmış bulunuyor. Bunun görülmesi gerekir. Bu görülmeden, işte Kürt sorunu yok, PKK sorunu var, onu da bilmem güçlü bir teknolojik üstünlük, istihbarata dayalı yöntemlerle yok edeceğiz diye ortaya çıkmak ve savaşın yaygınlaştırılması başka bir sonuç yaratmaz. Biz bunu defalarca söyledik ama nihayetinde tercih meselesidir. Kendi tercihlerini böyle yaptılar. Yani onlar bir yüzyıl daha Kürtleri egemenlik altında tutma konseptine dayalı olarak böyle bir politikayı bugün karar altına almış bulunuyorlar ama bunun hayata geçmesi ve başarılı olması da mümkün değildir.

"ZAĞROS'TAN DERSİM'E GERİLLA DENETİMİ VAR"

Peki, gerilla cephesinde Şemzinan, Çelê, Beytüşşebap, Botan’a kadar ve birçok alanda gerillanın inisiyatifi var. Savaş cephesinde neler yaşanıyor? Özellikle birçok kaybı gizleme uğraşında. Bu hatta neler oluyor, gerilla neler yapıyor?

Mevcut durumda yaşanan süreç yeni ve bir üst aşamadır. Evet, şimdi Türkiye’de hani çokça tartışılıyor, vur-kal diyorlar. Biz aslında onu vur-kal biçiminde demedik, yani gerilla genelde vur-kaç tarzını uygular ama belli bir düzeye geldikten ve bir yoğunlaşmayı yaşadıktan sonra her yerde değil ama birçok yerde vurup mevzilenme, adım adım denetim sahasını genişletme tarzına geçer. Gerilla bugün Zagros, Botan, Dersim’de bir takım eyaletlerde artık denetim sahasını güçlendirme, hareket sahasını, biz buralara gerilla bölgeleri diyoruz. Gerilla bölgelerini oluşturma sürecini başlatmış bulunuyor. Kuşkusuz bu her yerde olmayacak. Yani birçok yerde yine hareketli gerilla olacak.

Gerillanın gizlilik kuralları her koşul altında zaten geçerli. Gerillanın hareketlilği yine her koşul altında geçerli ama bazı yerlerde yarı hareketlilik olur, tam hareketlilik değil. Yani biz sabit bir mevzii savaşına çakılmıyoruz. O bazı siyasetten anladığını söyleyenler hemen panellere çıktılar, “PKK mevzii savaşına giriyor, bunu kaybeder” bilmem ne. Biz bu konuda bir şeyleri bildiğimizi söylüyoruz, onu söyleyeyim. Ben çok şey söylemek istemiyorum. Ama şunu söyleyeyim: biz de yıllardır bu siyaset ve savaş sanatları üzerinde yoğunlaşıyoruz. Ben burada her şeyi söyleyecek değilim, söylemem de. Gerek de yok. Ama gerilla artık Kürdistan’ın bazı bölgelerinde adım adım denetimini güçlendirecek, geliştirecektir; bazı bölgelerinde de çok hareketli bir performans gösterecektir. Yani bu konuda işte değişik şeyler oluyor. Yok işte mevziiye çakılma, yok şehri ele geçirme... Hep dediler, gelip Şemdinli’yi alacaklar da alamadılar.

Taktikten, savaştan anlamıyorlar yani. Biz öyle hemen o tür durumlara girmeyiz. Yani o biraz işin propaganda yanıdır. İşte hep, biz güçlüyüz de PKK güçsüz. İşte Şemdinli’ye gelip girmek istedi de büyük ve güçlü istihbaratımız hemen fark edip tedbir aldı da işte bilmem boşa çıkardı. Öyle bir şey yok. Kimse öyle yani bir şeye girmedi. Hayır. Gelişen şey çok sakin, çok adım adım gelişecek. Bir gazeteci gitmiş bir tepede bilmem bir masada kahve içiyormuş. O ne yazar ki? Sen nasıl oradasın?

Bakın size bir şey söyleyeyim: Türkiye kamuoyu biliyor mu Çukurca’nın nüfusu ne kadardır? 9 bindir. Çukurca’daki asker sayısı ne kadar? 18 bin. Siz bu biçimde varsınız Kürdistan’da. Bir sivil insana karşı 2 askeri güç dikerek varsınız. Zorla varsınız. Ama bu zorla siz ne zamana kadar varlığınızı sürdüreceksiniz. O beyefendi, bir de Şemdinli’deki askeri birlikleri hele bir gezsin de ne kadarmış. Oradaki halkın 2 katı sayısı var mı, yok mu? 2 katıdır. Şemdinli’de de öyledir. Yani şimdi bu biçimde bir askeri yoğunlukla bile siz denetim sağlayamayacaksınız.

Bugün gerillanın denetimi birçok yerde gelişmiş bulunuyor, daha da gelişecektir. Ben şu tartışmaya gelmem yani. Pek sevmiyorum, aslında basın bunu böyle yaptı, bizim basın da biraz öyle şey yaptı. Yani yok, denetim var, yok yok. Var, yok. Olur da olmaz da. Ama bugün Kürdistan’ın her yerinde gerilla etkinliğini sürdürüyor. Başbakan’ın kendisi demiyor mu, işte bizim bilmem yetkililerimizi kaçırıyorlar, şunu şöyle yapıyorlar, bunu böyle yapıyorlar. Bunları nerelerde yapıyoruz biz? Bunu Dersim’de, Bingöl'de, biz bunu Amed’de Garzan’da Serhat’ta yapıyoruz. Sadece Şemdinli değil ki. Ve artık türk ordusu birçok yere giremeyecektir, girmiyor ve giremez de. Bu bir gerçek yani. Şimdi ben böyle çok açık meydan okurcasına bir taktik savaş geliştirmek durumunda değilim. İşin propaganda yanına da hiç önem vermem. İşin esası işin taktik yanıdır. Taktiksel olarak biz bu taktiği derinleştirecek, geliştirecek ve sonuçta denetim alanını güçlendiren bir düzeyle sonuç almayı esas alacağız. Ama bunu çok değişik, iç içe taktiklerle yapmak mümkün. Yoksa gidip bir tepe tutmak ve orada bir bayrak dikmekle olmaz tabii. Yani bunu çok zengin, çok yönlü taktiklerle yapmak gerekiyor. Eğer biz böyle zengin taktiklerle başarılı bir biçimde, şimdiye kadar iyi yürüyor. yürüyen süreci sürdürürsek o zaman herkes görür nasıl sonuçlar ortaya çıkar.

"ERDOĞAN, TEKRAR GEDİKTEPE'YE GELSİN"

Tayyip Erdoğan "Ben o bölgeye gideceğim, gezeceğim" diyor. Öyle bir şey yok diyerek sürekli aksini iddia etmeye çalışıyor

Erdoğan 2010 senesinde Şemdinli’ye geldi. Genelkurmay Başkanı’yla birlikte Gediktepe’ye gelip çevreye baktı, kontrol etti. Şimdi de o tepeye gelsin. Eğer T. Erdoğan, TC’nin başbakanı olarak Gediktepe’ye gelip orada kamuoyuna görüntü verirse o zaman onun bütün söyledikleri doğru bizimki yalan. Yok, oraya gelmeyip de gidip Şemdinli’nin ya da Kürdistan’ın başka bir yerlerinde dolanıp Gediktepe’ye gelmezse o zaman dediklerinin hepsi yalandır, bizimki doğrudur. Ben bunu söylüyorum. Biz demiyoruz ki Şemdinli’yi tümüyle kurtardık ama Şemdinli’nin bir çok alanı tabii ki denetimimiz altındadır. Dediğim yere gelsin, 2 yıl önce kendisi geldi, şimdi de gelsin. Onu söylüyorum.

O bölgedeki savaş bu kadar net ve somut bir durum mu?

Evet, net ve somut. Şimdi bu bir savaştır. Yarın ben bakarım ki orada zarar edeceğim, oradan çekile de bilirim. Bu bir savaştır. Geçmiş savaş ustaları savaşın bir tür ticaret gibi olduğunu belirtmişlerdir. Yani sen nerden nasıl kar sağlarsan onu öyle geliştirirsin. Şimdi bu da bir devrim, bir halk hareketidir. Hangi taktik girişimden fayda sağlıyorsa onu geliştirir. Diyelim, bugün böyle bir taktik süreç hareketi, Kürt halkını güçlendiriyorsa bunda derinleşir ama yarın farklı bir durum olur, farklı taktikler de gündeme gelebilir. Onun için şimdiden her şeyi peşinen söyleyemeyiz, söylersek de pek doğru olmaz. Gelişmelere göre süreç boyutlanacaktır, onu söyleyebilirim.

"HALKIMIZA ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR"

Yalnızca askeri anlamda baskılara karşı bir direnme değil, siyasi anlamda da sömürgeci kurumları işlevsizleştirme gibi bir durum söz konusu. okul boykotu, askere gitmeme, vergi vermeme gibi. Bu konuyla ilgili genel sürecin karakteri nedir?

