Sunday, July 8, 2012

Utku Çakırözer ile Esad röportajı üzerine konuştuk


Esad’la görüşen Çakırözer’le, Başbakanlık tarafından Suriye’ye gönderilmediği söylenen gazetecileri ve Suriye izlenimlerini konuştuk.
*…”Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak ‘gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir’ dendiği yönünde. Bu iddia ne Başbakan tarafından ne de bahse konu kişiler tarafından doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da.”
* …“Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zamanlar. İktidarın elinde Suriye konusunda tabanı tarafından, desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var. Eğer durum böyleyse ‘böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek’ diye mi düşünüyorlar acaba?”
* …”Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Yorumcuların pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.“
* …”Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor."
Geçtiğimiz günlerde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la bir röportaj yapmak üzere bu ülkeye gidecek olan bazı gazetecilere iktidardan “vize” çıkmadığı konuşuldu. İddiaya göre, Mehmet Ali Birand, Ertuğrul Özkök ve Amberin Zaman, çıkmayan vize üzerine Esad’la olan randevularını iptal ettirmişlerdi.
Aynı gazetecilerle birlikte Esad’dan randevu almış olan Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer ise, bu ülkeye gitmekten vazgeçmedi. Ve tüm dünyanın gündemine oturan, çok başarılı bir Esad röportajına imza attı.
soL Haber olarak Çakırözer’le bu iddiaların ayrıntılarını ve Suriye izlenimlerini konuştuk.
Bu süreç nasıl gelişti?
Kriz başladıktan sonra birçok kez Suriye makamlarına röportaj için başvurmuştum aslında. Suriye büyükelçisi gitmeden önce, O’nun aracılığıyla başvurdum. Sonra biliyorsunuz, büyükelçi gitti. Akşam gazetesi yazarı Hüsnü Mahalli Suriyeli olduğu için, bu ülkedeki karar vericilerle arası iyidir. Daha önce Türkiye basınında ses getiren röportajlarda da, Esad’la olanlar da dahil olmak üzere, Mahalli’nin yardımı vardır hep. Suriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim ile görüşmemizi, -ki daha kalabalık bir gruptuk o zaman - yine Mahalli sağlamıştı. Ben de Mahalli’den yardım istedim. Uçağımızı düşürdükten sonra, anladığım kadarıyla Esad da mesaj verme ihtiyacı duydu ki, bu başvurularımızı yanıtladı. Bana, “sizi kabul ediyorlar” diye bir yanıt geldi, diğerlerini bilmiyorum.
Gazeteciler Birand , Özkök ve Zaman’ın da davet aldığı ancak, iktidar tarafından bu görüşmeye izin verilmediği söylendi… Sizin bilginiz var mı bu konuda?
Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Bu gazeteciler kendileri mi istedi, davet mi geldi? Bunu bilmiyorum. Sonra internette bir haber çıktı; “dört kişi gidecekti, üçü çeşitli gerekçelerle iptal ettiler görüşmeyi” diye. Altını bir daha çizeyim ben kendim başvurdum. Ama başvurmayan kurumlara da bu yönde “gelmek ister misiniz” diye bir davet gittiğini tahmin ediyorum. Sadece ana akım ya da muhalif basın değil, iktidara daha yakın olan basın kuruluşlarına “gelmek ister misiniz, Esad röportaj verecek” dendiğini biliyorum.
Ama yanıtları hakkında bir fikrim yok. Herkesin konuştuğu bu haberde dört kişiden bahsediliyor. Bunu teyit etti mi bu gazeteciler bilmiyorum. Mehmet Ali Birand’ın özel sorunlarını gerekçe gösterdiğini biliyoruz sadece. Amberin Zaman ve Ertuğrul Özkök bir şey demedi galiba bu konuda.
Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak “gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir” dendiği yönünde. Bu iddia Başbakan tarafından da bahse konu kişiler tarafından da doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da. Amberin Zaman’ın kendi açıklaması var, yöneticisi Fatih Altaylı’nın ”yapılsa da basmazdım gazeteme” dediği yönünde. Amberin aynı zamanda The Ekonomist’in de Türkiye temsilcisidir. Orası için yapmak istedi röportajı ama bunu da Suriye tarafı kabul etmedi. Türkiyeli gazetecilerle görüşmek istiyorlardı çünkü.

Başbakanlık’tan size bir telefon ya da telkin geldi mi, gitmemeniz yönünde?
Hayır, böyle bir şey olmadı. Umut ederim ki böyle bir şey yukarıdaki gazeteciler için de olmamıştır. Ne böyle bir telkin, ne de öyle bir istek olmamıştır diye, umut etmek istiyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz iptal gerekçeleri hakkında?
En azından Amberin’i biliyorum. The Ekonomist adına olsa da gelmek istedi. Ama Esad kabul etmedi bunu. Özkök’ün de Birand’ın da geçmişte Esad’la yapılmış iyi röportajları vardır. Ben eminim onlar da bu röportaja gelmek isterlerdi. Geçmişte yaptıkları büyük işlere bakınca, herhalde gelmek isterlerdi, diye düşünüyorum.
Bir sebepten dolayı çekindiler yani? Siz tedirgin oldunuz mu döndüğünüzde iktidardan gelecek herhangi bir tepkiden?
Hayır, böyle bir şeyden tedirgin olsaydım gitmezdim zaten. Ben sadece, diğerleri randevuyu iptal edince, beni de kabul etmezler herhalde diye düşündüm. Esad daha kalabalık bir gruba mesaj vermek isterken, bir kişi geliyor. İptal eder diye düşünmüştüm, ama öyle olmadı, etmedi.
Esad röportajınızı,”O’nun adına yapılmış propaganda” olarak değerlendirenler oldu. Bu sizi rahatsız etti mi?
Diyelim ki Esad propaganda yapıyor. Bunun ne önemi var. Esad’ın görüşünü bilmek zorundasınız. Ben, olabildiğince röportajın tek taraflı olmamasına çalıştım. Türkiye’deki kamuoyunun bilgi eksiğini gidermeye gayret ettim. Suriye ile ilgili herkes bir şeyler söylüyor. Bakın yani, eğer diyelim Esad’ı alaşağı mı etmek istiyorsunuz ya da Esad’dan sonra daha demokratik bir ülke mi olacağını düşünüyorsunuz. Her ne düşünüyorsanız düşünün, O’nun ne dediğini bilmek zorundasınız. İşte, örneğin ülkesinde yaşananları sordum. “Böyle diyorsunuz ama BM raporları var” dedim. “Bunlar Batı’nın uydurduğu şeyler, takmıyorum” dedi. Bunu bilmeden, BM’li çözümler öneremezsiniz. Suriye ile ilgili bir şeyler söylemek için Esad’ın ne dediğini bilmek zorundasınız.
Esad da kendini anlatmaya çalışıyor. Ben iddiaları soruyorum, O yanıtlıyor ve ortaya bir portre çıkıyor. Nitekim O da “hatalarım olabilir benim” dedi. Ancak “dış müdahalelerin vereceği zararın, kendi iktidarından çok daha yıkıcı” olacağına inanıyor.
Esad’ı inandırıcı bulmadıklarını söylüyor insanlar. Hangi lider röportajında yüzde yüz inandırıcıdır. Bizim Başbakan, yabancı gazeteciye demeç verirken bire bir doğruları mı söylüyor? Türkiye’nin o konudaki resmi görüşü neyse onu söylüyorlar doğal olarak.

Önemli olan verilen mesajı almaktır…
Gazetecinin işi kamuya yararlı bilgi sağlamaktır. Ortaya bilgiyi koyarsın, ne kadar çok bilgi olursa kamu da bakar ona göre verir kararını. Ne kadar çok bilgi olursa o kadar doğru karar verilebilir. Bunun yanı sıra Esad’ın kendi ülkesinde olan biteni nasıl gördüğü ve yorumladığı da önemli. “Esad halkını öldürüyor, kan, vahşetin sorumlusu” deniyor. O da diyor ki “bunlar dışarıdan yönlendiriliyor, Suriye’ye dışarıdan silah sokuluyor. Ben bunlarla mücadele etmeye devam edeceğim”. Bu sözlerden Suriye’yi önümüzdeki süreçte pembe, günlük güneşlik değil, daha karanlık bir sürecin beklediği söylenebilir. Önemli olan verilmek istenen mesajı almaktır.
Dünyanın savaşın ucuna gelmesine neden olan bir ülke ve onun başındaki insanın neler dediğini merak ediyor insanlar.
Ben genel anlamda kamunun bilgilenmesini sağlayacak bir iş yaptığımı düşünüyorum. Eğer propaganda ise bile onun arasında önemli bilgi kırıntıları olduğunu düşünüyorum. Yazdım da “saray karanlıktı, ışıklar yanmıyordu, cep telefonu ışığıyla yol buluyorduk” diye. Suriye’yi anlamak, Esad’ı anlamak isteyen birisi için bu bile çok önemli bir bilgidir.
Daha önce de görüşüldü ama propaganda tartışmaları yaşanmadı…
Daha önce de değişik ülkelerle krizler yaşandı ve gazeteciler bu ülkelerin devlet başkanlarıyla gidip, görüştüler. O zamanlar “propaganda” tartışmaları yapılmamış, böyle bir şey gündeme bile gelmemişti. Neye bağlıyorsunuz bunu?
Gerçekten de öyle. Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zaman.
Bu konuda şöyle düşünüyorum; Hükümet, Suriye konusunda tabanı tarafından desteklendiğinden o kadar emin değil. Hatta desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var ellerinde. Erdoğan bundan korkuyor olabilir. Eğer durum böyleyse “böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek” diye mi düşünüyorlar acaba, bilmiyorum.
Medyanın Suriye krizine yaklaşımını ve savaşı destekler nitelikte yayın yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Bir grubun başında zaten Başbakan’ın akrabaları bulunuyor. Aydın Doğan’ın vergi meseleleriyle cezalandırılması ve bazı televizyon ve gazeteleri elden çıkarma süreci var. Televizyonu Star ve gazeteleri Milliyet, Vatan gibi. … Arkasında desteği olan, güçlü bir iktidar söz konusu olan. Aynı zamanda eleştiriye çok hoşgörülü olmayan bir iktidar. Böyle olunca, bu yapı doğal olarak kendisini medyada da gösteriyor. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Ülkedeki özgürlükler olsun yargı olsun, yaşananlar ortada. Basının başka türlü olması mümkün mü? Birçok gazeteci çalıştıkları yerlerden ayrılmak zorunda kaldılar. Hala bazı gazetelerde sınırlı da olsa özgürce yazabilen meslektaşlarımız var. Daha çok yorumcu olan bu gazetecilerin işlerine pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.
Görüşmeniz sırasında Esad’la ilgili izlenimleriniz nasıldı?
Öyle çok büyük bir panik havası yoktu, çok sakindi. Her soruyu sordum, hani hiç fren yapmadan da yanıtladı.
Cevaplamak istemediği soru oldu mu?
Hiç olmadı, hepsini cevapladı.