Bir kere herkes şunu iyi bilmeli. Özellikle de yurtsever halkımız. İçinde yaşadığımız günler ve süreç çok tarihi bir süreçtir. Bugün bölgedeki gelişmeler bölgeyi köklü bir değişime ve yenilenmeye doğru götürüyor. Biz halk olarak da bu değişim sürecinde artık bu sömürgeci kölelik sistemine son vermeyi önümüze koymak durumundayız. Koymuş bulunuyoruz ama herkes anlamalı ki bütün yurtsever kesimler bunu adam akıllı, ciddi bir biçimde gündemine koymalı. Bu süreç bir fırsattır. Bunun 2 boyutu var: Birincisi bölgedeki genel gelişmeler. İkincisi hareketimizin gelip dayandığı nokta.

Yani hareketimiz işte demokratik, barışçıl yolların hepsini tecrübe etti, denedi. Bununla birlikte bir yoğunlaşmayı yaşadı. Açıkça söylersem bir güçlenme düzeyini yakaladı. Hem hareketin gelip dayandığı nokta var, hem de bölgede yaşanan gelişmeler var. Bu ikisinin gelişmesi Kürdistan’da güçlü bir sinerji ve devrimsel çıkış anlamına gelmektedir. Böyle olması gerekir ve biz böyle gündemimize koymuş bulunuyoruz. Önderliğimizin İmralı’da başlattığı direniş, Kürt siyasetinin ve halkımızın bugüne kadar sergilediği direniş ve gerillanın bugüne kadar göstermiş olduğu performans bunun alt yapısının ne kadar gelişmiş olduğunu bize gösteriyor. Biz artık başarabiliriz. Önüne geçemezler. Batı Kürdistan’da önüne geçmek istiyorlar. Geçseler bile sonuç alamazlar. Toplumsallaşmış bir gerçeklik var.

Güney Kürdistan’ı kabul etmek durumunda kaldılar, kaldı ki şimdi de stratejik ilişki kuruyorlar. Orası bir Kürt federasyonudur, statü var. Kuzey’de niye statü olmasın? 20 milyon Kürt orada. 5 milyonun olduğu Güney’de statü var ve devlet bunu tanıyorsa niye Kuzey’e tanımıyor. Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürdistan'a statü hedefi güncel bir hedeftir. Biz buna yürümek durumundayız. Şimdi bu konuda gelinen noktada artık herkes elini taşın altına koymak durumunda. Yani her yurtsever, her aile, her gencimiz, her kadınımız, her esnafımız, işadamımız, her emekçimiz ve çalışanımız bilmeli ki bu tarihi bir süreçtir. Kendisi de üstüne düşen görevi yapmalı. Çözüm için her türlü yolu denedik, şimdi gelinen noktada direnmeliyiz. Çözüm direnişten geçiyor.

Erdoğan'ın son açıklamaları ortada. Yani o da gösteriyor ki biz direnmeliyiz. Şimdi halk nasıl direnmeli? Evet gerilla bugün çok önemli tarihsel bir hamleyi başlattı. Kürdistan gençliğinin gerilla saflarında sergilediği performans hepimizi etkiliyor. Beni şahsen çok etkiledi. Güçlere gidiyoruz, güçlerin temel eleştirisi nedir biliyor musunuz? “Niye eyleme katılmıyoruz?” Eyleme gidiyor, diyor niye en öne girmiyorum. Medya Savunma alanında kalmış, diyor niye biz Kuzey’e en keskin çatışmaların olduğu yere gitmiyoruz. Yani bir fedakarlık ve bir fedailik gelişmiş. Bu çok önemli bir durum.

Eylem içinde eylem yapanlara tanık olduk..

Evet, yüksek bir fedai ruh var. Herkes kendini feda etmek istiyor. Çok tarihsel bir şey bu. Bu 1 kişi değil, 2 kişi değil, 100 kişi değil, binlercedir. Binlerce fedai. Zafer için çok büyük bir olanaktır. Bu anlamda biz artık başarıya yürüyeceğiz. Ama başarıya yürürken halkımız ne yapmalı? Bir kere Kürdistan gençliği bilmeli ki bu tarihsel süreçte rolünü oynamalı, katılım yapmalı. Ben Kürdistan gençliğine çağrı yapıyorum: Bu dönem tarihsel bir süreçtir, olağanüstü bir dönemdir, sıradan bir dönem değildir, görevlerinize sahip çıkın, katılın. Bulunduğunuz yerde mücadeleye katılın, gerillaya katılın. Bu dönem bizim kendimizi güçlendirme dönemidir. Uyuya kalma dönemi değildir. Geleceğimiz buna bağlıdır. Bir bu. İkincisi, madem ki biz çözümün ana halkaları olan bazı isteklerde bulunuyoruz. O isteklerimizi şimdiden uygulayalım.

Devlet illa versin de biz yapalım değil; şimdiden yapalım. Nedir bunlar. İşte biz diyoruz ki iki dilli yaşam. Yani Kürtçenin de ikinci bir resmi dil olması. O zaman hiçbir Kürdistanlı, devlet yetkilileriyle Türkçe konuşmasın, Kürtçe konuşsun. Devleti Kürtçe konuşmaya zorlayalım. Evet, devlet şimdiye kadar inkar etti ama bizimle barış içinde, bir arada yaşamak istiyorsa artık Kürtçe konuşmalı. O vakit, biz devletle Kürtçe konuşalım. Yani biz Türkçeye karşı değiliz, bak ben Türkçe konuşuyorum. Herkesle, toplumla Türkçe de konuşuruz ama resmi makamlarla Kürtçe konuşalım.

İkincisi, okullar birer asimilasyon odağıdır. Okullarda çocuklarımızı, gençlerimizi okutarak Türkleştireceğini geliştireceğini düşünen sömürgeci zihniyet buna dayanarak anadilde eğitim hakkını vermiyor. Seçmeli diyor boşa çıkarmak için. Birileri bunları hak olarak görüyor. Hayır, biz meşru olan hakkımızı boşa çıkarma taktikleri olarak görüyoruz o seçmeli ders benzeri şeyleri. Öyledir zaten. Esas Kürt halkının istemini boşa çıkarmak için tutuyor diyor seçmeli ders yaptık. İsmini bile söylemiyor. Hayır efendim.

Bu bir toplumdur, bir halktır. Tarihi derinliğine dayanan ve bir geçmişi olan bir halktır. Zengin bir dili vardır, kendi anadiliyle eğitim görecektir. Anadiliyle eğitim görme hakkı bir insanlık hakkıdır. Bugün yeryüzünde kabul edilmiş bir haktır bu. Ama Türkiye bu hakkı tanımıyor. Bir insanlık hakkını, meşru bir hakkı çiğniyor yani. O zaman biz çocuklarımızı okula göndermeyelim. Gençler gitmesin. Bir yıl gitmesin canım. Gitmeyelim. Yurtseverler artık böyle davranmalı. Bu önemli bir şey. Mademki tarihsel bir süreçteyiz, o zaman bu tarihsel sürecin gereklerini her yurtsever, ben Kürdüm diyen her bir kimse uygulamalıdır, bize göre.

Şimdi bir savaş var; Kürtler diyor biz barış istiyoruz ama öbür yandan herkes gençlerini cayır cayır askere gönderiyor. Sen askere gönderdikçe tabii o savaş rantçılarının eli güçleniyor. Onlar da barışa gelmiyor işte. Gördük yani. O kadar çaba sarfettik, sonuçta vurdular masayı devirdiler. O zaman Kürtler çocuklarını askere göndermemeli. Kürtler demeli ki bu devlete, şimdi savaş var, ben gidip de kardeşlerimi öldüremem, vicdani ret böyle toplumsallaşmış bir biçimde farklı bir toplumsal tavır olarak gündeme girmeli. Vicdani retçilerin eylemi kendi başına anlamlı bir şey. O ayrı bir konu. Fakat toplum olarak böyle bir tutum alınmalı. Biz gitmiyoruz, barış olsun gideriz desin. Hayır, biz bu savaşa gençlerimizi göndermiyoruz, gençler de desin ki biz gitmiyoruz. Bu üçüncü bir yol.

Diğeri, mahkemelere kimse gitmemeli. Tutuklu olanları zaten kolundan tutup getiriyorlar. O ayrı. Onlar da zaten Kürtçe konuşmalı. O anlamda bu KCK davası adı altında tutuklanan Kürt siyasetçilerinin kendi anadilinde savunma yapma tutumu ve kendilerini anadillerinde savunma istemeleri çok önemli. Ben buradan onların bu eylemini selamlıyorum. Bu dönemde 2 önemli ulusal tutumdan bahsetmek mümkün: Bunların birisi, bu siyasi tutsakların ısrarlı bir biçimde mahkemelerde kendi anadillerinde savunma yapma tutumudur. Bu konuda gösterdikleri cesaretlice çıkış ve yurtsever tutumdur. İkincisi de Kürdistanlı dindarların Sivil Cuma Namazları adı altında göstermiş oldukları çok değerli, çok anlamlı, İslam dinine de uygun düşen ve kendi gerçeğine de sahip çıkmayı esas alan oradaki tutumdur. Sivil Cuma Namazları adı altında yani din yoluyla asimilasyona meydan vermeyen ya da onaylamayan bir tutum olarak çok anlamlı ve çok değerli bir toplumsal tutumdur.