İktidarının kalıcılığına güveniyor mu? Nasıl bir izlenim edindiniz?
Kendisi buna güveniyor. Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor.

Esad’dan sonrası kaos…
Daha önce de gittiniz Suriye’ye, halkı gerçekten Esad’ın yanında mı?
Büyük kentlerde evet, Şam’da, bildiğim kadarıyla Halep’teki orta sınıf Esad’ın yanında. Görebildiğim kadarıyla, Hristiyanlar da yanında. Esad, halkı tarafından yüzde yüz sevilen, herkesin taptığı birisi değil tabi. Benim kanaatim, Esad sonrasından korkuyorlar. Örneğin Hıristiyanlar baya önemli bir azınlık orada. Onlar, Tunus ve Libya’da yaşananlardan korkuyorlar. Halk, “islamcılar gelecek” diyor, bundan korkuyor. Şu anda en azından bu konularda rahat yaşıyorlar. Bir hak ihlali vesaire yaşanmıyor. İkinci olarak Sünni büyük bir orta sınıf var. Onlar da önemli oranda sınıfsal çıkarlara sahip bu ülkede. Tüm bu insanlar Esad devrilip de kartlar yeniden dağıtılacağında bu ayrıcalıklarını yitirmekten korkuyorlar. Bir de Kürtler var tabi, önemli bir grup onlar da. Aslında Esad döneminde çok rahat oldukları söylenemez, ama buna rağmen onlar da Esad karşıtı harekete dahil olmuyorlar. Sonrasından, ağır bir darbe yemekten korkuyorlar. Kimse sonucunu göremediği bir oyuna girmek istemiyor.
Esad giderse kim gelecek? Belki de bir kaos olacak, belki de parçalanma olacak. Böyle teoriler de var tartışılan biliyorsunuz. Bunlar Suriye halkını korkutuyor.

"Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük"


Erdoğan ailesiyle Esad ailesinin geçmişteki dostlukları malum. Esad nasıl yorumluyor Erdoğan’daki bu değişikliği?
O’na da sordum bunu. Şöyle düşünüyor; “Ben değişmedim, Erdoğan da değişmedi. Sadece koşullar değişince biz Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük”. “İkimizin de, İran’la, Irak’la Lübnan’la ilişkilerine bakın” diyor. Gerçekten de Türkiye’nin bu ülkelerle ilgili durumu değişti ve gerginleşti. Suriye tüm yaşananlara rağmen bu ülkelerle arasındaki ilişkiyi koruyor. Erdoğan’ı mezhepçi bulduğunu, Sünni İslam’ın kendilerine dayatıldığını düşünüyor. Müslüman Kardeşler orada yasaklı biliyorsunuz, buna rağmen Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri desteklemesinden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor.
Gördüğünüz kadarıyla Müslüman Kardeşler’in Suriye’deki gücü nedir? Nasıl bir halk desteği var arkalarında?
Bunu ölçme şansı yok. Ancak, anladığım kadarıyla Mısır ve Tunus’taki kadar güçlü değiller Suriye’de. Oralarda seçimleri silip süpürdüler. “Burada da öyle olur mu” diye sorarsanız, bundan o kadar emin olmadığımı söylerim. Buradaki İslami doku biraz daha farklı. Ve ayrışmalar Libya ve Tunus’taki kadar net değil. Bu yüzden Suriye’deki güçlerini kestirmek güç.

Muhaliflere Türkiye üzerinden giden silahlar meselesi… Bu konuda herhangi bir istihbarat bilgisi ya da belge paylaştılar mı sizinle?
İstihbarat bilgisi paylaşmadılar ama söylüyorlar zaten silahların Türkiye sınırından girdiğini. Türk uçağının düşürülmesiyle ilgili telsiz, radar kayıtlarını istedim ama vermediler.

Suriye’den bakılınca savaş olasılığı oradan nasıl görünüyor?
Ben kendi duygumu söyleyeyim. Esad’ın Türk halkına mesaj verme arayışını, isteğini, gazetecilerle konuşma ve benimle konuşurken hep “hükümetle halkı ayırıyorum, Türk halkına mesajım şu” demesinden şunu anlıyorum; Türkiye’nin özellikle uçak düşürülmesi meselesinden sonra bu işi tırmandıracağını düşünüyorlar. Bunun olabileceğini öngörerek alttan alıyorlar. Esad’ın kafasında “bunlar bir şey yapacak” düşüncesi var.
Benim kişisel görüşüm de Türkiye’nin krizin tırmandıracağı yönünde. Hükümet, Türk uçağının düşürülmesi konusunda halk nezdinde mahçup hissediyor kendini. Türk halkının “her gelen bir şey yapıyor. Türkiye, yapılan hiçbir şeyin karşılığını veremiyor” diye düşündüğüne inanıyor iktidar. Bu yüzden krizi tırmandıracak bir adım atacaklardır mutlaka.

Saturday, July 7, 2012

‘BEN BÜYÜYÜNCE İNSAN OLUCAM'

‘BEN BÜYÜYÜNCE İNSAN OLUCAM'
  
    Geçen hafta Caddebostan Kültür Merkezinde "Ben Büyüyünce İnsan Olucam" adlı Tuncay Özinel'in yazıp oynadığı ve Ali Yaylı'nın yönettiği oyunun galasındaydım. Oyunda, ustanın anlatımıyla, tiyatro sanatına ve dostlarına duyduğu vefayı, açık yüreklilikle gözler önüne seren kuklalar Eray Yasin Işık üretimi. Kostümler Fatoş Narin, müzik Baha Boduroğlu... Reji Kerem Keskin... Tek kişilik oyunda bunca başarıyı yakalamanın bilinen zorluğuna rağmen, ustalığını bir kez daha kalplerimizden gözlerimize nakşeden, bizi duygu seline boğan Tuncay Özinel ve Ali Yaylı'nın başarısını, ayakta alkışlıyoruz... Buyrun...

Ufuk Özgül - Bir nevi "ahde vefa" olarak nitelendirebileceğimiz "ben büyüyünce insan olucam" adlı oyunun, seyircide oluşturduğu sarsıcı etkisi ve derinliğine yakından tanık oldum. Öncelikle emeklerinize sağlık. Oyunun çıkış noktasını ve sürecini sizden dinleyebilir miyiz?

Ali Yaylı - Tuncay Özinel, hayatındaki sıradışı kişilerle olan anılarını kitaplaştırma aşamasındayken, bunları sahneden anlatma fikri gelişti, daha sonra projelendirip hayata geçirmeye karar verdi. İlk aşamada oyunlaşan bu anıları yönetmek için çok önemli ve değerli bir sanatçımızla yönetmen olarak anlaştı... Ben de çok sevindim, keyifle izlerim diye düşünürken, bu benim de çok sevdiğim ve saydığım yönetmenle çalışamayacaklarını söyledi Özinel bana... Yeni bir yönetmen düşünelim dediğimde benim yönetmemi istediğini söyleyince bir an tereddüt geçirdim. Daha sonra bu durumu önceki yönetmen büyüğüme bildirdin mi dediğimde evet aradım ve bildirdim dedi. Tabi ben de bu etik kaygımdan kurtulmuş oldum ve çalışmaya başladık. Keyifli ve eğlenceli bir prova sürecinin başlaması için; ilk önce oyuncu Özinel'in yazar Özinel'e saygı duymasını ve yazılanlara sadakat istedim. Bunun üzerine sevgili Özinel, yazara saygı ve sadakatini esirgemedi. İlk etapta çok uzun olan metnin kısaltmaya kıyamadığımız birçok anıyı metinden çıkartıp çalışmayı bunun üzerine bina ettik. Evet, ''ahde vefa'' tespitin çok doğru, T. Özinel'in hayatındaki sıradışı insanları hatırlamak, hatırlatmak, tanıtmak amaçlı bu oyun bu çerçevede oluştu...

Ufuk Özgül - Sistemin, günümüz insanını neredeyse birer "kukla"ya dönüştürme gerçekliğine de atıfta bulunurcasına önemine değinen "Kukla Tiyatrosu" hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Ali Yaylı - "ben büyüyünce insan olucam" adlı oyun, bir kukla tiyatrosu değil, ancak kuklalardan da yararlanarak tıpkı dekor kostüm müzik ve oyuncu gibi anlatıma kattık, buradaki kuklalar sahibinin yarattığı kuklalar değil, kuklalaşan insanların, bir sahip yaratmasını yani sistemi anlatıyor... Çünkü kuklalaşmak bir süre sonra fasit bir daireye dönüşüyor, hangi kuklanın ipi kimin elinde kim kimi kukla olarak yönetiyor... Bu karmaşıkmış gibi gözüken iplerin hangi ellerde oluşu aslında temel çelişkinin yani ezenle ezilenin gözden kaçırılmasını amaçlayan yapay bir karmaşıklık olduğunu, bu kirli bilgi enflasyonunda gerçeğin net algılanmasını flulaştırmaktan başka bir işe yaramadığını anlamalıyız... Oysa gerçek tek ve orada en net haliyle duruyor...efendiler ve emrindekiler.....
 Ufuk Özgül - Oyun sırasında Tuncay Özinel'in ömrünü verdiği tiyatro geçmişinin bir bölümüne sıradışı örnekler ile dâhil olduğumuzu hissediyoruz. Şüphesiz bu atmosferi hissedebilmemizde yönetmenliğiniz, büyük önem taşıyor. Yönetmenlik geçmişiniz ile ilgili bilgi alabilir miyiz?

Ali Yaylı - Ben sahneye 1974 de dans ederek çıktım ilk kez... Halk danslarının sahnede sergilenmesi müthiş bir şeydi, zaman zaman yasaklanırdı ya da sorgulanırdık.... Bir süre sonra dansı dans olarak değil ona bir anlam yüklemek gerektiğini düşünmeye başladım, bu konuda var olan dansların diline öykülerini de eklemeyi arkadaşlarıma anlatıp ikna edip uygulamaya başladığımda bunun dans tiyatrosu olduğunu bilmiyordum bile... İlk yönetmenlik deneyimimdi... Önce oyuncu arkadaşlarımı ikna etmek sonra onların yardımıyla seyirciyi ikna etmek.... Şiarım bu oldu.... Ancak maalesef kaç oyun yönettim, kaç oyunda oynadım, hatta filmde oynadım bilme şansım yok.. Bunun sebebi, arşiv alışkanlığımın olmaması olsa da o arşivin diğer kitaplar dergilerle beraber defalarca yer değiştirmesi, baskınlarda tarumar edilmesi, alınıp götürülmesi, kaçırılarak rutubetli yerlerde yok olması hatta bir kısmının sobalarda yanmasındandır.. Haa burada bir çağrı yapayım, elinde benimle ilgili belge, haber, yazı olan varsa lütfen bir kopyasını bana iletmeleri insaniyet (!) namına rica olunur... Şimdiki gibi sayısal (digital) ortamlarda korunma şansı yoktu.... Yakın zamanlardaki yaptıklarım da zaten ortalıkta.

Ufuk Özgül - Sahnelenmek üzere seçtiğiniz oyunlarda izleyicinin herhangi bir faktörü oluyor mu?

Ali Yaylı - Oyun seçmede özel tiyatroların kıstasları maalesef acımasız ve yaşamsaldır. Mesela gişe kaygısı, teknik yeterlilik, oyuncu sayısı, dünya görüşü, oyun metni telifler meselesi, salon sıkıntısı gibi kıstaslar oyunun seçiminde çok etkili unsurlardır.

Ufuk Özgül - 1984'te Kaşık Düşmanı (Bilge Olgaç) ile tiyatroya paralel sinema oyunculuğunuzu eklediğinizi biliyoruz. Sinema oyunculuğunuz, reji geçmişiniz ve yeni projeleriniz nelerdir?

Ali Yaylı - Sinema oyunculuğum, aynı tiyatro oyunculuğum gibi paranın en son aklıma geldiği alandır. Kaldı ki benim ilk yıllarımda jön sineması vardı ve benim gibi kara/kuru birine kolay rol vermiyorlardı. Bu yüzden kamera arkasında da yani reji asistanı olarak çalışmaya başladım. Her asistan gibi ben de yönetmenliği amaçlamış değildim... Zaman zaman düşlediğim oldu ama bu isteğim hiçbir zaman tutkuya dönüşmedi, daha çok ekonomik olarak geçindiriciydi.. Tabi şimdiki gibi işportadan bozma TV dizilerinin insanlık dışı şartları yoktu, gene çok yoğun çalışırdık ama çıkan iş bizi memnun ederdi ve ekonomik olarak bugünkü gibi kepazelikler yaşamazdık... Yeni projelere gelince; elbet birçok proje var somutlaştıkça çalışıyorum. Bu arada dört buçuk yıldır TV dizilerinde çalışmıyorum. Hatırı sayılır teklifler gelmesine rağmen şartlarda anlaşamadığımız için olmadı... Beklediğim bir iki projenin olgunlaşmasını bekliyorum; olursa, değerlendirebilirim... Ayrıca 4-5 yıldır on'un üzerinde sinema filminde oynadım bir kısmı vizyona girdi bir kısmı bekliyor bazıları da giremeyecek. Son çektiğim senaryosunu Hasan Karcı'nın yazdığı, yönetmenliğini Haluk Can'ın yaptığı "Barınak" adlı film de hayatımdaki en iyi filmlerimden biri oldu... Sabırsızlıkla vizyona girmesini bekliyorum... Ve elbette yeni tiyatro oyunları var...

Ufuk Özgül - Bu değerli söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Ali Yaylı - Ben teşekkür ederim Ufukcan... Sevgimle
ALINTI

Friday, July 6, 2012

93’ten bu yana adalet arıyorum’

19 YILDIR SÖNMEYEN ATEŞ: SİVAS KATLİAMI -4
Sultan Özer
  • Babası Dr., Şair Behçet Aysan Sivas’ta diğer ‘can’larla birlikte katledildi. Babasının adını televizyonda duydu, ancak inanmak istemedi, “Çünkü O, Sivas’a şiir okumak, söyleşi yapmak, Pir Sultan Abdal adına düzenlenen bir etkinliğe katılmak için gitmişti.”
    Ama ertesi gün iri puntolarla ölenlerin arasında babasının da adını görünce kendi deyimiyle, “Sanki beyninden biri kurşun sıkmıştı. Acımasız ve kanlı bir gerçekle karşı karşıyaydı.”
    Sivas Şehitlerinden Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, katliamın 19. yılında duygularını gazetemize anlattı; sorularımızı yanıtladı: “Beni yıllarca hiçbir şey sarsmadı, bir gün dertleşirken, o gün iki çocuğunu, Koray ile Menekşe’yi kaybeden annenin, “Ben her gün çocuklarımın tozunu alarak güne başlıyorum” cümlesi kadar… Düşünün bir kere bir anne on dokuz sene her gün çocuklarının fotoğraflarını silerek hayatta kalmaya çalışıyor. O an, gözlerimden yaş değil, ateş fışkırdı!”

    Babanı kaybettiğinde kaç yaşındaydın? Nasıl öğrendin?
    Sivas Katliamı olduğu zaman, çocukluktan çıkıp, ilk gençlik yıllarına adım atıyordum. On altı yaşındaydım. O kara gün, babamla telefonda konuşmuştuk, saat 11.00 sularıydı. “Ortalık gergin, hemen geleceğim” demişti bana. Ama sesi tedirgin değildi. Akşam saatlerinde televizyonda haberlerde, Sivas’ta olaylar çıktığını, 22 yaralının olduğunu öğrendik. Gece saat onda ise otelin yakıldığı, 40’a yakın kişinin öldüğü haberlere yansıdı.
    Daha sağlıklı haber almak için annemle yollara düştük. Babam aynı zamanda doktor olduğu için onun Kızılay’daki muayenehanesine gittik. Gece 24.00 haberlerinde dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ölenlerden ilk sekiz kişinin kimliğini açıkladı. Behçet Aysan dördüncü isimdi. TRT spikeri Gazioğlu’na “Ölenlerin arasında Behçet Aysan gibi başka sanatçılarımız var mı?” diye sordu. Gazioğlu uzun bir susuştan sonra “evet” yanıtını verdi. O an, daha çok korktum. Çünkü babam dışında da pek çok tanıdığımız, sevdiğimiz, görüştüğümüz insan vardı otelde.
    İlk haberler son derece sağlıksızdı. Kim sağdı, kim ölüydü belli değildi. Annemle Sivas’a gitmek istedik, ancak sıkıyönetim ilan edilmiş, kente giriş- çıkışlar yasaklanmıştı.
    Son ana kadar babamın öleceğine inanmadım. Çünkü O, Sivas’a şiir okumak, söyleşi yapmak, Pir Sultan Abdal adına düzenlenen bir etkinliğe katılmak için gitmişti, Sivas şehrinin misafiriydi. “Tanrı misafiri” kavramını çok iyi bildiğim için, şehre etkinlik adına gelmiş konukların yakılacağı aklımın ucundan geçmiyordu.
    Eve geldikten sonra sabaha kadar odamda babamı bekledim. Belki bir yanlışlık olmuştur diye… Sabah elime aldığım gazetenin manşeti: “Şeriat Ayaklanması” idi. Altında iri puntolarla “Ölenler arasında Şair Behçet Aysan ile Ozan Hasret Gültekin de var” yazıyordu. Sanki beynime biri kurşun sıkmıştı. Acımasız ve kanlı bir gerçekle karşı karşıyaydım. Kalbimden aklıma doğru giden ince bir sızıyla baş başaydım.   