Sivil cumalar da en uzun süren eylem olarak tarihe geçti

Evet. Bu iki tutum gerçekten değerlidir. Tüm Kürdistan halkı bu iki tutum üzerine gerçekten düşünmelidir. İşte bu noktada yani mahkemelere gidilmemelidir. Kendi sorunlarımızı kendi içimizde çözelim, kendi kurumlarımızı oluşturalım, bölge meclislerimizi oluşturalım, toplumsal sorunlarımızı çözme komisyonlarımızı oluşturalım. Kendi sorunlarımızı kendi içimizde çözelim, sömürgeci mahkemelerin kapısında sürünmeyelim. Bu bir tutumdur. Tutuklu olanları da getiriyorsa onlar da kendi anadillerinde konuşmalı.

Son şey, devletle ilişkileri sınırlamak ve vergi vermemektir. Belki bunun karşısında çok ceza keserler ama bu çok tarihsel bir davadır, bir toplumsal davadır, bir ulus davasıdır. Dolayısıyla herkes bu konuda biraz risk göze almalı, fedakarlık yapmalı. Eğer bugün Kürt toplumu bu tutumu bu belirttiğim 5 noktada tutum koysa, geliştirse bu savaşı durdurur. Şimdi herkes diyor ki çözüm olsun. Çözüm böyle olabilir.

Şimdi şu var: Karşı taraf diyor ki PKK silah bıraksın, PKK teslim olsun, Kürtler bize dahil olsun. Bu asla mümkün değildir. Ne mümkün değil? Yani Kürtlerin Türk milleti içerisinde Türkleşmesi Kürtler açısından artık mümkün değildir. Asimilasyon başarısız olmuştur. 1925’ten bu yana geliştirilen Kürtleri Türkleştirme siyaseti sonuç almamıştır. Belki bazı yerlerde Antep’te, şurada burada bazı sonuçlar almış olabilir, onu yadsımıyorum. Ama gerçek şu ki, bu toplumun ezici yoğunluğu Türkleşme noktasında değildir. Kendi ulusal kimliğinde duruş sergileyen bir pozisyona sahiptir. Dolayısıyla o şey mümkün değildir. Sen eğer bunu kabul edersen, o zaman silah tartışılabilir. Yani o vakit bu sorunun çözümü, ya da barışın gelmesinin yolu nedir? Barışın gelmesinin yolu Kürtlerin kendilerini kabul ettirmeleridir. Çünkü karşı taraf diyor ki ‘Sen yoksun’ yok etmek istiyor. Madem Kürtler yok olmayı kabul etmiyor, orta yerde durmamalı, o zaman varlığını kabul ettirmelidir. Varlığını kabul ettirmek için de böyle toplumsal tutum almalıdır. Aslında bu bir çeşit sivil itaatsizliktir. Bence bu çok zor değildir. Biz kimseye demiyoruz; işte çıkın meydanlara savaşın, bilmem meydanları tutun, bilmem işte kalkın, şunu yapın bunu yapın, hayır diyoruz ki, madem ki biz Kürtler bugün meşru bir dava yürütüyorsak, meşru hakkımızı talep ediyorsak, bu meşru haklarımızı kendimiz şimdiden kullanalım. Devletin bu sömürgeci siyasetini reddetme anlamına gelen bir tutum alalım, ulusal toplumsal bir tutum alalım. Çözüm böyle gelir. Yani gerillanın hamlesi paralelinde yurtsever demokratik kurum ve kuruluşların, Kürt halkının ve Kürt halkının dostlarının böyle toplumsal bir tutumu teşvik etmesi, örgütlemesi, geliştirmesi beraberinde tabii ki sömürgeciliği işlemez hale getirecek ve dolayısıyla çözümü de gündemleştirecektir.

Yarın:

- AKP, derinleştirilmiş psikolojik savaş yürütüyor.

- Biz kimsenin yörüngesine girebilecek bir hareket değiliz.

- ETA yanlış bir çizgide, onlar gibi değiliz.

- Avrupa'daki Kürtler festivalde buluşmalı.

Wednesday, September 12, 2012

Barış İçin Roboski’den Ankara’ya Yürüyorum!




  1. 12.9.2012 - Kızıltepe

    Halil’in bugünkü durağı Kızıltepe. Basın açıklaması ve uğurlama saat 17:00’de.

  2. Barış İçin Roboski’den Ankara’ya Yürüyorum!
    Türkiye’de savaş-barış ikileminde tarihi kırılma noktalarından birini yaşıyoruz. 30 yıldır süren savaş nedeniyle her gün kan akıyor. Neredeyse her gün televizyon ekranlarında bir ölüm haberi, bir cenaze merasimi…
    İnsan hakları savunucuları, savaş karşıtları ve barış savunucuları barış için yeni mücadele pratikleri sergilemek durumundalar. Yoksa bu savaş, bizi kirletmeye ve acıtmaya devam edecek.
    Roboski katliamı, devletin savaşı bitirmek için güvenlik politikalarını ve araçlarını bize tek gerçek olarak sunmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir insanlık suçudur. Kürt sorunu savaşla, daha çok güvenlik önlemleriyle değil, daha çok özgürlük, daha çok barışla çözülebilir. Elbette daha çok barış, daha çok ekmek demek… Çünkü halkın ekmeği, teri, parası, silahlara, askerlere, güvenlik organizasyonlarına veriliyor. Daha çok güvenlik, daha çok silahlanma, daha az ekmek… ‘Silahların susması” istemi, devletin şimdiki “güvenlik” anlayış ve yapılanmasına karşı bir duruştur. İşte bu yüzden, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Roboski’den Ankara’ya 1300 km yol yürüyerek, Barış için 40 günlük bir yolculuğa çıkacağım!
    Bu yolculuk boyunca uğrayacağım her şehirde savaşın yol açtığı insan hakları ihlallerini kamuoyu ile paylaşacağım.
    Savaş kaderimiz değildir; olamaz! Bu savaşı durdurabiliriz, durdurmalıyız!
    Mahatma Gandi’nin “Dünyada yapmak istediğiniz değişikliği, kendinizde yapın” sözlerine inanıyorum. Dünyada arzu ettiğim değişikliği bu yürüyüşle “kendimde” gerçeğe dönüştürmek istiyorum. Ben, yaşadığımız haksızlıklara böyle yanıt vermeyi seçiyorum.
    Martin Luther’in “karanlık, karanlığı silemez, kin, kini söndüremez, ancak aydınlık bunu yapabilir” sözünü, barış mücadelesine başladığım noktadan, şimdi geldiğim yerde gayet iyi anlıyorum. Savaşı görünür kılmak, barışa dair umutları arttırmak, barış ve yaşamı yeniden taraflara hatırlatmak maksadı ile yürüyorum…
    Barış için yürüyüş fikri ilk değil:
    Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandhi 1930 yılında, o dönem Britanya’nın, sömürgesi olan Hindistan’a getirdiği “tuz vergisi”nin kaldırılması için 400 km. yol yürüyerek, şiddetten arındırılmış aktif bir direniş tarzının öncüsü olmuştu… Daha yakın geçmişte ise, 1995 yılında Bosna’da Srebrenitsa katliamından kurtulmak için, 110 km. uzaklıktaki Tuzla kentine gitmek amacıyla orman yolunu kullanan Boşnakların birçoğu, Çentiklerce yakalanıp katledildi. Bundan böyle bu yola “Ölüm yolu” ismi verildi. Ve o günden sonra, ölümü barışa dönüştürmek için her yıl, “ölüm” yolunda 3 günlük yürüyüş düzenleniyor.
    Benim yürüyeceğim yol güzergahında ise 30 yıldır askerler, gerillalar ve Roboski’de olduğu gibi siviller ölüyorlar.
    Savaşa karşı barış umudumu her zaman korudum. Barışın topraklarda yeşermesine gücüm ve yeteneğim oranında -bedeli cezaevi olsa da- katkı yapmaktan çekinmedim. Bu sefer barışı kendi içimde örmek için bir yolculuk yapacağım.
    Şiddetten arınmış bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorum! Bu yürüyüşle, Barış isteğinin daha yüksek sesle duyulmasına ve Roboski’den başlayan ölüm yolunun, yaşam yoluna evrilmesine katkı yaparsam ne mutlu bana!
    Küçük bir adım atıyorum; bu adımı hep birlikte çoğaltabiliriz!..
    Halil SAVDA ( Vicdani Redçi-İnsan Hakları Savunucusu)

Tuesday, September 11, 2012

Elini ateşe sokmuyor

Prof. Dr. Hasan Köni, doğrudan savaşmak istemeyen ABD'nin müttefik kuvvetlerini kullandığını söyledi.