    O an hissettiklerin?
    ‘93’den bu yana adalet arıyorum. Hukuka, yaşama hakkının kutsallığına, bu hakkın ortadan kaldırılmasının affedilmez bir insanlık suçu olduğuna inanan, vicdan sahibi tüm toplum kesimlerine sesleniyor, birilerinin hukuk sistemi tarafından “korunmayacağı” bir ülkede yaşamak istiyorum.
    Yakarışımla birlikte acılarım azımsanamayacak kadar çok…  Yangından kısa bir süre sonra annemin hastalanmasını ve ardından ölümünü de içimde taşıdım. Ne yazık ki bizim gibi ülkelerin tarih sayfalarında aydınların nasıl hunharca katledildiği yazar. Babam da “Sesler ve Küller” kitabını “Yüzyıldır ülkemizde güzel bir gelecek için seslere ve küllere, zincirlere ve ölümlere” adamıştı. Kendisinin de aynı acılar ve kıyımlar yolunda gittiğini görmek bu ülkenin kaderinin hiç değişmeyeceğini düşündürüyor bana. En azından O hayattayken umudum vardı. 2 Temmuz ‘93 günü on altı yaşındaki bir çocuğun kalbinde onulmaz yaralar açtı, kafasında da birçok soru işaretleri bıraktı. Bugün hâlâ o sorular geçerliliğini koruyor. Başta da “Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?” sorusu geliyor.

    Ailen hakkında bilgi verir misin? Örneğin kaç kardeşsiniz?
    Tek çocuğum. Bu ülkedeki kara darbeye, 1980’e dört yıl kala dünyaya geldim. Babam 12 Mart sonrasında tutuklanmış, ağır işkence görmüştü. Bu nedenle de üniversiteden atılmıştı. Yıllar sonra afla Ankara Tıp Fakültesine döndü ve psikiyatri ihtisası yaptı.
    Annem Türk Dil Kurumunda (TDK) çalışıyordu, dil bilimciydi. Pek çok sözlükte, İlkokul Sözlüğünden, Kısaltmalar Sözlüğüne, Türkiye’de Kadın ve Erkek Adları sözlüğüne kadar onun imzası vardır. Darbeye kadar TDK’yle iç içe çalıştı. Daha sonra dil bilimci olarak çalışmalarını özel alanda sürdürdü.
    Böyle bir karanlık zaman diliminde çok çocuğa eğitim sağlamak büyük sorumluluktu. Bizim içinse lükstü. Her şeye rağmen, masallardaki kadar değilse bile mutlu bir aileydik.   

    Anneni de hastalıktan kaybettin galiba...
    Annem Adviye...Annemin hastalığı çileli bir süreçti... Yıllarca yurt dışında tedavi gördü ve onun için iki buçuk yıl ABD’de yaşadık. Çünkü beynindeki tümör milyonda bir görülen bir türdü. Türkiye’de tedavisi mümkün değildi.Aslında anneme ilişkin konuşmak çok zor geliyor bana... O’nu düşününce gencecik bir kadının babamın ölümünden sonra yaşadığı büyük acı geliyor aklıma...

    Babanı özlüyor musun?
    Kız çocukları babalarına aşıktır. Ben de öyle…  Babama karşı özlemim, yalnızca onun fiziki kaybından kaynaklanmıyor. Bir insanın ölümüyle yaşadıkları, deneyimleri, birikimleri de toprağın altına gömülüyor. Babam Behçet Aysan tam bir aydındı. Edebiyatçılığının yanı sıra bir de bilim adamıydı, doktordu. Yalnızca çevresindekilere değil eşine ve çocuğuna nasıl yaklaşması gerektiğini çok iyi bilirdi. Şimdi birkaç cümleyle büyük bir yaşantıya dair söz söylemenin acısı içindeyim. Keşke yaşasaydı da onunla pek çok şeyi tartışabilseydim, düşüncelerini öğrenebilseydim. Beni yarım bırakan en büyük noktalardan biri budur.

    Sivas’ta yakınlarını kaybeden ailelerle sanki kocaman bir aile oldunuz. Acılarınızı paylaştınız. Hâlâ görüşüyor musunuz?
    Ben onların her biriyle yalnızca kader ortağı, dert ortağı olmadım. Biz, her birimizin on dokuz yıl süren davamız sürecinde annesi, kardeşi, ablası, evladı olduk. Sivas Katliamı yalnızca orada öldürülen aydınlarla birlikte ( Babam, Metin Altıok, Asım Bezirci, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Uğur Kaynar) anılmamalı! Çünkü Sivas, aynı zamanda bir çocuk katliamı… Orada on iki yaşındaki Koray’dan, on yedi yaşındaki Nurcan’a kadar pek çok genç beden yandı, kavruldu. Beni yıllarca hiçbir şey sarsmadı, bir gün dertleşirken, o gün iki çocuğunu, Koray ile Menekşe’yi kaybeden annenin, “Ben her gün çocuklarımın tozunu alarak güne başlıyorum” cümlesi kadar… Düşünün bir kere bir anne on dokuz sene her gün çocuklarının fotoğraflarını silerek hayatta kalmaya çalışıyor. O an, gözlerimden yaş değil, ateş fışkırdı! 

    MADIMAK OTELİ’NDE ÖLDÜRÜMÜ ANLATAN MÜZE OLMALI

    19 yıl geçti katliamın üzerinden. Buradan bir mesajın olacak mı?  

    Şu bir gerçek ki, bizler, bu ülkede payımıza düşen acıları ta can evimizde yaşamak zorunda kaldık. Bizi acılarda akraba ettiler. Düşüncelerimiz, yaşama bakışımız farklı olsa da; evimizin, yüreğimizin içine düşen korla, ortak paydamız olan acımızla birleştik. Bizim yerimize adalet konuşmalıydı. Biz konuşuyorsak adalet yoktur. Ama vicdani olarak da Madımak Otelinde öldürümü anlatan müzenin mutlaka hayata geçmesi gerekir.
    Bunu söylerken bir duygumun altını çizmek istiyorum. İntikam sözcüğünü hiç düşünmedim. Aydın babaların çocukları olarak koşulsuz sevgiyle büyütüldük. Yapılacak müzede ülkemizde bütün aydın cinayetlerine, bunların temel değer ve niteliklerine ilişkin argümanlar olursa toparlayıcı bir yaklaşım olur.
    Bu arada Bakan Faruk Çelik bir müzenin olması için sergilenmeye nitelikli ürünlerin de olması gerektiğini dile getirmiş. Sayın Çelik eğer arzu ederse kendisine babamın, Metin Altıok’un ve Asım Bezirci’nin kitaplarıyla, Hasret Gültekin, Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen’in yapıtlarını yollayabilirim. Bu da müzenin nelerle oluşacağının bir bilgisini sunabilir kendisine…
    Şu da var: Madımak Oteline babam ve babamın öldürülen arkadaşlarının yanına katillerinin adları da çakılmış. Mağdurla katili nasıl yan yana koyarsınız? Sonra da bizim nasıl vakur durmamızı beklersiniz? Bu, babamı yüz bin kere daha öldürmek demektir. Gerekli yasal işlemi başlattım. Söktüreceğim oradan babamın adını… Devlet, kendi şairini, yazarını diri diri yaktığı yetmezmiş gibi bir de yok sayıyor. Varsın adı orada olmasın… Babamın adı kitaplarında, şiirlerinde zaten yaşayacak. ALINTI

Thursday, July 5, 2012

Samiye Öz ile Can Çocuk Yayınları üzerine söyleşi


Yayına başladığı günden bu yana çocuk edebiyatı alanında önemli bir boşluğu dolduran, nitelikli kitapları birkaç kuşakla buluşturan Can Çocuk’un Genel Yayın Yönetmeni Samiye Öz ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi:
Can Çocuk yayın hayatına nasıl başladı?
Erdal Öz, 1981 yılında 30 kitapla yola çıkarak kurdu Can Çocuk’u. Çocuk kitapları ilk başlarda Can Yayınları’nın bir dizisi olarak yayımlanıyordu; sonrasında Can Çocuk Yayınları adı altında özellikle bu konuda uzmanlaşmış bir kadro ile yayın hayatına devam ediyor.
Aileler Can Çocuk’un yayımladığı kitapları sorgulamadan alınabilecek denli güvenilir buluyor. Yayıneviniz kitap seçimini hangi ölçütlere göre yapıyor?
Ailelerin Can Çocuk kitaplarına olan güveninin ardında, otuz yılı aşkın bir yayıncılık tecrübesinin etkisi olduğuna inanıyorum. Can Çocuk Yayınları, Türkiye’de birkaç kuşağın kitapla buluştuğu noktada onlarla birlikteydi. Onları Pal Sokağı Çocukları, Alice Harikalar Ülkesinde, Pippi Uzunçorap, Pıtırcık, Küçük Kara Balık gibi çocuk klasikleriyle, Kästner, Rodari, Dahl gibi isimlerle tanıştırmış olduk… Çocukluklarında Can Çocuk kitaplarını okuyanlar, şimdi çocuklarına da Can Çocuk kitaplarını almak istiyorlar. Biz de attığımız her adımda bunun bilincindeyiz. Dolayısıyla yayın sürecinin her basamağında olduğu gibi kitap seçimi yaparken de ince eleyip sık dokuyoruz. Edebiyat ağırlıklı bir yayın programına sahip olduğumuz göz önünde bulundurulursa, kısaca; öncelikle iyi bir edebi dile sahip, güzel bir hikâyenin anlatıldığı kitapları bulmaya çalışıyoruz. Çocukların hayal dünyasına hitap edebilen ve hayal dünyalarını genişletebilecek kitapları tercih ediyoruz. Bu hem telif hem de çeviri kitaplar için geçerli. Çeviri kitaplar söz konusu olduğunda, elbette sonrasında çevirmen de devreye giriyor; ama sonuçta birlikte çalıştığımız isimler de bu doğrultuda hareket edebilen isimler…
Çocuk kitabı alınırken nelere dikkat edilmeli?
Yanlış kitap tercihleri çocuğun ilgisi varsa bile bir süre sonra kitaptan uzaklaşmasına neden olabilir, bu önemli bir problem. Bu konuda ebeveynler ve öğretmenler kadar hiç kuşkusuz yayınevlerine de iş düşüyor. Örneğin biz, yayımladığımız kitapların hangi yaş grubuna hitap ettiğini belirlemek üzere uzman klinik psikologlarla birlikte çalışıyoruz. Onların danışmanlığını da hesaba katarak karar alıyoruz; çünkü gerçekten de ancak doğru seçimlerle okuma alışkanlığı kazandırılabilir. Bu anlamda, Can Çocuk kitaplarının arka kapaklarında, hangi yaş grubuna uygun olduğunu gösteren ibareler mevcut.
Çocuk kitaplarında resimlerin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bir kitabın oluşum sürecinde yazar ile çizer arasındaki ilişkiden söz edebilir misiniz?
Evet, çok önemli; içerikteki hassasiyet “çizgiler” için de geçerli elbette. Çocuk kitaplarını bilen, yakından takip eden isimlerle çalışıyoruz. Dolayısıyla şimdiye kadar yazar ile çizer arasındaki uyum konusunda bir problem yaşamadık. Böylesi bir uyum tesis edildikten sonra da çok rahat bir süreç işliyor açıkçası. Ama her zaman için karşılıklı bir fikir alışverişi sağlanıyor mutlaka. Bu arada her geçen gün yeni isimler de ekleniyor.
E-kitaba geçiş sürecinde özellikle yurtdışında çocuklar için etkileşimli kitap gibi uygulamalar yapılmaya başlandı. Can Çocuk, e-kitaba geçiş sürecini nasıl değerlendiriyor?
Dijital alandaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Şimdilik somut bir adım atmadık belki bu alanda ama değerlendirme aşamasında olan fikirler var. Sonuç olarak bizim için önemli olan çocuklara ulaşmak ve onlara “iyi” şeyler sunmak…
Yeni yazarları değerlendirmeye alıyor musunuz?
Tabii ki, yeter ki yayın kriterlerimize uygun olsun gönderilecek dosyalar, değerlendirme aşamasında bunun dışında herhangi bir beklentimiz yok. Zaten Can Çocuk yola çıkarken bunu amaçlıyordu; dünya çocuk edebiyatının önemli yapıtlarını Türkçeye kazandırmanın yanı sıra Türkiye’de çocuk edebiyatının gelişimine öncülük etmeyi… Bir başka deyişle, Can Çocuk Yayınları’nın kapısı yeni yazarlara her zaman sonuna kadar açıktır. Zaten her yıl mutlaka birkaç yeni isim, yazarlarımız arasına ekleniyor.
Söyleşiyi gerçekleştiren: Elçin Polat