Cumhuriyet- Devletler hukuku uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni, ABD’de başkanlık seçimleri sonrasına kadar Washington yönetiminin Suriye konusunda atak davranmayacağına inanıyor. Suriye’nin kuzeyinde oluşan Kürt bölgesi konusunda Washington ve Ankara’nın tezlerinin birbiriyle örtüşmediğinin altını çiziyor. ABD’nin artık askeri güç kullanarak ülkeleri işgal etmek yerine o ülkelerdeki muhalefeti silahlandırıp özel kuvvetleriyle hedefine ulaşma stratejisini geliştirdiğini söylüyor. Bizim Güneydoğu Bölgesi’nde en son Şemdinli’de yaşanan ve neredeyse iç savaş boyutları alma tehlikesi gösteren çatışmaların, ABD ve karşı tarafta da Rusya’nın başını çektiği iki blok arasındaki sürtüşmenin ürünü olduğuna dikkat çekiyor.

- ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın, son Türkiye ziyaretinde söylediklerinden öyle anlaşılıyor ki Washington, Suriye’de yönetimi değiştirmek istemiyor. Hedefi sadece Beşşar Esad’ı göndermek. Öte yandan Ankara ise Suriye’ye bir an önce askeri operasyon yapılmasında ısrarlı. Washington’la Ankara’nın Suriye konusunda böylesine ters düşmesinin altında sizce hangi neden yatıyor?


H.K.- Bir kere Başkan Obama’nın stratejisinde, Bush döneminin aksine bir ülkeye girerek orada asker bulundurup ülkeyi demokratikleştirmek, oranın yapısını tamamıyla değiştirmek yok. Bunun çok pahalıya mal olduğunu gördüler. ABD’nin 2008’de iflas etmesinin nedeni bu.

ABD artık “proxy” yani dolaylı savaşı tercih ediyor. Şöyle: Oradaki muhalifleri, komşu ülkelerden silah ve para aktararak silahlandırıyor. Rejimin, kendi içindeki karşılıklı çatışma sonucu çökmesine yol açıyor.

Washington’ın, “Suriye’de Esad gitsin ama rejimi bozmayalım” stratejisi Irak’taki tecrübesinden kaynaklanıyor. Çünkü Irak tecrübesinde büyük zorluklar yaşadı. Öte yandan Afganistan’dan Sovyet ordularını çıkartmıştı ama onun yerini alan Taliban’la uğraşmak zorunda kalmıştı. Bu da küçük bir hatırlatma. Suriye’de mevcut rejim, en tepedeki adam gittikten sonra yardımlara ihtiyaç duyacaktır. Böylece sivil toplum kuruluşları ve akıtılan yardımlarla rejim belli bir düzeye getirilecektir. Şimdiyse baskı göstermesinin sebebi ABD’deki Yahudi lobisi ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun İran’ı vurmaktaki ısrarıdır. İsrail İran’ı vurursa bu sefer iş başka bir boyuta, blok çatışmasına dönüşecektir.

Sonucu bilinmeyen çatışma tehlikesi

- Yani bir tarafta Çin, Rusya, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, öbür tarafta da NATO ve ABD’nin desteklediği Katar, Suudi Arabistan gibi ülkeler mi olacak?


H.K.- Doğru. Bu iki bloktan bir tanesinin ön karargâhına girilmiş durumda. Bu da Suriye. Sallanıyor. İngilizlerin Arap analistlere yaptırdıkları analizlere bakıyoruz. “Önce Suriye, sonra İran, İran’dan sonra da Suriye’de muhalefetle birlikte savaşan ve asıl savaşı götüren El Kaide temizlenecek” diyorlar.

Bunu yapabilirler mi? Belli değil. Irak’ta yapmaya çalıştılar, başaramadılar. Üstelik Irak karşı kampa geçti. Washington’ın acele etmesinin nedeni, başkanlık seçiminden önce Esad’ın gitmemesi halinde rakibi Mitt Romney karşısında Obama’nın çok zorlanabileceği ihtimalidir. İstenen Obama’nın ikinci dönem seçimi almasıdır. Obama ikinci dönem seçildikten sonra bu bölgede barış sistematiği yavaş yavaş oturabilir. O zaman da Türkiye bu bölgede ekonomik olarak başat ülke haline gelebilir. Ama Esad kasıma kadar gitmezse bu sefer Mitt Romney’e doğru bir seçim kayışı olabilir. Romney mutlaka seçilmek istediği için Yahudi lobisinin istediklerini yapacaktır. İran’a saldırmayı düşünecektir. O zaman iki blok, sonucu belli olmayan bir sürtüşmeye girip karşı karşıya gelecektir.
Petrol Ankara’nın iştahını kabarttı

Çin’e giden bütün enerji boru hatları Myanmar’ın Müslüman bölgesi Arakan’dan geçiyor. Müslümanlar da Myanmar’dan ayrılma çabası içinde. Askeri hükümet buna karşı çıkıyor.

- Bütün bu itişmenin nedeni enerji paylaşımı kavgası mı?
H.K.- Rusya’nın enerji hattı Gürcistan, Azerbaycan, Kafkasya’daki ön kalelerinden birisi olan Ermenistan, İran ve Suriye’den geçiyor. Bu hattın önündeki Suriye gidiyor. Sıra İran’a gelecekse Rusya’nın Kafkasya’daki bütün kazancı olan enerji hattına sıra gelecek. Suriye giderse Rusya büyük kayba uğrayacak. Öte yandan Putin, Rusya’da yeniden Cumhurbaşkanı olduktan sonra Türkiye’nin Esad’ı göndermedeki ısrarı retorikte (söylemde) kaldı. Rusya başat rolünü oynadı. Burada Çin de olayın içinde. Çin hem İsrail’in denize giden demiryollarını yapıyor, hem Katar ve Suudi Arabistan’ın yüzde 10 petrolünü alıyor hem de bölgeye girmeye çalışıyor.

Çin’in ikinci rahatsız olduğu unsur Myanmar (eski adıyla Birmanya). Çünkü Süveyş Kanalı ve Afrika’dan gelen bütün petrol Malakka Boğazı’ndan geçiyor. Çin’e giden o boğazda müthiş olaylar oluyor. Çin’e giden ana petrol Myanmar’dan Çin’e giren boru hatlarından akacak. Bu hatlardan bir kısmı bittiği zaman Çin, Myanmar’dan 12 milyon metreküp petrol, 12 milyar metreküp doğalgaz alacak.

Myanmar’da ayaklanan Müslümanlar, o boru hatlarının giriş bölümünde Rakhine eyaletinde (eski adıyla Arakan) yaşıyor. Ülkede 53 milyon Budist, 2.5 milyon Hıristiyan, 2.2 milyon da Müslüman nüfus var. Bu Müslümanlar Myanmar’dan ayrılmak, federasyon ya da konfederasyon kurulmasını istiyorlar. Ama yeni demokrasiye geçmiş fakat askeri olarak güçlü hükümet karşı çıkıyor.

- İyi de, böyle bir yapıda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla Emine Erdoğan Rakhine ya da Arakan’daki Müslümanlara neden destek ziyareti yapmış olabilir?

H.K.- Ankara hem Suriye’deki muhalefet hareketini hem de Myanmar’daki Müslüman muhalifleri destekliyor. Eskisi gibi değil. Ortada iki blok var artık. Bu bloklardan birisinin hassas noktalarına yaklaşıldı. Bu bloku İran’a yakın olan Hizbullah destekliyor. Sıranın kendisine geleceğini düşünen İran’dan destek alıyor. Güvendiği de Rusya ve Çin.

ABD’nin stratejisi değişik. Washington artık doğrudan müdahale etmiyor; özel kuvvetler ve kendi müttefikleri olan ülkelerin özel kuvvetlerini kullanıyor. Henüz insansız hava araçlarıyla vurmaya başlamadı. Ama o hava araçlarıyla Yemen, Pakistan ve Somali’de faaliyette. Hem Somali’de hem Latin Amerika’da hem Afrika’da hem Asya’da olaylara girmeden özel kuvvetlerini çarpıştırıyor.

O nedenle ABD başkanlık seçimlerinin sonuna kadar ne Obama’nın ne de Hillary Clinton’ın Suriye sınırında bir tampon bölge kurulması istekleri var. Ama bir şekilde de baskı göstermek zorundalar. Aksi halde seçimleri Cumhuriyetçi aday Mitt Romney alabilir. Çünkü Romney ABD’deki lobisine İran’ı vurma sözünü verdi. Şu anda Obama başkanlık seçimleri sürecinde korkmuş durumda. Bunu gelen e-maillerden anlıyorum. Şu anda seçim kampanyasında parasal destekte Romney, Obama’yı 35-40 milyon dolarla geçmiş durumda. Burada anlaşılan ABD’deki Yahudi lobisi Romney’den yana ağırlığını koyuyor ki Obama daha çok harekete geçsin ya da gerçekten Romney kazansın istiyorlar.

- Netanyahu hükümeti ABD yönetiminden İran’a askeri operasyon için yeşil ışık yakmasını istiyor ama bu yeşil ışığı bir türlü göremiyor...


H.K.- Bu harekâtı engelleyen İsrail Silahlı Kuvvetleri ve istihbaratı. Çünkü silahlı kuvvetler ve istihbarat, inşallah bizde de öyledir, rasyonel düşünmek zorunda. Sizin siyasi ihtiraslarınız olabilir. Daha çok seçim kazanmak isteyebilirsiniz ama askeri, istihbarat sistemleri ve muhalefet fren mekanizmalarıdır.
Şemdinli iki blokun çekişmesinin ürünü

- Şemdinli’de olanlar bir anlamda bütün bu iki blok çekişmesinin ürünü mü?


H.K.- Tabii bunun ürünü. İngiliz basınından okuyoruz. Suriye’deki muhalifler arasında El Kaide, Çeçenler, Suudi Arabistanlılar, Libyalılar var, bazıları Arapça bile bilmiyor, diye yazıyor. Herkes Suriye’de cirit atıyor. Bütün Afrika’da da böyle. Artık büyük masrafa girmeden bu tür olaylarla şimdilik idare ediyorlar. Bu yapı içinde de birileri sürekli konuşuyor. Söylenenlerden birisi de “boşluk doğmasın”. Çünkü Irak’taki boşluktan yararlanan PKK, Kuzey Irak dağlarını ele geçirdi. Türkiye bir daha aynı riske girmek istemiyor. Kim güç ve silah verirse onlar denetimi ele alıyorlar.

- Siz sözünü ettiğiniz iki blokun çekişmesinde hesaba katılmayan Kürt faktörünün ortaya çıktığı görüşündesiniz. Kürt faktörünü neden kimse hesaba katamadı?

H.K.- Irak’ta Kuzey Irak yönetimiyle merkezi Irak yönetimi çekişme halinde. İkisini de kurduran ABD. ABD, Türkiye’ye İran’dan aldığı enerjiyi kısmasını, Irak’tan almasını söylüyor. Türkiye İran’dan aldığı enerjiyi kısıyor. Enerji Kuzey Irak’tan akıyor. Irak’taki Maliki hükümeti ise bundan rahatsız. “Enerji kaynakları anayasamıza göre merkezi hükümete aittir” diyor. Bu gelişmeler olurken, biraz da Kuzey Irak’taki Barzani’nin desteğiyle PKK cesaret bularak oluşan boşluğu doldurmaya girişti. İran da bunu destekledi. Tabii ki destekleyecekti. Çünkü Türkiye’nin tutumuna karşı can acıtıcı bazı girişimlerde bulunacaktı. Şimdi Clinton’ın ziyaretiyle ortalık biraz durulur gibi oldu ama 15 gün sonra ne olacağı belli değil.

Bağdat, Kuzey Irak’tan rahatsız

- Geçenlerde Irak merkezi hükümetinin başbakanı Nuri el Maliki’nin “Türkiye Kuzey Irak’a bağımsız bir devletmiş gibi davranıyor” sözlerini nasıl karşıladınız?


H.K.- Kuzey Irak’tan petrol ve doğalgazın merkezi hükümetle anlaşma yaparak alınması lazım. Ama böyle bir anlaşma yapmadan Kuzey Irak’a yatırım yapıyorsunuz, askeri araç gereçler veriyorsunuz, havaalanı inşa ediyorsunuz.

Irak’tan eski Sünni başbakan, Kuzey Irak’a kaçıyor. Maliki hükümeti onu teröre yardımcı olduğu gerekçesiyle hain ilan etti. Anlaşıldığı kadarıyla Ankara’nın kimi yaklaşımları merkezi hükümeti rahatsız ediyor. Acaba Irak’taki Sünnilere de mi destek veriyoruz? Onu bilemiyoruz tabii.

Demin dediğim gibi Kuzey Irak yönetimini de Irak merkezi hükümetini de kurduran ABD. Geçenlerde ABD’li bir öğretim üyesi bana, “Barzani hükümeti bağımsız devlet ilan ederse ne yaparsınız” diye sordu. Şöyle cevap verdim: “Onun arkasında siz mi varsınız?” Bunun yanıtını tabii ki veremedi.

Kürdistan’ın safıbelli olmaz

- Suriye’nin kuzeyinde oluşan Kürt bölgesi konusunda Washington’la Ankara’nın savundukları tezlerin birbiriyle örtüşmemesine ne diyorsunuz?

H.K.- Örtüşmüyor. Şunu anlayamıyoruz: Filistin sorununun daha sorunsuz çözülebilmesi için Batılı ülkelerin hesaplarına göre acaba bir Kürt devleti olması gerekir mi?

Şimdi ortada sorulması gereken şu soru var: Böyle bir devlet Rusya’yla Çin’de mi yoksa ABD ve Batı’nın denetiminde mi kalabilir? O belli değil. Uluslararası ve sosyal olaylarda kaç kere çizgi çizmeye çalıştılar, o çizgi kendilerine geri döndü.

Benim umudum güvenlik güçlerimizin bu tür analizleri ortaya koyup ileri doğru projeksiyonları devlete aktarmış olmaları. Devlet adamlarının talepleri sonsuz olabilir. Ama hem muhalefet hem istihbarat hem güvenlik belli bir sınırı çizebilmeliler.

Portre
Prof. Dr. Hasan Köni
İstanbul, 1946 doğumlu. Ortaöğrenimini Saint Joseph Lisesi’nde yaptıktan sonra AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültede ve Michigan State University’de lisansüstü ve doktora çalışmalarını yaptı. 1982’ye California Üniversitesi, 1990-91 arası da Johns Hopkins Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. Türkiye’ye döndükten sonra AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yaptı. Emekli olduktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir süre görev aldı. Şimdi Kültür Üniversitesi’nde devletler hukuku derslerine giriyor.

 

Monday, September 10, 2012

Büşra Ersanlı: Aklı tutuklamak olanaksız

'Cezaevinde akıl tutuklanamadığı gibi, kendi yolunda kuvvet kazanıyor. İnsan, haklılığı ile gerçekten güçleniyor. Özellikle değiştirilmeye çalışılan yasalarla, değiştirilmeden yapılan haksızlıklar bin bir yüzü gösteriyor insana.'


Cumhuriyet- Prof. Dr. Büşra Ersanlı. 1990’dan bu yana Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. İnsan hakları derneklerinde etkinlik gösteren bir politik aktivist. Son birkaç yıldır BDP Parti Meclisi ve Anayasa Komisyonu üyesi. Ve neresinden baksak, benim 45 yıllık arkadaşım.

Herkesin bildiği gibi, 2011’in Kasım ayı başında KCK davasından tutuklandı, 9 aya yakın bir süre sonra, yanılmıyorsam tam 255 gün sonra serbest bırakıldı. Bırakılır bırakılmaz da, gazetecilerin röportaj bombardımanına uğradı. Gazete sayfalarında, TV ekranlarında söyleşiler birbirini izledi. Ne ki, bu söyleşilerin hemen tümünde tutuklanışı, yargılanışı ve dolaysız politik görüşleriyle ilgili sorular ağır basıyordu.

Ben de, bu “röportaj taarruzu” biraz olsun dindikten sonra, Hisarüstü’ndeki evinde kahvemizi yapıp sigaralarımızı yaktığımızda, 12 Mart döneminde ortaklaşa bir hapishane deneyimi yaşadığımız Büşra’yla yeniden “içeriye girelim”, içerideki düşünsel ve biraz da duygusal yaşamını dışarıya yansıtalım istedim.

Neler mi konuştuk? İlk başlardaki bilgisayarsızlığın getirdiği yeniden kaleme sarılma ve parmakların nasır tutuşu. Baharla birlikte çiçeklere yöneliş. Dışarıda yaşananların acısıyla sarsılmalar. Mektupların getirdiği özgürleşme. Kitaplarla çıkılan yolculuklar. Koğuşun zaman zaman dersliğe dönüşmesi…

“İnsan haklılığı ile gerçekten güçleniyor” diyordu Büşra. “Özellikle değiştirilmeye çalışılan yasalarla, değiştirilmeden yapılan haksızlıklar bin bir yüzü gösteriyor insana.”

-İlkin, bilgisayarı sormak istiyorum. Bildiğim kadarıyla, başlangıçta uzunca bir süre bilgisayarın yoktu; daha sonra izin verildi. Bilgisayarsızlık ne gibi sıkıntılar getirdi sana?


-İlk önce bir panik olur gibi oldu. Bilgisayar yokken ben nasıl yazar sonra temize çekerim yazılarımı, diye düşündüm. Ama bu kısa sürdü, insani iletişim gereksinimi ağır basıyor. Ben de yazarak daha iyi iletişim kuran bir insanım. Sonra düşündüm, bilgisayar verseler de odaya vermeleri zor. O zaman benim her yazdığım hapishanenin de hafızası olacak, zaten her şey okunuyor, damgalanıyor, özel hayatımız, duygularımız, küçük kaçamak sözlerimiz, hepsi damgalanıyor. O zaman dışarıda telefonda nasıl rahatsam öyle rahat olmanın ruh sağlığım için en iyisi olduğuna karar verdim ve daha ikinci haftada yazmaya (mektup ve yazı) ve göndermeye başladım.