Wednesday, July 4, 2012

Ortadoğu artık tarihiyle yüzleşmeli

Lamia Ziade 'Bye Bye Babylon'la çocukluğuyla yüzleşiyor. İç savaşıyla kıvranan Beyrut'a bir bakış atıyor ve çizimleriyle savaşın acı anılarını gün yüzüne çıkarıyor. İçsavaşın ortasında geçen çocukluk yıllarındaki Beyrut'u çatışmanın kökenlerinden ve ideolojilerden bağımsız bir berraklıkla çizimlerine taşıyan Ziade, aynı zamanda ortadoğu'nun kendisiyle yüzleşmesi için bir eşik daha açıyor.


Cumhuriyet Dergi - Lübnanlı sanatçı Lamia Ziade, Ortadoğu sanatının en aykırı isimlerinden biri. Dini motifleri çıplak kadın vücutlarında ya da pornografik içeriklerle resmedecek kadar cesareti var. Ancak bu cesareti onun çocukluğuyla yüzleşmesine uzun süre yetmemiş. Çocukluğunun Lübnan’ı iç savaşın şiddeti ve Batı tarzı süpermarketlerdeki şekerlemenin hazzı arasında geçen bir ayrışmayı yaşatmış. Ancak çizgisini bu yüzleşmeye taşıması için 2006’yı beklemesi gerekiyormuş. O yaz her zamanki gibi yaşadığı şehir Paris’ten kalkıp Beyrut’a ailesinin yanına gidecekmiş. Ancak haberleri açtığında karşısında çocukluğunun acı dolu anılarını bulmuş. O gün Beyrut’a gidememiş. Evde oturup çizmeye başlamış. Taa bugüne kadar. Ortaya Bye Bye Babylon: Beirut 1975-1979 çıkmış.
- Öncelikle Bye Bye Babylon’dan bahsedebilir misiniz?
- Bu proje yıllardır aklımın bir köşesinde duruyordu ama yapabilecek cesareti bir türlü bulamıyordum. Çok karmaşık, çok acılı olacak ve çok kabak tadı verecek gibi görünüyordu. En sonunda beni harekete geçirense Temmuz 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırması oldu. Tam anlamıyla bir şoktu. Yıllarca süren karşılıklı barıştan sonra, çok ani, acımasız ve haksızcaydı. Tatillerde her zaman Beyrut uçağı için bir biletim olurdu ama o yaz ilk defa gidememiştim, havaalanı yıkılmıştı. Paris’te sıkışmış bir şekilde, bir kez daha ülkemin bombalanmasını izlerken, bu kitaba başlayacak gücü kendimde buldum.
- Bu çalışma kariyerinizin ilk yıllarında illustrasyon yaptığınız döneme bir gönderme niteliği taşıyor mu?
- Ben bir ressam, görsel sanatçı ve illustratörüm. İlk başta amacım tamamen çizimlerden oluşan, hiç yazı içermeyen, savaşla ilgili objeleri, mekânları ve karakterleri bir araya getiren katalog ya da envanter benzeri kitap hazırlamaktı. Ancak çizimler geliştikçe daha çok söz söyleme ihtiyacı hissettim. Öncelikle çizimlerin altına kısa yazılar ekledim ama zamanla kendi tuzağıma düştüm ve iş bittiğinde konuşmalar da çizimler kadar önemli hale gelmişti.
- Bye Bye Babylon geçmişe dönüp çocukluğuyla hesaplaşan bir Ortadoğulu sanatçının ilk örneği değil. Sizce Ortadoğu'da sanatçıların doldurmaya çalıştığı kuşaklar arası bir boşluk söz konusu mu?
- Bence Ortadoğu toplumlarının buna ihtiyacı var. Tarihleriyle yüzleşmeye, nelerin yanlış gittiğini anlamaya ihtiyaçları var. Artık zamanı geldi. Bu mizah da olsa, nostalji de olsa fark etmez.
- Kitapta bahsettiğiniz olaylar Beyrut’u nasıl etkiledi?
-  Savaş Beyrut’u yok etti. Öncelikle şehrin ruhunu, Beyrut'u şekillendiren tolerans ve açık fikirliliği yok etti. Çocukken haberlerde resmedilen Beyrut’u hatırlıyorum, devamlı roket saldırıları ve ateş altında kalan bir şehirdi. Anlaşmazlığın ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece olan biten çözülemez ve sonu gelmeyecek gibi görünüyordu. Bunun sebebi biraz da Lübnan’daki iç savaşın ben çocukken başlaması ve neredeyse Paris’e gidene kadar devam etmesi olabilir. Bu kadar uzun bir iç karışıklıkta Beyrut’un bir zaman müreffeh ve cezp edici bir başkent olduğunu unutmak çok da zor değil.
- Savaşın ortasında yaşayan bir çocuk olarak sanat hayatınıza nasıl başladınız?
- Aslında kariyerim Paris’te, savaştan ve Ortadoğu'dan çok uzakta başladı. Ancak Ortadoğu’nun ve özellikle Beyrut’un ruhu beni asla terk etmedi. Bu konuda fazlasıyla melankoliğim, bu da işlerimde çok belli oluyor.
- Pop-art’ın ilham verdiği, Ortadoğu kökenli nadir sanatçılar arasında yer alıyorsunuz. Biraz size ilham veren şeylerden bahsedebilir misiniz?
- Evet pop-art beni fazlasıyla etkiledi. Wesselmann, Hockney, Oldenburg gibi... Ancak bir tas corn-flakes ya da Kleenex (ABD’de bilinen bir mendil markası) de benim için çok ilham verici olabilir. Marka isimleri, logolar, günlük hayatta kullanılan sıradan şeyler bile beni etkileyebilir. Şu sıralar efsaneleşmiş Arap müzisyenlerin ve meşhur otellerin portrelerini yapmaya başladım. İkonik imgeler benim için her zaman çekici olmuştur.
- Bacakları açık çıplak kadın imgesi işlerinizde önemli bir yer tutuyor...
- Bunun hakkında anlatacak özel bir hikâyem yok. Yüzyıllardır yapılan bir şey ve sanatta da artık klasik haline gelmiş bir poz.
- İslami açıdan bir hayli tartışmalı sergilerde yer aldınız. Bu yüzden herhangi bir rahatsızlık yaşadınız mı?
- Çok fazla negatif eleştiri aldığımı söyleyemem. Lübnan'da sergilerimi yaptığım yerlerdeki insanlar genelde açık fikirli. Zaten yaptığım işler sırf İslami açıdan değil, Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından da oldukça tartışmalı. Çok Katolik Fransız da çıplak kadınlarımı görünce şok yaşıyor.
- Paris’te yaşamaya ne zaman başladınız?
- Paris’e 18 yaşımda sanat atölyelerinde çalışmak için gittim. Beyrut’a yılda iki üç kez gidiyorum. Zaten bütün ailem orada yaşıyor.
24 Haziran 2012

Tuesday, July 3, 2012

Aslı Erdoğan ’Taş Bina ve Diğerleri

      
 Şiddetle yüzleşmek istedim. / Sema ASLAN 
            ”Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.”