-Çok mektup geldi herhalde…

-Kasım, aralık ve ocak aylarında çok mektup geldi. Bir seferinde bir hafta içinde bir gün 117, ikinci bir gün 70 kadar mektup kart aldım. Bunların üzerinde adres olanlar yüzden fazlaydı ve hepsine cevap verdim. En çok Eğitim-Sen üyelerinden ve hapishane “sakin”lerinden mektup aldım, sonra da meslektaşlarımdan. Şubattan sonra yurtdışı dayanışma mektupları başladı, 50’den fazla mektup ve kart geldi; en çok da ABD, Fransa, Almanya, İngiltere ve Yunanistan’dan.

-Kendi bilimsel çalışmalarını nasıl sürdürebildin?


-Anayasa çalışmalarına devam etmek istiyordum, ama gereken bilgiler uzun bir süre gelemedi, her nedense! O sırada araştırma yazılarına da başladım ve bilgisayar ihtiyacı daha da arttı. Devamlı düzeltme gerekiyor bu tür yazılarda. Şubat başı başvurmuştuk, mayıs ortasında izin geldi. Önceki iki sefer Adalet Bakanlığı izin verilmesini istediyse de hapishane idaresi reddetti. Nihayet izin çıktı.

-Ama izni de kısıtlı verir onlar…

-Evet, İkinci Müdür çağırdı ve “iyileştirme” kapsamında haftada 2 saat bilgisayar kullanabileceksiniz dedi. Ben de, gerek yok 2 saatte hiçbir şey yapılmaz, dedim. Bu durumda -artık izin Bakanlık’tan gelmiş- 4 saati kabul ettiler.

-“İyileştirme” ilginç bir tanım…

-Ben de “iyileştirme” lafına takıldım zaten, “Ben kötü müyüm?” dedim. “Yazdıklarınız takip edilecek” dediler. “Vazgeçelim” dedim, “çünkü tepemde her kitabı, her notu görmek isteyecek yetkili insan olamaz”. Kalktım, odadan çıkarken, “Elle yazmaya devam ederim. Zaten ben bu zihinsel şiddeti yaşadım, bir daha yaşamam. Kimse etrafımda dolaşmayacak, uzakta duracak ve bastıklarıma da bakmayacak, bitirince kendi imzamı koyduktan sonra mektup gibi gönderdiğimde okursunuz” dedim. Kabul ettiler. 5 hafta kadar kullanabildim rahatça. Hem anayasa yazısı yazdım hem de savunmanın altyapısı olacak bilgileri derledim, “ifade özgürlüğü ve bilimsel özgürlük” konularında.

-Hayal kuruyor muydun?


-Tek hayalimiz barış, demokrasi koşulları idi, yani onurlu bir yaşamı hayal ediyorduk. Bu hayalimizi bazen şarkı ve türkülerle bazen de kahve falıyla kuruyorduk. Bahar gelince de bu hayal çiçeklere yöneldi. Toprak yapıp çiçek ekmeye başladık. Bilgisayar esaretinden tamamen kopmuştuk, telefon esaretinden de, sadece “devlet rehineleri” olarak verimli günler geçirmek, kitaplarla yakın ilişki kurmak ve sevdiklerimize, arkadaşlarımıza mektuplarla derinden ulaşmak uğraşısı içindeydik.

-Dışarıda yaşananlar nasıl etkiliyordu seni?

-Dışarda yaşanan acılar peş peşe geldi, dolayısıyla bizi dışarıdan koparamadılar. Uludere olayıyla 2012’ye girdik, yazın da Urfa Cezaevi’ndeki olay bizi çok sarstı, o gece ağladım. Ayrıca bahar aylarındaki “yüz nakilleri”, organ nakilleri bizi düşündürdü. Sabahları televizyonu açınca “iktidar lider(ler)i” tarafından azarlanıyorduk. En büyük kopuş o anlarda oluyordu.

-Pek çoğumuz, çok uzun süredir, elimize kalem alıp yazma alışkanlığından koptuk nerdeyse. Yeniden kalemle buluşmak nasıldı?

-Kalemle buluşma sonucu bir ay içinde bir-iki parmakta nasırlanma oluyor.

Gelen mektupların hiç olmazsa yüzde 90’ına cevap vermek zorundaydım, öyle de istiyordum. Aslında yazmak büyük eğlence, mektup farklı, bilimsel makale farklı, edebi deneme farklı, mesaj farklı. Sonra yavaş yavaş kitap da yazabileceğimi düşünmeye başladım. Rehinelik devam etseydi öyle yapacaktım. Şimdi dışarıda tabii daha kolay, değiştire değiştire, pekiştire pekiştire…

-Ne yazmayı düşünüyorsun?

-Devletin hapishaneleri doldurma deneyimiyle ilgili bir kitap düşünüyorum! İçinde ben de varım!

-Tutuklu kaldığın süre boyunca pek çok kitap okuduğunu biliyorum. Bir kitabı içeride okumak ile dışarıda okumak arasında nasıl bir fark var sence? Ya da içeride yazı yazmak ile dışarıda yazı yazmak arasında? Ne bileyim, dışarıda okuyup yazarken genellikle yalnızdır insan. İçeride ise, en azından 30-40 kişilik bir koğuştasın. Ya da yalnızca yalnız kalamamak da değil. Birçok şeyin baskısı altında olduğun bir ortam…


-İçerde kitap okuyunca seyahatler artıyor, yalnızlaşmak için yolculuğa daha çok boyutlu çıkıyor insan. Cezaevinde dikkatle bir şey yazmak ve okumak için akşam sessizliğini beklemek daha iyi geliyordu başlarda, sonradan alıştım. Hayatımın esası 24-25 kadınla birlikte yaşamak oldu ve o zaman gençler penceremin önünde bağıra çağıra voleybol oynarken de savunma yazabiliyordum mesela, hele mektupları çok kolay yazıyordum.

-Anladığım kadarıyla, hocalığını içeride de sürdürdün. İlim hapiste de olsa… diyeceğim geliyor. Hapiste hocalık nasıldı?

-Evet 4.5 ay ders verdim, önce siyaset bilimine giriş niteliğinde bir ders. Sonra da Siyasal İdeolojiler dersi. İdeolojilerin tekil değil de çoğul olduğunu her an hatırlamamız ve birbirimize hatırlatmamız gerekiyor. Tekçiliğe çok meyilli bir toplumda, ülkede yaşıyoruz. Felsefe ve kadın çalışmalarına büyük ilgi var cezaevlerinde.

-Bedeni tutuklanıyor da, aklı tutuklanamıyor değil mi insanın?


-Cezaevinde akıl tutuklanmadığı gibi akıl kendi yolunda kuvvet kazanır, akıl pazıları çok canlanır. Bunu sen de bilirsin. Ben şimdi toplam 3 yıl 2 ayı tamamladım. 40 yılda bir cezaevine girmişim! 1972 Nisan ve 2011 Kasım! Bu, Türkiye’de özellikle Kürtler ve sosyalistler için kısa bir süre sayılır, ancak demokrasi olan ülkelerde 1-2 ay desen insanların şaşkınlıktan gözleri yerinden uğruyor.

-Okuduğun kitaplarla ilgili düşüncelerin, bağımsız iletişim ağı Bianet’te yayımlandı. Orada, Leylâ Erbil’in son kitabı Kalan’dan yola çıkarak yazdığın bir yazı vardı. Kalan’ı okurken yalnızca aklında kalanların canlanmadığından, aynı zamanda kalmayanların da birer birer canlandığından söz ediyordun.

-“Kalan” kitabını okuyunca ilk aklıma gelen kalmayanlar oldu, çünkü kelime oyunlarını çok severim. Kitap bizim kuşağın yaşadığı İstanbul âlemini sosyal/politik düzeyden içerden yaşatıyordu. İstanbul’da geziye çıkmak beni hüzünlendirebilirdi, ben de herhalde güçlü bir savunma mekanizmasıyla İstanbul’da gezmek yerine çocukluğumdaki farklılıkların peşinden koşma halimi zihnimde kalmamış olan ayrıntılarıyla hatırlamaya başladım.

-İlk ağızda neler hatırladın?


-Sanki peş peşe sökün etti mahalle ve okul ortamındaki “azınlık” olarak adlandırılan ve bana daima “çoğulluk” getiren insan gruplarını ve tabii içlerinde sevgiyi paylaştığım çocukları ve gençleri. Zaten Leylâ Erbil de bir Yahudi arkadaşının özellikleriyle giriş yapmıştı kitaba. Bu girişteki çoğulluk dünyamın zihinde kalmayan kısımlarını yola çıkardı hafızamda.