Aslı Erdoğan yeni kitabı ’Taş Bina ve Diğerleri’ndeki öykülerde işkenceyi anlatıyor. Ama işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Erdoğan, ’Bu kitapta ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var’ diyor. Aslı Erdoğan’ın temelde işkenceyi anlattığı öyküler bütünü Taş Bina ve Diğerleri, konuyu ele alış biçimiyle dikkat çekiyor: Erdoğan, işkenceci ile işkence göreni değil, ele veren ile ele verileni alıyor odağına. Oldukça şiirsel bir metin olan Taş Bina ve Diğerleri’nin gövdesine ‘Taş Bina’ öyküsünü yerleştiren Erdoğan, kitapta işkenceyi ve işkenceciyi doğrudan anlatmıyor; aslında işkence görenleri de. Sesler birbirine karışıyor çoğu kez; anonim bir ses çıkıyor ortaya. Kitabın detayları, Erdoğan’la yaptığımız söyleşide...

Taş Bina ve Diğerleri, tematik bir bütünlüğü olan bir kitap. Sizi bu temaya, temelde işkence temasına yönlendiren pratik neydi?

Bu kitabın yazımı aslında uzun bir zamana yayıldı. Fakat kitabın ana hikâyesi olan ‘Taş Bina’yı ‘Taş Bina’ yapan rötuş, son bir yılda yapıldı. ‘Taş Bina’, zannedersem 1999 ya da 2000’de, Radikal gazetesi için yazdığım bir yazıdan çıktı. Bu yazı, kendiliğinden doğmuştu; bir kahve, bir taş bina ve deli bir adam vardı yazıda konu edilen. O an aklımdaki bina esasında Beyoğlu Polis Karakolu idi fakat yazdıkça yazdıkça, taş bina başka formlara da büründü. Mahkeme gibi yorumlandı ya da tımarhane gibi... Yine de çoğunluk, işkence yapılan bir yerden söz ettiğimi sezdi. O öyküde çok güzel bir ton tutturdum; bir Pazar akşamı yazılan bir gazete yazısı ile, ne öncesinde ne de sonrasında tutturamadığım bir ton tutturdum. Bunu hem okur tepkisinden hem de metnin bende bıraktığı izden anladım. Bir de anlattığım o deli adam, gerçekten de o sıralar oralarda dolaşan biriydi... İki yıl kadar önce ‘Taş Bina’ya döndüm; amacım, bu yazıdan makul bir öykü çıkarmaktı. Fakat uzadı, uzadı... Labirentlerine girdim taş binanın ve o uzun, ebedi gece başladı. ‘Taş Bina’da aslında benim de gerçek hayatımın yirmi yılından kesitler var. Beyoğlu Polis Karakolu da var, Brezilya da var, Sansaryan Han da var... Tüm bunlar iç içe girdi ve en sonunda attığım en güçlü adım, A.’nın deli adamın içine girmek oldu. Onun dilinden konuşmayı denedim; en sevdiğim bölümler de o bölümlerdir.

Edebiyatta türler arası metinlerin çok örneği var tabii ama yine de Taş Bina ve Diğerleri’ni bir öykü kitabı olarak okumadığımı söylemek isterim. Oldukça şiirsel ve kelimenin türlü çağrışımlarıyla ‘içeriden’ yazılmış olması nedeniyle de bence ‘günlük’ formuna yakın duran bir metin...

Adın da belli, bu kitap, ağırlıklı olarak ‘Taş Bina’nın etrafında döneniyor. Ve buradaki yeni öykü de ‘Taş Bina’ tohumu 2000’de atılsa da. 2005’te yayımlanan Hayatın Sessizliğinde kitabım, üslûbumda bir dönemece işaret eder. Tam anlamıyla türler arası bir kitaptı o. Orada hikâye bile yoktu artık. Sözcüklerin birbirleriyle konuşması her şeydi orada. ‘Şiirsel düzyazı’ diye sınıflandırılmıştı. Bu arada ben de çok sevmiyorum sınıflandırmaları ama... Hayatın Sessizliğinde’den sonra yine öykü formuna döndüm ama Hayatın Sessizliğinde kitabındaki üslubu da beraberimde taşıyarak, onu koruyarak. Bunun nedenle de ‘Taş Bina’, diğerlerinden birazcık farklı; kitaptaki diğer öyküler, klasik öyküye daha yakın duruyorlar çünkü... Ki, onlar da eski metinler. Özellikle de ‘Tahta Kuşlar’ çok eski bir hikâye; yıllardır bir türlü kitaplaştıramamıştım onu. Bu öyküleri bir araya getirdim çünkü tematik bir bütünlük var: Kapatılma, işkence ve suçluluk. Her hikâyede bir arka damar olarak görünen bu motifler, ‘Taş Bina’da artık en açık, en sert halini alıyor.

Belki ‘içeri’ sözcüğünün üzerinde dolanabiliriz biraz. Anlatıcının içinden, mekânın içinden ve bildiğimiz cezaevi göndermesiyle içerden bir ses, bir metin bu.
Son epilogda bu dediğinizi bir ölçüde üstleniyorum, evet. Taş binanın içindeyim, diyorum. Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada.” Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı bile içerecek kadar genişliyor.

Fakat bu taş bina asla bir sırça köşk değil.

Asla. Taş bina, uzun bir çığlık. Bir türlü kesilmeyen bir çığlık. Taş binaya girenler var, çıkamayanlar var, çıkanların hiçbiri de eskisi gibi kalmıyor. Ama ben bu kitapta yine de bu kadar ince bir şiddetle değil, en kabasından şiddetle yüzleşmek istedim. Yani bütün hikâyelerde bir cezaevi ve işkence teması var. Kahramanların hepsi işkence görmüş ya da işkence görmek üzere. Kimi işkenceden sağ çıkmış, kimi çıkamamış. O noktada en ‘yüce’, ‘kutsal’ olanla en çirkin ve kaba olanı yan yana getirmek istedim ve burada da trajik bir yan buldum. Bu kitaptaki şiddet gerçekten inceltilmiş bir şiddet değil. Belki Kırmızı Pelerinli Kent’te de böyleydi. Hatta o şiddeti daha da incitici kılan, onun çok kaba ve gereksiz olması. İdam hükmünü saman kâğıttan okumak gibi. Bu kitaptaki her şey sanki saman kâğıdına yazılmış gibi ama gene de son derece yaralayıcı. Yazmanın kendisiyle evet, bir hesaplaşması var sonunda ama bu kadar. Kendi kıstırılmışlığımla çok fazla uğraşmadım bu kitapta. Hatta tam tersi: Aslı’dan çıkıp anonim bir sese ulaşma çabası var. Hayatın Sessizliği’yle başlayan bir çabaydı bu da. Gerçi her kitabında başka bir ses olabiliyorum fakat artık iyice anonim seslere ulaşma çabam var.

Bu nedenle de kitapta aslında kimin acısını okuduğumuzu bilmiyoruz. Ortak bir ses, herkese ait bir acıdan söz ediliyor gibi.

‘Taş Bina’da mesela, kimin neyi anlattığı belli değil. Bir hırsız çocuk var, deli bir adam var A., onu gözlemleyen bir yazar kadın var, hücrede bekleyen bir yazar kadın var onunla yazarın aynı kişi olup olmadığı bile belli değil. Bir ele veren var ve bir de ölen var. Ama kim neyi anlatıyor bilmiyoruz. Tüm bunlar yazar kadının fantezisi mi, delinin hikâyesi mi? Hepsi olabilir. Ama burada ele veren ve verilen, sağ kalan ve ölen ayrımı net; yani anlatılan, ‘biz’iz. Bir yanımızla ele veriyoruz, bir yanımızla ele veriliyoruz. Bir yanımız hep sağ kalıyor ve yola devam ediyor ama bir yanımız taş binadan çıkamıyor ve ölüyor. Ve ne yazık ki, tüm bunlar bir araya gelemiyor. Ele verenle ele verilen göz göze gelebilse ve konuşabilse, bu nedenle seni ele verdim dese, belki tamamlanacağız.

Özellikle ‘Tahta Kuşlar’da bir yazar imgesi var, değil mi?

Evet, çünkü orada bir entelektüel var. Ama bir de şöyle bakabiliriz: ‘Tahta Kuşlar’ ve ‘Mahpus’, kadın hikâyeleri. Kapatılan, bekleyen, hayatla nasıl barışacaklarını ya da mücadele edeceklerini bilemeyen kadınlar... ‘Sabah Ziyaretçisi’nde birden cinsiyet duygusu yitiriliyor, kadın mı erkek mi oradaki karakter, yoruma açık... ‘Taş Bina’daysa karakter kadın oluyor, erkek oluyor ve giderek anonimleşiyor. ‘Tahta Kuşlar’da ise karakterimiz Filiz’in klasik bir hikâyesi var Çehovyen bir hikâye hatta. Ki hikâyede de Çehov’a net bir göndermeye rastlarız. Çehov’un ‘Sürgünde’ isimli hikâyesine bir yanıt niteliğindedir bu öykü aslında. Sürgündeki bir grup erkek mahkûmu anlatır yazar orada. Öykünün ana çatışması şudur: Hayatla, tutku duyarak mı baş edebiliriz yoksa hayatla mücadelenin tek yolu, ondan hiçbir şey istememek midir? Öykünün karakterlerinden biri hep sever, tutku yaşarken diğeriyse ‘hiçbir şey istemezsem hayat bana bir şey yapamaz’ der. Son derece sıradan bir açmaz gibi görünse de çok derin bir mesele olduğunu düşünürüm bunun. Ki, Çehov da bu soruyu yanıtsız bırakır.

‘Tahta Kuşlar’da sizin de bir yanıtınız yok.

Ben de tam bu noktada bırakmak istemiştim zaten. Aslında benim karakterlerimin de bir yanıtı yok bu soruya. Filiz, hayata uzak ve ona tepeden bakan biri. Âşık olmayan, tutku duymayan... Ama bir yanıyla da hayata küçük bağlar atıyor; insan olmak, biraz da bu işte. Onun Brezilyalı Graciella’ya duyduğu çekimin nedeni de budur. Ki öykünün sonunda Filiz ağlar. Onun özgürleştiği andır bu ve tek yapabildiği de ağlamaktır aslında. ... Yine de sonunda bir itiraf gibi yorumlayabiliriz Filiz’in ağlamasını; ‘Acı çekiyorum ve uçamayacağımı biliyorum ama en azından bir kere deneyebilirim kanatlarımı açmayı’ der gibidir Filiz.

Uçmak motifi, kitabın çeşitli yerlerinde tekrar tekrar çıkıyor karşımıza. ‘Tahta Kuşlar’da biraz naif bir tonu varken, ‘Taş Bina’da işkence öncesi sorulan bir sorudur...

Evet. Doğrusu ben farkında değildim bu çakışmanın. ‘Uçmak’, kitabın sonunda trajik bir hâl alıyor. Dediğim gibi kitapta en yüce olanla en banal olanı yan yana getirmeye çalıştım. Özgürlük, yüce bir şey. Öte yandan, mesela koro, çok kaba bir şey yapıyor, deliye “Atlasana lan!” diyor. Böyle bir şeyi ben gözümle gördüm; Beyoğlu’nda bir çocuk, bir binanın tepesinde duruyor hap almış belli ki. Ne istiyordu bilmiyorum, uçmak mı, ölmek mi... Aşağıdaki kalabalık koro da “Atlasana!” diye bağırıyordu. Bir şekilde bu sahneyi unutamadım. Ama işte o son özgürlük anında da birazcık rüzgâr ve birazcık acı var... O da birazcık. Çok büyük bir trajedi bile yok.

İnsana yaşadıklarından bir iz bile bırakmıyorlar, diyorsunuz bir yerde...

Hikâyeyi daha acıklı kılan yanlar bunlar, evet. Kahramanlarımın, özellikle de ‘Taş Bina’daki kahramanlarımın bir trajedilerinin olmasına bile izin verilmiyor. A., bir iz istiyor kendisine. İşkencenin izi kalmamış bedeninde, o da kendisini kesiyor hikâyenin sonunda. A.’nın ağzından yazdığım bir cümle var ki çok severim: “Kendimi kesiyorum. Acıması için değil, acımaz zaten... Acı ertesi gün geri gelir ve geri geldiğinde bir geçmişe dönüşür.” İnsanın bir geçmişi olması, hikâyesini geçmiş zamanda anlatabilmesi çok güzel bir şey. Bir yandan da çok ironik bir cümle bu; hiç bitmeyen bir geceyi yaşar çünkü A. Bir tek o mu? Şu anda bile dünya üzerinde kaç kişi işkence görüyordur. O gece, hiç bitmedi. Bir insan işkence gördüyse, görmüştür. Tecavüz gördüyse, görmüştür. Bu tür suçları silmenin imkânı yoktur. Bu noktada bir ikilem gibi görünse de, ben izlerin kalmasından yanayım. “Bu benim hayatım, bu benim geçmişim... Bunu benden çalmayın,” der o insanlar. İnsanlara geçmişlerini geri vermek lazım... Onun için soykırımı tanıyın diyorlar...

Kitapta anatema işkence olmakla birlikte, işkence gören ve işkenceyi uygulayan şeklinde iki safla karşılaşmıyoruz.

Evet, hatta işkencenin kendisi de somut olarak çıkmıyor karşımıza. Daha çok, bir söylenti üzerinden biliyoruz birilerine işkence yapıldığını ya da yapılmak üzere olduğunu. Bir çığlık var; karakterlerden biri, çığlığın sahibini tanıyor. Dolaylı olarak bir tanıklık durumu bu... Ve bir ele verme hikâyesi. Bildiğim kadarıyla edebiyatımızda işkenceye hiç böyle yaklaşılmadı. Ele verme, işkencenin bir gerçeği. Birileri mutlaka birilerini ele veriyor. Bir başkasına yapılan işkenceyi izlemek ve hatta bir başkasını ele vermek zorunda kalmak. Hikâyenin dolandığı karanlık alan, aslında bu. Çünkü bunu izleyen duygu, suçluluk oluyor. O noktada da başka türden bir işkence, kendimize yaptığımız işkenceden söz ediyoruz. ‘Taş Bina’nın yüreğinde bu var; bir odaya giriyorsunuz ve o odada sizden başkası yok. Katil de kurban da sizsiniz; iki ‘sen’in sarılmasından başka bir seçenek kalmıyor geriye. İşte trajik olan da bence bu: Kimse sonuna kadar masum değil.


Herkesin çocukluğunda bir taş binası var

‘Taş Bina’, bana çocukluğumdaki metruk bir binayı çağrıştırdı; içeri girmeye korkardık ama yine de girerdik. Benim çocukluğumda da böyle bir bina var. Binada oynarken bekçi geldi, biz de camları kırıp kaçtık. Ama bekçi beni yakaladı ve esaslı bir dayak yedim. Bacaklarım da cam kırıklarıyla kesilmişti üstelik. Fakat biraz kahraman gibi hissetmiştim kendimi... Kan içindeyim, dayak yiyorum ve diğer çocuklar izliyorlar beni! Galiba herkesin çocukluğunda bir taş binası var.

“Hepsi, elimi dokundurduğum her şey yaralı bereliydi” diyorsunuz bir öyküde. Karakterleriniz hep yaralı bereli...

Bütün kitaplarıma retrospektif baktığımda, evet, yarattığım karakterlerin hepsi yaralı. Bu biraz bilinçli bir seçim; insanlık durumunun yaralı bir durum olduğuna inanıyorum çünkü. Ama biraz da kişisel bir seçim. Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.

Ben sizi çok ‘gerçekçi’ buluyorum ama birçok kişi belki de bu yara bere nedeniyle sizi ‘karamsar’ olarak nitelendiriyor?

Bence bu çok büyük haksızlık çünkü hayatı kutsamak için benim kadar çaba gösteren pek az yazar tanıdım. ‘Taş Bina’da bir ezgi duyulur. Benim kitapta söylemek istediğim de buydu aslında: Arkadaşlar ben bir hikâye anlatmaya çalıştım ama anlatamıyorum; bu benim hikâyemken bana bile yabancı artık. Ama bu ezgiyi biliyorum. Hepimizin gittiği yolda gidiyor bu ezgi çünkü hepimiz ölümlüyüz. Ve bu ezgiyi hepimiz biliyoruz. İçinde hepimiz varız; işkence gören de, işkence yapan da. İnsanın içinden çıkan her şey var bu ezgini içinde. Ben, bundan büyük bir kutsama bilmiyorum. Diyebilirim ki, naifçesine kutsuyorum hayatı. ALINTI

Monday, July 2, 2012

''Komünist Kalmasın, Asın''

ESRA KOÇAK-YAŞAR AYDIN/BirGüN

''Komünist Kalmasın, Asın''


Serpil Çelenk Güvenç, ‘Darağacına Mektuplar’ adlı kitabıyla bir dönemin ve katliamların tanıklığını yapıyor. Denizlerin idamının gerçekleşmesi için seferber olan dönemin Meclisi’nden ‘ülkede komünist kalmayacak, acımayın asın’ diyen Özal’a kadar tertemiz bir gelecek hedefleyen devrimcilerin katlini vacip gören zihniyeti, bir kez daha mektuplarla gözler önüne seriyor
Denizlerin avukatı Halit Çelenk’in kızı, idamların tanığı ve onların yoldaşı Serpil Çelenk Güvenç, o dönem idamlara oy veren bugünün demokratlarının, bir taraftan asılsınlar diye parmak kaldırırken bir taraftan da gazetecilik yapanların oyunlarını açık ettiği kitabı “Darağacına Mektupları” BirGün’e anlattı. Güvenç ile idamlar olmasın diye toplanan imzaların Meclis’te nasıl yok olduğundan, Özal’ın o dönem “ülkede komünist kalmayacak, acımayın asın” dediği mektuba, Nazlı Ilıcak, Ertuğrul Soysal, Zeyyad Hatipoğlu’nun idamları nasıl savunduklarına kadar birçok başlık konuştuk.

BU KİTAP HALİT ÇELENK’İN VASİYETİ
 - Sizi böyle bir çalışmaya iten şey ne oldu?
Ders kitaplarında yer almayan yakın tarihin unutulmasına engel olmak ve toplumsal bir hafıza yaratmak için bu kitabı hazırladım. İdamların hem Türkiye hem de dünya basınında nasıl yer aldığının derli toplu görülmesi gerektiğini düşündüm. Konunun başlığını seçerek önceden karar verdiğimi ve çalışmaya başladığımı söyleyemem. İşin doğrusu, babamın belki de farkında olmadan beni böyle bir işe girişmeye teşvik etmesi. Onu kaybetmeden bir yıl kadar önce bir yazı konusunda kendisine yardım ediyordum. Dosyaların arasında İlhan Selçuk’un ‘Deniz Gezmiş Olayı’ başlıklı yazısı ile Eric Rouleau’nun 12 Mart idamlarına ilişkin bir yazısını buldum. O dönemde Denizlerle ilgili bilgimiz dışında birçok yazının yazılmış olabileceğini konuştuk. ‘Gücüm olsa çalışır, araştırır ve bulduklarımı değerlendirirdim’ dedi babam. Böyle bir çalışmanın onu sevindireceğini fark ettim.
Düşüncelerinden dolayı yani “devleti yıkacaklar bunları asmak lazım” bakışı çok hâkim haberler ve köşe yazılarında. Yeni İstanbul, Bugün, Tercüman gibi sağ basının hepsi bu idamları onaylıyor. Hepsi CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurularına karşı çıkıyorlar, yine hepsi bunlar kızıl eşkıyadır, Marksist Leninist’tir, ülkeyi yıkacaklardır diye propaganda yapıp idamları onaylıyorlar. Tüm bunların bir bütün halinde görülmesini istiyordum.
 -Arşivleri nasıl buldunuz, nasıl taradınız?
Babamın son 10 senedir gözleri görmüyordu biliyorsunuz. O nedenle onun yazı çizi işlerini birinin yapması gerekiyordu. Bir gün o belgelerin arasında İlhan Selçuk’un Denizler’e ilişkin yazısı ve üç dört tane LE MONDE’da çıkmış haberler vardı. Bunları görünce babam “keşke sağlığım yerinde olsaydı da değerlendirseydim” dedi. Ben hem bunu düşündüm hem de kim bilir o dönem neler yazıldı bakıp açığa çıkarmak istedim. Ardından Milli Kütüphane, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve ODTÜ’nün kütüphanelerini taradım. Bir buçuk yıl kadar sürekli olarak gazete, dergi arşivi taradım. Geniş bir dış basın taraması yaptım ama Amerikan basını eksik kaldı.
 - Özal mektubunu nasıl buldunuz ve neden kitapta yer almadı?
Tercüman gazetesini tarıyordum ve Ahmet Kavaklı’nın kitapta da yer alan İnönü’yü suçlayan “Pasçı ve golcü” yazısının ardında Özal’ın tam da idamların arifesinde yazmış olduğu bir mektuba rast geldim. Asıl olayda orada saklıymış. Ancak, kitap 3 editör değiştirdi ve anlayamadığım bir nedenle de kitaba konulamadı. Tabi ben de son okumayı çok iyi yapamamışım anlaşılan ki basımdan önce haberim olmadı bundan. Umarım ikinci baskıya girecek.