Saturday, September 8, 2012

Zenne: Dürüstlük bazen öldürür

 CANAN AYDIN/BİRGÜN

“Dürüstlük bazen öldürür” diyor Ahmet Yıldız. Ahmet, dürüstlüğünün ona da ölüm getireceğini tahmin ediyordu. Ve öylede oldu.  Ailesine gay olduğu söyleyen Ahmet Yıldız 2008 yılında babası tarafından öldürüldü. Kara haber tez yayıldı ve bu olay dünya basınında da ‘Türkiye’nin ilk gay namus cinayeti’ olarak haber oldu.
Ahmet’in arkadaşları Mehmet Binay ve Caner Alper ise Ahmet’in bu acı hikayesinden yola çıkarak gaylerin içsel travmalarını ve aileleriyle olan yaşamlarını ‘Zenne’ adlı bir sinema filmiyle beyazperdeye taşıdı. Bu hafta gösterime girecek olan film 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden beş ödülle dönmüştü.
Gaylerin hiç de tanımadığımız o içsel travmalarına Biz de filmin senaristi ve yönetmenleri Mehmet Binay ve Caner Alper’le, Ahmet’i ‘Zenne’yi ve gaylerin o yabancılaştığımız duygusal travmalarını konuştuk
>>Biz bugüne kadar gayleri genellikle polisle çatışırken ya da yaşadıkları mahalleli ile çatışırken gördük ve üçüncü sayfa haberlerinde okuduk. Ahmet Yıldız’ın hikâyesinden yola çıkarak çektiğiniz bu filmde bu kez biz gaylerin duygusal travmaları ile tanışıyoruz. Sinema filmine konu etme sürecinden biraz bahseder misiniz?
Caner Alper: Ben 6-7 yaşlarında iken Ertürk Yöndem diye bir TRT yapımcısı vardı. O bir ara travestiler, transseksüellere takmıştı. Onları polis eşliğinde sokaklardan toplar, karakolda bekletirler, sonra nezarete kilitlerlerdi. Ve sonra onların sakalları, bıyıkları uzardı.  Annem o zamanlar annelik içgüdüleriyle bana derdi ki; bakın işte bunları mutlaka seyredin, böyle olmamak lazım.
Ben ise ya onlara benzersem ya bu şekilde bir muameleye maruz kalırsam diye çok korkardım. Çocuk aklımla bu durumu travma haline dönüştürdüğüm ve  televizyonla ilgili aklımda keskin olarak kalan tek fotoğraf olarak kaldı. Bu bahsettiğim 35 yıl önceydi. Türkiye’de bu konuda şimdiye kadar bir yol alınamadı. Ara sıra, eşcinselleri anlatan yabancı filmler çekildi ama onlarda gayleri aile içinde bir birey gibi gösterilmeyen filmlerdi. Bütün gayler gibi bu durum beni de çok rahatsız ediyordu. Arkadaşımızın öldürülmesiyle de bu süreç hızlandı. Ve filmi yapmaya karar verdim.
Mehmet Binay: Ahmet öldürülünce kendi meselemizde, kendi çevremizden birini kaybedince bunun üzerine film yapmak farz oldu.  Bu hikâyeyi sinema filmi yapmaya karar verince Türkiye’de insan hakları açısından  LGBT topluluğunun yaşadığı neler var, hangi meseleler var, diye düşündük. Bunun içinde en önemlisi devletle ve özellikle askerlikle ilgili yaşanılanların bizi temsil edeceğini düşündük. Böylece süreç başladı.
>>Türkiye’de bazı  konuların dokunulmazlığı vardır. Bunların basında ise askerlik gelir. Zenne filmi bu anlamda cesur bir konuyu ele alarak cesur davranıyor...
CA: Antalya’dan bu yana filmin içindeki karakterler itibariyle cesur olduğu söyleniyor. Ama bizim filmimiz 15 yaş üzeri ve şiddet ve cinsel içerik almadı seçici kuruldan. Bu da sevindirici.
MB: LGBT’ler için dünya düzeyinde de bakarsanız eşcinsellerin özel hayatını anlatması açısından hiç cesur değil. Ama zaten filmin amacı LGBTlilerin öteki olan insanların aile hayatının da olduğunu göstermesi. Bu bir aile dramı ve aile filmi.
CA: Zenne Can aseksüel bir karakter, fotoğrafları çektirmeyi reddettiği gibi neredeyse hayallerinde dans ederken yere düştüğü an bir orgazm yaşar gibi beyaz bir gelinlik giymiş bir erkek gibi. Daniel, ise biseksüel ve kadın sevgilisi var. Ahmet ise gay. Bu birbirinden çok farklı üç karakter toplumun gözünde üçü de aynı. Yani gay. Üçü de o askerlik jürisi karşısına geçtiklerinde aynı pozu vermek zorunda. Dolayısıyla bu cinsel hayatları bir miktar bırakıp bunun hangi halde gösterilmesi gerektiğiyle ilgilenmek lazım. O yüzden cinsel içerik bekleyenler bu filmde hayal kırıklığına uğrayabilirler.
>>Gaylerin yaşamı  birçok filme konu oldu. Kimsenin aklına dans sanatıyla birleştirmek gelmedi. Neden ‘Zenne’?
MB: Dansla anlatmak istememizin sebebi; bir zenne için hayat danstan ve o hayal dünyasından nasıl ibaretse, Ahmet de hayatla dans ediyor başından beri. Ama o, zor bir dansın içinde.
CA: Dans çok sembolikti. Zenne Can’ın bütün bu dansları, efemine davranışlar, renkli saçları, sahnede giydiği kostümleri dans edebiliyor olması, Ahmet’in ise çocukken giydiği bale kıyafeti üzerinden gelişen ve bütün hayatını zindana çeviren bir problemin hafıza içinde tutulmuş olması, tüm bunlar inanılmaz bir kontrastı. Bu Ahmet’in hikâyesinde de var, gerçek bir hikâyedir. Bir anlatım biçimi tabii ama Zenne’nin o dansları ile bu kadar acı bir konuya birazcık daha nefes aldırmak istedik.
MB: Bu ülkede “Erkek adam dans eder mi?” diye bir cümle var. Zaten Ahmet’te filmde ‘ben dans etmeyi sevmem ki” diyor. Hatta Ahmet’in küçükken bu yüzden dayak yediğini de görüyoruz.
>> Türkiye’de vicdani ret gerçekten çok büyük sorun. En bilindik örneği ise Mehmet Tarhan. O askerliği eşcinsel olduğu için değil, savaşa ve silaha karşı olduğu için reddettiği halde kendisinden yine de o bahsedilen fotoğrafları istediler. Devlet eğer gay isen mahremiyetin olmadığını mı dayatıyor?
CA: Vicdani retçi olmanın kabul edilebilir bir tarafı da, eşcinsel deklarasyonunun tabii ki olmaması. Bizim filmimizde de vicdani retçi, Zenne Can’ın annesi; bir binbaşı eşi. Hatta bir sahnede “Ben Binbaşı Önder Öztürk’ün eşiyim. Benim oğlum asker kaçağı falan değil” diyip duruyor. O asker kaçağı tanımına bile karşı geliyor. Ama tabii biz filmin içinde bu kavramları bire bir kullanmadık.
MB: Bence böyle düşünen çok anne var Türkiye’de.
>>> Filmde, Zenne Can’ın annesi Batılı bir kadın oğlunu seviyor ona sahip çıkıyor. Ahmet’in annesi ise Anadolu kadını; acımasız, sevgisiz. Acaba batılılar gayliğe daha mı ılımlı bakıyor?
CA: Hayır. Mesela Zenne Can’ın abisi “ne haber lan yavşak” diye karşılıyor kardeşini.  Homofobik.