''Bu Mektupla Özal'ın Karizması Çizildi''
Bu mektupla Özal’ın karizması çizildi. O dönem idamlara dair hep Demirel suçlanırdı. Ancak bu mektupla onun elindeki kan Özal’a bulaştı ya da her zaman elleri kanlıydı da bu şekilde görünür oldu diyebiliriz.
Kronoloji koyduk bir de kitaba. Hangi olaylar olmuş ve bu olaylar sonrasında kim neler yazmış.
GEÇMİŞ ÖLMEDİ, HENÜZ GEÇMEDİ BİLE
 - O dönem Denizler’in asılması için kampanyalar yapanlar bugün demokrasi kahramanı. Onların köşe yazılarıyla bunu açığa çıkarıyorsunuz kitapta.
Rauf Tamer şimdi Posta gazetesinde yazıyor bugün Nazlı Ilıcak o gün “Siz Ali Elverdi’ye karşı çıkıyorsunuz, ama o mahkeme kararlarını yerine getirdi. Ali Paşa’ya mecliste karşı çıkanlar idama karşı çıkıyorlar” diye çok açık bir şekilde idamı desteklediğini gösterdi. Denizler’in ne kadar Marksist Leninist düşünce de olduklarını yazıyor makalelerinde. 76 yılında yazdığı yazılar var.
William Faulkner “Geçmiş ölmedi, henüz geçmedi bile” diyor. Bu söz bugüne cuk oturuyor. 12 Mart’la başladılar, halen devam ediyor. Hani bugün diyorlar ya cuntadan da beter falan diye. Tam tersine öyle bir benziyor ki. O dönemde ne yapmışlarsa 12 Eylül’de feriştahını yapmışlar şimdi de daha beterini yapıyorlar. DGM’ler isim değiştirdi Özel Yetkili Mahkemeler oldu. 12 Mart’ta benim bildiğim 118 gazeteci, yayıncı yargılandılar ve tutuklandılar. SEKA’da 500 bin kitap yakıldı. 20 bin kişi tutuklandı işkence gördü, 200 küsur kitabın basılması yasaklandı, kanunlar değiştirildi. Tüm yargı kurumları yürütmeye bağlandı. Danıştay’dan dönen tüm ceza yasası maddelerini Anayasa’ya koydular ki değiştirilemesin diye. Anayasa Mahkemesi’nin usul, esastan incelemesini yalnızca usul yaparak Denizler’in davası gibi bir şey gelirse başımıza diye. 12 Eylül’de de 55 arkadaşımız için uyguladılar. Tüm bunlar bugünlerin yolunun açıldığını gösteriyor. Ülke 12 Mart’tan bu yana demokrasi görmedi.
İDAMLAR OLSUN DİYE OY VEREN GAZETE YAZARLARI VARDI
 - Hem sol hem sağ hem de dış basın taraması yaptınız. Nasıl bir fotoğraftan bahsedebiliriz? Yani o dönem Denizlerin katli vacipti diyebilir miyiz bu bakışa göre?
Sağ yazarlarda tamamıyla bunu söyleyebiliriz. Sadece katli vacip değil, düşüncelerinden dolayı katli vaciptiler eylemlerinden dolayı değil. Kızıl şakiler, kanlı eylemler yapıyorlardı onlara göre bu nedenle katli vaciptirler. Böyle eylemleri olmasa da medyada tam tersi şekilde yer aldı. 

''Sağ Basın Basınlaşmış Sermaye''
Sağ basına ben basınlaşmış sermaye diyorum. Çünkü asılmalar ve Anayasa’nın değişmesi konusunda bastıran sermaye yani Ertuğrul Soysal, Zeyad Hatipoğlu, Celal Bayar gibi isimler. Onlar da orduya devrediyorlar Anayasa yapma işini. Ordunun en faşist adamı olan Memduh Tağmaç’a veriyorlar bu görevi. Cuntandan dokuz gün önce hava harp okulunda bir konuşma yapıyor ve orada diyor ki; “Bu ekonomik olaylar temeli sosyal olayların temelindedir. Bu komünist uydurmasıdır. Ama bu memleket bu anayasa ile idare edilmez biz bütün tedbirlerimizi aldık. Bu gidişi durduracağız.” Bunu ordudan bir isim söyleyemez yani sana ne derler adama.

''Kapıcılar Bile Örgütlendi, Bu Böyle Gitmez''
Celal Bayar ise “Bu laubali bir Anayasa, bununla memleket idare edilmez, değiştirilmesi gereklidir” diyor. Zeyyad Hatipoğlu da “Kapıcılar bile örgütlendi, bu rejim böyle gitmez” derken Ertuğrul Soysal “Türkiye İşçi Partisi kapatılmalıdır, bu Anayasa değişmedikçe biz hiçbir işimizi yürütemeyiz” diye yorum yapıyor.  Tüm bunlar bağıra bağıra idamları çağırıyordu. Çünkü Denizler o dönemde ezilen hakların yanındaydılar ve öldürülmeleri gerekiyordu.
O dönem sağ basını okuduğunda idamlarla ilgili ne olup bitmiş anlayabiliyorsun. İddianameyi ya da savunmayı okumaya gerek yok. Yani o dönem idamlar olsun diyen parlamentoda oy verenler aynı zamanda gazetelerde yazı yazıyorlardı. Adalet Partili Milletvekili Nuri Eroğan gibi, bir çeşit iddianameyi hazırlamışlar.
Sosyalist basını tarayamadım çünkü o dönem hepsi hapisteydiler. Sol basın yani demokrat, ilerici, vicdanlı idamların karşında duran Anayasa değişikliklerine emekçiler açısından bakan gazetecilerin ne söylediklerine baktım. 
Dış basın ise örneğin Kızıldere katliamında resmi görüşün tam tersini söylüyor. Oradaki insanları öldürdüler, yetkilerin söyledikleri yanlıştır diyorlar onlar. Kısaca bu kitap o dönemim bir panoramasını çiziyor.
 -Bu kitabın önsözünü Can Dündar hazırladı. Bu önsöze değinebilir miyiz biraz?
Özal’ın mektubuna değindi Can. Herkesin foyası bir gün ortaya çıkar, yaldızları dökülür dedi yazısında. Bir de medyaya değindi. Medyanın o dönem nasıl çalıştığı, neleri yapabildiği var bu yazıda.
MECLİS İMZALARI YOK ETMİŞ!
 - İdamlara karşı toplanan imzalar var bir de kitabınızda bunlara nasıl ulaştınız?
Altan Öymen bu imzaları toplayanlardan bir tanesi. O imzaların öyküsünü yazdığı makaleyi bana yolladı. Orada diyor ki bu imzaların akıbetini sorduğunda SEKA’ya hamur olmaya gittiğini öğreniyor. Hâlbuki ben babamın arşivinde imzaları buldum. Babamdaki kalmış, Öymen’lerin meclise gönderdikleri SEKA’ya gitmiş. Öğretmenler, hâkimler, sanatçılar, gazetecilerden ve daha nice isimden oluşan 1790 kişi var.
ÖZAL “ONLARA ACIMAYIN” DEMİŞTİ
Güvenç’in kitabında yer alamayan Özal’ın “Onlara Acımayın” başlıklı mektuptan bir kısımda şunları söylüyor: "Muhterem Ahmet beyefendi, Teknik Üniversite duvarlarına, bir tarafa köprü karikatürü, diğer tarafa da 6. Filo'yu koyarak 'Köprü ve bekçisi' diyen komünistlerin, aslında neyin peşinde oldukları bugün daha iyi anlaşılmıyor mu? Bir senelik bir Örfi İdare, bütün melanet ve hıyanetlerini meydana çıkardığı gibi, Türkiye'nin kalkınması için sarf edilen insanüstü gayretlere yapılan insafsız hücumların kasti hüviyetlerini de ortaya çıkarmıştır. Zaman, muhakkak durumu daha iyi gösterecektir.
Fakat bir endişem var: Tarihten, tecrübeden ders alacak mıyız, yoksa sözde bir acıma duygusu ile karıştırılan, aslında maksatlı birtakım oyunlara alet olarak Türkiye'yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz? Türkiye hiçbir zaman komünist olmayacaktır, ama kalkınma yolunda kaybettiğimiz zamanları geri getirmenin mümkün olmamasından korkuyorum."'