MB: Militarist. Büyük ihtimal faşist…

CA: Mesela Zenne Can’ın teyzesinin sevgilisi Kürt. Teyzesine sahip çıkar, bir bakıma Zenne Can için de güvenilir bir abi
gibidir. Bir doğulu cinayet işler, çocuklarını öldürür gibi yargılara karşı bu yan karakterler yaratılmıştır.
CA: Mesela gerçek Kezban’ın da öyle temizlikle ilgili bir sorunu yok. Onu biz kurguladık. Mesela baba da öyle naif biri değil zaten. Eğer Rüçhan Çalışkur’un canlandırdığı ‘Kezban’ ve her iki annede çocuğuna sahip çıksaydı o zaman gerçekten her iki baba da bunu yapmazdı.  O yüzden diyoruz “anneler severse çocuklar kurtulur”. Çünkü Anadolu’daki kadınlar çok güçlüdür. Az konuşurlar ama konuştukları zaman da tam konuşurlar.
>>Ahmet’in annesini tanıyor musunuz?
CA: Hayır ama çok iyi biliyorum. Ahmet cesaret edip öyle bir şey yapamadı hiçbir zaman. Filmde Zenne Can’ın annesi “annenlere selam söyle” dediğinde çaresizce baktığı o sahne gerçektir mesela. Ahmet’in yüzünde gördüğüm ifadenin aynısıdır o. Bizim annelerimiz bunu söylediğinde Ahmet’in ifadesi gerçekten oydu.
>>>Ahmet’in babası kendisini vuruyor. Ama öldürmüyorsunuz…
CA: Evet çünkü o utançla yaşamaya devam etsin istedik. Ben şahsen karakterlerde babadan nefret ettim. Anneden tiksindim. Babasının oğlunu öldürüp kaçmasını bu şekilde cezalandırdım. Ona verebileceğim en kötü ceza buydu.
MB: Anne “sen de erkek misin” diyor mesela… Hani insanın erkekliğiyle dalga geçilir ya bazen. Anne de ona o baskıyı yapıyor.
CA: Türkiye’de genellikle mert olmamak, doğru olmamak, kötülüklere ortak olmak, mücadele edememek vs tüm bu olumsuzluklar ibnelikle bağdaştırılır ve öyle adlandırılır.
MB: Hatta hakem yanlış karar verince “ibne hakem” olur.
CA: Dolayısıyla her şeyin cezası eşcinsel olmaya bağlanıyor. Anne de zaten o yüzden kocasına saldırıyor.
>>>Oyuncu seçerken elbette ki iyi oyuncu her rolün üstesinden gelir gibi genel bir yargı var. Ama bu öyle pek altından kalkılabilecek kadar kolay bir rol değil. Olmayacak diye korktunuz mu?
MB: Aslında çok korktuk. Filmdeki karakterlerin oynadıkları yaşamla aslında hiç alakaları yok.
CA: Ahmet (Erkan) karakterini, Zenne Can (Kerem) karakterini oynayan oyuncular heteroseksüel. Erkan’ın bir kız arkadaşı var. Mesela Kerem evli ve bir de çocuğu var. Onun için oyuncular sahip oldukları duygularından yola çıkarak oluşturmaya çalışırken dedim ki; bunları kendi içimizde bulmaya çalışmayalım. Çünkü bir annenin içinde bulabileceği güdüyle o öldürme güdüsünü oluştura bilmesi mümkün değil. Hele ki sanatçı bir anne nefret cinayeti duygusunu hangi koşullarda çıkarabilir? Ahmet’in Daniel bıyık bıraktırmak istemesi aslında bir baba güveni istemesidir. Nasıl ki bir erkek sevgilisinde biraz annesinin motifini arıyorsa, Ahmet’inde bir baba modeli arayışıdır bu. Böyle sembolik çalışmalar da çok zor oldu. Endişeliydik tabi ama bizim hazırlanmak için çok zamanımız oldu.
>>Aslında çokta Ahmet’in hikâyesi değil. Biraz da Can’ın hikâyesi. Zenne Can kimin biyografisi?
CA: Evet. Gerçekten Zenne Can diye biri var. Onunla belgesel çalışmalarına da başlamıştık hatta. Zenne Can’a ulaşamıyoruz. Aylardan beri arıyorum. Hatta onu bu projeye bir şekilde dahil etmek de istedik. Çıktığı kulüpte çıkmıyor artık. Ama yaşadığını vs biliyoruz. Aslında Zenne Can gerçekten de cep telefonu kullanmıyor. Tıpkı filmdeki gibi.
MB: Zenne Can İzmir’de yaşıyor. Onun dışında kuzeni var. Oradan sonra ayrılıyor hikâye zaten.
>>>Geçtiğimiz dönem Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf “eşcinsellik bir hastalıktır” demişti…
CA: Evet eski bakan. Kabine yeniden kurulduğunda bakanlık verilmeyen tek bakan da o oldu. Toplum bu tür açıklamalara korkmadan reaksiyon verdiği zaman hükümette ona göre planlama yapıyor. Şimdi son açıklamalardan dolayı İçişleri Bakanı için de aynı şey olacak. Hükümet yapılan bu açıklamaları es geçmeyecektir diye umut ediyorum.
>>>Yeni Anayasa tartışmasında tüm ötekilerin kapsanacağı bir anayasa düzenleneceği iddia ediliyor. Sizce gayler için neler yapılabilir?
MB: Düzenlenecek olan anayasa mümkün olduğunca, nefret cinayetlerine teşvik etmemeli. Hakların on tanesinin yerine beşini versin ama hayatta kalmamı sağlasın öncelikle.
>>Film bu hafta vizyona giriyor. Neler bekliyorsunuz?
CA: Bu tür filmleri ayakta tutan tek şey az da olsa gişede biraz kalabilmesi. Eğer Zenne ilk üç gün ilgi görürse o zaman vizyonda kalır ama ilk üç gün insanlar gitmezse o zaman kaldırılabilir.  Eğer Zenne gişede bir miktar başarılı olur sinemacıları ve dağıtımcıları bir miktar memnun edecek olursa daha kabul edilebilir filmler kategorisine girecek  ve o zaman bu tarzda yapılacak filmlerin de önü açılır.
MB: Filmi yaparken çok zorluk çektir.  Festivallere gönderilirken ayrı, dağıtımcıları ikna etme, sinemacıları ikna etme de. Halende mücadele ediyoruz.
>>Türkiye’de daha önceleri ‘Hamamda’,  ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ gibi ya da Alman sinemasında  Yeni Queer Akımı hatta ilk film olarak ‘Gay Kardeşim’ var mesela.  Siz filminizi hangi akıma akraba buluyorsunuz?
MB: Biz kimlikler üzerine filmler yapmak istiyoruz. Caner’in şimdilerde üzerine çalıştığı film de kimlik problemleri üzerine. Biz belgesellerimizde de kimlikler üzerine çalıştık. Zaten bu ülkenin en büyük problemi kimlikler. Dolayısıyla biz hep bunun üzerinde duracağız.

Heteroseksüeller kendilerini cinsellikleriyle mi ifade ediyorlar

>>Peki dürüstlük bazen mi öldürür?
MB: Evet dürüstlük bazen öldürür. Biz dürüstlüğü seçtik ve ailelerimizle paylaştık. Ve çok iyi bir aile hayatımız oldu. Biz eylül ayında bir açıklama yapmaya karar verdik ve bir röportajda söyledik. Bunu yapma amacımız kendimizi anlatma, bunları ortaya çıkarmak değil; biz bu filmi yaptık, Ahmet’in öyküsünü verdik, Zenne Can’ın yaşamını gösterdik. Ama “dürüstlük bazen öldürür” diye bir şey var. Biz bunu ortaya koyarak anlatarak dürüst ve cesur insanların bu ülkede yaşayabileceğini de göstermek istedik.
CA: Ben cinselliği gaylikle bütünleştirmiyorum ki. O zaman heteroseksüellerinde kendilerini cinsellikleriyle ifade etmeleri lazım. Benim için birey olmak, yaratıcı olmak, özgür düşünceye sahip olmak. Ben eşcinsel kelimesine de karşıyım zaten. Eşcinsel insanları sadece cinsellikleriyle ifade eden bir şey.

Ahmet dürüstlüğünün başına getireceği o mayını göremedi

>>> Ahmet Yıldız öncesinde ailesine gay olduğunu söyleyemiyor, söylerse öleceğini biliyor. Yurtdışına çıkamıyor çünkü askerlik gibi bir sorunu var. Sokakta yürüyemiyor çünkü sürekli takip ediliyor. Yani Ahmet’in kaçacak yeri yok. Ahmet’e bir çıkış yok. Peki bu olaylar zincirinden dolayı gayler kimliklerini açıklarken daha da ürkmeyecekler mi?
Ahmet çıkışı yakaladığı anda pasaportu elindeydi aslında.  Buna rağmen gurur meselesi yaptı. Peşindeki insanlar aslında sembolik ifadeler. Ahmet , ailesi hep peşindeymiş gibi, geçmişi hep peşindeymiş, kaçmak durumundaymış gibi hissetmek durumunda bırakılıyor.
İnsanlar dürüstlük adına onu tebrik etmek için kadeh kaldırıyor. Ama Ahmet’in dürüstlükten anladığı şey ailesine gerçeği söylemekti. Ama Ahmet’in dürüstlük maneviyatı öyle güçlü ki kafesten dışarıya çıkmasının tek koşulu babasına bunu itiraf etmekti. Hatta bunu itiraf ederken Kürtçe ‘suç benim’ diyor. Çok acı tabii. Dürüstlükle özgürleşebileceği duygusu öylesine güçlü omuzlarına öyle fazla geliyor ki bunun altından zaten kalkamıyor. Sadece kaçıp gitmek olarak değerlendiriyor. Halbuki öncelikle insanların hayatta kalabilmesi önemli. Ardından bu ülkede bu tür bireylerinde yaşayabileceği anlatmak gerekiyor. Ahmet dürüstlüğünün başına getireceği o mayını göremedi.

Ahmet, Zenne Can ve Daniel’ın yolları kesişiyor

Daniel neden Türkiye’de?

MB: Daniel Afganistan’da yaşadığı savaş muhabirliği yıllarında yaşadıklarını biraz unutmak için Türkiye’ye geliyor. Menajeri “İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor” diyor ve  Daniel’ı İstanbul’a gönderiyor ve kültürel bir kitap yapmasını istiyor. Daniel bir gece çocuklarını askere gönderenleri seyrederken aralarından geçiyor ve Beyoğlu’nda yürürken bir bara giriyor ve o barda zennenin dansıyla karşılaşıyor. Böylece Zenne Can ve dolayısıyla Ahmet’le yolu kesişiyor.